Ahlatlı Köyü

Kırklareli Kofçaz İlçesine bağlı merkeze 50 km, Kofçaz İlçesi’ne 24 km mesafede, Bulgaristan sınırına 1 km uzaklıkta 24 haneli, merkez tarafından unutulmuş, İlçe yöneticileri tarafından oy potansiyeli bir apartman kadar olmadığı için gitmeye değer verilmeyen şirin bir sınır köyümüz. Köyün ismi önceleri AL ATLI Köy’ü imiş.

Horasan’dan veya Kayı Boyu Ertuğrul Gazi soyundan gelen AL ATLI’lar kurdu herhalde. Ancak Serez’den gelen iki al atlı, Deliorman içlerinden Şeyh Bedrettin’i Serez’e kaçırınca, köy Al Atlılara küsmüş olacak ki adını AHLATLI olarak değiştirmiş. Ancak Ahlat Ağacı da bir müddet sonra insanlara küsmüş. Köy’den ve insanlardan uzaklara dağlara ve taşlara kaçmış. İnsanlar Ahlat Ağacını oralarda da rahat bırakmamış. Her ne hikmetse, meşe, kayın ve ceviz gibi ağaçlar korumaya alınıp kesimi yasaklanınca, olanlar Ahlat Ağacı’na olmuş. Gelen kesmiş giden kesmiş. O da insanların bu zulmünden kurtulmak için dağlara kaçmış. Şimdilerde ne Al Atlılar ne de Ahlat Ağaçları kalmış. Dolmen mezarlarında ruh odalarında dinlenen şaman büyücülerden de ancak bıraktıkları kaya mezar örnekleri kalmış. Kuzeyden esen sert poyraz rüzgarları, 2- 3 metre boyunda toprağa dik gömülen Menhir mezar taşlarını pek fazla etkilememiş ama, bazen eski efsane-leri bize fısıldar gibi oluyor. Bakalım bize bugüne neler kalmış.

Köye gündüz vakti gittiğinizde nöbetçi olarak bırakılan bir ihtiyar dışında kedi ve köpek dahil kimseyi göremezsiniz. Kadın, erkek bütün köylüler tarlada veya hayvanlarının başındadır. Yok denecek kadar az tarım arazisi, ormandan bozma tarlalar, yalnız hayvanların kışlık yem ihtiyacı ve ailenin acil ihtiyaçları içindir. Sınırlı araziye ekilen mısır ve arpa tarlalarına son zamanlarda dadanan yaban domuzları büyük zarar vermeye başlayınca çoluk çocuk tarlada nöbet tutmaya başlamış. Bu kadar iş arasında köy kahvesine çıkacak zaman kalmıyor elbette. Bir gün kaymakam köyü ziyaret etmek ister. Gündüzden haber gönderirler, yarın kaymakam köyünüzü ziyarete gelecek. Muhtar’dan başka kimseler yoktur, kaymakamı karşılayan. Kaymakamı karşılamaya gidemeyen köylü şöyle anlatıyor “Bütün gün tarlada ve hayvanlardayım. Gece yaban domuzları tarlaları talan ediyor. Bütün emeklerimiz boşuna gidiyor. Yengenin yanına gitmeye bile vakit bulamazken, nasıl gideyim kaymakamı karşılamaya.  O kadar zaman boşluk bıraksak, yaban domuz-ları tarlalarımızı talan edecek, bütün yıl verdiğimiz emekler boşa gidecek. Yöneticilerimiz bizim bu durumumuzu bilip öyle hareket etse, ne biz ne kaymakam üzülecek.” İşte böyle, zamanlama ne kadar önemli oluyor böyle durumlarda.

İş yoğunluğu arasında sosyal hayat devam ediyor elbette. Köy hayatın zamanlamasını kendi şartlarına göre düzenlemiş. Gelenek ve töreler unutulmamış. Herkes elbette kendi işinde gücünde amma, beraber olup, bir şeyleri paylaşma ihtiyacı hayat gibi devam ediyor. Köyün yıllardan beri devam eden bir geleneği var. Ramazan ayı boyunca her aile, bütün köyü iftar yemeğine alıyor. Bütün köy halkı ramazan ayı boyunca hep birlikte iftar ediyor, beraber olmanın keyfini çıkarıyor. Tek eksileri var, 30 gün ramazana köy hanesi yetmiyor. 24 hane köyde 6 gece boş kalıyor. O gecelerde de hane halkı ile beraber olmanın güzelliğini yaşıyoruz diyorlar.

İşte böyle geleneksel bir ramazan iftarı için köye davet edildik. Köyü ve köylüleri yakından tanıyan komşu köy Çağlayık’lı şair ve yazar Mehmet Kaygısız ve eşi ile birlikte köye doğru yola koyulduk. Yolumuz Karaabalar Köyü’nden geçtiği için muhtarı ziyaret etmeden olmazdı elbette. Köye girdiğimizde yine tipik tablo vardı. Köyde kimseler yoktu. Muhtarı evinde ziyaret ettik. Karaabalar Köyü başka bir ziyaret ve yazı konusu olacağından, aldığımız bilgileri elde saklayıp, saat 19.30 civarında köye girdik. Büyük şans köyde bir nöbetçi yaşlı ve okul bahçesinde fasulye harmanı döven 3 kadına rastladık.

Bir zamanlar bahçesinde cıvıl cıvıl öğrencilerin oynadığı okul bahçesi şimdilerde fasulye harmanı olmuş. Fasulyeleri temiz-leyen kadın “gelin beni çekin, nasıl emekle elde edildiğini görün ve fasulyenin neden yedi buçuk lira olduğunu iyi anlatın” diyor. Verdiği mesajı ve emeği kendi gözlerimizle gördük.

Yöredeki bütün köyler taşımalı eğitim için Kofçaz İlçeye taşındığı için, köyde öğrenci kalmamış ve okul kapatılıp kaderine terk edilmiş. Köyde rastladığımız 7 öğrencini 5 tanesi Lüleburgaz’ dan yaz tatili için misafir gelmiş. Geriye iki öğrenci kalıyor köyde yaşayan. Kaidesinde yazısı kalan “Ne mutlu Türk’üm diyene”, fakat büstü olmayan Atatürk önünde hep birlikte resim çektirdik.

Köy’ de kimseleri göremeyince acaba bizi de Kaymakam gibi, yalnız köyün muhtarı mı karşılayacak diye düşünmeye başlamıştık doğrusu. Muhtardan önce yanımıza tanıdık bir dost gelince sevindik. “Gelmenizi bekliyorduk. Gazetenin ismini duyduk. Elimize geçtikçe okuyor ve ilgi ile izliyoruz. Gazetenizi düzenli olarak bize ulaştırırsanız seviniriz” deyince bizde sevindik doğrusu…

Sohbete yeni başlamıştık, köy muhtarı yanımıza geldi. “Kaymakam gibi köyde kimseyi göremediğinize şaşırmayın. Köylü tarlada ve hayvanlarının başında. İftar yaklaşıyor. İftar evine doğru gidelim. İftar sofrasında herkes ile tanışırız” deyince bizde sevindik doğrusu.

İftar sofrasına doğru yürürken, muhtar ile köyün sorunlarını konuşmaya başladık. Dert çok, sorun çok elbette. Bir zamanlar 350 hane olan köy, 24 haneye düşmüş. İhtiyarların dışında köyde yaşayan yok. Genç olarak kalan birkaç öğrenci de taşımalı eğitim ile ilçeye taşınınca, köyde günlük hayat tamamen durmuş.

Köyün bugünlerde en büyük sorunu, yazın kuruyan, ancak kışın yağmur ve kar sularının etkisiyle geçit vermeyen köy deresi. “Hayvanlar otlamak için meraya çıkınca, dereden karşıya geçmek sorun oluyor. Suda boğulan hayvanlarımız oluyor. Can kaybı vermekten korkuyoruz” diyor, Muhtar Hilmi Dönmez. Konu İlçeye Kaymakamlığa iletilmiş. Köydes- Köylere Yardım Birliği- adlı kuruluştan, köprü yapımı için yardım talebinde bulunulmuş. Ancak bütçeye fon ayrılmadığı için yıllardır ertelenip durmuş. Bu dönem CHP İl Genel Meclis Üyesi Hasan Dağ’ a ilgilenmesi için ricada bulunulmuş. Ancak cevabı doğru ise çok üzücü olmuş “Zaten kaç hane insan kaldı. Kime köprü yapacağız. Paramız ve ödeneğimiz yok” demiş Hasan Dağ.

Hasan Dağ, şu hususu bilmez mi ki bu köylüler, hem ormanı, hem ülkenin sınırlarının bekçisidir. Devletin bu insanları o köylerde tutması için özel yardımlar yapması gerekirken, bir köprüyü bile esirgemesi çok hazin bir durum.

Ahlatlı Köyü’nün hayati önem arz eden bu köprüsü, inşallah can kaybı verilmeden yenilenir ve Hasan Dağ bu köprüden geçer. Köylünün kendi imkanları ile yaptığı, ancak kışın sel sularından tahrip olan Ahlatlı köyü köprüsü.

Konu ile ilgili olarak Kırklareli’ ne dönüşümüzde Hasan Dağ’ ı aradık. Kendisi ile işyerinde konuştuk. Kendi bakış açısından konuyu bir de ondan dinleyelim dedik. Hasan Dağ “ İl Genel Meclisi’ nin sorumluluk alanında Kırklareli’nin 193 köyü var. Bütçe sınırlı ve ihtiyaçlar çok büyük. Ancak Köydes’in kısıtlı bütçesi ile bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. 2011 yıl bütçesi yaklaşık 33 bin tl. Köprü için gereken para ise 50-60 bin tl  arası. Fakat ben bu konuyu şahsi gayretlerim ile çözmeye çalışacağım. 8-10 bin tl arası, insanların ve hayvan sürülerinin geçebileceği demir bir köprü yapmaya çalışacağız. Ancak bu kadarına bütçemiz yetebilecek. Daha önce de köy için, köy konağı, tuvalet ve su getirilmesi için bazı harcamalar yapılmıştır. Sınırlı imkanlarımıza rağmen köylerimize eşit ölçüde hizmet verme gayreti içindeyiz” dedi. Tanıdığımız ve hizmet anlayışını bildiğimiz Hasan Dağ’a yakışan da budur elbette. İnşallah kötü ve olumsuz bir durum yaşanmadan köprü sorunu çözülür.

Köy’ ün bir başka hikayesi de VELİ PINARI. Çanakkale Savaşı öncesi köy’ ün su sorununa çare bulmak isteyen Veli isimli bir genç, kayayı oyarak küçük bir kaynak açar. Su tutması için gerekli işlemleri tamamlar ve pınar su tutmaya başlar. Ancak Çanakkale Savaşı için askere gidince Pınarın üstünü kapatamaz. Birçokları gibi Çanakkale’den gelemez. Vasiyeti üzerine köylü pınarın üstünü kapatır. Bugün VELİ PINARI diye bilinen pınarın işte böyle bir hikayesi var.

Sohbet bitmeden iftar evine ulaşıyoruz. Yarım saat önce kimseleri göremediğimiz köy canlanmış sanki. Bahçede masalar kurulmuş ve herkes yerini almış. Bu kadar insan nereden geldi diye düşünmeye gerek kalmadan anlatmaya başlıyorlar. Kimisi tarladan gelmiş, kimisi hayvanları yeni kapamış, kimisi domuza nöbetçi bırakıp, iftar sofrasına yetişmiş.

Bütün köy iftar sofrasında buluşuyor. Hava üşünecek kadar serin olduğundan, kadınlar ve çocuklar içerde, erkekler bahçede masalarda toplanıyor. Muhtar Hilmi Dönmez, Sıtkı Duman ve İftar sofrasını düzenleyen hane sahibi Ayhan Yakar ile ayni masayı paylaşıyoruz. Sıtkı Duman köyün tarihini ve geleneklerini iyi bilen, ayni zamanda bildiklerini de sohbet ortamında iyi paylaşan bir bilge. Verdiği faydalı bilgiler hepimizin dikkatini çekiyor.

Yemek sonrası koyu bir sohbet ortamı başlıyor. Önceleri birbirini ilk defa gören insanlar, birde gazeteci sıfatı eklenince mesafeli davranmak zorunda kalıyorlar. Tabii gazeteciliğin magazin boyutunu ön plana alıp, sırf dikkat çeksin flaş haber olsun diye, söylenmeyeni söylenmiş gibi yazan gazeteciler yüzünden, ilk anlardaki konuşmalar mesafeli oluyor. Ancak bilgiler paylaşıldıkça, ortak sorunlar ve anlayışlar ortaya çıkıyor. Saat 24’ü bulup gün bittiğinde kalkmak istediğimizde, konuşacak ve paylaşacak o kadar çok şey kaldığını görüp, üzülüyoruz.

Ayhan Yakar 1965 Ahlatlı doğumlu. Ancak doğduğu yerde doyamamanın acısını çok iyi biliyor. Malum sebeplerden dolayı köyünü terk edip İstanbul’a gitmiş. Çalışmış ve şans yanında olmuş, başarılı olarak hayatın güçlüklerini yenmiş. İnsanları yerinde doyurmak ve mutlu etmek felsefesi ile köyüne ve yöresine katkı sağlamayı amaç edinmiş bir idealist. Kofçaz ve yöresi köylerinin doğal zenginliklerini değerlendirmek için bir girişimde bulunuyor şimdilerde. Kofçaz Merkez’de “KAYILAR GIDA”  isimli bir şirket kurmuş. Şirketin amacı yörede yetişen yerel meyveleri değerlendirip, ekonomiye kazandırmak, gençlere iş imkanı sağlamak. Bu yıl hedefleri, KIZILCIK, EKŞİ ELMA, AHLAT ve CEVİZ gibi yöreye has meyveleri işlemek. Bu yıl ilk ürünü hazırlamışlar. Yeşil Cevizden yapılan CEVİZ TATLISI. Sadece cevizin bile bir çok hastalığa şifa olduğu düşünülürse, tatlının bir çok hastalığa iyi gelecek bir doğal ilaç olduğunu söyleyebiliriz. Ayhan Yakar, bu tatlının yapımını öğrenmek için HATAY’a gidip bir hafta kurs alacak kadar idealist bir girişimci. İlk ürünü tadıyoruz. Gerçekten mükemmel. Bazı hastalıklara şifa olacağı gibi afrodizyak özelliği de bulunuyor.

Kayılar Gıda isminin nerden geldiğini soruyoruz. İşte Köy’ün tarihi ile ilgili muhabbet bundan sonra başlıyor.

KAYI BOYUNDAN – ERTUĞRUL GAZİ SOYUNDAN – AMUCA TARİKATINDAN

Köy’ün yerleşimi çok eskiye dayanıyor. Köy Türkler’den önce ve sonra diye iki ayrı tarihi döneme ayrılabilir. Türkler’ den önce yaşayan DOLMENLER yörede MÖ.2000 yıllarına ait mezarlar bırakmış.

Dolmenler, ilk demir çağında, M.Ö. 1200 yıllarında Kuzey Balkanlar’dan Trakya’ya göç eden bir topluluğa ait mezar anıtlardır. İri taşlardan yapılan bu tür mezar anıtlarına Batı Avrupa’dan Asya içlerine kadar çeşitli bölgelerde rastlanmaktadır

Dolmenler dünya üzerinde çok geniş bir coğrafyaya yayılmış. Güney ve kuzey Amerikan yerlilerinin eski yurtlarında, bugünkü İrlanda ve İngiltere topraklarında, Hollanda, Belçika, Romanya, Bulgaristan gibi Avrupa ülkelerinde, bugünkü İsrail topraklarında Golan bölgesinde, Beyaz Rusya, Kafkasya ve Sibirya’da, aynı çağda yaşamış, teorik olarak birbiriyle direk ilişki kurma olasılığı sınırlı, ve bizim medeniyetimizin tabiriyle yazılı bir dilleri olmadığı için ilkel kabul edilen birbirinden çok uzakta avcı toplayıcı ve çiftçi kabileler geriye dolmenleri bırakmışlar.  Acaba ne amaçla? Dolmenlerle ilgili pekçoklarının doğaüstü diye tanımladığı fenomenler var, örneğin dolmenin içindeki radyoaktivitenin çevresindeki radyoaktiviteden farklı olması, dolmenlere yaklaşıldıkça pusulaların manyetik kuzeyden sapması gibi. Ayrıca Sibirya şamanlarının naklettiğine göre dolmenler aslında ölümü yaklaşmış olan kabile bilgelerinin mezarları. Derler ki, bilgeler bu odalara kapatılırlar, ve dış dünyaya ilişkisi kesilen can astral seyahat yapabilecek hale gelir. (Astral seyahat sadece Budist rahipler tarafından değil, aynı zamanda Hz. Mevlana tarafından da tanımlanmış. O geceleyin rüya görmemizi Mesnevi’de aynen budist rahiplerin astral seyahati tanımladıkları gibi tanımlıyor. Merak edenler için; (www.dolmenler-menhirler)

Dolmenler’ in inancına göre; Bir süre sonra beden ölür ama can baki kalır, istediği zaman bu dünyada ve hatta başka galaksilerde özgürce gezer, bilgi toplar, ve bu bilgileri dolmenleri ziyarete gelip soru soran ve öğrenmek isteyenlere telepatik yoldan direkt olarak veya ziyaretçinin kabul edebileceği başka birinin ağzından aktarabilir.

MENHİRLER

Menhirler toprağa dik olarak yerleştirilmiş tek blok taştan oluşur. Tarih öncesi dönemlere ait bu anıtlar, büyük ve kaba taşlardan yontularak işlenmişlerdir. Lalapaşa ve köylerinde geniş bir alana yayılmış durumda olan Menhirler’e İlçe Merkezi dışında Hacıdanişment, Sarıdanişment, Domurcalı, Hacılar, Küçünlü, Demirköy, Çömlekakpınar ve Doğanköy yakınlarında çok miktarda menhir örnekleri bulunmaktadır.

Ahlatlı köy sınırları içinde Dolmen, Menhir ve Kümbet şeklinde bir çok mezar örneklerine rastlanmaktadır. Bölge MÖ döne-mine ait zengin kaynaklar açısından bir açık müze gibidir.

Köy civarında bulunan mezar taşlarının kısa hikayesi böyle. Dolmen ve Menzir mezarları ziyaret edenlerin ilgisini çekecektir umarım.

Ancak Köy’ ün Türkleşmeye başladıktan sonraki tarihide bir çok efsane ve hikayeyi birlikte yaşamıştır. Kayı boyundan, Ertuğrul Gazi soyundan gelen akıncı boyları bu toprakları yurt edinmeye başlamaları 1360’lı yıllara rastlar. İstanbul ve Edirne’ den önce buralar alınmaya başlar. Amaç Bizans’ı Avrupa’dan soyutlamak. Amcaoğlu Osman, Selçuklu’dan ayrılıp, daha doğrusu Selçuklu dağılmaya başlayınca kendi beyliğini ilan edince, Gündüz Alp’e bağlı Türk boyları Amcaoğlu Osman adına bu yöreyi almaya başlarlar. Önceleri işler iyi gider, yöre hızla Türkleşir, Osmanlı Beyliği Balkanlar’a  yayılıp  güçlü  bir  devlet olmaya başlar. Amca-oğullarının oluşturduğu müsellim askerleri, zaten kötü yönetimler ve papazların kilise zulmünden bıkmış olan halka din ve dil özgürlüğü, adalet ve eşitlik sağlayınca, bölge kılıç gücünden ziyade adalet ile kolayca alınır.  Ancak Amcaoğlu Osman’dan sonra oğlu Orhan Bey ve daha sonra gelenler yabancı hatunlarla evlenmeye başlayınca işler değişir. Türk soyunun yabancılarla karışıp bozulacağına inanan Gündüz Alp yiğitleri, yabancı hatunlarla evliliklere karşı çıkarlar. Ve bir müddet sonra araya yıllarca sürecek husumet ve ayrılıklar girer. Amcaoğulları devlet yönetiminden uzaklaştırılır ve yeni yöreler alındıkça sürekli sınır boylarına sürülür. İşte böyle yüzyıllarca sürecek ve devamlı sınır boylarında ikamete zorlanacak Amucalar’ın hikayesi böyle başlar.

Alevi-Bektaşi geleneğinin hakim olduğu yörede hızla yayılma önceleri Osmanlı Devlet yönetiminin işine gelir. Alevi-Bektaşi geleneğinin hakim olduğu müsellim askerleri alınan yöre-lerde yağma yapmaz, köyleri yakıp yıkmaz. Bu durum yeni kurulmaya başlayan Yeniçeri Askerleri’nin işine gelmez. Yeni alınan yörelerde yapılacak olan yağmadan iki gün boyunca yeniçeri askerleri de pay almaya başlayınca, işin şekli değişir. Balkanlarda yayılmaya başlayan Türk imajı yerini, yağmalayan, yakıp yıkan Türk imajına bırakır ki bugün bile bunun kötü izlerini silebilmiş değiliz.

 

1402 yılında Ankara Savaşı’nda Timur’a yenilen Yıldırım Beyazıt’ın ölümünden sonra kardeş kavgası dolayısıyla paylaşılan Osmanlı Devleti’nin Balkanlarda kalan bölümünde büyük kargaşalar yaşanmaya başlar. Yine başa Selçuklu’nun yıkıldığı günlere dönülmüştür. Bu kargaşada Balkanlarda ŞEYH BEDRETTİN olayı patlak verir. Yeni bir anlayış ve yönetim tarzı ile ortaya çıkan Şeyh Bedrettin, Balkanlarda, özellikle Alevi-Bektaşi geleneğinin hakim olduğu amuca kabileleri arasında hızla yayılmaya başlar. Amaç yeni bir devlet değildir. Amaç, herkesin üretime eşit bir şekilde katılması ve ürettiğinin karşılığını alması şeklinde özetlenebilecek olan Şeyh Bedrettin felsefesi, kısa sürede herkesi cazip gelir ve büyük taraftar bulmaya başlar.

Ancak bu sırada kardeşlerine karşı üstünlük sağlayan Mehmet Çelebi, kısa sürede devletin bütünlüğünü tekrar sağlar. Deliormanlar ve balkan köyleri Şeyh Bedrettin’i uzun süre saklar. Ancak Şeyh Bedrettin yakalanır ve SEREZ ÇARŞISI’nda idam edilir. Olay sadece Şeyh Bedrettin’in idamı ile bitmez. Yakalanan Bedrettin taraftarları idam edilir. Yörede yüzyıllarca unutulmayan acılar ve anlatılan efsaneler kalır. Yörede bugün dahi Bedrettin izlerini görmek mümkündür.

Köyün ismini aldığı AHLAT AĞACI da insanları gibi ikinci sınıf muamele görmüştür yüzyıllarca. İri ve gösterişli Armut’ un yanında küçük ve gösterişsiz meyvesi ve ağacı ile ahlat, itilmişliğin ve unutulmuşluğuna inat zamana direnmiştir. Elbette bir gün gelecek insanlar benim değerimi bilecek diye yıllara meydan okumuştur. Bugün KAYILAR GIDA’ nın üretim programında yer alan AHLAT TURŞUSU, umarım Ahlat’ın beklediği günlerin müjdecisi olur. Aroması ve içinde bulundurduğu özelliklerinden dolayı doğal bir ilaç olacak olan ahlat hak ettiği değeri alacaktır.

[blockquote]Yazımızı Kırklareli’ li yazar ve şair MEHMET BAŞARAN’ ın Ahlat Ağacı şiiri ile bitirelim

AHLAT AĞACI

Eşin dostun yaşıyor bak bahçelerde

Sen çıplak bir doruğun üzerindesin

Tam rüzgârın engini sardığı yerde

Yekpare bir mavilik üstünden akar

Altında köklerini sıkan bir toprak var

Dertleşir durursun gölgenle

 

Bazan  öyle  yakın  geçer ki kayan yıldızlar

Halini soruverecek sanırsın

Dağılır üstündeki yeşil sükût

Ümitle kımıldanırsın

 

Bakma sana bir ad verdiklerine

Yerle gök arasında bir karaltısın

Ve bütün dünya seni unutmuş

Sanki kim bilecek yaşadığını

Gelmese dallarına birkaç fakir kuş

Ne de dolmaz çilen varmış

İlk defa kırağı yaktı canını

Aşkı sonra bulutların

Rüzgârın cilvesi değil miydi

Döken yapraklarını

 

Durmuşsun kırların bir ucuna

Ah senin halin köylü hali

Yaşarsın kıraç toprakta

Servi-simin misali

Mehmet Başaran[/blockquote]