Demokratik, Laik, Sosyal Hukuk Devleti Türkiye Cumhuriyeti kurucuları Atatürk ve İnönü’ye “Diktatör”, “İki Ayyaş”  diyen densizlere tarihin yanıtı

318

“E KİTAP” OKUMAK, DOĞAYI KORUMAKTIR

 

                                                19 MAYIS 1919 – 19 MAYIS 2019

KURTULUŞ SAVAŞIMIZDAN YÜZYIL SONRA YURDUMUZDAKİ MANZARA

HER YER SAMSUN, HERGÜN 19 MAYIS; GİT GİDEBİLİRSEN, ÇIK ÇIKABİLİRSEN.

DEMOKRATİK, LAİK, SOSYAL HUKUK DEVLETİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ KURUCULARI ATATÜRK VE İNÖNÜ’YE   “… DİKTATÖR …” “… İKİ AYYAŞ…”  DİYEN DENSİZLERE TARİHİN YANITI

 

BİRİNCİ BASKI -19 MAYIS 2019                              EĞİTİMCİ YAZAR: MACİT SABIR

KIRKLARELİ

*Bu kitabı; evladıma, evlatlarıma; torunuma, torunlarıma ve Liderimiz, Rehberimiz, Hemşerimiz ATATÜRK’ ün ‘Gençliğe Hitabesinde’ (seslenişinde), Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni sonsuza kadar yaşatma görevi verdiği:” EY! TÜRK GENÇLİĞİ’NE” armağan ediyorum.

*Bu kitabımı yazıp ‘geleceğimizin güvencelerine’ armağan etmekle; ekonomik, sosyal ve kültürel yönden HER ŞEYİMİ BORÇLU OLDUĞUM Demokratik, Laik, Sosyal Hukuk Devleti, Atatürk Cumhuriyeti’ne olan borçlarımın bir kısmını olsun ödeyebilmeyi amaçlıyorum…   

              ATATÜRK TÜRKİYE; TÜRKİYE ATATÜRK’TÜR DİYENLER

                                                        VE

             YÜREKLERİ “ATATÜRK- ATATÜRK” DİYE ATANLAR İÇİN

                                 ÖZEL OLARAK HAZIRLANMIŞTIR

 

ÖNSÖZ

Dünyadaki tüm ulusların ve devletlerin bir “KURULUŞ DESTANLARI” ile bir de “KURUCU İRADELERİ” vardır. (Tarihte bu değerli kimliklere ‘KURUCU BABA’ adı da verilir.) Bunlar Tarih Sayfalarında hak ettikleri yeri alırlar ve saygı ile anılıp uluslar ve devletler yaşadıkça yaşatılırlar. Kurucu İradelerin almış oldukları kararlar ve yaptıkları uygulamalar daima Milli İradenin üstünde değerlendirilirler. Milli İrade, Kurucu İradelerin attıkları temeller üzerine, bu değerleri koruyup geliştirecek ve yüceltecek kararlar alırlar ve uygularlar. Eğer kurucusu oldukları devlet herhangi bir tarihsel olay nedeniyle yıkılır, ortadan kalkar veya başka bir isim altında tarihsel yaşamına devam ederse, KURUCU İRADE ( KURUCU BABA) Tarih sayfalarında yerini alır ve değerlerini gelecek kuşaklara taşımak üzere Tarih Baba görevini yapar…

Türk Tarihinde, İlk Türk Devletini kuran Oğuz Kaan ve Destanı, Göktürk Devletinin Kurucusu olan Ergenekon Destanı, Osmanlı Devletinin Kurucusu olan Osman Bey Kurucu İrade ve Kurucu Babalardır. Tarihteki yerlerini almışlar ve  “DÜNYA DURDUKÇA” Saygınlıklarını koruyarak anılmayı hak etmişlerdir.

İngiltere’de KRAL ARTUR, Almanya’da BİSMARK, Amerika’da GEORGE WASHİNGTON, İtalya’da ROMULUS KARDEŞLER ve GİUSEPPE GARİBALDİ, Batı Hun’lar da (MACARİSTAN’DA) ATTİLA ile sayfalar sürecek KURUCU İRADELERİ sayabiliriz. Kurucu İradeler her ulusun baş tacı ettiği kimliklerdir ve uluslar var oldukları sürece varlıklarını bu Kurucu İradelere borçlu olduklarını hiçbir zaman unutmazlar ve inkâr etmezler…

Kutsal İsyan Kurtuluş Savaşımızı yapan ve tarihe destan yazan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Kurcu İradeleri de ATATÜRK ve İNÖNÜ’ dür. Bu Kurucu İrade ve Silah Arkadaşları yalnız KURTULUŞ SAVAŞI kazanmakla kalmamışlar, ardından bir de KURULUŞ SAVAŞI vererek; tarihte benzeri olmayan bir ilke imza atmışlar; İslam Ülkeleri arasında şeriat yasalarından ayrılarak, çağdaş uygar ülkeler gibi DEMOKRATİK, LAİK, SOSYAL HUKUK DEVLETİ, ATATÜRK CUMHURİYETİNİ KURMUŞLARDIR…

Türk Ulusu Kurtuluş Savaşı ve Kuruluş Savaşı (Devri) dönemlerinde, kendisine unutturulan ve bir kenara itilerek “Tüüü! … Kaka! …” denilen TÜRK Kimliğini yeniden keşfetmiş ve yeni kurduğu devletine TÜRKİYE,  bu devlet sınırları içersinde yaşayan kişilere de TÜRK VATANDAŞI adını vermiştir. TÜRK VATANDAŞI bir üst kimliktir. İsteyen yurttaşlar bu kimlikle anılır ve tanınırlar. İsteyen yurttaşlar da Kürt, Laz, Gürcü, Çerkez, Arnavut, Pomak vb. gibi soy kimliklerini alt kimlik olarak kullanabilirler. Örnek: Kürt asıllı Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı gibi…

Kurtuluş Savaşımızla sınırlarını şehitlerimizin ve gazilerimizin kanlarıyla çizdiğimiz ve Misak-ı Milli (Ulusal Ant) çerçevesinde birleşen bu yurdun tüm insanları verdikleri savaşla bu vatanın BİRİNCİ SINIF İNSANLARI olmaya hak kazanmışlardır. Bu haklarını da Lozan Barış Antlaşması ile tüm dünyaya kabul ettirmişler ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Tapusunu Türk Vatandaşları adına alıp, tüm dünyaya tescil ettirmişler, onaylatmışlardır. İşte 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile bu yurt, bu vatan, bu ülke hepimizin olmuştur. Dedelerimizin, ninelerimizin, atalarımızın yaptığı ve kanlarıyla, canlarıyla yazdığı Kurtuluş Savaşı Destanı bunun kanıtıdır. Bu destanımız, diğer destanlar gibi tarihte yer alacak olan ulusumuzun pırıltılı bir sayfasıdır. Bu destanı okumak yetmez, ezberimize almak ve de anlamayanlara da anlatmak için haykırarak söylemek gerekir.

 

KURTULUŞ SAVAŞI DESTANI / BÜYÜK TAARRUZ BÖLÜMÜ

           

                          … Birdenbire beş adım sağında O’nu gördü.

                                  Paşalar, O’nun arkasındaydılar.

                                O, saati sordu./ Paşalar: Üç dediler.

                Sarışın bir kurda benziyordu./ Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.

                            Yürüdü uçurumun başına kadar; eğildi, durdu.

                                                       Bıraksalar

                          İnce uzun bacakları üzerinde yaylanarak

                           Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak

                          Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı…

                                             

                             … Alaca karanlıkta bir çınar dibinde,

                                       Beygirin yanında duran

                                     Sarkık, siyah bıyıklı süvari

                                   Kısa çizmeleriyle atladı atına.

                           Nurettin Eşfak, baktı saatına, /Beş otuz…

                                   Ve başladı topçu ateşiyle,

                             Ve fecirle birlikte Büyük Taarruz…

                                              Sonra;

                           Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.

                                     Bunlar: Karahisar güneyinde 50,

                           Ve doğusunda 20- 30 kilometredeydiler…

 

               Sonra, 30 Ağustos’ta düşman kuvâyi külliyesi imha ve esir olundu.

              Esirler arasında General Trikopis;/ Alaturka sopa yemiş bir temiz

                            Ve sırmaları kopuk firenk uşağı…

 

                   Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı,/ Kan içindeydi yüzü gözü.

                          Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.

                 Kaçanı kovalamıyordu yalnız/ Ulaşmak istiyordu bir yerlere,

                       Ve sadece kahretmiyor / Yaratıyordu da.

                Ve kılıçların, /Nalların, / Ellerin / Ve gözlerin pırıltısı,

                       Ardarda çakan aydınlık, bir bütündü.

               Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü / Ve şu türküyü duydu:

                           “Dörtnala gelip uzak Asya’dan

                      Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan,

                                   Bu memleket bizim…

             Bilekler kan içinde, / Dişler kenetli, / Ayaklar çıplak

            Ve ipek bir halıya benzeyen bu toprak, / Bu cehennem,

                                    Bu cennet bizim…

                     Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,

                      Yokedin insanın insana kulluğunu,

                                    Bu davet bizim…

                     Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

                     Ve bir orman gibi kardeşçesine,

                                 Bu hasret bizim…              Nazım Hikmet RAN

                                                   

Bizim olan bu yurdun, bu vatanın, bu memleketin başta KURUCU İRADELERİ (KURUCU BABALARI) olmak üzere taşına toprağına, kurduna kuşuna, dağına ovasına, yaylasına merasına, deresine ırmağına, Cumhuriyet Kazanımlarına ve de tüm zenginlik kaynaklarına acımasızca, şehitlerimizin ve gazilerimizin kemiklerini sızlatırcasına saldırılmakta; yok edilmek istenmektedir.

Bilgi Yayınevinin “YENİDEN ATATÜRK- AKIL VE BİLİME DÖNÜŞ”  yapıtı ‘Dergi’ adı ile 1923 yılının devamı olarak 2019 yılında 387 sayfa büyüklüğünde (kitaptan daha da kitap olarak) yayınlandı. Amaç: 19 Mayıs 1919’zun 100. yıldönümünde “ATATÜRK GERÇEĞİNİ” araştırıp Türk Ulusunun bilgilerine sunmak. Dergide, konularında uzman olan aydınların ‘ANA TEMA ATATÜRK’ olan yazıları yer alıyor ve “NEREDEN NEREYE “ geldiğimize ışık tutuyorlar.

2019 yılında yaşanılan olayları anlamak için bir tespit yapılmış ve sonrasında aydınların yazılarına geçilmiş. Biz sizlere çok yerinde olan bu tespitin bir paragrafını “GİRİŞ” olarak sunmak istiyoruz.

“… 1920’den başlayarak bu güne değin Türkiye ve Batı Asya toplumlarında temel çelişki, Devrim ve Karşıdevrim arasındadır. Devrim deyince; felsefesi aydınlanma, Önderi ATATÜRK olan Milli Demokratik Devrimi kastediyoruz. Karşıdevrim ise geleneksel, feodal, Orta Çağcıl şeyhlik ve ağalık düzenidir…”

Tüm sorularımıza yanıt verecek olan çok önemli bu saptamayı belleğimize kazıyarak ve her yıkım karşısında yineleyerek olayları irdelememiz gerekiyor.” HİSTORİA 1923’ün” ( TARİH 1923 veya daha açık anlatımla ATATÜRK CUMHURİYETİ’NİN TARİHÇESİ ) Yayın Sahibi Prof. Dr. Remzi Demir (Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi) Editör Prof. Dr. Sina Akşin ve Editör Yardımcısı Doç. Dr. İnan Kalaycıoğulları (Ankara Üniversitesi Felsefe Bölümü) birlikte hazırlayıp yayınlıyorlar. Atatürkçü Düşünce Derneği Yönetimlerinde birlikte çalışmaktan onur duyduğum Sina Akşin Öğretmenimizden de bir paragraf alarak sizlerin de bilgilerinize sunmak istedim.

HOMA AHRETİKUS VE KARŞI DEVRİM

NOT: Sina Öğretmenimiz, hiç sorgulama yapmadan, hiç araştırma gereği duymadan, kendisine söylenilenleri gerçek kabul edip biat eden, kul olan, ümmet olan, haklarını başkalarına devreden ve bu dünyada değil öbür dünyada cennete giderek mutlu olacaklarına inanan ve bütün dertleri öbür dünyaya odaklı olarak cennetteki ebedi saadeti yaşamak olan insanlara ‘Çizgi Romanı Kahramanlarına gönderme yaparak) HOMA AHRETİKUS (Ahiret, Öbür dünya İnsanı) adını ‘Kara Güldürü’ olarak vermiştir.

“… Nitekim Batı emperyalizmi Türkiye’deki Karşıdevrimi her zaman bağrına basmıştır. Cemalettin Kaplan, Fethullah Gülen gibi Türkiye’de barınmayan tarikat önderleri, dünyadaki düzinelerle Müslüman ülkelerden birine değil de Almanya, ABD gibi Hıristiyan ülkelere sığınmışlardır. Atatürkçülük ülkemizde canlı bir akım olduğu halde 1950’den bu yana, yani 68 yıldır sandalye sayısına göre her genel seçimi, düzenli olarak Karşıdevrim kazanmıştır. Tören Atatürkçülüğü ile aldatıla gelmiş pek çok gafil Atatürkçü ise bunu (yenilgiyi) demokrasinin bir gereği sanmaktadır.

Şimdi Atatürk Devrim’lerinin inanılmaz başarılarından sonra Türkiye, on yıllardır (1950’den bu yana) Karşıdevrimin Orta Çağ darbeleri altında sarsılıyor. Ülkemiz bu yüzden var olup olmamak tehlikelerine göğüs gererken, bu dünya ile ilişkileri olmayan ve olmazmış gibi (MIŞ) yapan HOMO – AHRETİKUS’ lar ise günümüzde Orta Çağ’ı yaşama lüksünün tadını çıkarıyorlar…”

Yurttaşlık haklarını elde edipte kullanmamak; akıldan, izandan ve insanlıktan noksanlık demektir. Fransızlar Anayasalarının bir harfini değiştirmeye kalkan siyasetçileri sayfalarından silerken, bizde hiç emeği geçmeden hazırlanıp onayına sunulan Anayasamıza neden sahip çıkılmaz? Neden kullanılamayan haklarını başkalarının kullanmasına izin verirler? Pazardan aldığı sebze ve meyvenin iyisi, tazesi ve ucuzu için tezgâh tezgah dolaşan; Ayakkabıcıdan aldığı ayakkabıyı dükkân dükkan gezip deneyerek alan; bir yıl giyeceği gömleği en az üç mağaza dolaşarak seçme hakkını kullanıp en iyi, en güzel ve en doğrusuna ulaşmak isteyen yurttaşlarımız; ülkesinin, kendisinin ve de çocuklarıyla torunlarının geleceğine en az beş yıl yön verecek olan Milletvekili seçimlerinde neden hiç inceleme ve araştırma yapmaz? Neden başkalarının akıl, fikir ve önerileri doğrultusunda oy kullanıp aydınlık günler yerine karanlık günlere gitmemize onay verirler de bu yüzden bizler, 19 Mayıs 2019’da geleceğimize güvence içinde bakamayız? …

     Tüm bu soruların yanıtı için TARİHTEN BİR DURUM TESPİTİ yapmamız gerekir.

OSMANLIDA SOSYAL YAŞAM NASILDI?

Osmanlı’da halkın %95’şi okuma yazma bilmezdi. Osmanlı’da halkın eğitim ve kültürü, temeli ‘DİN ve ŞERİAT’ olan bir anlayışla verilirdi. Bilimsel eğitim değil, Tanrısal, dinsel eğitim ağırlık taşırdı. Bu eğitimi de Şeyhülislam (Halife Vekili ve Din İşlerinden Sorumlu, Vezir-i Azamdan (başbakandan) sonra gelen devlet adamı ile Maarif Nazırı (Bakanı) düzenlerdi. Osmanlı’da devletin gözetiminde olan okullara Medrese adı verilir ve bu okullarda Müderrisler, Mollalar ders verirlerdi. Temeli din ağırlıklı olan bu okullarda az miktarda hesap(matematik) ve hendese (geometri) dersleri verilir, Padişah Vakanüvislerinin (Padişahın kabul ettiği tarihi yazanların) tarihleri okutulurdu. Daha sonraki son yıllara gelindiğinde medreseler de bölümlere ayrıldı ve İptidai (İlkokul), Rüştiye (Ortaokul), İdadiye (Lise), Darülfünun (Üniversite), Enderun ( Şehzadelerin ve Medreselerden seçilerek alınmış öğrencilerin okutulduğu, Osmanlı Devlet Adamlarının yetiştirildiği okul) vardı. Bunların dışında yine özel olarak kurulmuş Askeri Okullar ve Harp Okulu bulunuyordu.             

Medreselerden mezun olanların ayrıcalıklı olanları bir üst okullara devam ederken, büyük çoğunluk olan etmeyenler de camilerde imam olarak görev yapıyorlardı. Her caminin çevresi en az bir mahalle veya köy olduğuna göre, etki alanları da bu doğrultuda oluyordu. İmamlar da kendi camileri çevresindeki halkın içinden seçtiklerini rahle-i tedrislerinden (kendi bilgi ve kültüründen) yetiştiriyor, hafız mertebesine ulaştırıyor ve köylere kadar ulaşan, birbiri ile bağlantısı olan bir ‘şeriat ağı’ oluşturuyorlardı. Yalnız bu imamların da bağlı oldukları Şeyhler ve Tarikat Liderleri vardı. Osmanlı’nın yukarıda saydığımız resmi okullarının dışında, Dini ve İslami Bilgiler öğreten Tekke ve Zaviyeler ile Cemaatler vardı. Tarikatın dinsel anlamı ‘Allaha ulaşma yoluydu.’ Kendini Ulema (Din Bilgini) sınıfına yükselten imamlar, önce çevrelerinde bir etki yaratıyor ve: “ Benim Rahle-i Tedrisimden’ (Önümde diz çöküp benim öğreteceğim bilgileri edinmekten) geçerseniz, Allah’a daha çabuk ulaşır, sevaplara gark olur ve cennetlik olursunuz’ diyorlardı. Bu dini liderler unvanlarına ve görev yaptıkları camilerin büyüklük ve cemaatlerinin çokluğuna göre Tekke veya Zaviye adı verilen medreselerde öğrenci yetiştiriyor, diğer medreselerden tavsiye ile kendisine gönderilenleri de bilgileri doğrultusunda yetiştiriyorlardı. Tarikat Lider veya İmamlarının önünde diz çöküp onun bilgileriyle donanan ve onun sözünden çıkmayıp her dediğine sorup sorgulamadan inanan kişilere ‘Mürit’ adı veriliyordu. Müritler ne kadar çok reklâm yapıp liderlerinin ulemalığını ve kehanetlerini yayarlarsa, Tekke ve Zaviyeleri o kadar ünleniyordu. Bu nedenle de “Şeyh uçmaz, mürit uçurur” (Müritleri: ‘Bizim şeyhimizi uçarken görüyoruz. Göğe yükselip geri dönüyor, aldıkları bilgileri de bizlere aktarıyor ‘yalanına herkes kanar) deyimi yaygın olarak söylenirdi. Tarikat Liderleri, Şeyhler, İmamlar ve Cemaat Önderlerinin Osmanlı Devlet Adamları ( Padişah, Paşa, Vezir, Nazır, Molla, Müderris vb.) arasında da kendilerine inananları, güvenenleri ve müritleri vardı. Her Lider mezun ettiği öğrencilerini bu devlet büyükleri sayesinde nazırlıklara (bakanlıklara), orduya, zaptiyeye (emniyet teşkilatına), şeriat mahkemelerine, imaretlere yerleştiriyorlar ve kendi istekleri doğrultusunda yönetim sürdürmelerini istiyorlardı. Osmanlı’da Tarikat ve Dini Lider çoktu. Bu nedenle de Tekke, Zaviye ve Cemaat Medreseleri de çoktu. Her Şeyh, Lider, İmam, Hoca devletin bir nazırlığına (bakanlığına) çöreklenmişti. Yalnız bununla da kalınmıyor, en uzak köylere kadar uzanan bir teşkilatlanma ile (adeta bir örümce ağı gibi) halkın tüm hücrelerine kadar iniliyordu. Tekke, Zaviye ve Cemaat Medreselerinde bulunanlara ve görev yapanlara, mezun olup cami, mahalle ve köylere gidenlere askerlik yapma zorunluluğu da yoktu. Tekke, Zaviye ve Cemaat Medreselerine ait İmaret Arazileri, Emlak Şahaneleri, Külliyeler ve hanlar, hamamlar ile ticaret yerleri vardı. Tüm bu mülklerden gelen gelirlere köylere kadar ulaşan teşkilatlanma ile toplanan bağış paraları, zekâtlar ve sadakalar ile doğum, ölüm, düğün, imam nikâhı, mevlit gelirleri de katılınca, Osmanlı’nın en zengin ve en itibarlı dini örgütleri kimliğine ulaşıyorlardı. Bu dünya kendileri için ölmeden önce cennette yaşama konumunda oluyordu.

Halk, cahil olduğu için her konuda kendilerine danışıyordu. Zaten kendileri de: “Biz İslamiyet esaslarına göre kurulmuş bir din devletiyiz. Şeriat yasalarına göre doğar, büyür, evlenir, mal ve mülk edinir ve ölürüz. Şeriat yasalarını da en iyi biz biliyoruz. Bunları sizin bilmenize gerek yoktur. Başınız sıkışınca gelin bize danışın. Biz Allah tarafından gönderilen, Peygamberimiz tarafından onaylanıp uygulanan kara kaplı kitabımıza bakar, ne yapmanız gerektiğini en doğru biçimde söyleriz” diyerek halkı kendilerine mürit olarak bağlıyorlardı. Halk arasında ‘Kitapta yeri var’ deyimi bu nedenle kullanılır olmuş ve inanırlığı sağlamlaştırma terimi haline gelmişti…

Osmanlı’da bir makama gelmek, devlet kadrolarında yer almak, yetki ve gelir sahibi olmak; bu konuda yeterli bilgi, beceri ve deneyim sahibi (liyakat sahibi) olmaya bağlı değildi. Bunun yerine ‘Tarikat Müridi’ olması yeterliydi. Eğitim, öğretim, bilgi, beceri, deneyimden sorumlu olacak olan ise TARİKAT LİDERİYDİ. Mürit gider, koltuğuna oturur ve Liderin söylediklerini uygulardı. (Bu durum, 1984 yılında başlayıp,  2002- 2019 Türkiye’sinde en üst düzeye ulaşan devlet kadrolarının oluşumu konularında sizlerde bir çağrışım yapıyor mu? … Gülen Cemaatinin İmamları, liderlerinin kişisel takdiri ile bilgi, beceri ve başarılarına bakılmaksızın, devletin her kademesinde sorumlu ve yönetici olarak görev almışlar ve açık bir anlatımla orduda onbaşılar generallere emir vermeye başlamışlardı… )

Osmanlı’da halk önce Allah’ın kulu, sonra da yeryüzünde Allah’ın vekili olarak görev yapan Halife ve Padişahın kuluydu. Sonra Muhammed’in ümmetiydi ve daha sonra da Dini Liderlerin müritleriydi. Ayrıca da topraklarında yaşadığı Osmanlı Devleti’nin nüfusuna ‘vergi veren hayvan sahibi’ olarak kayıtlı ‘tebaasıydı’. Çünkü Osmanlı’da insanların değeri hayvanlardan sonra geliyordu. (Osmanlı’da insanlar, vergi veren, savaşa giden, canını veren, hiçbir hak ve yetkiye sahip olmayan tebaalardı.) Şeriat kanunlarına göre kadınların hiçbir vatandaşlık hakkı yoktu. İki kadının şahitliği ancak bir erkek yerine geçebiliyordu. Mirastan hak alamıyor, kocası ‘boş ol’ deyince boşanmış ve dımdızlak korumasız, savunmasız ortada kalmış oluyordu. ‘Kadının karnından sıpayı, sırtından da sopayı eksik etmeyeceksin’ deyimi en geçerli ve uygulanan deyimdi.

Osmanlı’da halk; hak, hukuk ve adaletten yoksun olarak, doğuştan kazanılmış insan haklarının hiçbirinden haberi olmadan ve yararlanmadan yaşam savaşı veriyorlardı. Durum tespiti buydu…

KURTULUŞ SAVAŞI VE KURULUŞ DEVRİ’NDEN SONRA NELER OLDU:

Atatürk Cumhuriyeti ile DEVRİMLER YAPILDI. ‘SALTANATA VE HİLAFETE SON VERİLDİ. PADİŞAH TASINI TARAĞINI TOPLAYAMADAN YURT DIŞINA, O TARİHTE EN AZILI DÜŞMANIMIZ OLAN İNGİLTERE’YE KAÇTI. YOKEDİLDİ İNSANIN İNSANA KULLUĞU. CUMHURİYET AYDINLANMASI BAŞLADI. KARANLIKLAR YOK EDİLEREK AYDINLIK GÜNLERE UYANILMAYA YENİ AYDINLIKLARA KOŞAR ADIM İLERLENİLMEYE BAŞLANDI. MEDRESELER, TEKKELER, ZAVİYELER VE CEMAAT MEDRESELERİ KAPATILDI. TEVHİD-İ TEDRİSAT KANUNU (EĞİTİM VE ÖĞRETİM BİRLİĞİ YASASI) KABUL EDİLDİ. YENİ TÜRK ALFABESİ KABUL EDİLDİ. DİNİMİZİ KENDİ KİŞİSEL ÇIKARLARI İÇİN KULLANAN DİN ADAMLARININ İŞLERİNE SON VERİLDİ. HALKIMIZIN AYDINLANMASINI SAĞLAYACAK VE CUMHURİYET BİREYİ, BİLGİ EDİNMİŞ YURTTAŞLAR YETİŞTİRMEK ÜZERE, MİLLET MEKTEPLERİ, AKŞAM SANAT OKULLARI, HALK EVLERİ, KÖY ENSTİTÜLERİ GİBİ AYDINLANMANIN MEŞALESİ OLAN KİLOMETRE TAŞLARI KURUM VE KURULUŞLARI KURULDU. ŞERİAT KANUNLARI VE MAHKEMELERİ KALDIRILDI. ÇAĞDAŞ, MEDENİ, ANAYASA KABUL EDİLDİ. BU ANAYASAYA GÖRE CUMHURİYETİN KURUM VE KURULUŞLARI OLUŞTURULDU. TOPRAK REFORMU YAPILARAK HAZİNE ARAZİLERİ VE İMARET ARAZİLERİ TOPRAKSIZ KÖYLÜMÜZE DAĞITILDI. DOĞU VE GÜNEY DOĞU ANADOLUDA Kİ TOPRAK AĞALARININ ELİNDE OLAN TOPRAKLARIN DA BÜYÜK BİR BÖLÜMÜNÜN DEVLETÇE SATIN ALINARAK ORADAKİ TOPRAKSIZ KÖYLÜMÜZE DAĞITILMASI PROJESİ HAZIRLANMAYA BAŞLADI. ADALET VE YARGI SİSTEMİ ‘DİNİ’ OLMAKTAN ÇIKARILDI, ‘MEDENİ’ İNSANLAR TARAFINDAN YAPILAN ÇAĞDAŞ ADALET VE YARGIMIZ OLDU. HERKES ÜCRETSİZ VE ZORUNLU OLARAK OKUMA YAZMA ÖĞRENME VE YURTTAŞLIK HAKLARINI ÖĞRENİP SAHİP OLMA VE UYGULAMA YASALARINA KAVUŞMUŞ OLDU. OSMANLI YÖNETİMİNDE GÖREV YAPANLARIN, ÖZELLİKLE SALTANAT YANLILARININ, TEKKE, ZAVİYE VE CEMAAT İMAMLARININ İŞLERİNE VE İŞLEVLERİNE SON VERİLDİ. BUNDAN SONRA GÖREVLER, BİLGİ, BECERİ VE DENEYİMLERİNE GÖRE HAK EDENLERE VERİLDİ. DİN İLE DEVLET İŞLERİ BİRBİRİNDEN AYRILARAK LAİK SİSTEME GEÇİLDİ. HER YURTTAŞ FIRSAT EŞİTLİĞİNDEN YARALANARAK EĞİTİM VE ÖĞRETİMİN EN ÜST BASAMALLARINA KADAR OKUYUP YÜKSELME VE GÖREV ALMA HAKLARINA KAVUŞTU. OSMANLI EĞİTİM VE ÖĞRETİM KURUMLARI KALDIRILDI, CUMHURİYET EĞİTİM VE ÖĞRETİM KURUMLARI MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI YÖNETİMİNDE ‘CUMHURİYET YURTTAŞLARI VE CUMHURİYET MUHAFIZLARI’ YETİŞTİRMEYE BAŞLADI. YETİŞEN ELEMANLAR CUMHURİYET KURUM VE KURULUŞLARINDA GÖREV ALARAK YURDUMUZU YÜCELTMEK İÇİN ÇALIŞMALARA BAŞLADI. HERKES OKUYAN-YAZAN, DÜŞÜNEN, KENDİ KARARINI KENDİ VEREN, EKONOMİK, SOSYAL VE KÜLTÜREL YÖNDEN KENDİ AYAKLARI ÜZERİNDE DURAN VE KENDİ KENDİNE YETEN;  SORAN, SORGULAYAN, ÜRETEN, ÜRETİME KATILAN, ÖRGÜTLENEN, SORUMLULUK ALAN, KUL, ÜMMET VE MÜRİT OLMAYI REDDEDİP SEÇME VE SEÇİLME HAKLARINI KULLANAN, DEMOKRSİ YAŞAMININ İSTEDİĞİ ‘CUMHURİYET BİREYİ- CUMHURİYET YURTTAŞI’ OLDU…

KARŞI DEVRİMCİLER NASIL VE NEDEN DOĞDU?

Karşıdevrimciler hep vardı. Osmanlı’nın yaptığı veya yapmak istediği yeniliklere de kendi çıkarlarına zarar verdikleri için karşı çıkmışlar ve büyük isyanlar çıkarmışlardı. Önce Cumhuriyet Devrimleri ile dünyadaki cennetlerini kaybeden dini kendi çıkarları için kullananlar harekete geçti. Sonra saltanat zamanında devlet organlarında görev yapan paşalar ve paşa döküntüleri, İngiliz, Fransız, Amerika yanlısı mütareke basını onların yanında yer alıp destek verdiler. Daha sonra, toprakları ellerinden alınacak toprak ağaları ile Din Devleti, Hilafet ve Şeriat Yönetimini kişisel çıkarları için isteyen ulemalar ve din adamları; çıkarlarını korumak için kâh gizlice örgütlenerek, kâh açıkça tavır alıp yasal örgütler kurarak Karşı Devrim hareketlerine başladılar. Bizler Cumhuriyet Kazanımları ile Cumhuriyet Bireyleri olarak mutlu ve onurlu yaşamlarımıza ve var gücümüzle yurdumuzu yüceltme çalışmalarımıza devam ederken onlar çocuklarını ve torunlarını: “Atatürk, İnönü, Silah ve Devrim Arkadaşları olmasaydı siz şimdi saraylarda, köşklerde, devletin en yüksek kademelerinde, zenginlikler içinde yaşayacaktınız. Bu iki Ayyaş geldi, bizim tüm varlığımızı elimizden alıp Cumhuriyet ilan etti. Bize ve bizden sonra çocuklarımız ve torunlarımız olarak size düşen görev, Atatürk Devrimlerini ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini sona erdirip İslam Cumhuriyetini, Din Devletini ve Şeriat Hukukunu yeniden getirmektir” ninnileriyle büyüttüler. Atatürk, İnönü, Silah ve Devrim arkadaşları; demokrasiyi yerleştirmek ve çok yönlü düşünüp ülkemizi kalkındırabilmek için 1924 yılında ‘çok partili siyasi yaşama’ geçmek istediler. Cumhuriyet halk Fırkasının (Partisinin) karşısında, Genel Başkanı Kazım Karabekir ve Yardımcısı Rauf Orbay (her ikisi de Atatürk ve İnönü’nün Silah ve Devrim arkadaşları, cumhuriyet kurucuları) Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının (Partisinin) kurulmasını sağladılar. Karşı Devrimciler derhal bu partide birleşerek Atatürk Cumhuriyetini yıkmak üzere kalkışmaya ve planlar yapmaya başladılar. Kazım Karabekir ve Rauf Orbay Karşı Devrimcilerin partilerini ele geçirmelerine seyirci kaldılar. Karşı devrimciler bundan cesaret alarak Şeyh Sait İsyanı çıkardılar ve “ Hilafet isteriz. Şeriat isteriz. Cumhuriyet yıkılsın, Din devleti kurulsun” haykırışları ile silahlı isyan çıkarıp, Diyarbakır’a saldırdılar. Cumhuriyet orduları isyanı bastırıp isyancıları cezalandırdı. Halkımız Osmanlı’da 600 yıl süren din baskısını, kul, ümmet ve mürit davranışlarını yenememişti. Yine başkalarının aklıyla bir sürü gibi hareket ediyorlardı.  Atatürk ve Arkadaşları: “Demek daha zamanı gelmemiş” diyerek çok partili yaşama geçmeyi ertelediler. Ardından 1930 yılında yine ayni amaçla, Genel Başkanlığına Atatürk’ün en yakın arkadaşı Fethi Okyar’ı getirerek Serbest Cumhuriyet Fırkasının kurulmasını ve ilk kez yapılacak belediye seçimlerine katılmasını sağladılar. Karşı Devrimciler yine bu partinin kadrolarında yer alarak, hem de Atatürk’ün kız kardeşi de içlerinde olmak üzere Devrimlerin Kurucularını da hiçe sayarak Atatürk devrimlerini ve Cumhuriyetini yıkmak üzere bu partiyi kullanmaya kalkıştılar. Parti Genel Başkanı, bu durumu görünce, kendi elleriyle partiyi kapattı. Atatürk ve Arkadaşları:” Gene erken davrandık, daha zamanı gelmemiş, demokrasi kültürümüz henüz gelişmemiş” diyerek bir süre daha beklemeye karar verdiler. Karşı Devrimciler hiç boş durmuyorlardı. Bu kez 1930 yılında İzmir Menemen’de gerici yobazların bir ayaklanması oldu. “Hilafet isteriz, Şeriat isteriz, Saltanat isteriz. Allah’ın askerleriyiz” haykırışları ile isyan başlattılar ve Öğretmen Kubilay’ı şehit edip başını zıvana ile kesip, ellerinde taşıdıkları şeriat bayrağının tepesine geçirdiler. Bu duruma başta polis karakolu olmak üzere halk seyirci kaldı. Nedeni: Demek ki halkımız daha kul, ümmet ve mürit olmaktan çıkacak demokrasi bilgilerini kazanamamıştı. Cumhuriyet orduları isyanı bastırıp suçluları cezalandırdı. Atatürk, İnönü, Silah ve Devrim arkadaşları: “Demek ki çok partili siyasal yaşam için halkımız henüz Cumhuriyet Bireyleri ve Yurttaşları olamamış” diyerek ikinci ertelemeyi uzattılar.

1945 yılında İsmet İnönü: ”Artık zamanı geldi, halkımız demokrasi kültürünü kazandı” sonucuna vararak çok partili yaşama geçti. Demokrat Parti adı ile kurulan ikinci partiye Cumhuriyet Halk Partisi içinde görev yapan, milletvekili seçilmiş bulunan, Atatürk’ün silah arkadaşı konumunda bulunan, Kurtuluş Savaşı’na katılmış, Atatürk Cumhuriyetine ve Devrimlerine katılan ve onlara sahip çıkan, her yönüyle güven duyulacak olan devlet adamlarımız da vardı. Halkımız Tek Parti yönetiminin getirdiği uygulamalardan ve aşırı devletçilikten bıkmıştı. İsmet İnönü ‘Devletçi’ olarak isim yapmıştı. Oysa gerçek öyle değildi. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle alınan önlemler böyle gerektirdiği için yapılanlara halk tepki vermişti. İkincisi ve en önemlisi de devlet kadrolarında bulunan aşırı milliyetçiler halka baskı yapmaya, isteklerini zorla kabul ettirmeye, faşist bir yönetim uygulamaya başlamışlardı. Bakanlık katına kadar olan bu uygulamalardan İsmet İnönü’nün haberdar olması da engelleniyordu. Bu olumsuz yönetim karşısında Demokrat Parti ‘Artık Yeter’ afişleri ve ‘Demokrasi- Özgürlük – Adalet- Hürriyet’ sloganları ile 1946 yılında yapılan genel seçimlere katıldı ve iktidar olamasa da büyük başarı sağladı. Ardından gelen 1950 seçimlerinde, Atatürk’ün Silah ve Devrim Arkadaşı, Başbakanı, İktisat Bakanı Celal Bayar ve Ege Bölgesi Aydın ilinde Toprak Ağası Adnan Menderes’in yer aldığı, tüm Cumhuriyet Halk Partisi karşıtlarının destek verdiği Demokrat Parti iktidar oldu. Celal Bayar Cumhurbaşkanı, Adnan Menderes Başbakan oldu. Herkes sloganlarında yer alan “Demokrasi- Özgürlük- Adalet- Hürriyet” kavramlarının yaşama geçmesini beklerken, Karşı Devrimcilerin ilk uygulaması Atatürk Devrimlerinin en anlamlısı, karanlıkları aydınlığa çıkaracak bilgi meşalesi olan ve ulusça topyekûn kalkınmamızın lokomotifliğini yapan KÖY ENSTİTÜLERİNİ kapatmak oldu. Ezanı Arapça yaptı. Şeyh ve Tarikat liderlerinin ayaklarına kadar giderek el etek öpüp müritleri olduklarını söylediler ve basın aracılığı ile tüm ülkeye yaydılar. Dahası Başbakan Adnan Menderes milletvekillerine: “ Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” diyerek, Karşı Devrimcilere yanlarında olduklarını duyurdular…

İşte 1923’ten bu yana kesintisiz sürdürülen Atatürk Devrimleri 1950 tarihinden itibaren kötülenmeye, suçlanmaya ve de kaldırılmaya başlandı. Baş suçlu CHP’si ve Genel Başkanı İsmet İnönü ilan edildi. Atatürk’e henüz kimse el ve dil uzatamıyordu. Bu tarihte ve sonrasında yapılan Genel ve Yerel seçimlerde Atatürk Devrimleri ile bu devrimleri yapmış olan CHP’si TBMM’de sandalye kaybetmeye (Milletvekillikleri azalmaya) başladı. Anayasamızda “Cumhuriyeti tehdit eden en büyük tehlike” olarak adlandırılan ‘irtica, gericilik, yobazlık ve şeriat yandaşlığı’na karşı konulmuş olan 161 – 162 ve 163. maddeler kaldırıldı. Dahası şeriat ve din devleti örgütlenmesi tehlike olmaktan çıkarıldı. Artık ortam Karşı Devrimcilerindi. İstedikleri gibi siyasi parti ve cemaat örgütlenmeleri yapmaya başladılar. Fethullah Gülen Cemaati de 1973 yılında Karşı Devrim amacı taşıyarak kuruldu ve gelişip AKP hükümeti ile ortaklık yaparak iktidara geldiler…

Önce Lozan Antlaşması için ‘Başarı değil, hezimettir. Üç kıtaya yayılmış koskoca Osmanlı İmparatorluğu topraklarından küçücük Anadolu kurtarılmış, buna da utanmadan başarı adı verilmiştir’ demeçleri verilerek TV’lerde tartışılması ve Atatürk Cumhuriyeti’nin küçük düşürülmesi sağlanmaya çalıştılar. Sonra ‘Demokrasi bir tramvay gibidir. İstediğin yerde biner, istediğin yerde inersin’ demeçleriyle tüm tarikat ve cemaatlere ışık yaktılar. Bir taraftan özelleştirme adı altında Cumhuriyet kazanımları yağma edilip yıkılırken, sıra Türk kimliğine gelmişti. Resmi Devlet Dairelerinden ‘Türkiye Cumhuriyeti’ ibaresi,  Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyetini bağı, çimentosu, birleştiricisi olarak gördüğü ve üst kimlik olarak belirlediği ‘Ne mutlu Türküm Diyene’ vecizesi; her sabah ilköğretim okullarında okunan “Türküm, doğruyum, çalışkanım…” diye başlayıp bu ülkenin insanlarının iyi davranışlarla yetişmelerine ışık tutan ‘Öğrenci Andı’ kaldırıldı. Anıtkabir anma törenleri için ‘İp gibi gidip sap gibi durmanın ne anlamı var’ demeçleri verildi ve Atatürk de eleştirilmeye başlandı. Önce Atatürk’ün babasına, sonra annesine, sonra da kendisine saldırılar başladı. Ulusal Bayramlar devlet töreni yapılarak kutlanmaktan vazgeçildi. Ulusal bayramlarda Ankara’da Anıtkabir ve illerde Atatürk Anıtlarına çelenk sunma törenleri, Ankara’da yalnız ilgili bakanların; illerde ise ilgili müdürlerin çelenk sunumları ile yapılmaya başlandı. Daha önceki kutlamalarda olduğu gibi çelenk sunmak isteyen Siyasi Partilerin ve Sivil Toplum örgütlerinin çelenkleri kaldırıldı, kırılıp atıldı, sorumlularına cezalar verildi. Bu durum toplumdan büyük tepki görünce yumuşatıldı ve ‘Devlet Töreni Çelenk Sunumu yapıldıktan sonra, önceden dilekçe vermiş olan siyasi partilerin ve örgütlerin belirlenen süre içersinde çelenk sunumlarına izin verildi.  Tarikat ve Cemaatler baş tacı edilmeye başlandı. Tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi “RAHLE-İ TEDRİSLERDEN MÜRİTLER YETİŞTİRİP DEVLET ORGANLARINA, KURUM VE KURULUŞLARINA YERLEŞTİRİLMEYE BAŞLANDI” ‘Cumhuriyet 1923’te açılmış bir parantezdir. Kapanma zamanı gelmiştir’ demeçleri milletvekilleri tarafından söylenmeye başlandı. ‘Ben her türlü milliyetçiliğe karşıyım. Tüm milliyetçilikleri ayaklar altında ezilmeye mahkûm görüyorum’  demeçlerinin ardından ‘Tek millet, tek bayrak, tek dil, tek devlet’ demeçleri de verilerek yorumlarının ne olduğu kapalı kapılar ardında yapılmaya başlandı. Milli Eğitim Bakanlığının her eğitim ve öğretim kademesi için hazırlayıp uyguladığı ve “Atatürk Cumhuriyeti Bireyleri, Yurttaşları hazırlamak, Cumhuriyet Muhafızları yetiştirmek üzere her yıl gelişen tekniklerle donattığı Müfredat Programları değiştirildi. Din ağırlıklı eğitim ve öğretim merkez yapıldı. Tarih Kitaplarından Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Devrimleri çıkarılmaya, yerini Ulu Hakan Abdülhamit Han almaya başladı. Mustafa Kemalsiz Çanakkale Zaferi yazılmaya ve kutlanmaya başlandı. Kurtuluş Savaşı’nın ‘savaş bile sayılamayacağı, Yunanlılar ile yapılan bir çatışmanın abartılarak savaş olarak gösterildiği, Cumhuriyet döneminde yazılanların ve yapılanların yalan olduğu’ yazılmaya ve TV ekranlarında yandaşlar tarafından tartışılmaya başlandı. Kendi yalanlarına göre bir tarih hazırlayıp halkımızı ‘doğrusu budur’ diye kandırmaya, sözde bilim adamlarını da bu yalanlarının doğrulayıcıları olarak kullanmaya başladılar. 1983 yılından itibaren yaptıkları bu değişimlerle okullarımızda yetişen gençlerimizi, bizlerin yetiştiği “Cumhuriyet Müfredatı” bilgileriyle değil, “Medrese Müfredatı” bilgileriyle yetiştirmeye başladılar. Artık 35’li yaşlara kadar gelmiş olan insanlarımız, eğer ailesinin eğitimi ile veya kendi çabaları ile Cumhuriyet Tarihi bilgilerini edinebiliyorsa aramıza katılıyordu. Bu azınlığın dışında kalanlar, dini çıkarları için kullanan Karşı Devrimcilerin ağlarına yakalanıyor ve müritleri oluyorlardı. Güler Cemaati ‘Altın Nesil’ adını verdiği nesilleri kendi okullarında yetiştirip devlet dairelerine gönderiyordu. AKP Lideri Recep Tayip Erdoğan da, gençleri Gülen’den kurtarıp kendi saflarına çekmek için ‘Dindar ve Kindar Nesil’ yetiştirme projelerini yaşama geçiriyordu. Her iki tarafın da amacı karşı devrimdi. Biz ise, gençliğimizi bizim yetiştiğimiz kültürle yetiştiğini zannediyor ve “NERDE BU ATATÜRK GENÇLİĞİ” diye haykırarak soruyorduk. Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi (Atatürk ve İnkılâp Tarihi) okumayan, bu konuda doğru bilgileri edinmesi engellenen gençlik ya Altın Nesil, ya da Dindar ve Kindar Nesil olmuştu. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı daha sonra Cumhur Başkanı ve daha sonrada Başkanı olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere, kendisinden cesaret almış tüm AKP’liler ve Karşı Devrimciler “… Demir ağlarla örmüşlermiş, kim örmüş?  İki Ayyaş mı? … Biz ördük biiiiz…  Bir onların yaptıklarına bakın, bir de bizim yaptıklarımıza bakın, bir bizim yönetimimize bakın, bir de onların yönetimlerine bakın. Camileri ahır yapmışlar, Namaz kılmayı, Kuran okumayı yasaklamışlar, halkımızın dini ibadetlerini yapmalarını yasaklamışlar. Bunlardan daha ala diktatör olur mu? …” anlamlarını taşıyan ve arandığında sanal ve yazılı basında bir tıklama ile asıllarına ve kimler tarafından söylendiklerine ulaşılabilecek demeçler verdiler. Yalan yanlış, uydurma, kendilerine göre yazdıkları ve yazdırdıkları tarihlerle gençlerimizi yanlarına çekip vaatlerde bulunarak partilerinin fanatikleri, gençlik örgütleri, üyeleri ve destekçileri yaptılar. Kendilerini iş ve güç sahibi yaparak veya yapma sözleri vererek beyinlerini yıkayıp bağladılar. Bu nedenle biz yanımızda gençlerimizi göremez olduk. Atatürk’ün kurduğu CHP’si, Atatürk İlke ve devrimlerini korumak, yaşatmak ve ilerletmek amacıyla kurulmuş Atatürkçü Düşünde Derneği, Çağdaş Yaşamı destekleme derneği ve TEMA gibi Sivil Toplum Örgütleri, 35 yaş üstü emekliler dernekleri olmaya başladılar.   Fethullah Gülen, AKP’yi devlet tramvayından indirip, kendi başına devleti ele geçirip ‘Din Devleti’ kurmak için 15 Temmuz Darbesine kalkışınca, iki ortak arasında anlaşmazlık çıktı ve yollar ayrıldı. Fethullah Gülen en büyük suçlu sayıldı. Bize göre de en büyük suçlu oydu. Çünkü tüm devlet yönetimde olan Karşı Devrimcilerin hocasıydı. AKP kendi başına, hem de Başkanlık Sistemi getirerek, ülkeyi tek kişinin, Başkan Sayın Recep Tayip Erdoğan’ın yönetmesini halkın oylarıyla sağlayarak iktidar olmuştu. Artık ‘Egemenlik kayıtsız şartsız bir kişinin eline verilmişti’ Parlamenter Sistem kaldırılmış, TBMM’sinin yetkileri elinden alınmış, Cumhuriyet Kurum ve Kuruluşlarının başlarına tek kişinin buyruklarını yerine getirecek yöneticiler atanmıştı. Artık “DEMOKRATİK, LAİK, SOSYAL HUKUK DEVLETİNİN, ATATÜRK DEVRİMLERİNİN, KURUM VE KURULUŞLARIN, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN İÇİ BOŞALTILMIŞTI.” Kapalı kapılar ardında yapılan söylentilere ve verilen demeçlerden çıkarılan yorumlara göre 2023 yılında Cumhuriyet Parantezi kapatılacaktı…

Günümüzdeki Karşı Devrimcilerin uleması, din bilgini, akıl hocası olan ve Cumhuriyet Yıkıcılarını rahle-i tedrisinden geçirmekle ün yapan Kadir Mısırlıoğlu isimli bir Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı vardı. 6 Mayıs 2019 günü vefat etti. Ölenin arkasından değil, söyledikleri sağlığında olduğu için önünden (sağlığında söylediklerinden ve ölümünden sonra da yol gösterici olarak bıraktığından ötürü) yazmak; suçlamalarına karşı savunma yerine geçeceği için bizlere düşen bir görevdir. Kadir Mısırlıoğlu’nu; şapka devrimine karşı çıkmasının sembolü olarak Maraş Dondurmacısı şapkası gibi bir fes giymesinden (basındaki benzetme gibi kafasında huni taşıdığından) ve ettiği küfürlerden dolayı yandaş gazete ve televizyonlarda sık sık boy göstermesinden, AKP zamanında Cumhurbaşkanı, başbakanlık, Meclis Başkanlığı yapmış devlet adamlarımızın kendisini ziyaret etmelerinden tanırsınız. Kendisi Milli Mücadelenin her aşamasına, yapılan Atatürk Devrimlerinin hepsine karşı çıkmıştır. Türkiye Tapusunun Tescili olan ve tüm dünyaca Devlet olarak tanınmamızın belgesi olan Lozan Antlaşmasına da karşı çıkmış; yalan yanlış bilgilerle Lozan’ı hezimet olarak nitelemiştir. Laikliği dinsizlik olarak kabul etmiş,  Atatürk Heykellerine hakaretler yağdırarak: “… Heykellerin köpek leşleri gibi yerlerde sürüklendiğini göreceksiniz…” diyerek müritlerine yapmaları gerekenleri mesaj olarak söylemiştir. Alçaklığın hududu yoktur dercesine: “… Keşke Yunan kazansaydı…” diyerek Kurtuluş Savaşımıza da karşı çıkmıştır. Kendisini ’Tarihçi’ olarak tanıtan ama hiçbir bilimsel çalışmasına, araştırmasına, yazısına rastlanmayan Mısırlıoğlu’nun bütün tezleri uydurmadır ve bilimsel olarak ‘Yok’ sayılmaktadır.

Kadir Mısırlıoğlu’nun sözlerini buraya almamızın nedeni, kendisinin yönlendirmesiyle hareket edenlerin (müritlerinin) durdukları yerlerin ve davranışlarının görülmesi açısından önemlidir.

Diyor ki: “Bir Müslüman Atatürk’ü seviyorum derse; ya ahmaktır, ya sahtekâr. Atatürk’ü anma gününde ve saat 9’zu 5 geçe kenefe gidiniz. Vasiyetimdir; Mustafa Kemal’e zerrece muhabbeti olan (seven) benim cenazeme gelmesin…”

Bu vasiyetin Atatürk Cumhuriyeti Devleti ve Devletimizi yöneten Devlet Adamlarımız için önemi büyüktür. Bu vasiyete göre, Atatürk’ten zerrece hoşlanmayan kişiler cenaze namazına katılacaklardır. Ölçü budur. Atatürk’ten zerrece hoşlananlar da katılmayacaklardır. Böylece taraflar kendilerini toplum önünde ifşa etmiş (açıklamış) olacaklardır. Daha açık bir anlatımla, cenazeye yalnız Atatürk düşmanları ve Cumhuriyet karşıtları, Karşı Devrimciler katılacaktı. Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayip Erdoğan’ın talimatları ile yapılan ve bu zamana kadar yapılmış en görkemli cami olarak tanıtılan ‘Çamlıca Camisinde’ yapılan cenaze namazına acaba kimler katılmıştı? …

TBMM. Başkanı Mustafa Şentop, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, AKP Genel Başkan Vekili Numan Kurtulmuş, AKP Genel Başkan Yardımcıları Hayati Yazıcı ve Nurettin Canikli, AKP Grup Başkan Vekili Mehmet Muş, AKP Kayseri Millet Vekili Mustafa Elitaş, AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu Üyesi Erol Kaya en ön saflardaydılar. Yanlarında İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, eski TBMM’si Başkanı İsmail Kahraman, ilim Yayma Vakfı Mütevelli Heyeti Başkan Vekili Bilal Erdoğan, AKP İstanbul İl Başkanı Bayram Şenocak bulunuyordu. Daha sonraki protokolde ise; YÖK Başkanı Prof. Dr. Yekta Saraç, İstanbul Ticaret Odası (İTO) Başkanı Şekib Avdagiç, Aziz Mahmut Hüdai Vakfı Onursal Başkanı Osman Nuri Topbaş, TBMM 20. dönem Rize Milletvekili Şevki Yılmaz yer alıyordu. Bilal Erdoğan cenazeye katılmakla kalmamış, cenazenin defni esnasında, imama eşlik ederek Kuran-ı Kerim’den  ‘Felâk ve Nas’ surelerini okumuştur…

Bu cenazeye katılmak, düşünsel anlamda Atatürk’e karşı gelmek, meydan okumak, ölenin Atatürk hakkında söylediklerini aynen onaylamaktır. Ölen kişinin sağlığında söylediği Türkiye Cumhuriyeti’ni hedef alan yalanlarını, iftiralarını, saçma sapan zırvalamalarını doğru kabul etmek ve desteklemektir. Bu cenaze törenine katılmak demek,”Emperyalizmim bayrağına selam durmak” demektir. Karşı Devrimcilerin ve Emperyalizm destekçilerinin en önde gelen liderleri, temsilcileri ve devlet erkânı, hepsi, hepsi oradaydı. Orada olmayanların da mutlaka temsilcileri vardı. Biz Atatürk sevdalılarının ve de Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yurttaşı olmanın onurunu taşıyanların, şehitlerimizin ve gazilerimizin kemiklerini sızlatan; vicdanlarımızı yaralayan bir olay da tabutun Türk Bayrağı ile sarılmasıydı. Hem Türkiye Cumhuriyeti Devletine küfredecek, hem de şehit kanlarından rengini almış Türk Bayrağına sarılacaksın.  Yaptığı hakaretler ve ettiği küfürlerle ‘Vatan Haini’ sıfatını hak eden bir kişinin Türk Bayrağına sarılması hangi yasamızda, örf, adet, gelenek ve göreneğimizde yazıyordu? …

Yasalarımıza göre: “… Bir kişinin tabutunun Türk Bayrağına sarılması; O kişinin bilimsel, sanatsal, kültürel ve sosyal alanlardan en az birinde üstün hizmet vermesinin devletçe kabul edilmesi ile olur…”  tanımıyla mümkündür. Yine ayni yasada:”… Devlet aleyhinde suç işleyenler, yüz kızartıcı bir suçtan hüküm giymiş olanlar, affedilseler bile Türk Bayrağı ile örtülemezler…” tanımı yer almaktadır.

Kendi yazılarından, kitaplarından ve demeçlerinden ne kadar Atatürk, Cumhuriyet ve Devrim düşmanı olduğunu ortaya koyan bir vatan haini sayılabilecek kişinin cenaze törenine katılmak, insani bir görev, dini bir sorumluluğun ötesinde yorum gerektirir. Devletimizin Bekasını (sonsuza kadar yaşatılmasını) her demeçlerinde dile getiren Devlet Adamlarımızın, devletimizi yıkmak için elinden geleni yaptığını söyleyen bir kişinin törenine katılmaları nasıl açıklanabilir? …

Bir Atatürk düşmanının törenine katılanlar ve meydan okurcasına boy gösterenler bu cesareti nereden almaktadırlar? …

Sonsuza kadar yaşatmaya söz verdiğimiz Atatürk’ün kurduğu Demokratik, Laik, Sosyal Hukuk Devleti Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaya, son vermeye, yerine başka bir devlet kurmaya kimsenin gücü yetmeyecektir…

19 Mayıs 2019’da, Kurtuluş Savaşı başlangıcından yüz yıl sonra; yurdumuzdaki manzara böyleydi. İktidara gelenler ve Karşı Devrimciler yalnız hükümeti ele geçirmekle yetinmemişler, devletimizi tüm organları, kurum ve kuruluşları ile başta yargı ve adalet olmak üzere ele geçirmişlerdir. Türklüğü, Türk dilini, Türk örf, adet, gelenek ve göreneklerini, Osmanlı döneminde olduğu gibi dışlamışlar, ötelemişler, istenmeyen, beğenilmeyen bir kimlik haline getirmeye başlamışlardır. Yine kapalı kapılar ardında, Türk Vatandaşı yerine ‘Türkiyeli’ sözcüğünü kullanma hazırlıklarına başlamışlardır…

Tek kişinin tüm kararları aldığı ve herkesi haddini bilmeye parmak sallayarak davet ettiği, bizlerin ödediği vergilerle yaptığı tüm işleri kendi parsı ile yapmış gibi:

“… Sizin ekmeğinizi biz veriyoruz, sizin stadyumunuzu biz yaptık, sizin ticaretinizi biz geliştirdik, sizin ücretlerinizi, maaşlarınızı biz veriyoruz. Nasıl bunları inkâr eder de oylarınızı bize vermezsiniz? Nasıl bizim aleyhimize slogan atar, afiş asar, yürüyüş yapar, demeçler verirsiniz? Bunların hesabını sormak bizim görevimizdir. Herkes yaptığının karşılığını alacaktır…” sözlerinin söylendiği ve “kızgın demiri soğutalım” sözleriyle barış daveti yapıldığı, kendisinden başka herkesin soğumasının istendiği bir zaman diliminde bulunuyoruz…

Bu durumu aramızda tartıştığımız ayni düşüncedeki arkadaşlarımız, öfke ve kızgınlıklarını içlerinden yüzlerine karşı dile getirmekte ve başlarına bir hal gelmemesi için hakaret ve küfür sayılabilecek sözcükleri yutkunarak yüz hatlarıyla düşüncelerini anlatmaya çalışmaktadırlar. Ayni duygu ve düşünceleri paylaştığımız arkadaşlarımızla vardığımız sonuç: “… Karşı Devrimcilerin amacı Atatürk Cumhuriyetini, Devrimlerini ve tüm kazanımlarını yıkmak, yok etmek, ele geçirmek, yağmalamak ve sona erdirmektir. Bunlar başta Atatürk ve İnönü olmak üzere bu devletin Kurucu İradelerini (Kurucu Babalarını)  iftiralarla, yalanlarla ve kumpaslarla kötülemek, karalamak ve halkımızı da bu yalanlara inandırarak kendi yanlarına çekmek, onaylarını (oylarını) alarak isteklerini gerçekleştirmektir. Bu zamana kadar uyguladıkları yöntem böyledir ve bundan sonra da iktidarlarını koruyabilmek için en az halkın %51 oylarına ihtiyaçları vardır.

Çözüm: Yapılan araştırmalara ve istatistiklere göre; ne kadar kötülerlerse kötülesinler halkımızın % 78’zi Atatürk’ten ve Atatürk Türkiye’sinden yanadır. Ama bir bölümü, AKP’nin ve Karşı Devrimcilerin yalanlarını gerçek sanmış, verilen vaatlere kanmış, Atatürk Türkiye’sinin devam edeceğini, daha da zengin ve mutlu yaşayacağını sanmış ve oylarıyla kendilerini 17 yıl iktidar yapmıştır. Bizler bunların takiye (gerçeği saklama, ikiyüzlü davranma) yaptıklarını, halkımızı aldattıklarını, gerçek niyetlerini sakladıklarını görerek eleştirilere başladık ama halkımıza bu atılan yalanların doğrularını hiç kimsenin ret edemeyeceği kaynaklardan belgeli örnekler vererek anlatmadık. Karşı Devrimciler hep gündemi belirleyip bizleri kavgaya sürüklemek, suç teşkil edecek sözler söylememizi kışkırtacak; söz, tutum ve davranışlarda bulundular. Biz de bu tuzaklara düştük ve halkımıza gerçekleri anlatacağımız, yazacağımız, belgelerle göstereceğimiz yerde kavgaya sürüklendik ve istenmeyen bir konuma getirildik. Oysa halkımızın doğru bilgilere ihtiyacı vardır. Karşı Devrimciler ve iktidardaki yöneticileri ile sonuç vermeyecek söz dalaşlarına ve siyaset kavgalarına gireceğimiz yerde Tarih sayfalarında yazılı olan belgeli gerçeklerle halkımızı aydınlatıp oyunlarını bozmamız ve yalanlarını da yüzlerine bir şamar gibi vurmamız gerekir.

Bu kitap bu nedenle yazılmış ve Karşı Devrimciler ile AKP ve yandaşlarının yalanlarını, iftiralarını, kumpaslarını gözler önüne serecek TARİHİ HAKİKATLERİ BELGELERİ İLE ÖZET HALİNE GETİRİP KULLANMAYA, YARARLANMAYA, HALKIMIZI AYDINLATMAYA HAZIR HALE GETİRMİŞTİR.

Bizim gibi varlıklarını Atatürk Türkiye’sine borçlu olan, yürekleri ‘Atatürk- Atatürk’ diye atan, yurdumuzun aydınlık geleceğinden başka hiçbir kişisel beklentisi ve çıkarı olamayan ATATÜRK ŞUBELERİ olmaya hazır arkadaşlarımıza, fikir birliği içinde olduklarımıza, kardeşlerimize, çocuklarımıza ve de torunlarımıza diyoruz ki:

“… ATATÜRK ŞUBELERİ HAYDİ! ATATÜRK CUMHURİYETİNİ SONSUZA KADAR YAŞATMAK, AYDINLIK YARINLARIMIZ İÇİN HALKIMIZI AYDINLATMAK AMACIYLA;

BU GERÇEKLERİ, KENDİ BİLGİLERİNİZİ DE KATIP ZENGİNLEŞTİREREK, KIZMADAN, ÖFKELENMEDEN, GENÇLERİMİZE VE HALKIMIZA DOĞRULARI “HER ŞEY ÇOK GÜZEL OLACAK” DİYEREK ANLATALIM VE SONUNDA KAZANAN BİZ OLALIM.”

KOLAY GELSİN! …