Atatürk İlkelerinden Sapmalar – Doç.Dr.Bahriye Üçok (3)

22

Doç.Dr.Bahriye Üçok

Atatürk İlkelerinden Sapmalar -3-

Ülkemizde din ve mezheplerin ibadet ve yönetim işlerini düzenleyen dinle ilgili fıkıh kurumlarını öğrenmek isteyenlere bilgi verecek olan başkanlık, tam tersi bir yolda yürümekte olduğuna böyle sayısız örnekler vermektedir. Evet başkanlık hem Anayasa’ ya hem de İslam’ ın en yüce ilkelerinden birine daha karşı çıkmaktadır. Bu ilke İslam’ da din adamı olmadığıdır. Bunu her Müslüman bilir. İslam Allah ile kul arasında bir aracı kabul etmez. Kul günahlarının affı için bir imamı aracı koyamaz. Kendisi rabbine yalvarır. O, isterse affeder. Hristiyanlıkta ise din adamı vardır. Doğan çocuk papaz tarafından vaftiz edilmedikçe hristiyan sayılmaz. Katoliklikte günahlar bir rahibin aracılığı ile affedilir. İslamda doğan her çocuğun adını babası koyar. Namaz ise bilen her kişi tarafından kıldırılabilir. Yani imamlık özel bir kişinin tekelinde değildir. İndenozya’ da bu vazifeyi mahallenin erkekleri sırayla yapmaktadırlar. Bu açık gerçeklere rağmen ; 15 Mayıs 1974 tarihli Diyanet gazetesinde “ İlam’ da din adamı var…başlığı ile bir yazı yayınlanmıştır. Yazıda din bilginleri, din öğretmenleri din adamı gibi gösterilerek zorla din adamı yaratma çabaları verilmiştir. Bu yazıya imzasını koyan kişi, iki yıl sonra Diyanet İşleri Başkanı olunca onun bir özlemine daha tanık oluyoruz. Başkan, müzede gördüğü sırmalı şeyhülislam cübbesinin bir modelini diktirtip, protokoldaki yerinin Genel Kurmay Başkanı ile ayni sırada, hatta daha ileride olması gerektiğini, zira birinin maddi ordularının komutanı, ötekinin ise maneviyat ordularının komutanı olduğunu Diyanet gazetesinde yazdığı bir açık mektupla zamanın başbakanına iletmişti.

Diyanet işleri başkanının Papa’ yı örnek gösteren ve islam’ ın ilkelerine ters düşen sözlerinden sonra, İkinci Siret Konferansı için ülkemize gelen Irak Vakıflar Bakanı’ nın “ Ben sarığın önüne geçemem..” diyerek kendisinin arkasından yürüdüğünü açık mektubunda yazması, devrimlerimize karşı ne denli, ne ölçüde sorumsuz bir tutum izlediğini, nasıl sarığın her şeyin üstünde görüp onun egemenliğini kurmayı düşlediğini fark etmek güç değildir. Oysa, Atatürk’ ün Diyanet İşleri Başkanlığı’ nı kurdurmasındaki amaç, dinin devlet işlerine karışmasını önlemektir.

İşte bu dinsel egemenlik düşleri, hristiyanlıktaki din adamları sınıfının, Müslümanlıkta da yaratılması çabalarının ünlü bir örneği daha. Bir tayin işinden anlaşmazlığa düşen bir milletvekili ile Diyanet İşleri Başkanı arasında tartışma çıkar. İddia doğru ise, milletvekili başkana çok ağır ve çirkin hakaretlerde bulunur. Olay çok üzücüdür. Ancak Din Görevlileri Federasyonundan gelen tepki, İslam açısından, daha da üzücüdür. 19 Nisan 1979 tarihli Diyanet Gazetesinde Başkanlığın memurları olan din görevlileri, Federasyon aracılığı ile “ ÖZÜR DİLEMEZSE MİLLETVEKİLİ’ nin NAMAZI’ nın KILINMAYACAĞINI” ilan ederler. Yani özür dilemezse milletvekili bir çeşit aforoz cezası ile tehdit edilmektedir. İslam’ da aforoz yoktur. Bu din görevlileri devletin maaşlı memurlarıdırlar. Görevleri neyse onu yapmakla yükümlüdürler. Milletvekilinin Diyanet İşleri Başkanı ile kavga etmiş olması dinden çıktığına kanıt olmadığı gibi, dinden çıkmış olan bir kimse daha sonradan tövbe ve isğfar ederek yeniden dine dönebilir. Diyanet İşleri Başkanı ise 15 Nisan 1979 tarihli gazetesinde bu milletvekiline Allah’ tan hidayet dilemekte, yani milletvekilinin o anda imansız olduğunu, gazetesi ile ilan etmektedir.

İslam’ ın en akılcı yönü, kimi din çevrelerinin işine uygun düşmez. Bir büyük hakim, Kur’an-ı Arapçasından okuyup anlayarak, ona bağlanmış olan bir Türk aydını İMRAN ÖKTEM’ e de bu görevliler dinin emirlerini hiçe sayarak aforozlarını uyguladılar yıllar önce. Namazını kılmayacaklarını o daha Tanrı’ ya kavuşmadan ilan ettiler. Sonra, Hacı Bayram Camiine sokulmayacağını. Semt değiştirildi, cenaze Maltepe’ ye getirildi. Buranın imamları’ da aforoz kararına uydular, namazı kılmayı reddettiler. Bununla da kalınmadı, yüksek din eğitimi gören kimi gençlerin yönetiminde, bu büyük hakim, bu değerli Türk evladı son yolculuğunda akıllara durgunluk veren saldırılara hakaretlere uğradı. Ölüye saygıyı öğütleyen İslam dini adına çıkarılan bu menfur olayda İsmet İnönü bile yüksek rütbeli bir askerin silahının gölgesinde kendine çıkış yolu bulabilmişti. Bu olaylar çoğumuzun anılarında hala canlılığını korumaktadır.

Ülkemizin en ıssız köşelerine kadar kendi kuruluşundan bir temsilci ile uzanabilen Başkanlık eğitimde büyük bir etkinliğe sahiptir. Çünkü din gibi kutsal ve güçlü bir dayanağı vardır. Eğer tabanda bunca etkinliğe sahip olan bu daire başkanlığımız yasaların gerektirdiği çerçeve ve ölçüde görevini yerine getirecek olursa Türkiye’ de ne mezhep farkından doğan çekişme ve çatışmalar, ne de az önce örneklerini sıraladığım esef verici, Allah ve kul önünde utandırıcı olaylar olur. Tersine bilim, kalkınma, kütlelerin birbirlerine bağlılığı çok kolaylaşır.

Ama ne yazık ki Başkanlık Müslüman arap ülkelerinin pek çoğunda gerçekleştirilen çağdaşlaşma hamlelerini görmezden gelmiş ve her alanda göz kamaştırıcı ve geri kalmış ülkeler önderlik eden Türk devrimlerine karşı, bir orta çağ zihniyeti oluşturma çabası içine girmiştir.