8.KARABURUN BÖRKLÜCE MUSTAFA ŞİİR GÜNLERİ

 

 

 

25.27 AĞUSTOS 2017 Tarihleri arasında düzenlenen ve artık Türkiye’nin kültür ve sanat etkinliği kapsamında önemli etkinliklerinden biri haline gelmeye başlayan 8.Börklüce Şiir Günleri “ KARANLIKTAN AYDINLIĞA” ana temalı ve bu yıl 50.sanat yılını kutlayan şair ve yazar AHMET ÖZER’ in onur konuğu olduğu yurt içinden ve yurt dışından özelikle Hollanda’dan katılan şairlerin şiirleriyle hayat bulduğu güzel ve etkili bir birliktelik içinde kutlandı.

Karaburun Şeyh Bedreddin ve Börklüce Kültür ve Sanat Derneğince düzenlenen etkinliğe Karaburun Belediyesi ve diğer sivil toplum temsilcileri de destek oldu. Karaburun halkının uzaktan izlemeye daha uygun yapısı bu yıl biraz daha yakınlaşmalar ile aşılmaya çalışılıyor.

Etkinliğin 1. Günü Börklüce ve Şeyh Bedreddin Kültür Derneği  başkanı Mehmet Atal’ın açış konuşması ile 25 Ağustos 2017 günü 8.Börklüce Şiir Günleri etkinliği başlamış oldu. Dernek başkanı etkinliğin neden Karaburun’da ve hangi şartlar altında olduğunu açıkladı. Dernek üyelerinin özverili ve gönüllük esasına dayanan katkıları ile bugünlere gelindiğini ve kimseye minnet etmeden ve hiçbir reklam almadan etkinliğin devam ettiğini belirtti. İlk yıllarda Karaburun Belediyesinin bir katkısı olmadığını ancak Mordoğan’dan Karaburun’a transfer edilen belediye başkanı Ahmet Çakır’ın gelmesi ile belediyenin katkılarının derneği ve etkinliği biraz daha rahatlattığını görüyoruz. Etkinliğe davet edilen şair ve yazarların otel ve yemek masrafları belediye tarafından karşılanıyor.

Görüştüğümüz esnaf ve köylü üreticiler “ Biz hayat kavgası veriyoruz, hayat şartları zor, çalıştığımızla ancak geçinmeye çalışıyoruz. Aklımızın bir tarafı geçim derdinde olunca, diğer yanı ile şiir dinlemek biraz zor geliyor. Geçmişte Karaburun’da kötü şeyler olmuş, geçmiş bizi ilgilendirmiyor, biz bugüne bakıyoruz. Ancak yine de Karaburun’a gelenleri saygı ile karşılıyor ve ilgi ile dinliyoruz. Bakmayın yanınızda, ayni masayı paylaşamadığımıza, aklımız ve kulağımız hep sizinle” Eh bu kadar samimi ifadelere de şükür.

Halk, böyle diyor ama, günümüz şairleri şiir ve şairin yapısı gereği yaşadığı çağda yaşanan haksızlıkları ve olumsuzlukları görüp, onlara karşı direnmemek şiir ve şairin yapısına uygun düşmüyor. Günümüz şairleri de bugün Karaburun’da onun için toplanmışlar. Ülkemizde hoş olmayan doğa ve değerler tahribatının yaşandığı bir dönemde olaylara sırtını çevirip, neler oluyor diye ıslık çalamıyor, aksine bu olumsuzlukları şiirlerinde dile getiriyorlar. Birilerinin bunu anlayıp anlamaması önemli değil, şair görevini yapıyor.

Önce “ ONUR KONUĞU” olarak davet edilen AHMET Özer’i kısaca tanıyalım. 1946 yılında Trabzon’da dünya’ya gelen bir eğitimci-şair ve yazar. Yazdıklarıyla çağının önemli olaylarına dikkat çekmiş, şiirleri ile insanları bazen çağlar öncesine götürmüş, eğitimci olarak yeni yetişen kuşaklara yazmanın ve okumanın önem ve değerini anlatarak geçen mücadele dolu onurlu bir ömür. “ YÜZÜN YERYÜZÜDÜR” isimli kitabının önsözünde, yazının ve yazmanın önemini şöyle açıklıyor ;

“ Bir kez yazmaya gönül düşürmüş olmayın, arkası gelir. Hangi koşulda olursa olsun, bir duygu yumağı gibi sarılır, kab’ tan kaba dökülürsünüz. Yüreğiniz bir okyanus gibi nice büyük fırtınalar yaratır, düşleriniz bir sonsuzluğun ufkuna doğru sürüklenir.  Yazarsınız, yazarsınız, yazarsınız. Geceniz gündüzünüze, sevinciniz hüznünüze karışır.

Gazeteciler için söylenen bir sözü, yazarlar için de düşünmek yanlış olmaz; “ GAZETECİ ÇAĞINA TANIK OLMUYORSA, SANIK OLUR” Bu sözün gerçeğinde her yazar çağına bir ses olmalı, akıp giden süreçte bir şeyleri saptamalı, onları zamanın elinden kurtarıp gelecek kuşaklara sunmalıdır.”

Bu satırların yazıldığı Mart 1999. Aradan geçen bunca zaman gösteriyor ki üstadın 20 yıl önce yazdıkları bugün bile hala geçerli. Bugün sanık sandalyesinde oturan ve hapislerde yatan bazı gazeteciler üstadın bu yazılarını okusaydılar acaba yerleri neresi olurdu, diye sorası geliyor insanın. (sadece gazetecilik yaptıkları için, haksız yere hapiste yatanlara sözümüz yok, onları saygı ile selamlıyoruz)

 

Yine üstadın 25 Ocak 1999 tarihli bir yazısını “YÜZÜN YERYÜZÜDÜR” isimli kitabından okuyalım.

“ Ramazan ayında kimi belediye başkanları Osmanlı Otağına benzer iftar çadırları kurup burada parasız yemek dağıtıyorlar. Kimileri, itişe kakışa çadırda karnını doyurup çıkarken minnet ve şükranlarını arz ediyor bu bereketi sağlayanlara. Peki kardeşim, önce birilerinin seni açlığa mahkum ettiğini ne zaman anlayacaksın. İnsanı dilenmeye mahkum edenlere bir şey deme, dilenirken sadaka verenlere şükranlarını sun. İyi. Modern kölelik başka nasıl olacak.

İnsanoğlu ne zaman aklını kullanmayı öğrenecek. Ne zaman duyarlı bir varlık olduğunun ayırdına varacak. Bunca bilginin, bunca teknolojik nimetin dört bir yanımızı sardığı bir noktada, barbarlığın, yamyamlığın salkım saçak oluşmasına ne dersiniz.”

Bugün dahi Ramazan aylarında yaşanan iftar çadırlarının, nasıl bir komediye ve istismara dönüştüğünü üzülerek izliyoruz. İnsanın kendi içini donatmadan başkalarına ufuk açması mümkün müdür, asla olamaz elbette.  Yöneticilerinde yönetmekte oldukları kitle tarafından sınava sokulması ve bu sınavlardan olumlu not aldıktan sonra ancak toplumda önderlik ve yöneticilik yapmaları, üstelik sorularda çok basit, kopya çekmeye, birilerinden minnet almaya gerek yok, yaşamın ta kendisi, yaşıyorsan eğer!!!

-Bir kitapçıya gidip yeni çıkan bir kitabı aldınız mı?

– İçinde bulunduğunuz ayda, kültür-sanat dergisi okudunuz mu?

-En son hangi resim sergisine gittiniz?

-Bir klasik şarkının nağmelerine kapılıp, bir yerlere düşsel yolculunuz oldu mu?

-Kendinizi doğa’ya atıp, papatyaları, kır çiçeklerini, menekşeleri, kardelenlerin doğayı gelin odasına çevirdiği bir ortamı içinize en son ne zaman çektiniz. “

İşte böyle basit birkaç soru ile insan nerelere gidiveriyor. İnsanoğlu yüzyıllar geçse de yine akıllanmıyor. Börklüce Mustafa da 600 yıl önce Karaburun kayalıklarında Mimas’ın eteklerinde beraber çalışmayı, kardeşçe bölüşmeyi ve kimsenin yardım ve himmetine ihtiyaç duymadığı bir beraberlik önermişti. Ama sevap kazanmanın fakir insanlara yardım ile olacağına inandıkları bir öğreti ile yetiştikleriiçin, fakirleştirilmiş insanlara ihtiyaç vardı. Onun için önce sömürmeli, sonra da onlara minnet edebilecekleri, aç kalmayacakları kadar bir yardım ile sevap kazandıklarını zannetmeleri.

 

Tanrı’da sevabı yazarken acaba böyle mi düşünmüştü ?.

 

 

Üstadı bir şiir ile uğurlayalım.

KESTROS

Kestros/ su tanrıçası

Yıkılmış bir kentin gözesinde uyur

Zamanın beşiğine kalbini sararak

Suyun tadı değişir yüzüne çarptıkça

Baharı bekler yağmurlar, dudaklarını bırakmak için tenine

Toprağın bereketi yansır çıplak ayaklarından

Yüzünde saflığın serinliği

Gökyüzü yorgunluğuna yorgandır sevgiden dokunuş

Her sabah kenti ayağa kaldırır/ çocuklar öpülür

Aşkları gezinir düşlerinde

Barışın mermerinde yeşerir parmak izleri

Saklı kentin koynunda durur kaleler

Kuşlar uçurulur yolunu yitirenlere

Sazlar ve bulutlardan rüzgarı çekerek

Bir buhurdan gibi tüter güzelliği

Nakışlı taşlar tanır onu/ tan yelini içmiş

Sesi nasıldı kimbilir tarihin koynunda

Güneşle ay nöbetini tutar sonsuz uykusunun

Yaseminler ve turunçlar akar parmaklarından

Deniz feneri olur akdeniz’e / tuz taşınırken günlerimize

Kestros/ su tanrıçası

Taşır suskunluğunu

Yıldızlarla yıkanan bir ömrün defterine

(Kestros/ su tanrıçası. Yüzlerce yıldır Antalya Perge’ de uykuya dalan ve hala uyuyan bir yunan mitolojisi tanrısı.)

 

 

 

 

 

26 Ağustos Cumartesi Etkinliğin 2. Günü

 

Etkinliğin 2. Günü şiir ve müzik dinletisi ile geçti. Etkinliğin sunumunu ZÜBEYDE SEVEN TURAN’ın yaptığı ilk bölümde tam bir şiir ziyafeti sunuldu, katılan şairlerce.

Etkinliğin ilk günü, Şair Refik Uğur, Bağlama sanatçısı Zühtü Turgut ve Ney sanatçısı MitatKaragenç’in sunduğu müzik ziyafeti ve özellikle Nazım Hikmet’in Şeyh Bedreddin Destanından sunduğu güzel bir müzik ziyafetinden sonra 2. Güne ŞİNADİKA Müzik grubunun Rumca şarkılardan oluşan müzik ziyafeti damgasını vurdu.

 

 

 

 

 

 

 

 

Şinadika müzik grubu adını nostaljik bir olaydan almış. İzmir’in eski Rum mahallerinden birinin adı imiş ŞİNADİKA. Basmane ve civarında oturan yabancıların oturduğu bir mahalle imiş. Şinadika rumca İPLİKÇİLER anlamına geliyormuş. İzmir’in bugün unutulan ve çok kimsenin bilmediği ve hatta adını dahi duymadığı bir mahalle. Büyük İzmir yangınında tamamen yanmış ve yeniden yapılanmaya açılmış. Bazı kaynaklarda 9 Eylül de İzmir Türk Ordusu ile yeniden özgürlüğe kavuşunca İzmir’i terk eden Rumlarca yakılmış. Bazı kaynaklara göre ise Türkler yakmış. Her ne ise savaşın yarattığı tahribatlar ve yaşanan tatsız olaylar. İşte grup o mahallenin adını almış, kısaca iplikçiler. Yaptıkları özgün müzik ile ileride adından çok söz ettireceği kesin.

Etkinliğe katılan şairleri ve şiirlerinden birer örnekle tanımaya çalışalım. İlk günün yabancılığı atıldıktan ve şairleri ve şiirlerini dinledikten sonra organizasyon tertip komitesini bir defa daha kutluyoruz, bu değerli şairleri ve şiirlerini Karaburun’a davet ettikleri için.

 

1-BİLSEN BAŞARAN

BİLSEN BAŞARAN (1954-….)

 

Erzurum’da doğdu. İçel, Erzurum, İstanbul’da devlet okullarında ve özel dershanelerde öğretmen ve yönetici olarak yirmi altı yıl görev yaptıktan sonra emekli oldu. Yazın çalışmalarını öğretmenliğiyle iç içe sürdürdü.

 

Boyunduruk

Gözlerinin uzun öykülere düşmesi ne güzel

Hüzünlerin çalınması gerdanından…

 

Seni korkuların dudaklarımın en uzun uykusu

Öyle bir sıcaksın ki

-alev sağıyor aramızdaki zaman-

İnceden inceye bir kan sızıntısı…

Kanatların yüreğime düşüyor

Ne güzel kanlarımızın seviştiğini bilmek.

 

Pusuya düşmüş yirmilik güz yatışın.

 

Mülteci bir yüreği buyruksuzluğuna sundum

Dil bilmezliğine…

Bu ülke benim değil

uçurumlar sustukça

kartalların intiharına.

 

Elvan bakışın gecikmiş köprüm uzanmış Zap üstüne

Zaman kelepçelemiş yeri göğü.

 

Derin karanlıklarda uyumuş aklımın karasevdalısı

Kendi kendini kurşunlar mı mavzer

Anadandoğma bırakılır mı inanmak.

 

Kaldır gözkapaklarını sağnağım

Bu gümüş boyunduruk altında susuşun

ömrümün en uzun yemini.

 

Varlık Şubat 2000

2- Haydar EROĞLU (1958-  )

 

Yozgat’ta doğdu. Ürünleri çeşitli dergilerde yer aldı.Yaşamını Hollanda’da sürdürüyor.  Onu, internetten bulduğumuz ve 2008 yılında bir dergide hakkında yayınlanan yazısı ile kısaca tanımaya çalışalım.

“01 Nisan 2008 Atilla İpek

Daha önceki sayılarımızda Eroğlu kardeşlerin genç olanını, İbrahim Eroğlu’nu tanıtmıştık. Bu sefer Ağabey Eroğlunda sıra: Haydar Eroğlu’nda

Eroğlu ailesi daha önce yazdığımız gibi, Yozgat Bahadın’lı. Haydar Eroğlu Ticaret ve hukuk okumuş, 1986 yılında 28 yaşındayken Hollanda’ya gelmiş. O yıl ilk şiir kitabı yayınlanmış ağabey Eroğlu’nun: Türkçemle Türküler. Ondan sonraki yıllarda daha çok şairliğiyle tanıdığımız Haydar Eroğlu şiir kitaplarının yanı sıra, çocuk romanları ve fıkra derlemeleri de yayımlamış, öyküler yazmış,. Ataol Behramoğlu 1987’de yayınladığı iki ciltlik ‘Büyük Türk Şiiri Antolojisi’nde Haydar Eroğlu’na da yer vermiş. Hollanda’ya geldiği yıl 1986 barış yılı nedeniyle Ankara Dış Hekimler Odası, Ankara Eczacılar Odası ve Ankara Tabip Odası’nin ortaklaşa düzenledikleri şiir yarışmasında Broy Dergisi Şiir Özel Ödülüne layık görülmüş. Haydar Eroğlu yazdıkça ödüller de eksik olmamış.”

 

Şair dedik ya; yaşadığı çağa ayak uydurmaya çalışırken, toplumda gördüğü yanlışlıklara da seyirci kalamaz elbette. Haydar Eroğlu da öyle yapmış zaten, gördüğü yanlışlığı anında yapanın yüzüne bazen sözle, bazen şiirle haykırıvermiş. Şairi kendi anlatımıyla tanımaya çalışalım.

 

BİR TARTIŞMADAN

ŞİİRİMSİ DİZELER (*)

Evrile evrile insan oldum

teşekkür etmeliyim kendime kendim

tabii ki evrilirim ben

matematiktim, felsefeydim,fendim

evrilmediğin için sen

evrime karşı çıkmakta

haklısın efendim !

——————————-

* Lahey’de, Newton Plein ( Nevton Meydanı) ‘de idi evim bir zamanlar.Evim ile Newton ( İsaac Newton, 1642 – 1727 yılları arasında yaşamış yerçekimi kuramını Leibniz ile aynı zamanda bulan İngiliz matematikçi, fizikçi ve mucid) ‘un heykeli arasında 25 veya 30 metre olduğu için her gün saygıyla selamlardım kendisini adeta. Yer çekmiş olmalı ki beni de, bugün yürüyerek gidip yıllarımın geçtiği mahalleyi, meydanı gezdim, anılarımı andım. Mahalleden ayrıldıktan sonra da bir Türk Kahvesinde kahve içmek için içeri girdim, boş bir masa bulup oturdum, masanın üzerindeki Türk gazetelerini karıştırdım bir yandan da kahvemi içerken. Yan masada ” evrim teorisi ” tartışılıyordu, ister istemez duydum, düzeysizdi. Hesabı öderken ben de birşeyler demek zorunda kaldım, her zamanki gibi tutamadım düşük çenemi. Yukarıda okuduğunuz şiirimsi dizeler dediklerimdir bir vatandaşa, “haklısın” dediğim için memnun oldu, olsun bakalım .

Yine biz maymundan geldik (ortak ata olarak) hadi, onlar maymundan bile gelmedi azizim! Tabii ki karşı çıkacaklar, haklılar, hem de ilk kez!

 

ŞAİRLER ŞAİRİ NESİMİ’YE NAZİRE :

BEN ÖLDÜKTEN SONRA (*)

Gelen insanca gelsin, Türk,Kürt, Arap istemez,

(zaten sağlığında da istemezdi atmayın)

Haydarî de öldükten sonra türap ** istemez

Rakı olur amma kimse su dökmesin o gün,

Yeterince içmiştir o da şarap istemez!

Muskaya, kıbleye ne gerek var ki ey sofu ,

İnsan olan insandan başka mihrab istemez!

Peygambere, halifeye, reise yokuz biz,

Kalsın, hayat kitaptır, başka kitap istemez !

Siz kim oluyorsunuz sizi bilmeyiz amma,

Karşındaki insandır, kaba hitap istemiz!

Allah ne verdiyse akşamdaaaan akşama o da,

Şair kişi; Mehtap’tan başka mehtap istemez !

(…)

————————————–

* Nesimi : Derisi yüzülerek öldürüldü.

 

 

3-FATMA ARAS

Fatma ARAS

1954 yılında Iğdır’ın Aralık ilçesi Yukarı Aratan Köyü’nde doğdu. Bir süre Almanya’da yaşadı. M.T.A kimya tenkisi ve emekli…

Aşıklık geleneğinin ağır bastığı bir çevrede yetişmesinin de etkisiyle şiire küçük yaşlarda ilgi duymaya başladı. İlk şiirlerini ilkokul döneminde yazdı. Ayrıca Mihriban Aras aracılığıyla geleneksel halk hikayelerini öğrendi.

 

 

 

 

KUŞBAKIŞI TÜRKİYE

Akşam, sabahın esmer kardeşi

Dokunsa biri birine

Ay ile kucaklaşacak güneş

Derisini değiştirir toprak

Kentler maskeyle çıkar sokağa

Bir ana/dolu sıkar dişini.

Bir uzun yalnızlık, bir gidiş kayboluşa

Günler geçer, acır en duyarlı yanımız

İçimde gezdiririm kaçak çocukları

Dökülür sesler yontulur kayalıklar

Karanlık ovalarda köpüklenir yaşam

Bir çığlık geçer üzerimizden.

Temren Dergisi ocak sayı:1 -2011

 

4-DURMUŞ TAŞDEMİR

Kendi deyimi ile ” gündüzleri savcı, geceleri şair” bir hukuk ve edebiyat sevdalısı. Bazen ikilemler yaşasa bile hayatı ve yaptığı işi en doğru ve tarafsızca yapan bir cumhuriyet savcısı. Hayatın şiir ile daha bir güzelleşeceğine inanan ve şiirin gücü ve estetiğine inanan, şahit olduğumuz haksızlıklara karşı direnmenin şiir ve sanat ile bir başka anlam kazanacağına inanan dürüst bir hukukçu ve şair. Bakın esas hakkındaki mütaala şiirinde bu isyanının nasıl dile getiriyor.

 

 

Esas Hakkında Müteala

 

Heniz vermedim yaşama dair

Esas hakkındaki mütealamı

Ve hükmünü ortaya koymadı yargıç.

Fakat müştekiyim,

Ecelsiz ölümlerden, öldürenlerden.

Fakirlikten, cehaletten, terkedilmişlikten,

Çukurca`da doğan ile,

Newyorkta doğan arasındaki farktan

Nedense hep tersine dönen çarktan

Müştekiyim.

 

Bilinsin ki hiçte adil değil,

Taş ustası babamın

İnanılması güç onca taşı

Kol gücü ile kırıp,

Yüzlerce bina yaptıktan sonra

Çağın imkanlarından habersiz

Yoksulluk ve çaresizlik içinde

Ölüp gitmesinden.

Ve yine müştekiyim

anacığım yüzlerce halıyı

İlmik ilmik dokuyup,

Bıçakların dahi aşınarak

Yok olduğu halde

Habire yaşama doğurup

Yaşamdan hiçbir şey talep etmeyen tutumundan

Ve ona hiçbir şey vermeyen bu çağdan.

 

Zorbanın zoru karşısında sinen,

Haksızlıklara kaderim deyip

Boyun eğen,

Karşı koyması gereken yerde

El etek öpen

İnsancıklardan müştekiyim.

 

Böylece geçsin

Yaşam tutanaklarına sözlerim.

Daha bir sürü haykırışlarım,

Çığlıklarım olacak.

Kavgamız sürecek.

Hehüz vermedim yaşama dair

Esas hakkındaki mütealamı

Ve hükmünü ortaya koymadı yargıç.

 

 

 

 

 

 

İkilem

 

Gündüzleri savcıyım

Geceleri şair.

Gündüzleri başkalarını sorgularım,

Geceleri kendimi.

Resmi ve kuralcıyım gündüzleri,

Sınırlarımı zorlarım geceleri.

Gündüzler bazen yük gibi gelir

Geceler düş…

Gündüzleri kazanırım ekmek parası

Geceleri başlar yürek yarası.

 

 

 

 

Yaban Armudu

 

Dağ başında bir yaban armudu,

Sessizliği ile sarmaş dolaş

Kimsesizliği ile ağlamaklı,

Dalları, gövdesi, yaprakları,

Bir cana hasret.

 

Badem yeşili yaprakları,

Pır pır eder rüzgara karşı,

Söyleşirler uğultuyla.

 

Bekler dağ başında yaban armudu

Günlerce, haftalarca

Konaklasın diye bir yolcu.

Büyütür gövdesini,

Dayasın diye sırtını,

Uzatır dallarını,

Serinlesin diye göldesinde.

Birlikte söylerler,

Sessizliğin ve yalnızlığın

Hüzünlü şarkısını.

Yolcumu hüzünlü

Ağaç mı bilinmez.

 

Ne sulayan olur toprağını

Ne de dallarını budayan

Hatta simsiyah, katmerli

Yanlızlığına dokunan

Bir el bile bulunmaz.

Fakat o buna aldırmaz.

Daha bir inatla salar toprağa

Sağlam köklerini.

Her bahar açar çiçekleri,

Yeşillenir yaprakları,

Yemişe durur inadına.

Kuşların cıvıltısına

Karşılık verir rüzgarda

Hafif bir sallantıyla

Yaşama, doğurganlığa ve direngenliğe dair

Öyküler anlatır

Girdin mi bir kez gizemli dünyasına.

 

5-MUHSİNE ARDA

 

BİR VARSAYIM

Ağaç olmanın en kolay yanı;

Yalnızlığı, sevileri, uğraşları, isyanları

Hissetmekle beraber

Şiir yazmak zorunda olmamak!

Ama

Ağaç olmanın en zor yanı;

Yazılan şiirleri okuyamamak,

Olsa gerek.

 

 

 

 

6-HÜSEYİN PEKER

Hüseyin PEKER (1946-  )

29 Mayıs 1946’da İzmir’de doğdu. İzmir Atatürk Lisesi’nden sonra iki yıl Fen Fakültesi Kimya-Fizik bölümüne devam etti. İstanbul Gazetecilik Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. Bankacılık yaptı. Emekli olduktan sonra Varlık dergisi’nde eserleri yayımlanmaya başladı.

 

BOZGUN TOHUMLARI

 

İnsanlar gürültü yapmayı sever

sesler azaldığı zaman kaya çatlağında

seslenen kalmayınca pembe evlerden

alır avucuna kuş kadınlarını

tehlikeli kayalardan geçirir

davul sesini keman teline geçirir

insan bir iniltidir sayfa uçlarında

yazılır anlaşılmaz, susar duyulmaz

sonsuzluğun merkezi dünya

dostlardan mektup bekler karbon kopyalı

vurur davulun tokmağına

bağırır papaz çırakları

yaşadım saymayın bendeki katmanları

kuş sesi çıkarır sevdiğine

anlamadın bir türlü kanatlı canavarını

son sesi kalp iniltisidir

ayrılık ve bozgun tohumlarından

tıs der susar, en küçük gürültüsü

 

İnsanlar bir dikenli çalı

yangın çıkarmayı sever, ateşi eksildiğinde

alevi kısılmışken dürüst insanlar yurdunda

kasaba evine ateş yakar, buz parçacığından

sıcaklık kalmamıştır onun evreninde

sevgilisi yataklama, arkadaşları derin koy

evi, odası keseli kurt

sormayın ona destek direklerini

parmak izi bırakmadan çıkarılan yangınları

dumanda boğuldu su kabakları

uykudayken bile tehlikeye düşmez

yanar durur odun çırası

 

İnsanlar azalmayı, kaçmayı sever bir türlü

porselen dişleri gülmemiş

insanlar ağlamayı sever, hangi biri?

son gününde tüy bulut

savaşlar karartır siyah dumanlarla yüzünü

insanlar siirneyi sever barut hakkını

her silah patlayışına bir imza

gözyaşları kireçli bir salgı

ağaçlar çit bitkilerine, barış ağaç kabuğu

çivi çakar ihtiyar dağlara

kan üzerine acı çeker büyük sığlıklarda

ağlasa, yanakları benzer karadut ağacına

sussa, horoz dövüşünden gürültüler gelir

yangınlar benzer ağaç dalına

 

 

Tek Vuruş, s. 35,

 

 

VAHDETTİN YILMAZ HAYATI

Vahdettin Yılmaz, 1964 yılında Kars ili, Kağızman ilçesinin Camuşlu Köyü’nde doğdu. Latife Hanım ile Osman Yılmaz’ın oğludur.Ağrı Eğitim Yüksek Okulu’nu bitirip, sınıf öğretmeni olarak Van’da görev yaptıktan sonra İzmir’e yerleşti. İlk şiir kitabı Etki / Dize yayınlarından “Bir Yerimizde Saklı” adlıyla, ikinci şiir kitabı da “mutlaka gülümse” adıyla ÜRÜN yayınlarından çıktı.

Yayına hazır bir öykü ve deneme dosyası bulunmaktadır.

Edebiyat estetiği ve roman ilgi alanının dahilinde olup, yeni kitap projelerinin konusudur.

 

Vahdettin Yılmaz şiir öncesi yaptığı konuşmada Türkiye resmi tarihinin Türkmenlerin yok sayıldığı ve yok edilmeye çalışıldığı bir tarih olarak bizlere öğretilmeye çalışılıyor. Korkuya dayalı ve korkutularak eğitimle içimize sıkıştırılmaya çalışılan çok büyük bir dünyayı bize hapsettirmeye çalışıyorlar. Halbuki korkuya ve cezaya dayalı bir eğitim ve yaşam tarzı yerine sevgiye ve saygıya dayalı bir eğitim ve yaşam tarzı ile daha yaşanabilir bir dünya kurabiliriz, diye düşündüğünü ve bu konuda mücadele etmemiz gerektiğini önerdi.

 

her şey anlatılmaz gülümsemeye

taşların çekildiği yalnızlık

odalarda ardına gizlenmiş kapıların

beni saran yorgan çıplak bırakmış seni

yeni bir anlam uyanmış uykunda

ay sürünmüş gece düş içindesin

ayağımız taraklı dar geldi bize dünya

devletin sınavını küçümsedik

tanrının sınavında ölüm seçeneği

baba yadigarı kalemle çizilmez ki kızım

sana dayansam hafifliyor dünya

derdin sadece sabır diyorlar

her şeyi anlatıyorlar gülümsemeye

ama söyleyin kendisi için doğmak

daha helal kılmaz mı günü

söz susarak gelmiyor acının yanına

gözlerin uçmaya yeterli gelebilir

kolluyor sesini gökyüzü

bunun için ıslanıyorum

aşka sığınma talebi denilsin

birbirimizin yokuşuyuz deme

sen yürü ben eğilirim kızım

Vahdettin Yılmaz

 

 

 

8.BÖRKLÜCE  KARABURUN 3

Etkinliğin ilk günü, Şair Refik Uğur, Bağlama sanatçısı Zühtü Turgut ve Ney sanatçısı Mitat Karagenç’in sunduğu müzik ziyafeti ve özellikle Nazım Hikmet’in Şeyh Bedreddin Destanından sunduğu güzel bir müzik ziyafetinden sonra 2. Güne ŞİNADİKA Müzik grubunun Rumca şarkılardan oluşan müzik ziyafeti damgasını vurdu.

Etkinliğin 3. Günü  “ köylü şiire gelemiyorsa eğer, şiir köye gitmeli” felsefesine uygun olarak geçtiğimiz yıl Kaynarpınar köyünde yapılan etkinlik bu yıl Ambarseki köyüne doğru yola çıkıyordu. Ambarseki köyünde bizi oldukça güzel sürprizler ve güzel bir sanat şöleni bekliyordu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Eski bir Muğla Atasözü varmış oralarda “ KEŞKEK YE, KEŞKE DEME”. Bu söze uygun olarak Ambarseki köylüleri bizlere “keşke” dedirtmemek için “KEŞKEK” hazırlamışlar. Kurban etinden hazırlanan keşkek mükemmeldi, emeği geçenlerin ellerine, emeklerine sağlık.

 

Ambarseki köyü denince aklımıza hemen 3 K KAVİMLER KAPISI, geliyor. Peki nedir Kavimler kapısı.

“İKİ BAKKAL BİR FURUN, AL SANA KARABURUN” demiş eskilerimiz. Öyle mi acaba?,Bundan böyle bir de 3 K Kavimler Kapısı olacak gibi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TİYATRO-DANS-MÜZİK VE YENİLİKLER ATÖLYESİ

 


3K, sırtını İzmir, Karaburun’da bir köyde, dağın eteğinde, denizle yüz yüze komün bir hayat sürdürüp kendilerini sanata adamış,yeni arayışlar peşinden giden, sanatı sorgulayan araştıran deneyen; deneyip (deneyip) yanılmaktan korkmayan,yaz atölyelerinde tüm biriktirdikleri bilgilerini ve geliştirdikleri teknikleri sizinle paylaşmaya hazır olan ve çok güzel işler çıkaran bir grup insan, işte buranın adı KAVİMLER KAPISI.


 

amatör tiyatro geçmişi bulunan, Hollanda’nın Amsterdam kentinden gelerek tiyatro bilgilerini ve tecrübelerini öğrenci arkadaşlarıyla paylaşan Şıh Ali Yalçıner ile çalışan tiyatro gönüllülerinin atölyesi.

 

Şıh Ali hocanın, Karaburun Ambarseki Köyü’ndeki eski bir zeytinyağı fabrikasını restore ederek var ettiği 3K Kavimler Kapısı Tiyatro Atölyesi, çeşitli yurt içi ve yurt dışı turneler gerçekleştirmektedir.

 

Kısaca özetlediğimiz gibi sanata ve paylaşmaya  saygı duyan insanların oluşturduğu bir mekandayız. Belçika’dan gelerek hayatının bundan sonraki bölümünü İzmir ve Karaburun’da geçirmeye aday şiir ve sanat sevdalısı Sonia Erem’in sunmuş olduğu şiir gösterisinden sonra sıra müzik ve tiyatroya geldi. KARABURUN ŞEYH Bedreddin Korosunun sunmuş olduğu müzik ziyafeti gerçekten muhteşemdi.

Tiyatro bölümünde ise çeşitli hayatlardan oluşan kısa sunumlar, toplumsal yaralarımızın hala sarılamadığını ve bu eğitim ve sosyal yaşam sistemi ile de hala sarılamayacağını gösteriyor.

8.BÖRKLÜCE MUSTAFA Şiir etkinliği bir  şiir, müzik , tiyatro  ve de keşkek sunumları ile gerçekten izlemeye değerdi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mustafa Karaca

İzmir-Karaburun 25-27 Ağustos 2017