Atatürk İlkelerinden Sapmalar – Doç.Dr.Bahriye Üçok (1)

17

Doç.Dr.Bahriye Üçok

ATATÜRK İLKELERİNDEN SAPMALAR -1-

Bir yıla yaklaşan bir süreden beri çeşitli bilim kuruluşlarında ATATÜRK DEVRİMİ tüm yönleriyle ele alındı; en ince ayrıntılarına varıncaya kadar dünya bilim adamları yaptıkları araştırmaları, çeşitli oturumlarda dile getirdiler. Pek çok değerli kitaplar, makaleler yazıldı.

Ben bugün burada bu çok değerli ve  biz Türkler’ e gurur veren konuşmalara yeni bir ekleme yapacak değilim. Ben uygarlaşmanın aracı olan bilimsel ve özgür düşünceyi geçerli kılan laik ve çağdaş eğitimden nasıl sapıldığını açıklamak, çelişkili eğitim programlarının nasıl olup da depresyonlara ve onun oluşturduğu toplumumuzda yer yer hazin tablolara sahne olduğunu belgelerle kanıtlamak istiyorum.

Konu çok ciddidir; çünkü Atatürk Devriminin karşıtları özel dergi ve gazetelerle veya dernek çalışmalarıyla düşüncelerini yayma dönemini çok geride bırakmışlar, kilit noktalarında önemli bir bölümünü ellerine geçirmişlerdi. Kim kez bilinçli olarak politik çıkar peşinde olanlar, kimi kez de yanıltılmış yetkililer tüm devrimlerin temel taşı demek olan laik ve pozitif eğitimden, özgür düşünceden, giderek modern hukuk kurallarından bile ödünler verme yoluna yönelmişlerdir. Kimi kez devlet eliyle oluşturulan bu antilaik eğitim Ehl-i Sünnet mezhebi üzerine övgüler düzenlemiş, “ İslam’ın sadece bir din olmayıp ayni zamanda Müslüman halkın tümünün sosyal, kültürel, politik hayatını tayin ve tespit ettiğini, bunların birbirinden ayrılmasının mümkün olamayacağını”  ( Diy.Gaz. 1.Nisan.1979), “ Devletin ise dinin ayakta durması için bir vasıta olduğunu” ( Diy.Gaz.1.Nisan.1979) , “ Fetva ile amel edilmesini, fetvasız işlerden kaçınılmasını, müftiliğin ameli hayatta rehber tanınması gerektiğini “ ( Diy.Gaz. 15,9,1980), “ Sosyal ve siyasal yapının Kur’ an-ı Kerim doğrultusunda olmasını” ( Diy.Gaz. 15.02.1979) “ İslam’ ın bugün en büyük noktasının dünyevi manada merci yokluğu olduğunu” resmi yayınlarında dile getirmekten çekinmemişlerdir.

Atatürk’ ün emsalsiz yetenek ve kişiliği ile ve büyük çabalarıyla gerçekleştirdiği  laik ve çağdaş eğitim birliğinden, özgür ve bilimsel düşünce metodundan nasıl olup da bu ölçüde uzaklaşıldığını, daha doğrusu ters yöne geriye doğru sapıldığını kısaca hatırlatmak istiyorum.

Bilindiği üzere 3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu ( Eğitim Birliği Yasası ) Tanzimat’ tan bu yana sarf edilen çağdaşlaşma çabalarına hız verme olanağını engelsiz olarak sağlamıştı. Artık tek ve belirli, akılcı ve ulusal bilinç veren bir programla yeni, yapıcı kuşaklar yetiştirilecek ve bunlar Tanzimat döneminde olduğu gibi birbirine zıt eğitim kuruluşlarından yetişen kişilerin anlaşmazlıkları içinde olmayacaklardı. ( Örneğin; 31 Mart, -13 Nisan 1909 Softa-Mektepli çatışması gibi.). Gerçekten Cumhuriyetten sonra pürüzsüz bir 25 yıl geçti. Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni bir çağ’ a kapılarını açan, yeni bilim ve yönetim kadroları yetişti. Ancak Tevhid-i Tedrisat Kanunu’ nun 4. maddesine dayanılarak İmam-Hatip Okullarının açılmasından ve 1973 tarihli Temel Eğitim Yasası’ ndan kısa bir süre sonra yasanın 25.maddesi yeni bir biçime sokulduktan sonra Atatürk yolundan iyice sapılmış oldu.  Böylece bir takım hile-i şeriyelerle Temel Eğitim Yasası uygulanmamış, 11 yaşındaki öğrenciler iradeleri dışında mesleklere itilerek yaşamlarını hüsranla sürdürmelerine vesile olunmuştur.

Konu bu açıdan dikkate alınınca görülmektedir ki, son yıllarda belli bir çevrenin özenle üzerinde durduğu eğitim konusu adım adım bir amaca doğru yaklaştırılmıştır. Bu amaç Tevhid-i Tedrisat Kanununu ( Eğitim Birliği Yasasını) geçersiz kılmak, teokratik eğitimi onun yerine geçirerek Atatürk Devrimlerini bir bir yok etmektir. Bunu 1975 ‘ te Meclislerin gündemine ısrarla getirilmiş olan yasa önerisinde de açık olarak gördük. Şöyle ki; Gerekçe’ nin son bölümünde “ İmam Hatip Liseleri’ nin özel bir yanı olduğu, bu okullarda Arapça ve farsça öğretildiği, bu nedenle verimin arttırılması için erken yaşlarda İmam-Hatip derslerinin okutulması istenmiştir. Evet erken yaşlarda, çünkü çocuk 11 yaşında iken emredilen yola kolayca gider, bunu kendi doğal kaderi sayar. Ama sekiz yıllık temel eğitimden sonra, onu istemediği bir mesleğe veya sanata yollamak kolay değildir. İşte bu nedenledir ki, bu dinsel okulların 12 Mart 1971’ den sonra kaldırılmış olan birinci dönemleri, 1973’ te kabul edilen Temel Eğitim Yasası’ da dikkate alınmadan, devam ettirilmiş ve her parti ; her iktidar zamanında, plan ve program göz önünde tutulmadan sayıları arttırılmıştır. O denli arttırılmıştır ki, eğitimde bir sistem ikiliği belirginleşmiştir. Bunun yanı sıra sayıları onbinleri aşan resmi yada kaçak eğitim yapan ve körpe beyinleri belli bir yönde koşullandıran Kur’an Kursları……..

Bugün imamet görevini yerine getirecek kişilerin yetişmesi için haftada 16 saati bulan Kur’an,Tefsir, siyer, akaid, fıkıh, Arapça dersleri okutulmaktadır. Fıkhın yalnız ibadetle ilgili bölümleri değil, muamelat ve ukubatla, yani evlenme- boşanma, miras, ticaret ve ceza bölümlerini de okuyan bu gençlerle klasik ve çağdaş hukuk eğitimi gören gençler ve Atatürk ilkelerini uygulamak isteyenler arasında pek çok düşün ayrılıkları meydana geldi.

Bunun nedeni, İslam hukukunun ibadet dışında kalan şer’i kurallarından yani muamelat ve ukubat kurallarından başka yasa tanımak istemeyen öğrencilerin bu yolda telkinlerden geçmiş olmalarıdır.

Sayısı 1972’ de yani 12 Mart döneminde 42 ye indirilen, şimdi ise 374 olan bu teokratik liseler bir temel ve yaygın eğitim kurumları imişçesine genelleştirilmek, yani bu okulları bitirenler her türlü mesleğe yöneltilmek istendi. Cephe hükümetleri döneminde buna “ MİLLİ RÖNESANS “ adı veridi.( Milli sözcüğünün lugattaki asıl anlamının Dini, Şer’ i olduğuna burada işaret etmek isterim. İşte bunun içindir ki, MSP lideri ısrarla Milli Görüş’ den yani dini, şer’ i görüşten bahsetmekteydi)

1973 den 1979’ a kadar geçen 7 yıllık sürede öğretmen liselerinin sayısına bakıyoruz, hep 89 da kalmış, gene ayni yıllar içinde hemşirelik, sağlık memurluğu, laborantlık dallarındaki okulların sayısı, ülkemizin büyük gereksinmesine karşın, 28 iken 19’ a düşmüştür. Bu tutum şunu ifade etmektedir. Bize ne öğretmen, ne sağlık personeli ne tarım teknisyeni gereklidir.

İmam-Hatip Liselerinden yetişenler yasanın amir hükmünü yerine getirseler, yani köylere kasabalara gitseler de imamlık etseler buna diyecek söz yok. Ama amaç bu değil, devlet bürolarında iş tutmaktır tek amaç, ya da başka mesleklerde çalışmak.

Dikkat edilirse Milli Eğitim Bakanlığı pozitif bilimlerle yetiştireceği kadroları, teokratik bir programla yetiştirmeğe yönelmişti. Yukarıdaki istatistik örnek, kısa süren 12 Mart dönemi hariç, bunun hızlanmış olduğunun açık bir belirtisidir. Elbette bu okullardan yetişen kuşaklar laikliğe karşı olacaklar, şeriat yasalarının özlemini çekeceklerdir. Öte yandan klasik ve laik okullardan yetişenlerle de anlaşamayacaklardır.

Bir toplumun gerçek bir ulus olması için, onun bireylerinin ulusal duygularla beslenmesi gerekir. Oysa 12 Eylül öncesinde bizim milli eğitim kuruluşlarımız görüldüğü gibi çelişkili bir eğitim programı izlemekteydi.

1974 ‘ te Milli Eğitim Bakanlığı’ na resmen sorulan bir yazılı soruya bu bakanlığın verdiği yanıttan öğrenilmiştir ki, İmam-Hatip Liselerinin birinci bölümünü bitirenlerden göreve gidenlerin sayısı ancak % 9’ dur. Yani köy camilerinde görev yapacaklarını umduğumuz gençlerden % 16 sı meslek değiştirmiş, gerisi ikinci devreye devam etmiştir. İkinci dönemi bitirenlere gelince, bunların % 60 ı ya meslek değiştirmiş, ya da başka dallardaki yüksek okullara gitmişlerdir. Oysa Eğitim Birliği ( Tevhid-i Tedrisat) yasasının 4. maddesi “ İmamet ve hitabet gibi hidemat-i diniyenin ifası vazifesi ile mükellef memurların yetiştirilmesi için mektepler küşat edilecektir.” Denmektedir. Gerçekten de 1975 yılında yalnız Adana İmam- Hatip Lisesinden çıkan 175 genç, polis olmak için dilekçe verdiklerinde, buna karşı olanlara zamanın İçişleri Bakanı “ İmam-Hatipliler polis olamaz diye bir hüküm var mı? “ diyebilmiştir. Özellikle son beş altı yıl içinde iktidara gelen tüm partiler din okulları açmakta adeta bir yarışa girdiler. Oysa Osmanlı İmparatorluğunun yıkan, güçlü faktörlerden biri de teokratik eğitim ve idare ile irrasyonel düşüncenin baskısı idi. Milli Eğitim Bakanlığı sadece sayısı arttırılan bu okullarla değil Diyanet İşleri Başkanlığı ile birlikte çeşitli konularda bağnazlıkları diriltme amacı güden yayınlarıyla da Atatürk Devrimlerine karşı çıkmıştı;   Şöyle ki : Ulusal bütçeden büyük paylar ayrılarak yapılan bu yayınlarda Sünni mezhebinin ayrıntılarına yer verilmiş, Sünni mezhebinin dışında kalanlara ise sapık denilip geçilmiştir. Ayni sınıfta ayni sırada oturan iki Türk çocuğunu, mezhep farkı yüzünden birbirinden koparmaya yönelik bir tutum izlenmiştir.

Milli Eğitim Bakanlığınca yayınlanan bir dergide Atatürk’ ün kapattığı tekke ve zaviyelere övgüler yer almıştır. ( Halk Eğitimi Dergisi Mart 1976-sayı:59) Bu Tekke ve zaviyelerin halk eğitiminde görevini en iyi bir biçimde yerine getiren bir kurum olup toplumun ahlaki bütünlüğünü korumakta çok değerli görev yaptığı anlatılmıştır. Bir başka cümlesi ise Osmanlıcanın resmi dil olmaktan çıkarılması sonucu Türk toplumunun köksüz bir kültür yığını haline geldiğini yazmıştır.

Yapılan bu resmi yayınlardan sonra adına “ MİLLİ RÖNESANS “ dedikleri bu geriye dönüşü yasallaştırmak adımını atmanın şeref payını kendi adına kaydettirmek için 1980 yazında Milli Eğitim Bakanı Arapça ve Osmanlıcanın liselere seçmeli ders olarak konulması kararını Talim ve Terbiye Kurulu’ na yolladı. Nerede ise İslam Konferanslarında alınan temenni kararları meyvelerini verecekti, 12 Eylül harekatı gerçekleşmeseydi.

Bir yaygın eğitim kuruluşu niteliğindeki Diyanet İşleri Başkanlığı’ da akıllara durgunluk verecek ölçüde çağ dışı yayınlar yapmaktadır. Bunlarda ulusal günlerde hep sultanlık, halifelik dönemlerinin özlemini dile getirilmiş, dinsel konularda yüz kızartıcı ölçülere varan müstehcen ve sapıkça bilgiler verilmiş, örtülü ifadelerle Atatürk ve Devrimlerinin tümü yerilmiş, Sünni imamların gösterdiği yoldan şaşmamak, bunun dışlıdaki bütün yanlış yollardan kaçınmak koşul olarak öngörülmüş, aleviler bid’atçi ve sapık olarak damgalanmış, Atatürk devrimlerine karşı cihad çağrıları yapmaktan çekinilmemiştir. Milli Mücadelenin Manevi Mimarları adlı bir kitap yazdırılarak, Ulusal Kurtuluş Savaşı’ nı sanki din hocalarının başlattığı ve sürdürdüğü düşüncesi oluşturulup Atatürk’ ü ve onun idealini gerçekleştirme savaşını verenleri gözden uzak bulundurma yolu izlenmiştir.

Gene bu yayınlarda türbelerin kapatılmasına, eski takvimin terk edilmesine, saat ve kıyafet devrimlerine çatılmakta ve bu devrimler İslam dinin yıkmaya yönelikmiş gibi gösterilip “ Hangi milli ve manevi silahınla vuruştun İslam’ ı yıkmaya çalışan akımlarla ? “ diye sorular yöneltilmiştir. Topluma ve “ karanlık” diye nitelenen devrimlerin taşlanması önerilmiştir. Diyanet takviminin 23 ve 24 Ekim 1979 tarihini gösteren yapraklarının arkalarında

13 Haziran 1979 takvim yaprağında “ Hilafet bu millete ilahi emanet olarak tevdi edilmiştir” cümlesi bilimsel verilere taban tabana ters düştüğü halde toplumun bilincine işlenmek istenmiştir.

15 Aralık 1978 de Diyanet Gazetesi : “ islam’ ın bugün en büyük noksanının dünyevi manada merci yokluğu olduğu” yani halifelik anımsatılıyor.