7. Ataköy Keşkek Şenliği

563

“Kültürel miras geçmişten bize kalan, bugün içinde yaşadığımız ve gelecekteki nesillere devredeceğimiz bir emanettir ve Dünya Kültürel Miras kavramını özel yapan onun evrensel kabulüdür. Dünya Miras alanları, bulundukları topraklar gözetilmeden tüm insanlığa aittir.” – UNESCO

“KEŞKEK :
Türklerin mutlu ve hüzünlü günlerini kutlama ve hatırlamak üzere törensel bir nitelik kazandırarak hazırladıkları “KEŞKEK” 2011 yılında Unesco’nun “SOMUT OLMAYAN KÜLTÜREL MİRAS” listesine girip koruma altına alınarak MİLLİ bir yemeğimiz olmuştur. Yüzyıllardan beri ayni malzemeler kullanılarak ve ayni metodla hiçbir değişikliğe uğramadan yapılmakta ve sunulmaktadır”

7. Ataköy Keşkek Şenlikleri – 16 Haziran 2018

Kırklareli Pınarhisar İlçesi Ataköy sakinleri bu yıl 7.defa KEŞKEK ŞENLİĞİ’ nde buluştular. ATADER Başkanı Yücel Kalkan, şenliğin amacını;”‘Ataköy’de ve Ataköy dışında yaşayan halkımızı bir araya getirip kaynaştırmak, eski örf ve adetlerimizi yaşatmak, örf ve adetlerimizi genç nesillere aktarmak için düzenleniyor” diyerek birlikte olmanın güzelliğini vurguladı.

Etkinliğe Ataköy’de yaşayanlar, çeşitli sebeplerden dolayı Ataköy’den cismen ayrılanlar ama kalpleri, düşünceleri ve hatıraları hep Ataköy’de yaşayanlar ve çok sayıda davetli katıldı.

Şenlik var denilince ve çok sayıda insanı bir arada görme şansı olunca tabii ki seçimden dolayı siyasi parti temsilcileri ve milletvekili adayları da oradaydı. CHP Milletvekili adayları Turabi KAYAN, İnci Tunç, AKP adayı Selahattin Minsolmaz, MHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi aday ve seçim araçları da oradaydı.

Şenliklerin çocuklar ve gençler için ayrı bir önemi vardı.

Unutulmaya yüz tutmuş eğlence ve oyunlarımızdan HALAT ÇEKME-ÇUVAL YARIŞI-YUMURTA KIRMA gibi eski kültürel oyunlarımız çocuklar tarafından yeniden oynanmaya başladı ve çok eğlenceli oldu.

KEŞKEK ve ATAKÖY

Şenliklerin yapıldığı Ataköy ve Keşkek hakkında biraz nostalji yapalım dedik ve orada bulunanlara sorduk. “ Neden keşkek ve Ataköy ile ilgisi nedir?”

Şenlikler tanıtım ve eğlence boyutunda kaldığı için biraz sonra başlayacak olan konser daha önemli olduğundan nedeni ve tarihi boyutu sorgulanmadan “KEŞKEK BAHANE-BİRARADA OLUP EĞLENMEK ŞAHANE” mantığı ön plana çıktığından eğlencenin tadını çıkarmaya çalışılıyordu.

Biz bu eksikliği biraz olsun giderelim istedik ve Ataköy ve KEŞKEK hakkında biraz daha fazla sorgulamaya başladık.

Rahmi Düşündere, Recep Tosun ve Ramadan Kurtuluş’un masasına konuk olduk. Hal hatırdan sonra köy ile ilgili bilgiler gelmeye başladı.

Kırklareli’nin her köyünde olduğu gibi buranın tarihide göç ile başlıyor. 1924 mübadele ile başlayan Balkanlardan geri dönüş ve Türkiye’ye iskan ile köylerimizin tarihi yeniden yazılıyor. Köye gelenler 1920 ve sonrası çeşitli sebeplerle ( göç-kaçak-mübadele) köyün yeni sakinlerini oluşturuyorlar. Peki bu köylerde daha önceleri kimler oturuyordu, köyün bilinen veya yazılan bir tarihi var mı dır? İşte bu sorular maalesef askıda kalıyor.


Rahmi Düşündere’nin dedeleri 1923 te Bulgaristan Kırcali’den gelmişler. Kırcali’de yaşadıkları köyün adı DÜŞÜNDERE olduğu için soyadı yasası ile birlikte “DÜŞÜNDERE” soyadını almışlar. En azından kim olduklarını ve nereden geldiklerini unutmamak adına. Rahmi DÜŞÜNDERE Köyde Rumlardan kalma eski bir su değirmenini satın alıyor ve onarıyor, çalışır hale getiriyor. Bugün Trakya’nın tek su değirmeni. Kaynarca Koca Kaynak’tan akan soğuk ve temiz sular Ergene’ye karışmadan ve de kirlenmeden önce Ataköy’den geçiyor, değirmenin çarklarını çeviriyor ve son defa tertemiz Ergene’ye doğru akıyor. Değirmen’de mısır unu, çavdar, tam buğday unlarının İstanbul’dan sipariş ile gelen müşterileri var.

Rumlardan kalan değirmen deyince hemen buranın eski bir Rum köyü olduğunu ve buradaki Rumların 1921Kurtuluş Savaşı sonrası ve 1923 mübadelesi ile Yunanistan’a göç ettiklerini öğreniyoruz. Demek ki köyün bizimkiler gelmeden önce de yaşanmış bir hikayesi varmış. Rumlardan kalan değirmeni Nail German satın alıp onarıyor ve Köy’e bağışlıyor. Köy muhtarlığı da değirmeni son sahibİ Rahmi Düşündere’ye satıyor.

Sohbet devam ederken köyün en yaşlısı Hasan Turalı’yı(81) masaya davet ediyorlar. Hasan Turalı köyün tarihini merak edip öğrenen ve bazı olayları bizzat yaşayan bir köy bilgesi. 1920 yılında Yunanlıları Trakya’yı işgali sırasında yaşanan Trakya direnişini kırmak için Yunanlıların yaptıkları siyasi propaganda yanında eli silah tutabilecek tüm erkekleri toplayıp yürüyerek tren istasyonlarına götürmeleri ve oradan Yunanistan’a zor şartlar altında göndermeleri ve bu sırada yaşanan olaylarla ilgili bilgileri yaşayanların ağzından dinleyip
bizlere aktarmaya devam ediyor. Bu olay tarihimizin unutulmaya yüz tutmuş sayfalarından biridir. MİLOS ADASI ESİRLERİ zor şartlar altında esir alınıp sürgüne gönderilmiş ve çok azı geri dönebilmiştir. Bu olaya bir başka açıdan MİLOS KIRIMI’ da denmektedir. Bir ülkenin düşman ordusu tarafından işgal edilmesinin ve esaretin ne anlama geldiğini çok iyi bilen ve yaşayan insanlar onun için özgürlüklerine ve kendilerine bu özgürlüğü sağlayan Mustafa Kemal Atatürk’ e candan bağlıdırlar. Trakya insanının Atatürk sevgi ve sevdası yalnızca Selanikli oluşundan kaynaklanmaz.

İşte böyle nerden geldik nerelere gittik.

Köy’ün ismi : YANCIKLAR-BAHÇEKÖY-ATAKÖY

Ataköy’ün tarihi hakkında pek fazla yazılı bir metne rastlamadık. Ancak satır aralarından ayırabildiğimiz bazı kelimeler bizi köye doğru götürebiliyor. Köyün 1980 öncesine kadar bilinen ismi “YANCIKLAR KÖYÜ”.

Köyün tarihinin hemen yanı başında olduğu Kaynarca ile beraber yaşandığı, ancak yazılmadığı kanaatine vardık. Kaynarca hakkında yazılmış birçok yazı ve araştırma var. Karadeniz’den gelip Ergene’ye karışan ve hakkında birçok efsane yazılan KOCAKAYNAK bugün olduğu gibi dün de Yancıkları gölgesinde bırakmış. Pers İmparatoru Darius Ordusu ile birlikte Kaynarca’ya Koca Kaynağın başına gelip buz gibi suyunda içip 2 gün boyunca oradan ayrılamadığını tarihi belgelerden okuyoruz. Ancak 700 bin kişilik ordunun sadece Koca Kaynağın başında konakladığını düşünemeyiz. Elbette askerler hemen yanı başında bulunan sebze ve meyve bahçelerinden karınlarını doyurmuşlardır. İşte şifre burada başlıyor belki de.” Koca Kaynağın yanı başında.”


Kaynarca’da YEN TÜRKLERİ’nin yaşadığından bahsediyor tarihi belgeler. Bu yüzden isim değişikliği olana kadar, Kaynarca’nın ismi “YENE” olarak yazılıdır kayıtlarda. Yene’nin yanı başında bulunan ve bir nevi arka veya yan bahçesi olan Yancıklar’ında Rumca “PUNE” anlamına geldiği düşünülürse olay biraz netleşmeye başlar. Olay köy isminin Rumcasından Türkçeye çevrildiği gibi görünmesine rağmen aslını ararsak önce Türkçeden Rumcaya geçtiğinin izlerine de rastlayabiliriz.

“YANCIK “ kelimesinin anlamını Türkçe sözlükten araştırdık, bakın karşımıza neler çıkıyor.

1-Atların sırtına geçirilen zırhlı örtü.

2- Köylü kadınların yanlarına sarkıttıkları örme süsler.

3. Kadınların, yün eğirirken sol kalçalarına astıkları ve üstünde iğ çevirdikleri kösele parçası.

4-Çobanların azık torbası.

Kelimeyi hangi anlamı ile kullanırsak kullanalım karşımıza hep bizden ve kültürümüzden bir şeyler çıkıyor. Türklerin yan taraflarına astıkları silahlara “PURSAK” dendiğini de düşünecek olursak doğru yoldayız demektir.

Hatta o kadar bizimle olmuş ki zaman içinde modaya uymuş ve rüşvet almak istemeyen memurların simgesi olmuş. Ben bir şey istemem AMA “YAN CEBİME KOY”.

Yancıklar kelimesi zaman içinde bazı istenmeyen ve dalga geçilen anlamda kullanılmaya başlayınca köylüler bundan rahatsız olmaya ve tartışmalar artmaya başlar.

ALAEDDİN YAVAŞÇA VE BÜLBÜL SESLERİ

1985 yılında Türk Sanat Müziğinin ünlü ismi ALAEDDİN YAVAŞÇA köye bir dostunu ziyarete gelir. Tıpkı Pers İmparatoru Darius’un Kaynarca Koca KAYNAĞA HAYRAN KALDIĞI GİBİ, Yavaşça’ da Yancıklara hayran kalır. Dere kenarından gelen Bülbüler’in sesi Yavaşça’yı büyüler. Çaldığı ıslıklara bülbüller cevap verince aralarında yıllarca sürecek olan bir dostluk başlar.

Yavaşça’da köyün isminden rahatsız olur ve değişim için valilikle temasa geçer. Köylüler Koca Kaynağın mis gibi suları ile sulanan bağ ve bağçelerden dolayı köyün isminin “ BAHÇEKÖY” olmasını isterler. Aslına ve geçmişline uygun olacak olan bu isim yerine Kırklareli Valisi Kenan Güven ve Bestekar Alaeddin Yavaşça’nın önerileri ile köyün ismi “ATAKÖY” olarak değişir. 1985 yılında itibaren köyün ismi ATAKÖY olarak kayıtlara geçer. Ancak Bahçeköy ismi de direnir. Köy ile ilgili bilgilere girdiğimizde köyün isimlerinden birinin de Bahçeköy olduğu yazılıdır. İşte burada eksik ve yanlış bilgi karşımıza çıkar. “Bahçeköy” resmi olarak hiç kullanılmamış. Sadece değişiklik sırasında köylülerin talebi olarak ikinci bir isim olarak teklif edilmiş.

SİBEL CAN’ın BABA KÖYÜ

Türk Sanat müziğinden ve Alaeddin Yavaşça’dan bahsedince aklımız a Türk Sanat müziğinin bir başka sanatçısı geliyor, “SİBEL CAN”. Ataköy’ün Sibel Can’ın baba ocağı olduğu ve sanat müziğine başlamadan önce bir müddet köyde ikamet ettiği bilinmektedir. Sibel Can’ın baba tarafından akrabaları halen köyde yaşamaktadır.

Sibel Can’ın bülbül gibi sesinin Ataköy’ün bülbüllerinden geldiği söylenir.

KEŞKEK YEMEĞİNİN HİKÂYESİ

Türklerin mutlu ve hüzünlü günlerini kutlama ve hatırlamak üzere törensel bir nitelik kazandırarak hazırladıkları “KEŞKEK” 2011 yılında Unesco’nun “SOMUT OLMAYAN KÜLTÜREL MİRAS” listesine girip koruma altına alınarak MİLLİ bir yemeğimiz olmuştur. Yüzyıllardan beri ayni malzemeler kullanılarak ve ayni metodla hiçbir değişikliğe uğramadan yapılmakta ve sunulmaktadır.

ERKEKLE KADIN ORTAK ÇALIŞIR

Keşkek’in saatler süren zahmetli hazırlanışından dolayı kadın ve erkek beraber çalışarak ve iş bölümü yaparak katkıda bulunurlar.,Kadın bir gece önceden buğdayı ıslatır, eti hazırlar. Ertesi gün ateşi yakar, yemeği büyük kazan ya da tencerede hazırlar. Artık iş yapma sırası erkeğe gelmiştir. Güç ve kuvvet gerektiren keşkek dövme işini erkekler üstlenir.

Somut Olmayan Kültürel Miras

UNESCO tarafından; toplulukların, grupların ve kimi durumlarda bireylerin, kuşaktan kuşağa aktarılan çevresiyle, doğayla ve tarihleriyle etkileşimleri kültürel miraslarının bir parçası olarak tanımlanır.Türküler, masallar, temsiller, anlatımlar, bilgiler, beceriler ve bunlara ilişkin araçlar, gereçler kültürel miras olarak tanımlanmaktadır. Burada insan yaratıcılığına duyulan saygıdan dolayı kimlik ve özgüven duyguları ağır basar ve insanlar böyle günlerde bir arada olmanın huzur ve güvenini yaşayarak hisseder.

KEŞKEK HİKAYELERİ

Keşkek yüzlerce yıl mutlu ve hüzünlü günlerimizde beraber olduğumuz sevinç ve hüznümüzü paylaştığımız, beraber hazırlayıp, beraber yediğimiz sofralarımızın bereketi bizimle bunca yıl beraber olurda hakkında yazılan, söylenen hikayeler olmaz mı? En çok konuşulan ve anlatılan birkaç hikaye.

“Keşkek” – Hikaye 1

Yavuz Sultan Selim Han’ın 1514 yılında düzenlediği İran seferi dönüşü ordusunu dinlendirmek ve kışı geçirmek üzere doğduğu şehir Amasya’ya doğru yola çıktığı haber alınır. Yol üzerinde bulunan köylerden birinde bu haberi alan yaşlı bir kadın ne olursa olsun Padişah efendisini evine buyur edecek bir tabak aş ikram edecektir. Evinin ambarında bulunan iri yarma ve nohut ile birkaç gün öncesinde komşularının verdiği kuzu etinden geriye kalan az etli kaburgalardan başka bir şey de yoktur. Ve yine ne olursa olsun ihtiyar kadın elinde bulunanlarla yemeğini yapacaktır.

Büyük bir heyecanla başlar yemek yapmaya. Fırınında ekmeklerini bir güzel pişirir. Yanan fırınında sık sık yalnızca kendisi için yaptığı fakir yemeğinden öyle bir pişirecekti ki yiyenlerin tadı damaklarında kalacaktı. Evinde, elinde avucunda ne varsa kullanacaktı. Ancak yemeğe lezzet verecek olan etin az olduğunun fark edilmemesi düşüncesiyle önce toprak küpün en altına az etli kaburgaları yerleştirir. Üzerine bir tas yarma, bir tas da nohut ilâve edip su ile doldurur. Tuzunu ekeler. Daha sonra bahçedeki ekmek fırınına sürer.
Fırındaki odun ateşinde küpteki yemek pişe dursun bir taraftan diğer taraftan da gözleri yoldadır. Küp, ateş içinde ısındıkça suyunu kaybeder. Küp içindeki su eksildikçe üzerine su ilâve eder. Ama bir türlü Padişahın askerleri görülmez. Aradan saatler geçer yolda ne gelen var ne giden. Fırındaki yemekte ısındıkça kaynar, kaynadıkça üzerine su ekler, su eklendikçe yarma ve nohutları iyice erir. Gece biter,sabaha kadar fırındaki ateşi söndürmez, yemeğini sıcak tutar. Nihayet sabahın ilk ışıklarında Padişahın askerlerinin atlarını terletircesine koşturarak geldiklerini görür. İhtiyar kadın heyecanla yolu keser. Padişahı sorar, bir kepçe aşından tatmadan, bir tas ayranını içirmeden göndermeyeceğini yalvarırcasına söyler. Bu ısrara dayanamayan askerler mola vermek zorunda kalırlar.

“Hele ana çıkar bakalım şu aşını, bakalım Padişah efendimize yakışır mı?” derler. Kadın öyle heyecanlıdır ki, fırında bekleyen küpünü çıkarır, askerlerin sofrasına yerleştirir. Askerler yemeği kontrol etmek maksadıyla küpün içine bakarlar. Küp içinde et kokusu var ama sanki et yoktur. Fırında saatlerce kaynayan kaburga etleri lokum gibi erimiştir. Yemeğin görünüşü ilk bakışta memnun etmez askerleri. Askerin biri yaşlı kadına dönerek; “Keşke etli olsaydı” der. Kadın tahta kepçeyi küpün içine daldırır, karıştırır, kaburganın üzerine kalabilen etleri küpün üzerine çıkarır. “Hele şimdi bak oğul” der. Bir kaşık tadarlar. Bir kaşık daha derken aşın lezzetini alan askerler “Keşke etli olsaydı” dediklerinden utanırlar. Hem de Yavuz Sultan Selim Han’ın sofrasına yakışan bir yemek olduğu kanaatine varırlar.

Padişah bu köylünün sıcak sofrasına misafir edilir. Köylü kadın, askerlerin “Keşke etli olsaydı” dediği yemeğini ikram eder. Padişah bu yemeği afiyetle yediği gibi, aşçıbaşısına da Amasya’ya ilk gidildiği vakit bu yemekten yapmasını bütün orduya dağıtılması emrini verir.
İşte “Keşke etli olsaydı” denen yemek Padişah sofrasında yer alır ve zamanla “Keşkek” diye ünlenir.

Artık Keşkek, Amasyalı’nın baş yemeğidir Bayram sabahlarının, özel ziyafetlerin, en saygın misafirlerin ikram edilen vazgeçilmez yemeğidir. Ne de olsa Padişahın beğendiği ve koskoca ordusuna ikram da bulunduğu çok özel bir yemektir o.

“Keşkek” – Hikaye 2

Tarihte rahmetli Kara Mustafa Paşa bir süreliğine eşi ve ailesiyle koyu Marınca’ ya
gelmiştir. Kızı Fatma Hanım Marınca’da ciddi bir rahatsızlığa yakalanmıştır. Rahatsızlığının nedeni ise tamamen iştahının kapalı olması ve hiç bir şey yiyip içememesidir. Bu rahatsızlık 10 günlük sureyi aşınca paşayı çok ciddi bir sıkıntı sarmış, Yakınlardaki doktor ve hekimlere derhal haber edilerek kızının rahatsızlığına çare aranmaya başlanmıştır. Bir kaç günlük bir süreçte sonuç alınamayınca paşa işi daha da sıkı tutarak aradan şaklabanları çıkarmak amacıyla demiş ki;

–“Kim ki kızım Fatma’yı sıhhatine kavuşturursa ciddi şekilde ödüllendireceğim. Ama kim ki aynı niyetle gelir de başaramazsa ciddi şekilde cezalandıracağım.”

En son Merzifon’un yayla köylerinde yaşayan karı koca çobanlık yapan yaşlı bir çift, “Biz Fatma hanıma yemek yediririz”, diye köşke gelmişlerdir. Paşanın çok fazla bir seçeneği kalmadığı için son çare çoban karı kocaya izin vermiştir.Dibekte dövülerek kabuğu alınmış tane diri buğdayın içine 3 gün aç bırakılan (içinin temizlenmesi acısından) kesilmiş dişi ördeği koyarak fırına vermişlerdir. Tabi o zaman böyle bir yemek var ama aş olarak biliniyor adı keşkek değil. Pasa ve ailesi dört gözle yemeğin pişmesini beklerken ikide bir hiddetlenen Paşa, “Bre bu yemek nasıl yemektir. Saatler olmuş daha pişmedi mi?” diye sorgularken sabaha karşı fırından alınan yemek sıcaklığı ile tahta kaşıkla bir süre vurularak eritildikten sonra Fatma hanımın yattığı odanın içinde kömürlü kahve mangalında tereyağı eritilmiş acı biber salçası ile yemeğin sosu yapılmıştır. Tabi bu esnada odayı tamamen tereyağı kokusu sarmıştır.

Tereyağı ve acı biberli sosu yaşlı çoban Fatma hanımın dudaklarına kaşıkla sürdüğü zaman, Fatma hanım kendine gelerek diliyle dudaklarındaki sosu yalayarak tadına bakar ve “Rüyam da bir yemek yedim daha önce hiç böyle yemek yememiştim, o yemekten yemek istiyorum”.

Deyince Paşa bir küçük çocuk edasında sevinerek havalara uçmuş. Yaşlı çobanda hemen buğdayın üzerine sosu dökerek Fatma hanıma yedirmeye başlamıştır. Tabi paşanın kızı yemeğini yiyip iyileşme belirtileri gösterince pasa ve yanındaki yaverleri sofraya oturmuşlar ve paşa emir buyurmuş;

– “Bu yemek nasıl yemektir getirin hele bizde bir tadalım.” deyince hemen hizmetli cariyeler tarafından kalan aş sofraya konmuştur. Tabi dört ya da beş kişiden oluşan gösterince pasa ve yaverleri birer ikişer kaşık alınca aş biter. Paşa, “ Getirin hele biraz daha getirin nede güzelmiş bu aş” deyince üzülerek başka kalmadığını söylerler. Paşa bu defa “içini çekerek
–KEŞKE biraz daha yapsaydınız.” der. Bu arada paşanın yardımcısı,

–“paşam yemeğin adı bundan sonra KEŞKE mi olsun?” diye sorar.

Paşada; “evet bu yemeğin ismi bundan sonra KEŞKEK olsun” der ve bu konuda fermanimdir diyerek ;

–Bu yemek bundan sonra KESKEK diye anıla,

–isteyen sabah öğlen akşam yiye,

–bayramlarda düğünlerde nişanlarda nikâhlarda zengin fakir demeden her hanede KEŞKEK yapila,

–Bu günden itibaren kırk gün konağımda halka KEŞKEK dağıtıla. diyerek fermanin o tarihten itibaren uygulanmasini ister.

“Keşkek” – Hikaye 3 “Gelin Boğduran Gendime”

Keşkek Anadolu ve Balkanların müşterek kültürü olduğunun yanında güneye doğru gidince de karşımıza çıkar, bu defa farklı bir hikaye ile. Antakya’da ”herise”, Malatya’da “dövme pilav”, Uşak’ta ” düğün aşı”, Kayseri’de “Gelin boğduran gendime”, Akşehir’de “Düğün ertesi damat karşılama yemeği”.

Gelin Boğduran Gendime’nin hikayesini Süheyl Budak’ın kaleminden ( Hatay Valiliği Antakya Mutfağı) paylaşalım.

Bu yemeğin şöyle bir hikayesi var: Eskiden kaynananın izni olmadan gelinin herhangi bir şey yemesi söz konusu değilmiş; Kaynana, yemeği ocağa koyup evden çıkıyor. Yemek pişmeye yakın enfes kokularını saçmaya başlıyor. Kaynanasının yokluğundan istifade gelin, ayakta bu yemekten kaşıklamaya başlar. Kaşığına yemeğin en güzel yeri olan diz kıkırdağı takılır. Hiç tereddüt etmeden onu da yutmak isterken kötü tesadüf, tam bu sırada mutfağa kaynana girer. Gelin acele ile ağzındakini yutmağa kalkışınca nefes borusuna takılır ve oracıkta can verir. Bu nefis yemek, bir trajediye dönüşür. O gün, bu gün yemeğin adı gelin boğduran gendime olarak kalır

Selçuklar döneminden günümüze herisenin öyküsü ve o günlerdeki yapılışını yazalım: 18. yüzyıla ait bir yazma risalesinde;

“meşhurdur ekseriya mevlevihanelerde Ramazan-ı şeriflerde dabh ederler kabuğu çıkarılmış keşkeklik buğdayı. Bir gice miktarı mukaddem suda ıslatılıp ba’dehu bol su ile kaynatıp gereği gibi yumuşak olduktan sonra kefgirden süzülüp, ba’dehu miktarı kifaye tuz, siniri çıkmış etten miktarı kifaye koyup kepçe ile döküp tekrar mezbur lahmun suyundan izafe ederek itidal üzere kıvama gelince tab h olduktan sonra sahana koyup üzerine sumak ve kimyon döküp tevanül buyururlar. Gayet latif ve ziyade mukavvimdir”. Hatay Valiliği Antakya Mutfağı – Süheyl Budak

MUSTAFA KARACA – SARANTALI KÖYLÜM