70’li yıllarda Sergen

212

Pınarhisar-Vize yolunun12. km,’sinden sola sapınca,”Evrencik-5 Km” ve “Sergen-12 km” tabelâlarını görürsünüz. İki yanı ağaçlıklı yolda ilerlerken, Evrencik Köyü’ne gelmeden önce, sağda gördüğünüz köy, Sofular Köyü’dür. Evrencik’ten sonra orman biraz daha yoğunlaşır. İrili ufaklı dönemeçlerle sürüp giden yolun çıkışı bitip inişe geçtiğinizde,uzaktan görünen köy Sergen’dir.

Sergen (Raf), sözlük anlamıyla “Göstermelik olarak veya satılan nesnelerin sergilendiği camlı bölme veya yer, camekân, vitrin” dir. Uzaktan gördüğünüz bu yerleşim yeri, satılan bir nesne değildir, ama görmeye değer, şirin mi şirin bir manzaradır.

Istrancaların (Yıldız Dağlarının) güney yamacına kurulmuş bir güzellik anıtı…

Yokuşu inip, köprüyü geçtiğinizde, sağda mezarlık, solda geniş bir düzlük görünür. “Valta” (*) adı verilen soldaki düzlük, verimli bir ova ve de köyün harman yeridir. Bu düzlüğün bir bölümü, gençlerin futbol sahasıdır. Gençler bu alana yarım saatte gelirler, ama maçın yorgunluğu ve köyün girişindeki yokuş nedeniyle dönüş bir saati bulur.

Köye gelindiğinde yol sola döner ve az ileride, Tarım Kredi Kooperatifi’ni solda bırakarak  oldukça dik ve uzun yokuş, önce sağa, sonra sola döner. Bu son dönüşte sağda kalan yapı, köyün fırınıdır. Az ileride sağda köyün Yayla Kasabı vardır. Kasap Recep ve kardeşi Salih, bu işi iyi bilenlerdendir. Buradan her gün İstanbul’a paket paket et gider. Ormanda gezinen hayvanın eti hem sağlıklı, hem de lezzetlidir. Burada pişirilen köftenin tadına doyum olmaz.

İleride solda Burhan Felek’in bakkal dükkânı, yanında İsmail Atansay’ın Kahvesi ve bunların karşısında da Manav Arif’in bakkal dükkânı ile Bahtiyar Atansay’ın Kahvesi vardır. İleride sağda Pazar Çeşmesi’ni görürsünüz.Yıllardır hiç durmaksızın akan bu kaynak suyu, Sergen’in yaşam kaynaklarından biridir. Pazar Çesmesi’nin yanında Berber Osman’ın, onun karşısında da Harun Bakkal’ın dükkânları  vardır.

Pazar Çeşmesi’ni sağınızda bırakıp ilerlerken, soldaki sokağın sol yanında Pelvan Arif’in Kahvesi, sağ yanında Köy Kahvesi ve onun da bitişiğinde, Erdem Bakkal ve Terzi Kadir’in (sonraları İsmail) dükkânları yer alır. Biraz ilerleyip,soldaki Eyüp’ün Kahvesi’ni geçtiğinizde, Sergen Bucak Müdürlüğü binasını görürsünüz. İki katlı bu ahşap yapının alt katında, Bucak Müdürü Hüseyin Irmak Süer’in makam odası ile Nüfus Memuru Sevim Evin’in odası, üst katında da, Müdür’ün lojmanı vardır. Buranın hizmetlisi Madralı Mehmet’tir.

Sağdaki parkı geçerken, solda yeni Köy Camii’ni ve onun alt katında Hüsamettin‘in Bakkal dükkânını (Daha sonraları PTT Acentesi), onun bitişiğinde Kürt Mehmet’in terzi dükkânını görürsünüz. Köy Meydanı’na girerken solda gördüğünüz kahve Pala Ziya’nın,yanındaki bakkal dükkânı İsmail (ve oğlu Nail) Esen’indir.

Karşıdaki dükkân Sergen PTT Acenteliği’dir. Burayı Bakkal Arif, bitişiğindeki kahvehaneyi de oğlu Atilla işletir. Atilla, bir yandan da otobüsçülük yapmaktadır. Vize ve Pınarhisar pazarlarına yolcu taşıyan Atilla’nın otobüsü (Yersarsan), bir taraftan getirir, öteki taraftan götürür. Çünkü bu otobüs oldukça eskidir. Atilla’nın yeni aldığı cüzdana, bugün giren para ertesi gün çıkar. Bu yeni cüzdan,yanlış adrese gelmiştir. Atilla, boş cüzdanı kaldırıp kaldırıp masaya vururken,bir taraftan da söylenmektedir: ”Ulan, senin bende ne işin var? Seni kasap Recep’e vereyim de, pantolonunun yan ceplerine koyduğu deste deste paraları sana doldursun, seni birkaç günde patlatsın da gör gününü!”

Az ileride Hasan Kuzu’nun Kahvesi, onun da karşısında, bir yüzü meydana,diğer bir yüzü parka bakan Köy Binası yer alır. Bu binanın altındaki kahveyi Yusuf Taştan, bakkal dükkânını Tahsin Tutar işletmektedir. 1975 yılından sonra, bu binanın arka bölümü ve üst katı, Sergen Ortaokulu olarak hizmet görecektir.

Köy Meydanı’na girerken, solda biraz ileride gördüğünüz taş bina, Sergen Bucağı İlkokulu (Eski Okul), sağa dönüp ilerle-diğinizde gördüğünüz,önü ağaçlıklı bina, yeni okuldur. Bu okula giderken, soldaki çeşmenin yanındaki bina,Köy Enstitüsü kökenli Sağlık Memuru Abdül Kerim Çetin’in evidir.

Sergen, orman köyüdür ve Istrancaların en yoğun ormanları bu bölgededir. Meşenin en kalitelisi, kayının en iyisi bu çevrededir. Her yıl verilen yakacak maktâlarının yanında, satış için verilen maktâlar da oldukça doyurucudur. Ayrıca, yapı işlerinde kullanmak için, tomruk da verilmektedir.

Ormanda, motorlu testerelerle devrilen ağaçlar, yine motorlu testerelerle istenilen boylarda kesilir ve baltalarla budanarak istiflenir. Bu işçilikler, oldukça yorucu ve sarp yerlerde, bir o kadar da tehlikelidir. Elini, kolunu kesen, bacağını kıran ve bu nedenle de sakat kalan köylülerin sayısı az değildir.

Odunların taşınmasında ve özellikle tomrukların dere yataklarından çıkartılmasında mandalar, traktörler kullanılır. Köye, traktörler ve kamyonlarla taşınan odunluk ağaçlar, yakacak olarak kullanılacaksa, ev yanlarına; satılacaksa, odun tüccarlarının depolarına taşınırlar. Bu depolarda, sobalık boyunda kesilen odunlar, kamyonlara yüklenerek, çoğunlukla İstanbul’a gönderilir. Köylünün ürettiği her üründe olduğu gibi, odun fiyatını da birinci el değil, sonuncu el belirler. Durum böyle olunca da, en çok kazanan, İstanbul’daki patronlardır. Köydeki patronlar da paylarını alınca, emeğin gerçek sahibine, devede kulak kalır.

Odunu köydeki patrona satan köylü, parasını da azar azar (ona lâzım oldukça) alır. Söz gelimi Adem Patron,odun tüccarıdır, ama aynı zamanda köyün Bankasıdır. Sergenlilerin birçoğu birikmiş parasını bile, şehirdeki bankaya götürüp yatırmaz, Adem Patron’a verir. Çünkü, bankaya yatan para faizlidir ve faiz haramdır.

O yıllarda Sergen’de,40’ı aşkın kamyon vardı. Öğretmen Rahmi Uluz (Keşanlı),  bu kamyonların tümünün plâkalarını ve kimlere ait olduklarını ezbere biliyordu. Her kamyonun, daha doğrusu her kamyoncunun kendine özel yükleyicileri vardı. Genelde bu yükleyiciler, günlük yiyeceklerini yanlarında götürürler, kamyon sahibinin getirdiklerini de katarak, yemeklerini birlikte yerlerdi.

Bir gün, Kamyoncu Yüksel’in yükleyicilerinden biri,”Yüksel Abi! Öteki patronlar her gün ettir, helvadır, peynirdir, bir şeyler getiriyorlar, sen bizim soframıza hazıra oturuyorsun” diyor. Yüksel’de yanıt hazır: ”Ama sen,Almanya’dan gelecek hediyeleri (!) hiç hesaplamıyorsun.”

70’li yıllarda, 2 bini aşan nüfusu ile Sergen, ormanın getirisiyle kendi kendini doyurabiliyordu. Büyük ve küçük baş hayvancılığın yanında,tarım ve özellikle bahçecilik, aile gelirine önemli katkılar sağlıyordu. Ancak, sonraki yıllarda, orman geliri giderek azalınca, Sergen’den kaçış başladı. Gençlerin önemli bir kısmı, başta Lüleburgaz olmak üzere, Vize, Çerkezköy ve İstanbul’a taşındılar; ekmeklerini buralarda aramaya başladılar.

1970 yılında Sergen’e geldiğimizde, Eski Cami’nin alt tarafında, Boncuk’un evinde kalıyorduk. Gelişimizin ikinci yılında, genç kızlardan gelen istek üzerine, eşim Ümran Hanım “Biçki-Dikiş Kursu” açmıştı. Oturduğumuz evin bir odasında gerçekleştirilen bu özel kurs, resmi kurslar gibi uygulandı. Öğrencilerin, tek tip formaları vardı ve yıl sonunda,eski okul’da açılan bir sergi ile bitirildi.

Diplomalı terzi olan eşim, yine genç kız-lardan gelen istek üzerine, Yeni Okul’un lojmanına taşındığımız yıl (1977), ikinci bir kurs açtı. Bu kurs da,Yeni Okul’da açılan bir sergi ile sonlandırıldı.

Sergen Çok Yönlü Kalkınma Koope-ratifi tarafından gerçekleştirilen Mandıra (Süt İşleme Tesisi) 1976 yılında üretime başlamış, ancak resmî açılış töreni 1977 yılında yapılmıştı. Açılış töreninden sonra, konuklara bir ikramda bulunulmuş; sunumu Biçki-Dikiş Kursu öğrencileri yapmışlardı. Açılışa gelen Kırklareli Valisi Burhanettin Çakar, yapılan sunumu beğenmiş ve teşekkür etmişti. Eski Okul’un salonunda yapılan sunumda, konukların yakalarına, öğrencilerin kursta yaptıkları küçük çiçekler takılmış; her konuğun önüne birer peçete konulmuştu. Beyaz peçetelerin köşelerine,”Hoş Geldiniz! SER-KOOP” yazılarını basmıştık. Birinci sınıf öğrencilerinin fişlerini yazmakta kullandığımız bu baskı harfleri de işe yaramış; Sayın Valimiz, “Bu peçeteyi güzel bir anı olarak saklayacağım” diyerek, cebine özenle yerleştirmişti.

Sergen’in suyu güzel olduğu gibi,çayı da güzeldir.Çay güzel olunca,içeni de çok olur. Demliğin biri boşalmadan,diğeri hazırlanır. Sürüm fazla olduğu için, bayat çay söz konusu değildir. Kahveciler, yalnızca çay satışından para kazanırlar. Çünkü kahve-lerde, kâğıt oyunu yasaktır.

Sergenlilerin büyük çoğunluğu tavla ve domino ustasıdır. Tavla sabır,domino zekâ oyunudur. Tavlada gele atan sabırlı değilse, kavga çıkması işten değildir. Tavlayı 2 kişi oynar, çoğu ayakta, 8-10 kişi seyreder. Bu nedenle oyuncular, taraftarlarının yükünü de üstlenmişlerdir. Oyun sırasında yapılan tartışmalar, oyundan sonra da sürdürülür. Bu tartışma genellikle “Ben nasıl da yendim! Zaten dün de ben yenmiştim!” tartışmasıdır. Oysa, Bakkal Arif ile Terzi Kadir’in, bu konudaki söylemleri bambaşkadır. Oyunu seyretmediyseniz, sonucu öğrenemezsiniz.

Sorarsınız: ”Kadir Abi,kim yendi?” Yanıt aşağı yukarı aynıdır: ”Sorma be kardeşim. Bu adam beni her gün yeniyor.” Bakkal Arif’e sorarsınız:”Kim yendi,Arif Amca?” Onun yanıtı da değişmez:”Kulak asma onun söylediklerine. Bu adam beni her gün sopalıyor.”

Domino da oynuyordum, ama iddialı tavla maçlarına ben de katılıyordum. En çetin rakîbim, Cemal Aga (Sayın) ile hemen hemen her gün tavla oynuyorduk. Doğaldır ki, yendiğim de oluyordu, yenildiğim de…

Çoğunlukla Pomaklardan oluşan Ertuğ-rulspor gençleri gibi, Sergen gençleri de spora yatkındı. Ama ne yazık ki, uygun bir top sahası yoktu.Valta’da yapılan çalışmalar yeterli olmasa da, güzel bir futbol takımı oluşturmuş,komşu köylerle maçlar yapmıştık.

Eski Okul’un bahçesinde yaptığımız voleybol maçları, daha sık ve daha heyecanlı oluyordu. Çoğunlukla karma maçlar yapıyorduk, ama öğretmenlerle köy gençleri arasın-da yapılan maçlar da çekişmeli geçiyordu.                                                                                                             İlk yıllarda,Köy Enstitüsü kökenli Cevat Tuyan, Okul Müdürümüz Halil İbrahim Altan ve İsmail Geriş, Bahattin Sevim, Necdet Yıldız, Şevket Önal, Aykut Küçükesin öğretmenlerden oluşan kadromuza, sonraki yıllarda Mehmet Alsan ve Ahmet Tangül de katıldı ve bu kadro ile komşu köylere, dahası,Kıyıköy’e (Midye’ye) geziler düzenledik, voleybol maçları yaptık.

Bu maçlarda ben Pasör; İbrahim Bey Kütör; Ahmet Arka Orta; Mehmet Servis görevlerini yapıyor, diğer arkadaşlarımızın da katkılarıyla başarılı maçlar çıkarıyorduk. Köy gençleri arasında çok başarılı oyuncular vardı. İri vücudu, kocaman elleriyle İsmail Yaraş ve boylu poslu Ali Rıza Atlı, karşılanması zor kütleriyle bizi zorluyorlardı.

Lütfü Oluç iyi bir pasör;Bayram Sakallı iyi bir arka orta; Salih Vardar,Selim Gündüz, Şerif Muştu,Engin Kurt,Hoşgör Kurt ve Üstün Kurt sahanın her yerini doldurabilen oyunculardı.

“70’Lİ YILLARDA SERGEN”, maçın ilk yarısında bize güzellikler sundu, mutluluklar yaşattı. Ama  ikinci yarının sonlarına doğru, karşı takımın oyuncuları fauller yapmaya, hakem de taraf tutmaya başlayınca, olanlar oldu.  Nasıl mı?.. Onu, ne siz sorun, ne ben söyleyeyim…Tamam tamam…Yakında…

Rafet SEÇKİN - Saranta Haber