8.KARABURUN BÖRKLÜCE ŞİİR GÜNLERİ

 

25.27 AĞUSTOS 2017 Tarihleri arasında düzenlenen ve artık Türkiye’nin kültür ve sanat etkinliği kapsamında önemli etkinliklerinden biri haline gelmeye başlayan 8.Börklüce Şiir Günleri “ KARANLIKTAN AYDINLIĞA” ana temalı ve bu yıl 50.sanat yılını kutlayan şair ve yazar AHMET ÖZER’ in onur konuğu olduğu yurt içinden ve yurt dışından özelikle Hollanda’dan katılan şairlerin şiirleriyle hayat bulduğu güzel ve etkili bir birliktelik içinde kutlandı.

Karaburun Şeyh Bedreddin ve Börklüce Kültür ve Sanat Derneğince düzenlenen etkinliğe Karaburun Belediyesi ve diğer sivil toplum temsilcileri de destek oldu. Karaburun halkının uzaktan izlemeye daha uygun yapısı bu yıl biraz daha yakınlaşmalar ile aşılmaya çalışılıyor.

Etkinliğin 1. Günü Börklüce ve Şeyh Bedreddin Kültür Derneği  başkanı Mehmet Atal’ın açış konuşması ile 25 Ağustos 2017 günü 8.Börklüce Şiir Günleri etkinliği başlamış oldu. Dernek başkanı etkinliğin neden Karaburun’da ve hangi şartlar altında olduğunu açıkladı. Dernek üyelerinin özverili ve gönüllük esasına dayanan katkıları ile bugünlere gelindiğini ve kimseye minnet etmeden ve hiçbir reklam almadan etkinliğin devam ettiğini belirtti. İlk yıllarda Karaburun Belediyesinin bir katkısı olmadığını ancak Mordoğan’dan Karaburun’a transfer edilen belediye başkanı Ahmet Çakır’ın gelmesi ile belediyenin katkılarının derneği ve etkinliği biraz daha rahatlattığını görüyoruz. Etkinliğe davet edilen şair ve yazarların otel ve yemek masrafları belediye tarafından karşılanıyor.

Görüştüğümüz esnaf ve köylü üreticiler “ Biz hayat kavgası veriyoruz, hayat şartları zor, çalıştığımızla ancak geçinmeye çalışıyoruz. Aklımızın bir tarafı geçim derdinde olunca, diğer yanı ile şiir dinlemek biraz zor geliyor. Geçmişte Karaburun’da kötü şeyler olmuş, geçmiş bizi ilgilendirmiyor, biz bugüne bakıyoruz. Ancak yine de Karaburun’a gelenleri saygı ile karşılıyor ve ilgi ile dinliyoruz. Bakmayın yanınızda, ayni masayı paylaşamadığımıza, aklımız ve kulağımız hep sizinle” Eh bu kadar samimi ifadelere de şükür.

Halk, böyle diyor ama, günümüz şairleri şiir ve şairin yapısı gereği yaşadığı çağda yaşanan haksızlıkları ve olumsuzlukları görüp, onlara karşı direnmemek şiir ve şairin yapısına uygun düşmüyor. Günümüz şairleri de bugün Karaburun’da onun için toplanmışlar. Ülkemizde hoş olmayan doğa ve değerler tahribatının yaşandığı bir dönemde olaylara sırtını çevirip, neler oluyor diye ıslık çalamıyor, aksine bu olumsuzlukları şiirlerinde dile getiriyorlar. Birilerinin bunu anlayıp anlamaması önemli değil, şair görevini yapıyor.

Önce “ ONUR KONUĞU” olarak davet edilen AHMET Özer’i kısaca tanıyalım. 1946 yılında Trabzon’da dünya’ya gelen bir eğitimci-şair ve yazar. Yazdıklarıyla çağının önemli olaylarına dikkat çekmiş, şiirleri ile insanları bazen çağlar öncesine götürmüş, eğitimci olarak yeni yetişen kuşaklara yazmanın ve okumanın önem ve değerini anlatarak geçen mücadele dolu onurlu bir ömür. “ YÜZÜN YERYÜZÜDÜR” isimli kitabının önsözünde, yazının ve yazmanın önemini şöyle açıklıyor ;

“ Bir kez yazmaya gönül düşürmüş olmayın, arkası gelir. Hangi koşulda olursa olsun, bir duygu yumağı gibi sarılır, kab’ tan kaba dökülürsünüz. Yüreğiniz bir okyanus gibi nice büyük fırtınalar yaratır, düşleriniz bir sonsuzluğun ufkuna doğru sürüklenir.  Yazarsınız, yazarsınız, yazarsınız. Geceniz gündüzünüze, sevinciniz hüznünüze karışır.

Gazeteciler için söylenen bir sözü, yazarlar için de düşünmek yanlış olmaz; “ GAZETECİ ÇAĞINA TANIK OLMUYORSA, SANIK OLUR” Bu sözün gerçeğinde her yazar çağına bir ses olmalı, akıp giden süreçte bir şeyleri saptamalı, onları zamanın elinden kurtarıp gelecek kuşaklara sunmalıdır.”

Bu satırların yazıldığı Mart 1999. Aradan geçen bunca zaman gösteriyor ki üstadın 20 yıl önce yazdıkları bugün bile hala geçerli. Bugün sanık sandalyesinde oturan ve hapislerde yatan bazı gazeteciler üstadın bu yazılarını okusaydılar acaba yerleri neresi olurdu, diye sorası geliyor insanın. (sadece gazetecilik yaptıkları için, haksız yere hapiste yatanlara sözümüz yok, onları saygı ile selamlıyoruz)

Yine üstadın 25 Ocak 1999 tarihli bir yazısını “YÜZÜN YERYÜZÜDÜR” isimli kitabından okuyalım.

“ Ramazan ayında kimi belediye başkanları Osmanlı Otağına benzer iftar çadırları kurup burada parasız yemek dağıtıyorlar. Kimileri, itişe kakışa çadırda karnını doyurup çıkarken minnet ve şükranlarını arz ediyor bu bereketi sağlayanlara. Peki kardeşim, önce birilerinin seni açlığa mahkum ettiğini ne zaman anlayacaksın. İnsanı dilenmeye mahkum edenlere bir şey deme, dilenirken sadaka verenlere şükranlarını sun. İyi. Modern kölelik başka nasıl olacak.

İnsanoğlu ne zaman aklını kullanmayı öğrenecek. Ne zaman duyarlı bir varlık olduğunun ayırdına varacak. Bunca bilginin, bunca teknolojik nimetin dört bir yanımızı sardığı bir noktada, barbarlığın, yamyamlığın salkım saçak oluşmasına ne dersiniz.”

Bugün dahi Ramazan aylarında yaşanan iftar çadırlarının, nasıl bir komediye ve istismara dönüştüğünü üzülerek izliyoruz. İnsanın kendi içini donatmadan başkalarına ufuk açması mümkün müdür, asla olamaz elbette.  Yöneticilerinde yönetmekte oldukları kitle tarafından sınava sokulması ve bu sınavlardan olumlu not aldıktan sonra ancak toplumda önderlik ve yöneticilik yapmaları, üstelik sorularda çok basit, kopya çekmeye, birilerinden minnet almaya gerek yok, yaşamın ta kendisi, yaşıyorsan eğer!!!

-Bir kitapçıya gidip yeni çıkan bir kitabı aldınız mı?

– İçinde bulunduğunuz ayda, kültür-sanat dergisi okudunuz mu?

-En son hangi resim sergisine gittiniz?

-Bir klasik şarkının nağmelerine kapılıp, bir yerlere düşsel yolculunuz oldu mu?

-Kendinizi doğa’ya atıp, papatyaları, kır çiçeklerini, menekşeleri, kardelenlerin doğayı gelin odasına çevirdiği bir ortamı içinize en son ne zaman çektiniz. “

İşte böyle basit birkaç soru ile insan nerelere gidiveriyor. İnsanoğlu yüzyıllar geçse de yine akıllanmıyor. Börklüce Mustafa da 600 yıl önce Karaburun kayalıklarında Mimas’ın eteklerinde beraber çalışmayı, kardeşçe bölüşmeyi ve kimsenin yardım ve himmetine ihtiyaç duymadığı bir beraberlik önermişti. Ama sevap kazanmanın fakir insanlara yardım ile olacağına inandıkları bir öğreti ile yetiştikleri için, fakirleştirilmiş insanlara ihtiyaç vardı. Onun için önce sömürmeli, sonra da onlara minnet edebilecekleri, aç kalmayacakları kadar bir yardım ile sevap kazandıklarını zannetmeleri.

 

Tanrı’da sevabı yazarken acaba böyle mi düşünmüştü ?.

 

 

Üstadı bir şiir ile uğurlayalım.

KESTROS

Kestros/ su tanrıçası

Yıkılmış bir kentin gözesinde uyur

Zamanın beşiğine kalbini sararak

Suyun tadı değişir yüzüne çarptıkça

Baharı bekler yağmurlar, dudaklarını bırakmak için tenine

Toprağın bereketi yansır çıplak ayaklarından

Yüzünde saflığın serinliği

Gökyüzü yorgunluğuna yorgandır sevgiden dokunuş

Her sabah kenti ayağa kaldırır/ çocuklar öpülür

Aşkları gezinir düşlerinde

Barışın mermerinde yeşerir parmak izleri

Saklı kentin koynunda durur kaleler

Kuşlar uçurulur yolunu yitirenlere

Sazlar ve bulutlardan rüzgarı çekerek

Bir buhurdan gibi tüter güzelliği

Nakışlı taşlar tanır onu/ tan yelini içmiş

Sesi nasıldı kimbilir tarihin koynunda

Güneşle ay nöbetini tutar sonsuz uykusunun

Yaseminler ve turunçlar akar parmaklarından

Deniz feneri olur akdeniz’e / tuz taşınırken günlerimize

Kestros/ su tanrıçası

Taşır suskunluğunu

Yıldızlarla yıkanan bir ömrün defterine

( Testros/ su tanrıçası. Yüzlerce yıldır Antalya Perge’ de uykuya dalan ve hala uyuyan bir yunan mitolojisi tanrısı.)

MUSTAFA KARACA
KARABURUN-İZMİR