Atatürk İlkelerinden Sapmalar – Doç.Dr.Bahriye Üçok (2)

56

Doç.Dr.Bahriye ÜÇOK (1919-1990)

Atatürk İlkelerinden Sapmalar -2-

Dinin emirlerini yerine getirmeyenleri, ya da mülhid veya sapık mezhebe eğilimli olanları ( Emr-i dininde ihtimamı olmayan, yahut mezheb-i ilhaduitizale mail eşhas” istihdam etmemek , dinde yenilikten kaçınmak ( bid’attan tehaşı ile) daima cihad ile ülke genişletmek, üst üste Osman Gazi’ nin ağzından yineliyor 15 Şubat 1979 Diyanet Gazetesinde.

1976 yılının Diyanet takviminin 19 Mayı günün gösteren yaprağında şu sözler yer alıyor.: “İslam Şeriatı Türk Milli ve ferdi hayatı ile karışarak devlet sistemi olmuş.. Dini kuralları milli geleneklerle yoğrulmuştur. İslamiyetin çıplak anlamı ile sadece din değil, beşikten mezara kadar insanı yöneten hayat düzeni olduğu realitesini Osmanlılar’ da açıklıkla görmek mümkündür. Bu aydınlık hakikati ferdi, dolayısıyla toplumu yetiştiren kültür müesseselerinin bünyesinde görüyoruz.” Bu sözlerin 19 Mayıs tarihini gösteren takvim yaprağına yazılması bir rastlantı değildir.

15 Mayıs 1978 tarihinde, yani Kahramanmaraş faciasından önce: “ Cihad Mümin ahlakıdır” başlığını taşıyan bir yazı yayınlanmıştır. Gene bu gazete ve “ Bir kimse cihad etmeyi gönülden geçirmeyerek ölürse bir nevi nifak üzere”  olduğu yolundaki dinsel öğütler en şiddetli ifadelerle uzun uzun anlatılmış, “Bir kimse malı ile canı ile, dili ve kalemi ile mücadele eder, bu yolda öldürür veya öldürülürse, yaralanır, hicret ederse en faziletli ibadeti yerine getirmiş olur.Cihada denk gibi bir ibadet olmadığı, Allah dinine düşman olanları yok etmek suretiyle İslam’ ı zafere ulaştırmanın üstün bir ibadet sayılacağı” yer almıştır. Şimdi Müslüman olarak bu görev bizimdir, bizden istenen Kur’an’ a ve Peygamber’ in sünnetlerine sım sıkı sarılmaktır.”

Diye tabandaki yığınlar sapık olarak damgalanan ve Sünni olmayan yurttaşların üzerine saldırtılmaya şartlandırılmışlardır.

Anayasa doğrultusunda görev yapmak ve Müslüman Türk toplumunda birleştirici konferanslar vermekle, yazılar yazmakla yükümlü olan bu daire başkanlığımız Kahramanmaraş faciasından sonra din mezhep bölücülüğünü önleme yolunda gerekli çabayı gösterememiştir. Sözlerimi kanıtlayacak olan bir pasajı 1 Mayıs 1979 tarihli Diyanet Gazetesinden buraya aynen aktarıyorum.” Madde 3: İtikadını düzeltmek, ehl-i sünnet alimlerince kabul edilen iman esaslarına bağlı kalmak, bunun dışındaki bütün yanlış yollardan ve cereyanlardan kaçınmak.” Madde:14- Cuma namazını, zekatı,fitreyi, orucu…CİHADI terk etmemek”. Görülüyor ki hala cihad. Madde-10- Elini harama dokunmak, kumar oynamak, çalgı çalmak vb. uygunsuz hareketlerden muhafaza etmek”. Gene Madde 14 te” Bütün bedeni RAKS ve daha bir çok uygunsuz hallerden korumak”. Diyanet İşleri Başkanlığının mezhep konusu üzerinde ısrarla durduğuna iki örnek daha (1 Nisan 1976 Diyanet Gazetesi..” Oku Mehmet, sor hocam,

Rabbin?..Allah,

Peygamberin? Hz.Muhammed.

Kitabın ? Kur’ anı Kerim ..

Amelide mezhebin ?.. Hanefi.

.İtikatta mezhebin?.. Ehl-i sünnet ve’l cemaat.

. güzel dedi şeyh.  “

15 Ocak 1979 da yani anarşinin boyutlarının köylere kadar uzanmış, Çorum ve çevresindeki bölgelere bir savaş havası estirilmiş olduğu günlerde, Devlet’ in tabandaki halk yığınlarına seslenen bu etkili kuruluşu, gazetesinde “Tefrika illeti ve Çaresi”

Başlıklı yazıda şunları duyuruyor topluma: “1- Ehl-i sünnet yolundan şaşmamak şartıyla zümreler birbirlerinin metod, çalışma, tutum ve davranışlarını kötülememeli, herkesi kendi ameli ile baş başa bırakmalıdırlar..” Tefrika olmasın diyor ama, ehl-i sünnet yolunda olanlar arasında ; Yani Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeliler arasında hoşgörüye izin veriliyor. Ehl-i sünnet yolundan şaşmamak birinci koşuldur.

1976 da ders kitabı olarak bastırılıp liselerin ikinci sınıflarında okutulan din bilgisi kitabında da : “ İtikatta başlıca iki husus vardır” dendikten sonra “- 1- Ehl-i sğnnet mezhebi..2- Ehl-i bid’at mezhebi..” denmiş ve ikinciler için “ Sapıklar, bid’atçılar” deyimi kullanılmıştır.

Sünni Müslümanlar dışında kalan yurttaşları doğru yoldan sapmış kabul eden bu sözler de açıkça göstermektedir ki, güya bölücülüğü önlemek için yapılan bu yayınlar, sadece ehl-i sünnet’ in dört koluna bağlı olanlara seslenmektedir. Bunu yaparken de tarihsel gerçeklerin büyük yanlışlarla yer değiştirmesine göz yumulmaktadır. Örneğin : “ Şah İsmail öyle bir kaçış kaçtı ki, Müslümanlardan yediği darbenin acısı ile başkenti Tebriz’ de bile duramadı. Cenab-ı Hak bu savaşta zaferi Müslüman Türkler’ e nasip etmişti. Çünkü Yavuz Hazret-i Allah’ a, Kur-anı Kerim’ e, Hz. Peygamber’e aşık şanlı bir Müslüman Türk hükümdarı idi.” deniliyor.

Diyanet’in hemen her yıl takvim, gazete ve dergilerde yer alan bu sözlerde Şah İsmail sanki Türk değilmiş, alevi yani şii olduğu için Müslüman değilmiş ve Kuran_ı Kerim’ e ve Allah’ a, Peygamber’ e inanmazmış gibi gerçek dışı sözlere yer veriliyor. Oysa Şah İsmail Türk soyundan gelmesi yanında Ordusu’ da Kaçar, Sanlı, Rumlu, Tekelu, Ustaçlu, Avşar ve bunun gibi Türk oymaklarından oluşmuştur. Hiçbir zaman İran milliyetçisi olmayan Şah İsmail dayandığı büyük kütlenin Türk oluşu nedeni ile Türkçeyi de resmi dil olarak kabul etmişti. Yavuz Selim divanını farsça yazmıştı, ama Şah İsmail “HATAİ “ mahlası ile üç divanı nı da Türkçe yazdı..

14.12.1976 tarihli Demokrat İzmir gazetesinde tüm ısrarlara rağmen bir cami imamının bir alevi yurttaşın nazmını kıldırmadığı bildirilmekte, ölenin yakınlarınca da Aleviliğin suç olup olmadığı sorulmaktadır. Erzincan İlimizin Üzümlü bucağında ölen İsmail Karakulak’ a yapılması gerekli dinsel vazifeleri devletin dört resmi imamının ( ölenin alevi olması nedeniyle ) reddetmeleri, ancak dışarıdan bir hayırsever yurttaşın dinsel formaliteleri tamamladığı, ama ölenin ebedi yerine taşınması sırasında ilk ve orta okul çocuklarına yobaz kişilerce taşlattırıldığı 12.7.1976 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Diyanet İşleri başkanına bir açık mektupla duyurulmuştur. Ama bu tek

Tek uyarıcı olayların Diyanet İşleri Başkanlığı yöneticilerinde hiçbir uyarıcı etkisi görülmemiştir.

İşte bir örnek daha : 1 Kasım 1978 tarihli Diyanet Gazetesinde” … sevgide ölçü.” Başlığı altında “ .. Müslümanların inançta ve amelde kendileri gibi inanmayan ve kendileri gibi ibadet etmeyen her türlü düşünce ve anlayışta ilahi kuralları benimsemeyen kimselerle sevgi bağı kurmaları kesinlikle yasaklanmıştır. Bu yasak kişilerin kendi sulblerinden olan fertleri de içine almakta kesin bir ifade ile hükme bağlanmaktadır.. “ dedikten sonra, “.. sevgi konusunda kendileriyle ilgi kurulacak kimselerin seçiminde tek ölçünün İslam’ ın temel prensipleri olduğuna dikkat çekilmekte ve MÜMİNDEN BAŞKASINI DOST EDİNMEMEK gerektiği, bunun dışında kalanların müslüman sevgisine layık olmadığı “ bildirilmektedir.

Türkiye’ de insanlar laik bir devletin yurttaşları olarak inançta ve amelde farklı olabilecekleri ve ibadette farklı bir yöntem izleyebilecekleri halde, yani yasalar kendilerine vicdan özgürlüğü tanıdığı halde, devletin laik ilkelerini korumakla yükümlü olan bu daire “ İnançta ve amelde kendileri gibi inanmayan ve kendileri gibi ibadet etmeyen kimselerle sevgi bağı kurmanın hem de kesinlikle yasak olduğunu” söylüyor, “ bu kişi evladı bile olsa…”