Anı Tur ile Balkan Anıları (1-2) Yunanistan – Makedonya

MERHABA RUMELİ -1-
İNSANOĞLU’ NUN BİNLERCE YILLIK ÖZLEMİ: “EŞİTLİK VE ÖZGÜRLÜK”

İnsanlığın binlerce yıldır özlediği, her türlü zorluğa rağmen hala ulaşamadığı fakat aramaktan da hiç vazgeçemediği bir tutkudur, bir sevdadır bir beladır özgürlük ve eşitlik.

Zaman zaman egemen güçler tarafından bastırılmış, sindirilmiş ve hatta yok edilmek istenmesine rağmen küllerin altında bekleyen bir parça kor gibi esecek bir rüzgarı veya fırtınayı beklemiştir. Bazen bu rüzgar’ın esmesi yüzyılları alsa bile insanoğlunun özgürlük ateşi hiç sönmemiş, özgürlüğe özlemi hiç bitmemiştir.

Özgürlük ve eşitlik için en büyük mücadeleyi veren, yüzyıllarca sabırla bekleyen Balkan halkları bir gün özgürlük ateşinin yanacağı umudunu hiç kaybetmeden sabırla beklemiş kahramanca mücadele vermiştir. İşte bu yüzden Balkanların sevdası’ da yamandır, kavgası’ da.

Bugün bu özgürlük ve eşitliği yaşamaya hazırlanan Balkanlar geçen yüzyılları unutmadan, geçmişten ders çıkararak, yarını da fazla düşünmeye gerek duymadan,” çünkü yarın yine hangi egemen gücün silahları ile gelerek bu özgürlüğü alacağı korkusunu da göz ardı etmeden “ bugünü ve yaşadığı anı düşünüp mutlu olmaya çabalamaktadır. Balkanların bu rahat yaşam tarzını gören yabancılar, hele bizim gibi Türkiye’ den gelen aceleci ve tez canlı insanlara onların bu rahat davranış şekli biraz garip kaçmaktadır. Geçmişi bilmeden,  onların bugününü anlamak biraz zor olacak herhalde.

ANI TUR ve KORUR TURİZMİN düzenlemiş olduğu ve ARIKAN TURİZMİN Otobüs ve Kaptanları ile gerçekleşecek 30 Mayıs 2014 -07 Haziran 2014 tarihleri arasındaki Balkan Tur’ u kaçmaması gereken bir fırsat olarak karşımıza çıktı. Gezeceğimiz şehirler, Selanik-Üsküp-Belgrad-Kosova-Saray Bosna-Dubrovnik-Ohrid ve dönüş  yine Selanik olmak üzere Balkanlardaki 600 yıllık tarihimizin izlerinin hala canlı olarak yaşadığı önemli şehir merkezleri idi. Her bir şehrin ayrı bir destansı tarihi bizi eski anılara taşıyacaktı.

Aslında biz Osmanlı Devleti kurulmadan önce Balkanlarda kendimize yer bulmaya çalıştık. Hacı Bektaş Veli’ nin öğrencilerinden Sarı Saltuk’ un Rumeli’ ye gelişi ile başlayan Bektaşilik o yılların bağnaz Orta Çağ Avrupa’sı için tek kurtuluş yolu olmuştur. İnsanları ezen emeklerini ve hürriyetlerini gasp eden bağnaz kılıse baskısı altında bunalan insanlar, insana değer veren, din-dil-ırk- ayrımı yapmadan herkesi önce insan ve eşit gören Bektaşiliği çabuk benimsemiştir. Bektaşi Ocaklarına sığınan insanlar sıcak bir aş, güven ve her şeyden önce insan olduklarını hatırlatan eşit muamele karşısında Türkleri ve Bektaşiliği kabullenmeye başlamıştır.. Bu durum bağnaz kılıse papazlarını rahatsız etse de, her biri ayni zamanda iyi bir cengaver olan Bektaşi dervişlerine güçleri yetmemiştir.

Osmanlı Devleti 1299 yılında Osman Bey tarafından kurulup,  genişlemeye başlayınca, Bektaşiliğin etkisi ile kendini bekleyen Balkan şehirlerini buldu. Hani hep tarih kitaplarımız yazar ya “ bir tek ok atmadan şehirler aldık” . Zaten o şehirler ve coğrafya BEKTAŞİ DERVİŞLERİ TARAFINDAN , sevgi ile, saygı ile insanların kalplerine girerek alınmıştı. Bu durumun farkına çabuk varan Osmanlı Balkanlardaki fetihlerde Yeniçerilerden kurulu, ancak Bektaşi kültür ve terbiyesi ile yetişmiş askerleri kullanmaya başladı. Bektaşi Ocaklarında yetişen Yeniçeriler çok iyi bir savaşçı olmalarının yanı sıra, çok iyi yetişmiş bir Bektaşi dervişi idiler. Gücünü sadece kendine kılıç çeken düşmana karşı gösteren, ancak güçsüze, yetime, yaşlıya karşı asla güç kullanmayan, her insanı Tanrının yarattığı bir varlık olarak değerli kabul eden ve saygı gösteren bu insanların yarattığı olumlu hava, Avrupa’nın güçlü şövalyelerini, dini kullanarak halkı sömüren kılıse papazlarını çabuk rahatsız etmeye başlayacaktı elbette.

1453 yılında İstanbul alınmadan önce 1360 yıllarda Osmanlı Devleti , Bektaşi Ocakları vasıtasıyla Balkan Coğrafyasında kalıcı yerini alıyordu. Batı Dünyası ve yerel iktidarlar ile ilk büyük savaşımız, Katolik Kılısesi’ nin kışkırtmaları ile Türkleri Avrupa’dan atmak için toplanan Sırp Ordusu 1389 yılında 1,Kosova Savaşı’ nda  ilk mağlubiyetini alıyordu. Sırplar bu savaşı hiç unutmadı ve unutturmadı. Tam 600 yıl sonra 1989 yılında Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ nin başına geçen yine bir Sırp Miloşeviç verdiği bir beyanatta , KOSOVA Savaşı’ nı unutmadıklarını ve intikam alacaklarını söylüyordu. Aslında bu mesaj yeni başlayacak bir savaşı haber veriyordu. Batı Dünyası Miloşeviç’ in bu mesajını iyi okuyamadı ve Avrupa 5 yıl sürecek ve Yugoslavya’ nın parçalanmasına yol açacak acı bir savaş yaşadı. Binlerce insan öldü, tecavüze uğradı, evinden işinden oldu.

İşte bu özetlediğimiz sebeplerden dolayı, 600 yıl yaşanmış bir tarih ve olayların yaşandığı tarihi destansı,  şehirler. Herkesin bu gezi için makul bir sebebi vardı. Benim için ise birden çok sebebim vardı.

Dedemin geldiği şehir SELANİK.  Dedemi hiç görmedim, zaten babamda görmemiş. Annesinden dinlermiş. Selanik yakınlarında bir köy.  Balkan Harbi sırasında köyleri Yunan çeteleri tarafından basılıp insanları yok edilmiş ve köy tamamen yakılmış. Babaannem Selanik’ te askeri hastaneye getirilip yaraları tedavi edilmiş ve “ ELVEDA RUMELİ” diyerek Türkiye’ ye gelmişler. Kısa süre sonra Dedem Çanakkale Savaşı’ na gitmiş, tamamen şehit olan 57. Alay’la birlikte bir daha izine rastlanmamış.  Dede toprağı SELANİK ŞEHRİ’ ni görmek için böyle bir fırsat kaçmazdı elbette.

İkinci sebebim ise 1969 yılında Milli Folklor Ekibi olarak katıldığımız “ OHRİD 1. BALKAN FOLKLOR FESTİVALİ” nin yapıldığı Ohrid’ i tekrar görme fırsatı. Ohrid’ de geçirdiğimiz 7 günü ve gezdiğimiz yerleri 45 yıl sonra tekrar görmek harika olacaktı.

Ayrıca aylık yayınladığımız “SARANTALI KÖYLÜM” gazetesi için balkanlar ilginç bir yazı dizisi olacaktı. E bu kadar sebep yeter diyerek yola koyulmalı idik.

Gezi’ nin başında güzel bir sürpriz ile karşılaştık. 1965-1966 yıllarında Kırklareli Atatürk Lise’ sinden sınıf arkadaşım Sebatiye Deliorman Tuncer’ de kardeşi ile bu geziye katılıyordu. 50 yıl öncesinin lise yıllarına geri gittik. O yıllarda sınıf arkadaşlığı kardeşlik gibi önemli ve değerli idi.

30 Mayıs akşamı saat 24 civarında Kırklareli’ nden yola çıkmamız gerekiyordu. Otobüs’ ün güzegahı İstanbul, Çorlu, Babaeski ve Kırklareli olduğu için bir saat kadar beklemek zorunda kaldık. Kaptanlar bu gecikmenin bir yolcumuzun Babaeski’ de pasaportlarını unutmasından kaynaklandığını söylemeleri ile rahatladık. Daha ilk dakikalarda ki intibaımız, kaptanların oldukça tecrübeli ve hoşgörülü davranacağı hissini uyandırdığı için, güzel bir yolculuk olacağına inandık.

Ankara, İstanbul ve Çorlu’dan geziye katılan Anı Tur yolcularına, Kırklareli, Babaeski ve Edirne’den katılan Korur Turizm yolcuları eklenince ortaya  45 kişilik  birbirini tanımayan ve 7 gece 8 gün ayni otobüste   birbirlerine katlanmak zorunda kalacak olan bir seyyah gurubu olduk. Otobüs’ ün yaş ortalaması da oldukça yüksek ti.  Hayatta çeşitli meslek guruplarında başarılı olmuş insanlar, çocuk ve torunlarını yetiştirmenin mutluluğunu yaşarken bir de görmedikleri yeni yerleri görmenin mutluluğunu yaşıyordu. Dolayısıyla amaç bir olunca birbirimizle çabuk olmasa da anlaşacağımız kesindi.

Yolculara açısından olay böyle olunca en zor görev otobüsün kaptanlarına düşüyordu. Yaş ortalaması yüksek gurubun ona göre de ihtiyaçları olacaktı. Gitmemiz ve gezmemiz gereken yerler çok ve ayni oranda önemli, zamanımız ise oldukça kısıtlı idi. Molalar fazla olsa alacağımız yol azalacak, molalar az olsa ihtiyaçlar çoğalacaktı. İşte burada kaptanların tecrübesi konuşmaya başladı. Çok iyi birer şoför oldukları gibi, iyi birer pisikolog ve iletişim uzmanı gibi davranmaya başladılar. İlk molayı Yunanistan’ da verdiğimizde 300 km den fazla bir yolu nasıl geçtiğimizi anlamamıştık bile.

İlk günümüzde Selaniği teğet geçeceğimiz için, Makedonya’ nın başkenti Üsküp’ e doğru yola koyulduk.

Yarın Gezimizde ilk konaklama yapacağımız Üsküp’ te olacağız. 30-31 Mayıs 2014

ARIKAN TURİZM İLE BALKANLAR -2- ÜSKÜP-MAKEDONYA

Üsküp (Makedonca: Скопје,SKOPJİ , Makedonya’nın başkenti ve en büyük kentidir. Ülkenin politik, kültürel, ekonomik ve akademik merkezi olan kent, ortasından geçen Vardar nehri tarafından ikiye ayrılır.

Ayrıca Üsküp adının; “Nöbet Yeri, Nöbet Tepesi” anlamına da geldiği belirtilmektedir.

Kent , MÖ 4000’den beri bir yerleşim bölgesidir; kent merkezine tepeden bakan Üsküp Kalesi’nde Neolitik dönem yerleşimlerinin kalıntıları bulunmuştur. MS 1. yüzyılın başlarında yerleşim Romalılar tarafından ele geçirilmiş ve yerleşim bir ordu kampına dönüştürülmüştür.[ Roma İmparatorluğu’nun 395 yılında doğu ve batı olarak ikiye bölünmesiyle birlikte o zamanki adıyla Scupi İstanbul merkezli Bizans’ın hakimiyetinde kalmıştır. Üsküp, Orta Çağ’ın başlarında Bizans ile 972 ile 992 yılları arası kenti başkent haline getiren Bulgar İmparatorluğu arasındaki çekişmelerin ortasında kalmıştır. 1282’de Sırp İmparatorluğu’nun bir parçası olan kent 1346’da ülkenin başkenti olmuş, 1392 yılında Osmanlılar tarafından ele geçirilmiş ve Türkler tarafından Üsküp olarak adlandırılmıştır.

İşte böyle başlıyor Üsküp’ te 521 yıl sürecek olan Türk tarihi. Yıldırım Beyazıt’ ın  Yiğit Paşası  şehri ele geçirir ve bizim tarihimiz başlar.. Aziz Teodor Manastırı’ndaki bir rahip, şehrin Türklerin hükmüne geçişini şu şekilde kayda almıştır: “69’uncu yılın (1392) 6’ncı gününde (19 Ocak) Türkler şehri ele geçirdiler”.

1392 yılından itibaren ekonomik ve idari bakımdan şehirde büyük değişiklikler olmaya başlamıştır. Coğrafi konumunun sonucu olarak şehir, Türklerin sonraki fetihleri için merkez olmuştur. Şehir, Osmanlı İmparatorluğu egemenliği sonrasında politik ve ekonomik açıdan çok güçlü bir hâle gelmiştir

1912-1913 Balkan Savaşları, Üsküp’te Osmanlı egemenliğinden son bulduğu tarihlerdir. Bu tarihler sonrasında, çeşitli saldırılar ve yıldırma çalışmaları sebebiyle şehrin en büyük nüfus oranına sahip Türk nüfusu içinden Türkiye yönünde gelişen büyük göç hareketleri yaşanmıştır. Böylece 1392 yılında başlayan Üsküp maceramız 1913 yılında tam 521 yıl sonra sona ermiştir.

Bugün internet sayfalarından Üsküp ile daha geniş tarihi bilgiler bulabiliriz. Ancak biz bugün Üsküp’ te neler göreceğiz ona bakalım.

Rehberimizin öncülüğünde önce Bizans döneminden kalma Üsküp Kalesine doğru yola çıktık. Kalenin mimari yapısı ve tepedeki hakimiyeti düşünülürse  kolay alınmamış bir kale izlenimi uyandırıyor. Kim bilir kaç bin şehit verdik. Hiçbir tarih kitabı bunları yazmaz. Kale alındı veya kale terk edildi.

Üsküp’te ve Balkanlarda 521 yılı boşuna geçirmemişiz. Bugünlere kalan tarihi binalar, hanlar, hamamlar ve en önemlisi camiler, BEKTAŞİ VE HAVLETİ TEKKELERİ.

Kalenin hemen karşısında yer alan Mustafa Paşa Cami, gerek mimari gerek konumu itibariyle çok önemli bir cami. Caminin minaresi kalenin en uç noktasından daha yüksek. Ne kadar zorlasalar da cami’ den daha yükseğe çıkmaları fiziken mümkün değil.

Üsküp’teki Türk Çarşısı’nın hemen üst kısmında konuşlanmış olan cami 1492 yılında Yavuz Sultan Selim’in veziri olan Mustafa Paşa tarafından yaptırılmıştır. Paşanın adı, cami girişindeki kitabede bulunur.

Mustafa Paşa, II. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim’in veziri olmuştur. Döneminde görevlerinde oldukça faydalı olmuş bir devlet adamıdır.

Rehberimiz Ali’ yi de yavaş yavaş tanımaya başladık. Ali’ yi tanıdıkça Balkan tarihi hakkında gerçekten iyi bilgi sahibi olduğunu, bir turistik gezide düzenli ve kaidelere riayet edilirse ve de zaman iyi kullanılırsa kısa zamanda çok ve görülmesi gerekli yerleri görebileceğimiz görüyor ve onu sevmeye başlıyoruz. Gerektiği kadar ve zamanında, yerinde bilgilerin hepimize faydalı olmaya başladığını görüyoruz.

Kale ve Mustafa Paşa Camiinden sonra Üsküp Eski Çarşısını geziyoruz. Çarşı hanları, hamamları, dükkanları ile eski Osmanlı dönemini hatırlatıyor. Kapan Han dikkat çeken hanlardan biri. Belli saatlerde güvenlik açısından kapandığı için adı kapan han olmuş. Üsküp o yılların ticaret merkezi ve gelip geçen kervanların uğradığı bir yer olduğu için hanların büyük önemi var. Gelen her kervan 3 gün boyunca devletin konuğu sayılıyor. Kervan sahiplerinin yeme içme ve konaklaması karşılanıyor, hayvanları beslenip sulanıyor. Ancak bu misafirlik üç gün sonunda devam ettirilmeye kalkarsa o zaman başka yöntemler devreye giriyor. Misafire git denmiyor ama, eşik atlatma oyunu öğretiliyor. Misafir eşikten atlayınca kapı arkasından kapanıveriyor.

Üsküp ve tabiî ki Makedonya’ nın Yunanistan ile tarihten gelen isim sorunu var. Yunanlılar ile Makedonlar Büyük İskender’ i bir türlü paylaşamıyor.  Makedonlar 2014 yılı için Avrupa Birliğinin gönderdiği fonların önemli bir kısmını Üsküp Meydanının yeniden düzenlemesi için ayırmışlar. Bu düzenlemede en büyük pay Büyük İskender heykeline ayrılmış. Devasa boyutlarda muhteşem bir Büyük İskender heykeli. Bu meydan çalışması ile Makedonlar hep başkalarının etkisinde kalarak yazılan tarihlerini artık kendileri yazmak istiyor.

Üsküp’ ün görülmesi gereken önemli yerlerinden birisi de Rahibe Teresa Ana’ nın evidir. Rahibe Teresa Ana,  Papa’ nın emrinde Hırıstiyanlığı yaymak için Hindistan’ a kadar gitmiş bir Katolik rahibesi ve misyonerdir. Ancak Makedonlar onu sahiplenmeye başlamışlar. Teresa Ana’ nın Üsküp’ lü Arnavut Boyacıoğlu ailesinin Konca isimli kızı olduğunu, sonradan hırıstiyan olup Papa için misyonerlik yaptığını öğreniyoruz. Rehberimiz Ali’ nin bu konuda daha geniş çalışmaları ve bilgisi var. Daha sonra ondan detaylı bilgiler alabileceğiz.

Üsküp’ ün bir diğer tarihi simgesi de Eski Taş Köprü’ dür. Taş köprüyü geçtikten sonra  biraz ilerleyince Üsküp yaşamı ile ilgili ilginç küçük heykeller görüyoruz. Üsküp’ te icra edilen meslekleri sembolize eden bu heykeller canlı gibi insanın karşısına çıkıyor. Eşim ile birlikte, ayakkabı boyacısı, çalgıcılar ve Teresa Ana’ nın heykelleri önünde resim çekiliyoruz, gerçeği aratmıyor. Onlar mı canlı, yoksa biz mi heykeliz anlamak zor. Yapan ustaların ellerine sağlık. Aslında devesa İskender heykelleri yerine böyle hayatı anlatan küçük heykeller daha  hoş kaçar gibi geliyor.

Rehberimiz Ali Göktürkler’ in tarihe olduğu kadar edebiyata’ da düşkünlüğü ve bilgisi bizleri aydınlatmaya devam ediyor. Ünlü şairimiz Üsküp doğumlu Yahya Kemal Beyatlı’ nın şiirlerinde özlemle andığı Üsküp, Yıldırım Bayazıd Han diyarı olarak geçer.

Üsküp ki Yıldırım Beyazıd Han diyârıdır,
Evlâd ‘ ı fâtihâna onun yâdigârıdır
Fîruze kubbelerle bizim şehrimizdi o;
Yalnız bizimdi, çehre ve rûhiyle bizdi o.
Üsküp ki Şar Dağın’da devâmıydı Bursa’nın.
Bir lâle bahçesiydi dökülmüş temiz kanın.
Üç şanlı harbin arşa asılmış silâhları
Parlardı yaşlı gözlere bayram sabahları.
Ben girmeden hayâtı şafaklandıran çağa,
Bir sonbaharda annemi gömdük o toprağa.
İsâ Bey’in fetihte açılmış mezarlığı
Hulyâma âhiret gibi nakşetti varlığı.

Üsküp ile ilgili anılar anlatmakla bitmez, tarihi bilgiler yazıldıkça yazılır amma, gel gör ki zaman denen acımasız canavar bizi yüzyılların içinden çekip alıp veda etme zamanının geldiğini söylüyor. Yahya Kemal kadar özlem çekerek ayrılmasak ta yine de burada olmanın verdiği mutluluğu yaşamak güzel şey. Biz bugün sende idik ey güzel Üsküp.

Vaktiyle öz vatanda bizimken, bugün niçin
Üsküp bizim değil? Bunu duydum, için için.
Kalbimde bir hayâli kalıp kaybolan şehir!
Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir!
Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene,
Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.

Mustafa Karaca