Atatürk Kırklareli’ye Neden Geldi? (E-Kitap)

391

“E-kitap okumak, doğayı korumaktır.”

ATATÜRK KIRKLARELİ’YE (NEDEN) GELDİ?

ORTAK PAYDALARI %49’mu…? %54’mü…? (LAİK ATATÜRK CUMHURİYETİ) OLANLARIN “BAŞUCU” KİTABI

Eğitimci Yazar : Macit SABIR (2017)

ÖZGEÇMİŞ

MACİT SABIR

 19 Mayıs 1943 tarihinde, Kırklareli ili, Lüleburgaz ilçesi Hamitabat Köyü’nde doğmuştur. Köyünün ilkokulundan sonra Parasız Yatılı Devlet Okulları Sınavlarını kazanarak Kepirtepe İlk Öğretmen Okulu’na kaydolmuş ve 1962 yılında bitirerek İlk Okul Öğretmeni olmuştur. Öğretmenlik mesleğini yaparken Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesini bitirmiştir. Yurdun çeşitli yerlerinde öğretmenlik görevleri yapmıştır. Konut ve tüketim kooperatifçiliği konusunda başarılı örnekler vermiştir. Basketbol, Voleybol ve Hentbol hakemliklerinde ve İl Temsilciliği görevlerinde bulunmuştur. İzciliğin tüm basamaklarını tamamlayarak “İki Tahta Nişanı” kazanmış ve “ İl Önderi olmuştur. Bunların yanı sıra Cezaevi Öğretmenliği ile de görevlendirilmiştir.  33 yıl görev yaptıktan sonra 1992 yılında Milli Eğitimden emekli olmuştur. 1967 yılında kendisi gibi öğretmen olan Fatma Mandıracı ile evlenmiştir. 1968 yılında Alev isminde kızları Dünya’ ya gelmiştir. Halen Kırklareli’ de yaşamaktadır.

Emeklilik döneminde; Sivil Toplum Örgütlerinin Kırklareli’ nde açılmasına büyük destek vermiş; ADD, ÇYD, TEMA kurucu üyeliklerini, Trakya temsilciliklerini, başkanlıklarını yapmıştır. Trakya topraklarını kurtarma, Cumhuriyet Treni, Türkiye Atatürk, Atatürk Türkiye’dir projeleri başarı ile uygulanmıştır. Demokrat Kırklareli Gazetesi kurucu ve yazarı olmuş; uzun yıllar Görünüm Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapmıştır. Sahnelenmiş dört tiyatro eseri, yayınlanmış öyküleri, şiirleri ve beş kitabı vardır. Kızları Alev eğitimini bitirmiş; kendi işini ve eşini bulmuş, 1999 yılında İsmail Şengezer ile evlenip Alev Sabır Şengezer olmuştur. 2002 yılında; anne ve babasının kucağına, Ülger Mısra Şengezer adını verdikleri kızlarını vererek, en büyük mutluluğu yaşatmıştır.

Kendisini Atatürk Cumhuriyeti’ ne borçlu hissetmektedir ve “Çoban Ateşi” olmaya devam etmektedir.

ÖZ YAŞAMIM
19 Mayıs 1943’ de doğdum
Amacım, insan olabilmekti;
-Olabildiysem.-
İnsanca yaşayabilmekti;
-Yaşayabildiysem.-
Ve de,
İnsanca ölebilmekti;
-Ölebildiysem.-
( 19 Mayıs 2003 Kırklareli )

HEMŞEHRİMİZ, LİDERİMİZ, REHBERİMİZ ATRATÜRK KIRKLARELİ’YE (NEDEN) GELDİ? ADLI YAPITIN ÖNSÖZÜ

Yaşım 2017’ de 75. Bu yaşıma kadar ömrümce tek bir işte çalışmadım. Hep birden fazla işleri yapan, sorumluluk alan ve üzerime aldığım görevi en iyi yapmak için tüm olanaklarımı seferber eden bir insan oldum. Bu özelliğimden ötürü de daha Öğretmen Okulunda arkadaşlarım bana “Kutsal Görev Enayisi” ünvanını vermişti. Ben bundan hiç gocunmadım. Çünkü beni en iyi tarif eden bir söylemdi.

Benim bu kadar çalıştığıma tanık olan arkadaşlarım, özelikle emekli olup köşelerine çekildikten ve rahat bir emeklilik özlemiyle günlerini, haftalarını, aylarını ve yıllarını geçirmeye başladıktan sonra, hala ayni hız ve  coşkuyla çalışan bana; “Neden bu kadar çok çalışıyorsun?” sorusunu yöneltiyor ve biraz da “Hala mı?” der gibi yüzüme bakıyorlardı. Ben bu anlam yüklü bakışların ve mimiklerin farkında olarak ; “Çok borcum var. O yüzden çok çalışıyorum” diyerek onları bir kez daha şaşırtıyor ve sordukları “Sen hesabını bilen kişisin. Senin ne borcun olabilir ki?” Sorusuna da: “Benim maddi borcum yok. Atatürk Cumhuriyetine ödenecek Aydın İnsan olma borcum var. Bu borcumu ödemek için çok çalışıyorum.” yanıtını veriyordum.

Bu yapıt da borcumun ödenmesi için yazılmıştır. Atatürk’ün Kırklareli’ye gelişini anlatan bir, iki kitabı (en çok elli sayfalık, yarısı da fotoğraf) okuduğumda hiç tatmin olmadım. Sanki Atatürk Kırklareli’ye “hardaliye içmeye, şayak elbise ısmarlamaya, sizleri çok iyi gördüm. Ben de iyiyim. Haydi kalın sağlıcakla” demeye gelmişti. İnceleme, araştırma ve soruşturmalarım sonucu bu gelişin başka nedenleri olduğuna ulaştım 1980’li yıllarda doküman toplamaya başladım. Bilgisayar ve internet ortamı olmadığından, belli noktalardan sonra tıkandım. Verilere ulaşamadım. 2000’li yıllardan sonraki internet ortamıyla, tüm bilgilere bir “tık” la ulaşabilir duruma geldikten sonra, bu zamana kadar hazırladığım dokümanları bir kenara iterek, sil baştan yeniden işe giriştim.

Elimde başlamış olduğum “1950-2017 Türkiye’si, Kırklareli’si ve benim yaşanmış olaylarımın da yer aldığı-adını şimdi vermeyeceğim, veremeyeceğim- iki ciltlik bir yapıt vardı. Onu bitirip başlamak istiyordum. 2016 yılı Aralık ayında, Atatürk’ün Kırklareli’ye geldiği günlerde A-4 boyutunda bir kağıda arkalı önlü önemli bulgular yazarak ”Atatürk Kırklareli’ye (Neden) Geldi? “diye bir düşünce paragrafı açtım. Bu paragraf bir bakıma yapıtımın bir ön hazırlığıydı. Dostumuz ve fikirdaşımız Mustafa Karaca; “Pragrafındaki soruların yanıtları sende varsa, internet gazetemizin (www.sarantalikoylum.com) sütunları açık. Hemen yayınlamaya başlarız. Bir taraftan yazarken bir taraftan da yayınlamış oluruz. Böylece güncel konuları da bu çerçevede irdelemiş oluruz” önerisiyle gelince, iki yapıtı birden sürdürme kararı ile işe soyundum.

1930’lu yılları iyi tahlil (analiz-inceleme) etmek için, 2017 ye kadar geçmiş olan 87 yılkı, hatta 97 yılı da olaylarıyla birlikte akıl süzgecinden geçirmek gerekir. Yoksa Atatürk’ün Kırklareli’ye  (NEDEN) geldiğini yine anlayamamış oluruz. 2017’yi baz alacak olursak 87 yıldır 21-22 Aralık günleri; “Atatürk Kırklareli’ye geldi” olarak (nedensiz) kutlanmaktadır. Dileğimiz bundan sonra NEDEN’lerin arayıp bulunması, gerçeklere ulaşılmasıdır. Bu nedenle yapıtımın giriş bölümünden sonra, Atatürk Cumhuriyeti’nin 97 yılına özet bir bakış, bilgi paylaşımı ve anımsatmalar yaptıktan sonra tekrar ana temaya dönmeyi daha yararlı gördüm.

Bir konu daha; gazete, TV, dergi, kitap vb yayınlarda yazılarını, söyleşilerini, yorumlarını okuduğumuz, izlediğimiz insanlar sözlerine: “Ben tarafsız bir ….olarak” diye başlıyorlar. Ben bu yaklaşıma katılmıyorum. Demokratik, Laik, Sosyal Hukuk Devleti olan Atatürk Cumhuriyetini, Devrimlerini ve İlkelerini yıkmak, yok etmek, yerine şeriat devleti kurmak isteyenler, TV ekranlarında ve gazete sayfalarında her gün bas bas bağırıp, “Atatürk Cumhuriyeti bir parantezdi. Artık parantezi kapatma zamanı” geldi diye, hangi taraftan olduklarını haykırırken, biz ve bizim gibi düşünmesini ve gereken yanıtı vermelerini istediklerimiz ”Ben tarafsız bir….. olarak” diye söze başlamalarına; saçımı başımı yolarak isyan ediyorum ve haykırıyorum: “ Ben tarafım. Ben Demokratik, Laik, Sosyal Hukuk Devleti olan Atatürk Cumhuriyetinden, Atatürk Devrim ve İlkelerinden yana tarafım.Bunu herkesin bilmesini, anlamasını ve Atatürk Cumhuriyeti’ne borcu olanların da katılmasını istiyorum.

Özdemir Asaf’ın dizeleri geldi aklıma; “Suya sabuna dokunmazmış, kirliye bak…”

Herkes bize saldıracak. Elimizdeki değerleri yok edip; akıl, bilim, mantık dışı bir yaşam tarzı dayatmak için devletimizi yok etmeye kalkacak, benimle ayni düşünceleri taşıdığını beklediğim bir kişi, bu saldırılar karşısında susup,” Ben tarafsız bir…. olarak” diye kendini de beni de benim gibi düşünenleri de savunmasız bırakacak.

Yapıtımı okurken benim TARAF olduğumu aklınızdan çıkarmayın ve sizler de bu düşüncedeyseniz bundan böyle TARAF olun. Hangi TARAF MI?

Bir kez daha yazayım: ”Demokratik, Laik, Sosyal Hukuk Devleti olan Atatürk Cumhuriyeti’nden, Devrimlerinden ve İlkelerinden yana TARAF olun. O zaman nasıl galip geldiğimizi göreceksiniz.”

Saygılarımızla…

Eğitimci-Yazar Macit Sabır

BİR DE ATATÜRK GİBİ DÜŞÜN

Ulu Önderimiz Atatürk’ün 1981’deki 100. doğum yılında Birleşmiş Milletler Teşkilatı UNESCO Örgütü, Atatürk’ü “Yüzyılın devlet adamı” olarak açıklamış ve tüm dünyaya da duyurmuştu. Türk ulusu olarak büyük sevinç ve coşkularla kutladığımız, yurdumuzun her köşesinde etkinlikler düzenlediğimiz, önderimiz, rehberimiz Atatürk’ün, dünya üzerinde 181-1981 yılları arasında yaşayan en önemli devlet adamı seçilmesiyle de büyük onur duymuştuk.

Çinliler okullardaki tarih kitaplarının kapaklarına Atatürk’ün resmini koymuş, Hindistan Atatürk Devrimlerini yurdunda yaşama geçirme kararı almış, Küba başkentine Atatürk heykeli dikmiş, diğer ülkeler de yıl boyunca Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti konusunda etkinlikler düzenleme programları yapmışlardır.

İnal Batu, Atatürk Cumhuriyetinin yetiştirdiği değerli insanlarımızdan biriydi. 1936 yılında Ankara’da doğmuştu. Babası da Kurtuluş Savaşına katılmış, zaferin kazanılmasına ve Cumhuriyetin kurulmasına katkılarda bulunmuş, Selahattin Batu’nun oğluydu.

1959-1960’da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirmiş, ek olarak Diplomasi ve Dış İlişkiler Fakültesi’nden de parlak bir dereceyle mezun olmuştu.

Türkiye Cumhuriyeti’ni “Büyükelçi” ünvanıyla; Lefkoşa, Prag, Birleşmiş Milletler, İslamabad ve Roma’da temsil etmiştir. Meslek yaşamının son durağı Roma Büyükelçiliği olmuş, tüm elçiliklerin en kıdemlisi olduğu ve diplomatik kariyeri de saygı gördüğü için “duayen” ünvanını almıştı. Duayen, o kentte görev yapan tüm büyükelçilerinin sözcülüğünü ve temsilciliğini, görev yaptıkları ülkenin yöneticileri nezdinde yapabilmekti.

İnal Batu, Atatürk’ün Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından 100. doğum yılının kutlandığı 1981 yılında, Roma’da mesleğinin zirvesindeydi.

İngiltere Büyükelçisi bir toplantı sonrasında İnal Batu’ya; “Ekselansları, sizi Türk ulusu adına kutluyorum. Mustafa Kemal Atatürk, Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından “Yüz yılın devlet adamı” seçildi. Ne kadar övünseniz hakkınızdır. Böyle bir ünvan şimdiye kadar hiç kimseye verilmedi. Bizler de bu yıl içinde çeşitli etkinlerle Atatürk’ü daha yakından tanımak ve tanıtmak istiyoruz. Sizden rica etsek, tüm büyükelçilere bir konferans verebilir misiniz?” İnal Batu, bu sözleri duymaktan ve böyle bir öneri almaktan çok mutlu olduğunu ifade eder.

Sonrasını İnal Batu’nun diplomatik dilinden ve diplomatik kaleminden dinleyelim;

“Hemen hazırlıklara başladım. Başta kültür ataşeliklerimiz olmak üzere, yaptığımız toplantıda herkese görevler verdim. Yurdumuzdan 100. yıl ile ilgili yapılan çalışmaların broşür, afiş, slayt, fotoğraf, video gibi materyalleri sağladım. Ankara ve İstanbul Üniversitesi Rektörlükleri ile iletişime kurarak, bu yıl için hazırlanan dokümanların İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, İspanyolca ve bu iki üniversite dışında kalan diğer üniversitelerimizde bulunan yabancı dil uzmanlarınca çevrilebilecek yabancı dillerin tümüne çevrilmelerini sağladım. Her iki üniversiteden ve Ankara Gazi Üniversitesi’nden konularında uzman üç öğretim görevlisinin, sunumlarda bulunmak üzere, konferans gününde Roma’da hazır bulunmalarını sağladım. Tüm bu yaptığımız hazırlıkların yanı sıra “daha neler yapabilirim?” diye düşünüp her gün çalışmaları tekrar tekrar gözden geçiriyordum. En son eklentim, dünya liderlerinin Atatürk hakkında söylediklerinin de tercümelere katılması olmuş, bu sözlere, İngiliz devlet adamı Çorçil’in: “Dünyada yüzyılda bir dahi yetişir. O da bu yüzyılda Türklere nasip oldu.” sözleriyle başlayıp diğerlerini sıraladım.

Çalışmalar ve hazırlıklar bitmiş, 1500 kişilik konferans salonu büyükelçilerle, İtalya devlet adamlarıyla, üst düzey bürokratlarla boş kalmamacasına doldurulmuştu.

Birinci Dünya Savaşı, Çanakkale ve Gelibolu Muharebelerine, Atatürk’ün gösterdiği olağanüstü başarılara değindim. Ardından 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışıyla başlayan “Ulus kendi kaderini kendisi tayin edecektir.” özdeyişinin içerdiği anlamla sürdürülen, egemenliğin padişahtan alınıp ulusa verildiği TBMM açılışı ile kutsal isyan haline dönen Kurtuluş Savaşı ve Zaferi mucizesini anlattım. Cumhuriyetin ilanı, Lozan Barış Zaferi, Atatürk ilke ve devrimleriyle, slaytlar ve video gösterileri eşliğinde konferansımı tamamladım. Salonda kopan büyük alkış fırtınasından başarımın ölçüsünü yakalamaya çalışıyordum. Topluluğu selamlayarak teşekkür ve saygılarımı sunduktan sonra; “Aramızda bulunan Ekselanslardan Atatürk hakkında düşüncesini anlatmak isteyen varsa, kendilerini Atatürk adına dinlemekten onur duyarız.” dedim.

Norveç Büyükelçisi yerinden kalktı, mikrofonda olan benim yanıma geldi, gönülden kutladı, başka hiçbir açıklamaya gerek görmeden şunları söyledi; “Benim ülkem Norveç’te halk arasında kullanılan bir atasözü-deyim vardır. Başarılması, yapılması, üstesinden gelinmesi imkansız olduğu için vazgeçile noktasına gelindiğinde; “Bir de Atatürk gibi düşün” denir. Bu söylemle Atatürk’ün bir değil, bin imkansız işi başardığını söylerler ve öyle çelik bir irade ve özgüven taşı ki, imkansız olan işleri ATATÜRK GİBİ DÜŞÜN ve yap, demek isterler. İşte yüzyılın devlet adamı ATATÜRK BUDUR.”

Ve İnal Batu sözünü şu cümleyle noktalar: “Benim iki saatlik konferansla kazandırmaya çalıştığım bilgiden daha çoğunu Norveç Büyükelçisi bu atasözü-deyimle anlatmıştı…”

20-21 ARALIK 1930’da, HEMŞEHRİMİZ, LİDERİMİZ, REHBERİMİZ ATATÜRK KIRKLARELİ’YE (NEDEN) GELDİ?

 1929 yılında başlayan ve tüm dünyayı etkileyen “ ekonomik bunalım “ yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ nin de ekonomisini etkilemişti. Dünya ülkeleri kapitalizm ile sosyalizm ekonomisi arasında bir seçim yapmak zorunda bırakılıyordu. Bunun sonucunda dünya iki kutba ayrılıyordu. Türkiye bu iki kutup arasında tercihe zorlanıyordu.

Atatürk “ Yurtta barış, dünyada barış “ sloganıyla her iki kutba da hayır veya evet demeden bir ekonomi buldu. “KARMA EKONOMİ“ denilen bu ekonomi ile ülkemizin kalkınmasının daha iyi olacağı sonucuna vardı. Karma ekonomi ; Devlet gücü ve serbest girişimcinin güçlerine göre hizmetleri ve ticaretleri paylaşarak ortaklaşa yürütmeleri, halkın refah ve mutluluğu ile ülke kalkınmasına katkıda bulunmalarıydı.

Atatürk Cumhuriyeti’nin 1930 larda başarıyla uyguladığı “ Karma ekonomi “ Dünya’ da ekonomisi en iyi olan ABD tarafından 2 binli yıllarda geçirdiği ekonomik bunalımda çıkış yolu olarak kabul edilmiş ve uygulanmıştır. AB ülkeleri de ayni yolu izlemiştir, bizden 70 yıl sonra.

Atatürk ve ülkemiz yönetiminde bulunan arkadaşları karma ekonominin yanı sıra yönetim biçiminde de değişikliğe giderek devletçi olan CHP’ nin yanına özel girişimci ve liberal olan Serbest Cumhuriyetçi Fırkası kurulmasına karar verdiler,12 Ağustos 1930. Amaçları çok partili yaşama geçerek karma ekonomi uygulamasını en verimli şekilde halka kadar ulaştırmaktı.

Atatürk bunun için en güvendiği arkadaşı Fethi Okyar’ ı Paris Büyükelçiliğinden çağırıp düşüncelerini açıklayarak “ Serbest Cumhuriyet Fırkasını kurmakla görevlendirdi. 1924 te yaşanan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası talihsizliğini yaşamamak için en yakın arkadaşlarını, kız kardeşi Makbule Hanım ve Cumhuriyet Halk Fırkasından 40 milletvekilinin yeni kurulan partiye girmelerini bizzat istedi.

Serbest Cumhuriyet Fırkası (o yıllarda parti sözcüğü dilimizde yer almıyordu, soyadı yasası da çıkmamıştı) özellikle Ege bölgesi ve Marmara Bölgesinde büyük ilgi gördü. Kısa sürede Atatürk ve Cumhuriyet karşıtları, irtica yanlıları partiye üye ve yönetici oldular.

İzmir’de yapılan mitingde iki parti birbirine girdi. 12 yaşında bir çocuk öldü. Ölen çocuğu babası kucağında taşıyarak Fethi Okyar’ ın ayakları dibine bıraktı ve  “ Bir kurban verdik daha çok kurbanı veririz. Yeter! Bizi kurtar” diye haykırıyordu.

1930 Kasım ayında yapılan belediye başkanlığı seçimlerine giren Serbest Cumhuriyet Fırkası büyük başarı elde etti. Yaklaşık 40 yerde belediye başkanlıklarını kazandı. Bu başarı üzerine halkın bir kısmı il ve ilçe yöneticileri Serbest Cumhuriyet Fırkası yöneticilerini hükümete karşı kışkırtmaya başladı. Bu durumu yakından izleyen Fethi Okyar Atatürk’ e durumu açıklayıp “ Ben size karşı olan bir partinin başkanı olamam” diyerek partiyi kapattı 17 Kasım 1930.

İlimiz Kırklareli’ de de Serbest Cumhuriyet Fırkasının  belediye seçimlerini kazandığı Ankara’ ya telgrafla bildirilmişti. Hatta bazı ilçelerde başkanlıkları almış, belediye meclis çoğunluğunu ele geçirmişti.

Atatürk ve ülkemizi yöneten arkadaşları durum değerlendirmesi yaptılar. Bir takım noksanlıklar, aksaklıklar, yanlışlıklar ve istenmeyen uygulamalar vardı ki halk yeni partiye itibar ediyordu. Bu olumsuzluklar derhal belirlenmeli, üzerlerine gidilmeli ve kara bulutlar dağıtılmalıydı. Bunun için tüm milletvekilleri yurt düzeyine dağılacak, halkı dinleyecek, olumsuzlukları madde madde belirleyip TBMM’ ne taşıyacaktı. Atatürk de özel olarak donanımını yaptırdığı “ BEYAZ VAGON” ile yurt gezilerine çıkacak, olumsuzlukları saptayacaktı.

Kırklareli’nin Atatürk nezdinde ayrıcalığı vardı. Çok sevdiği edebiyat öğretmeni Ömer Naci’ yi İttihat ve Terakki’ den buradan milletvekili yapmıştı. Kırklareli’ de yaşayan Türklerin hepsi Balkan Göçmeniydi. Özellikle Akalar mahallesinin tümü Selanik göçmeniydi. Özetle Atatürk Kırklarelililerin hemşehrisiydi. Atatürk bu nedenle kendisini en çok ve en coşkulu destekleyenlerin Kırklarelililer olmasını bekliyordu. Serbest Cumhuriyet Fırkasının aldığı oyları ve kazandığı belediye başkanlıklarını görünce çok üzüldü. “ Benim hemşehrilerim neden bana oy vermiyor? Bunun nedenlerini gidip yerinde incelemeliyim” diyerek 20-21 Aralık 1930 tarihlerinde Kırklareli gezisine çıkma kararı aldı.

Atatürk Kırklareli’ ne gezi programını önceden yapmış, yanına kız kardeşi Makbule’ yi de alarak Selanik’ten komşuları ile bir araya gelip hasret gidermek istemişti. Balkan Harbi’ nin kaybedilmesi ve Selanik’ in düşmesi üzerine ( 1912-1913 ) Büyük Balkan Göçünde Selaniklilerin hepsi yollara düşüp göç etmişlerdi. Göç yollarında çektikleri zorluk, zahmet, yokluk ve eziyet, işkence, mezalimliklerini yansıtan ağıtlar yakmışlardı. Bu ağıtların en ünlüsü ve sevileni “ SELANİK TÜRKÜSÜ” ağıdı idi. Atatürk anacığından dinlediği bu ağıtı ilk duyduğunda çekilen acıların ruhuna işlemesine engel olamamıştı. Selanik günlerini her hatırladığında bu ağıdı mırıldanırdı.

Kırklareli’ ne gidip, hemşehrileriyle görüşüp, hasret giderip hep birlikte bu ağıdı söylemek istiyordu.

Çalın davulları çaydan aşaya aman aman
Mezarımı kazın bre dostlar belden aşaya
Mezarımı kazın bre dostlar belden aşaya
Koyun sularımı kazan dolunca aman aman
Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver
Al başımdan bu sevdayı götür yare ver
Selanik içinde selam okunur aman aman
Selamın sedası bre dostlar cana dokunur
Gelin olanlara kına yakılır aman aman
Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver
Al başımdan bu sevdayı götür yare ver
Selanik Selanik viran olasın (Aman)
Taşını topracını seller alsın
Sen de benim gibi yarsiz kalasın (Aman)
Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver
Al başımdan bu sevdayı götür yare ver

Kırklareli’ den çekilen telgrafla, Atatürk Kırklareli’ de Belediye başkanlığını Serbest Cumhuriyet Fırkası adayı silah arkadaşı Şevket Dingiloğlu’ nun kazandığını öğrenince daha derinlemesine bir inceleme ve araştırma yapma gereğini duydu. Özellikle Şevket Ödül ve diğer Kırklareli, Tekirdağ, Edirne milletvekillerini köylere kadar göndererek rapor istedi. Yetmedi İzmir Valisi Kazım Dirik’ i de görevlendirdi.

Gelen raporlara göre ; Trakya ve Kırklareli halkının irtica, şeriat, tarikat ve mezhepçilikle ilgisi yoktu. Atatürk Cumhuriyetine gönülden ve coşkuyla bağlı, vatanını milletini seven, askerliğini yapan, gerektiğinde canını seve seve veren, vergisini ödeyen, yasalara saygı gösteren bir halktı. Kırklareli yerli Türkler, göçmen Türkler, Rumlar, Yahudiler ve Bulgarlardan oluşan bir insan topluluğuydu. Yerli Türklerin ve göç eden Türklerin arasında Pomaklar, Boşnaklar ve Arnavutlar da vardı. Kırklareli il ve ilçelerinde camilerin yanı sıra Sinagog ve Kiliseler’ de bulunuyordu. Halk birbiriyle barış içinde kardeşlik duyguları ve iyi komşuluk ilişkileriyle kader, kıvanç ve acılarını paylaşarak ; babadan oğla geçen mesleklerini yaparak, ürettikleri ürünleri birbirlerine satıp paylaşarak yaşamlarını sürdürüyorlardı.  Milliyetleri farklı da olsa hepsi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydı ve herkes bununla övünüyordu. Ama Türk Ocakları daha fazla övünüyordu.

Rapor bilgileri devam ediyordu; Kırklareli Türk Ocağı gençleri ilde yaşayan Rum, Bulgar ve Yahudi yurttaşlara, tıpkı Bulgar Partizanların yaptığı gibi baskı, şiddet ve tehdit uyguluyor, bir an önce mal ve mülklerini kendi belirleyecekleri kişilere satıp kendi ülkelerine göç etmelerini istiyorlardı. Yerli Türklerin ve göç eden Türklerin arasında bulunan Pomak, Arnavut ve Boşnaklara da baskı yaparak ikinci sınıf vatandaş olduklarını söyleyip, mal edinmelerinin önüne geçiyor ve dışlamaya çalışıyorlardı. Oysa Türkiye Cumhuriyeti yasaları açıktı. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını kabul eden ve nüfus cüzdanını alan herkes eşit haklara sahipti. Bu Türk Ocakları bunları bilmiyor muydu ? Başkanları Hamdullah Suphi Tanrıöver Kurtuluş Savaşından bu yana beraber olduğu, hatip yurtsever, milliyetçi, cumhuriyetçi bir milletvekiliydi. Aslı Karesi Beyliğine kadar gidiyor, oradan da Orta Asya Oğuz boylarına uzanıyordu. Manisa ve Balıkesir halkı kendisini çok seviyor ve saygı gösteriyordu. Hatta Balıkesir gezisine gittiğinde Cami hutbesine çıkmasını özellikle istemiş ve halka da istetmişti. Mecliste yaptığı ateşli destek konuşmaları, İstiklal Marşını en güzel ve anlamlı ve gür sesi ile okuması, dinci, gerici ve irticacılara karşı duruşu, padişahlık, sultanlık ve halifeliğin kaldırılmasında üstlendiği roller Hamdullah Suphi Tanrıöver’ in artılarıydı. Türk Ocaklarının kurulması projesi de O’ na aitti.

Gerekçesi; Osmanlı zamanında Türk ikinci, hatta üçüncü sınıf bir insandı. Padişah kulları arasında en itibarsız olandı. Birinin; “ aptal, bön, anlayışsız ve akılsız olduğunu” “ TÜRK GİBİ” sözüyle anlatıyorlardı. Karamanoğlu Mehmet Bey’ in yayınladığı” Herkes Türkçe konuşsun ve Türklüğünü korusun “ fermanı unutulmuş bir taraflara gizlenmiş, Osmanlı Padişahları bile kendi soy kütüklerini araştırmaktan vazgeçmişlerdi. Çünkü karşılarına Oğuz Türklerinin Kayı Boyu çıkıyordu. Artık Padişahlık bitmiş, Cumhuriyet devri başlamıştı.

Bu nedenle övünç duyduğumuz Türlüğümüzün köklerine ulaşıp, gerçeklere ulaşmak ve Türklüğümüzü baş tacı etmemiz gerekirdi. Türk Ocaklarının kuruluş nedeni buydu. Bu amaçları Atatürk ve Tanrıöver uzun uzun konuşarak saptamışlar ve tekrar açılmasına karar vermişlerdi. Atatürk Tanrıöver’ den başkanlığı üstlenmesini istemiş, O’ da severek ve coşkuyla kabul etmişti.

Türk Ocakları gençlere kucak açacak, spor, edebiyat, güzel sanatlar, şiir, müzik, tiyatro etkinlikleriyle hem kendi kültürlerini, hem de halkın kültürünü geliştireceklerdi. Ayrıca Atatürk milliyetçiliği çerçevesinde Türklerin soy kütüğünü de araştıracaklardı.

Atatürk bu konuda yapılan çalışmaları anımsadı. Türk Ocakları öncülüğünde oluşturulan Tarih Bilim Kurulu ( Türk Tarih ve Dil Kurumu henüz kurulmamıştı ) Sovyetler Birliği ile ortaklaşa araştırmalarda bulunmak üzere Orta Asya’ ya gitmişler ve Uygur Türklerinin “ ORHUN ANITLARINI” inceleyerek, bu zamana kadar tüm dünya bilgin ve tarihçilerinin bildiği, halkımızın bilmediği “ TÜRK SOY KÜÜTÜĞÜ” ile geri dönmüşlerdi. Bu inceleme ve araştırmaların bu kadarla kalmaması, daha derinleştirilmesi ve devamlı araştırılıp bulguların dünya devletleriyle paylaşılması için  “TÜRK TARİH VE DİL KURUMU” kurulmasına karar verilmişti. Hazırlıkların sonunda ilk kuruluş toplantısıyla kamuoyuna kuruluşu duyurulacaktı.

Tüm bu güzel gelişmeler ve çalışmalar olurken Kırklareli Türk Ocaklarının ve yurdumuzun diğer illerindeki Türk Ocaklarının ayni tür istenmeyen amaç dışı tutum ve davranışlarının nedenleri neydi.? Bu nedenleri hemşehrileri olan Kırklareli’ ne giderek öğrenecekti.

Atatürk Kırklareli’ ne 6 Mayıs Hıdırellezinde (KAKAVA ŞENLİKLERİ) gelmeyi planlamıştı. Uzun yıllardır özlemini duyduğu Rumeli İlkbaharının bitki ve çiçek kokularını, kuş cıvıltılarını, bülbül şakımalarını, arı vızıltılarını, kedi miyavlamalarını, köpek havlamalarını, eşek anırmalarını, inek böğürmelerini, beygir kişnemelerini, koyun ve kuzu melemelerini, kurbağa vıraklamalarını duyacak o günleri tekrar yaşayacaktı. BİLAL PEHLİVAN ile karşılıklı oturacak Selanik’ teki komşuluk günlerini yad edecek, pişirilen tarhanada, kuskusta ve kol böreğinde Anacığının ustalığını bulacaktı.

Kırklareli’de ününü duyduğu AŞIK ALİ TANBURACI’dan;

Kırmızı gülün alı var
Her gün ağlasam da yeri var
Bugün benim efkarım var
Ah bu gönlüm arzu eder seni yar

Kırmızı gülün pürçeği
Yar önünde oynar köçeği
Neyleyim yarsız döşeği
Ah bu gönlüm arzu eder seni yar

Rumeli Türküsünü ve Selanik Ağıdını ( Türküsünü) dinleyerek rakısını yudumlayacak, leblebisiyle doruklayacaktı. Sonra efkar dağıtmak ve neşelenmek için Rumeli’ nin hareketli oynak ve revnak türkülerine geçilecekti. Vardar Ovası türküsüyle kadehler yenilenecekti.

Atatürk’ ün sazını ve sözünü dinlemek istediği AŞIK ALİ TANBURACI Kırklareli’mizin yetiştirdiği kültür kilometre taşlarından biriydi. Atatürk ile ayni kuşaktandı. Derlemiş olduğu Rumeli türküleri, Kırklareli ve yöresi türküleriyle, yapmış olduğu besteleriyle tanınırdı. Özellikle bestelediği  “ Kırmızı gülün alı var” tüm saz ve ses sanatçıları tarafından başyapıt olarak kabul edilir ve çalınıp söylenirdi. Kırklareli’ ne biz sivil toplum örgütlerinin veya diğer kuruluşların organizasyonuyla gelen Türk sanat ve Türk halk müziği sanatçıları Aşık Ali Tanburacı’ yı ziyaret eder, getirdikleri armağanları sunar ve bestelerini söylemek için izin isterlerdi. Aşık Ali Tanburacı ölünceye kadar Kırklareli’mizin onur ve saygınlığı için çalıştı. Aşık Veysel Sivas- Sivrihisar için ne anlam taşıyorsa, Aşık Ali Tanburacı’ da Kırklareli için ayni anlamı taşıyordu.

Ölümünden sonra besteleri ve derlemeleri Kırklareli Turizm ve Kültür müdürlüğü tarafından, ilimizde iki yıl görev yapan müzikolog ( müzik araştırmacısı ve bestecisi ) Hüseyin Yaltırık tarafından, Kırklareli Şiir, Edebiyat ve Sançtılar Derneği (KIRKSEDER) tarafından, Kırklareli Belediyesi Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü ve Kırklareli Kent Konseyi tarafından yazılı belgeler haline getirildi.

Kırklareli Belediyesi kentimizin bu saygın sanatçısına yıllar sonra da olsa gereken değeri vererek heykelini Kasapoğlu Orta Okulunun bulunduğu cadde kavşağına dikerek ölümsüzleştirmiştir.

AŞIK ALİ TANBURACI

( 1899-1982 )

1899 yılında Kırklareli’ de doğdu. Balkan Harbi sırasında ( 1912-1913) İstanbul’ a göç etmiş fakat bir sene sonra tekrar Kırklareli’ ne dönerek Kocahıdır Mektebine ( Şimdiki Ticaret Lisesi ) devam etmiştir.

Saz sanatçısı, Mekteb-i İdadi Devre-i Aliye’ de okudu. Niko Tavradis’ ten müzik dersleri aldı. Piyade Küçük Zabit Mektebi’ ni bitirdikten sonra taburun BORAZAN ONBAŞISI oldu. Askerde filüt çalmayı öğrendi. İstanbul’ un işgalinden sonra terhis edilerek Kırklareli Gençler Birliği Bandosu’ na girdi.

Halk Edebiyatı araştırmacısı ve Halk bilimci VAHİT LÜTFİ SALCI ile “ Kırklareli Halk Musikisi Cemiyeti’ ni kurdu. Dereneğin bandosunda KORNET çaldı.

Bir süre Kepirtepe ve ARİFİYE Köy Enstitüleri ile Çayırova Teknik Bahçıvanlık Okulunda saz öğretmenliği yaptı. İstanbul Konservatuarında açılan bir sınavı kazanarak kazanarak radyoda saz çalıp TUNA türküleri söyledi.

“Kırmızı Gül” ve “İslimye” türkülerinin yurt çapında tanınmasını sağladı.

1947 de Muzaffer Sarısözen ve Halil Bedii Yönetken tarafından yapılan derleme gezisine katıldı. Bir süre İl Tahrirat Kalemi ( yazı işleri ) ve bayındırlık Müdürlüğünde görev yaptı.  

07 Mart 1981’de kendisine yapılan jübilenin ardından 10 ay sonra, 27 Ocak 1982 yılında Kırklareli’de vefat etmiştir.         

 

İşte Atatürk, bu özlemlerle Kırklareli’ye hemşehrilerinin yanına gelmek istiyordu. Cumhurbaşkanı oluncaya kadar cephelerde asker ve komutanların arasında,  Mecliste milletvekillerin arasında, cadde ve sokaklarda halkın arasında bulunuyor, konuşuyor, tartışıyor, yapıyor, yaptırıyor özetle ulusuyla, halkıyla birlikte olmak istiyor.

Cumhurbaşkanı olduktan sonra devlet protokolü gereği etrafına bir duvar örülüyor ve yalnızlıklara gömülüyor. Çankaya Köşkündeki askerleriyle bile konuşması hoş karşılanmıyordu. Hele bu nedenler yüzünden ayrıldığı çok sevdiği ve saygı duyduğu eşi Latife Hanım ;

Çankaya’ da arkadaş ve memleket meselelerinin görüşüldüğü Atatürk sofrası programlarına istenmeyen gürültüler çıkararak ve hatta sofranın olduğu salona gelip hoşnutsuzluğunu belirterek kendisini arkadaşlarından ve toplumdan soyutlamaya çalışıyordu.

Atatürk bu yalnızlıktan kurtulmanın yolunu  “Beyaz Tren ve Beyaz Vagon“ projesini uygulamakta buldu. Önünde Türkiye Cumhuriyeti ve Cumhurbaşkanlığı amblemiyle Türk Bayrağı motifi işlenmiş bir beyaz lokomotif (BEYAZ TREN) arkasına taktığı Atatürk’ün geceli gündüzlü tüm gereksinmelerini karşılayacak donamımdaki Beyaz Vagon’u yurdunun istediği köşesine, İl’ ine, ilçesine, beldesine ve köyüne götürecekti. Atatürk böylece halkıyla bütünleşecek, Cumhuriyet Halk Fırkası adını verdiği partisinin halkın partisi olmasını sağlayacaktı.

Cumhuriyetin ilk kurulduğu yıllardaki hayalinde Yurdunu, Vatanını, Ulus’ unu eşiyle birlikte dolaşmak, çağdaş giysi, davranış ve kültürle okumanın, bilgi edinmenin ve bu bilgileri kullanarak yaşamanın erdemini halkına göstermek, halkına çağdaş yaşam tarzını benimsetmek istiyordu. Bu nedenle eşi Latife Hanımla ilk gezisini ( İzmir’i saymıyordu Çünkü İzmir Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra ikisinin de ikametgâhı olmuştu.) bu nedenle Latife Hanım’ ın soyunun olduğu UŞAK iline yapmışlardı.  Latife Hanım’ın dedeleri ve nineleri Uşak’daki Türkmenlerden Uşakızadelerdendi. Ünlü yazar Halit Ziya Uşaklıgil de ayni soydan geliyordu. Atatürk ve Latife Hanım evlendikten sonra İzmir’ de kutlamaya gelen Uşak eşrafı damatları olan Atatürk’ ü çifte kavrulmuş bir sevgi ve saygıyla selamlayıp Uşak’ a davet etmişlerdi. Atatürk bu davranışlarından ve davetten çok memnun olmuş ve en kısa zamanda Uşak gezisi yapmaya söz vermişti. İlk fırsatta da Uşak gezisi plan ve programını yapıp Uşak Valiliğine göndermişti. Uşakızadeler, kendi etkinliklerinin de programa eklenmesini Valilikten istemişlerdi. Gerekli yazışma ve görüşmelerden sonra bu istekler kabul edilmiş ve programa dahil edilmişti.

Atatürk Uşak’a geldiğinde ilk karşılayan heyet arasında Latife Hanım’ın akrabalarından ilkokula giden bir kız ve erkek çocuk da görev almıştı. Yeni harflerin ve Cumhuriyet eğitim, öğretim sisteminin sembolü olarak seçilen kız ve erkek öğrencilerin biri konuşma yapacak, diğeri şiir okuyacak, ellerindeki çiçek demetlerini Latife Hanım ve Atatürk’ e sunacaklardı. Anne, baba ve öğretmenleri çocukları çalıştırmış ve görevlerini kusursuz yapmaları için provalar yaparak hazırlamışlardı. Hatta Atatürk kendilerine soru sorarsa ne yanıt vereceklerini, büyüyünce ne olmak istediklerini, sorarsa ne diyeceklerini, ayaklarına gelen, ellerine geçen bu fırsatı en iyi değerlendirip güzel bir meslek seçmelerini ve Atatürk’ ten istemelerini söylemişlerdi.

Önce kız çocuğu (HANDE UŞAKLIGİL) şirin mi şirin, güzel mi güzel yüz hatları, bukle bukle saçları, çağdaş kıyafeti ile “ Hoş geldiniz “ konuşması yapmış ve öğretilen şekilde eteğinin ucunu tutarak hafifçe belini kırıp selam verdikten sonra çiçek demetini Atatürk’ e sunmak istemişti.  Atatürk konuşmasını alkışlarken kendisine çiçek sunmak üzere gelen kızın saçını okşayıp, çiçekleri Latife Hanım’ a sunmasını istemiş, elini bırakmamış, sunumun ardından yanına çekmiş okulunu, sınıfını öğrendikten sonra, büyüyünce ne olacağını sormuş. Kız “ Ben okuyup doktor olmak istiyorum paşam” deyince Atatürk yaverine not almasını ve okul giderlerinin tarafından karşılanacağını belirtmiş. Erkek çocuk Hulusi Mıdıkzade, Kurtuluş Savaşı ile ilgili  Vatan Şairi Orhan Şaik Gökyay’ ın “Bu Vatan Kimin” şiirini okumuş, ardından askerce selam verip, öğretildiği gibi çiçekleri Latife Hanım’ a sunmuş. Latife Hanım ”Eniştenin de elini öp, sonra soruları yanıtla” diyerek Hulusi Mıdıkzade’ yi yönlendirmiş. Atatürk, Hulusi Mıdıkzade’ yi kutlayıp okulunu, sınıfını ve öğretmenini sorduktan sonra, büyüyünce okuyup ne olmak istediğini sormuş. Hulusi Mıdıkzade, babasının kendisine sıkı sıkı tembihlediği gibi “Beni öğretmen yap Paşam” deyince Atatürk, çocuğa bakıp gülümsemiş, etrafını saran kalabalığı gözleriyle tarayıp, bir lider bakışı ile topluluğun kendisini dikkatle dinlemesini sağlamış ve herkesin işiteceği bir ses tonuyla “Bak çocuğum, doktor olmak iste, seni doktor yapayım. İyi bir doktor olmazsan bir veya iki insanın ölümüne neden olursun, bir daha da sana hasta getiren olmaz. Mühendis olmak iste, seni mühendis yapayım. İyi bir mühendis olmazsan yaptığın evlerin, köprülerin biri veya ikisi yıkıldığında bir daha sana iş veren olmaz. Ama ben seni hak etmediğin halde öğretmen yaparsam okuttuğun bütün çocukları cahil bırakır, yanlış eğitir veya zihinlerini zehirlersin yıllarca kimsenin haberi olmaz. Yetiştirdiğin öğrenciler hem kendilerinin hem ailelerinin, hem de ülkenin felaketi olurlar. Bu nedenle öğretmen yapılmaz, öğretmen olunur. Eğer sen okuyarak, bilgi edinerek ve bilgilerini iyi, doğru, güzel kullanarak öğretmenliğe hak ederek ulaşmak istiyorsan sana her türlü yardımı yaparım. “ diyerek engin bilgi ve doğru düşüncesiyle toplumu aydınlatmıştır.

ÖNEMLİ NOT: ATATÜRK’ÜN KIRKLARELİ’ NE NEDEN GELDİĞİNİN DOĞRU YANITLARINI BULMAK İÇİN EDİNİLMESİ VEYA ANIMSANMASI GEREKEN TEMEL BİLGİLER;

1- Bu yapıtın yazarı 1962-1964 yılları arasında ilk öğretmenlik görevini Uşak’ ta yaptı. Yukarıdaki olayın kahramanı Hulusi Mıdıkzade, okumuş hak ederek önce öğretmen, sonra da ilköğretim müfettişi olmuştu. Yukarıda yazdığı yaşanmış olayı önce çevresinden, sonra da beni teftiş etmeye geldiğinde öğrencilerimle birlikte kendisinden dinlemiştim. Bu anekdotu ”yaşanmış olayı“ ilk defa  “SON TAHLİLDE ALİ ÇAVUŞ” öyküsünde yazmıştım.

2- Yıl 1930 soyadı yasası çıkmamış ve Mustafa Kemal, “ATATÜRK” soyadına daha TBMM’ si tarafından kavuşturulmamıştı. Ama biz Kırklareli’mize Mustafa Kemal olarak gelen büyük kurtarıcımızı Atatürk diye bağrımıza basmışız. (soyadı kanunu 1934 yılında kabul edildi)

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURTULUŞ VE KURULUŞ DEVRİ

Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurtuluş ve Kuruluş olmak üzere iki önemli devri vardır.

Kurtuluş Devri, Kurtuluş Savaşının yapıldığı 19 Mayıs 1919 ile 9 Eylül 1922 yılları arasındadır. Kurtuluş Savaşında Atatürk’ ün yanında olanlar, yurdumuza saldıran 7 düvel düşmanlarla savaşmasına katılanlar, destekleyenler, Padişah ve yönetimini haksız ve suçlu bulanlar, Padişah ve işgalci yandaş ve yalakalar’ ın dışında kalan, Türk Ulusu’nun büyük çoğunluğu, hatta Padişah zamanında devlet kadrolarında görev alanlardı.

Kuruluş devrinde işler birden değişti. Atatürk’ ün yanında yer alan Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Halide Edip Adıvar, Adnan Adıvar gibi Kurtuluş Savaşı kahramanları “ Cumhuriyet neymiş? Savaşı kazandık. Emaneti götürüp Padişahımıza teslim etmemiz gerekir. Biz Padişah’ın ve Saltanatın kaldırılmasına karşıyız” diyerek Kuruluş’ a karşı çıkmışlardır.

Kurtuluş Savaşı’ na değil ama Kuruluş Devri’ne (Cumhuriyet’in ilanı ve yapılan Atatürk Devrimlerine) karşı çıkanların değişik hesapları vardı. Bazıları,( Birinci insan topluluğu ) “Ben Padişah lütfuyla paşalık makamına geldim. Padişah ekmeği yedim. Bugünkü varlığımı Padişah’a borçluyum” diyor; paşa dedelerinden, paşa babalarından gelen, okuma-yazma bilmeden paşa olmanın ve olanaklarının elinden alınacağını görerek Cumhuriyet yönetimine karşı çıkıyor; çoluk çocuğunu, dost, akraba, tarikat ve beslemelerini de yeni doğan çocuk ve torunlarını da Padişah ninnileriyle, Atatürk düşmanlıklarıyla doldurup yetiştiriyorlardı. ( İkinci insan topluluğu ) İngiliz ve Amerikan mandacılığını ( Bu ülkelerin yönetimine girerek sömürge olmayı) düşünen bazıları da “gelecek için tüm yatırımlarımızı Mandacılık üzerine yaptık. Padişahlığı, Saltanatı kaldırıp Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kurmak da neymiş? Bizim ülkemizin parası, pulu, okumuş insanı, yetişmiş elemanı mı var?“ diye yazılar, makaleler, haberler, gazeteler, dergiler çıkarıyor ve kamuoyundan yandaş toplamaya çalışıyorlardı.

Kişisel çıkarları için Din’ i kullanan irtica, gerici, şeriat yanlısı tarikatçı olan, en tehlikeli olan üçüncü insan topluluğuna ise; Cumhuriyet ve Laiklik gelecek, din elden gidecek, Halifeliği ve Saltanatı kaldırmak cehennemlik olmaktır. Mustafa Kemal ve ayni düşüncedeki arkadaşları DECCAL’dır, hutbeleri, demeçleri ve dinsel söylemleriyle Kuruluş Devri ve devrimlerine karşı çıkıyor, yer altı ( yasa dışı) örgütlenmelerle halkı Cumhuriyet ve Atatürk’ e karşı kışkırtıyorlardı.

Üç karşıt düşman düşünce kolundan gelen bu saldırılar, 1923-1930 arasında azalacağına artarak devam etmiş, sonraki yıllarda ise daha da çoğalarak günümüzdeki boyutlarına ulaşmıştır.

Kuruluş devrinde, Cumhuriyet Halk Fırkası milletvekili olan toprak ağaları da vardı. ( Dördüncü insan topluluğuydu) Onlar topraklarının korunmasından, köylü yurttaşların yanlarında ırgat ve yanaşma olarak çalışmasından ve kendi emirlerini dinlemelerinden yanaydılar.

Atatürk Cumhuriyeti, ilke ve devrimleriyle yapılacak TOPRAK REFORMU ile herkesi eşit hak ve hürriyetlere sahip yurttaş yapıyordu. “Bir Ağa ile bir Irgat’ ın eşit olduğu nerede görülmüştü? Irgat ve ahfadı okuduğu kadar okusun, yükseldiği kadar yükselsin Ağa’ nın nezdinde yine ırgattı. Elinde dedelerinden bu yana işgal yoluyla bulunan toprakları alıp ırgatlara dağıtmak kimin haddineydi? Bu Mustafa Kemal de çok oluyordu,” diye mecliste ve toprak ağaları arasında kendilerine destek arıyorlardı.

Oysa yurdumuzdaki toprak ağaları Osmanlının kuruluşundan bu yana “ Osmanlı hakimiyetini topraklarımıza dokunmazsanız ve çoğaltarak bizim saygınlığımızı korursanız kabul ederiz” koşuluyla ağalıklarını sürdürmüşler, topraklarını genişletmişlerdi. Avrupa Orta Çağının Derebeylik yönetimine dayanan yurdumuzdaki toprak ağalığı toprakların yanı sıra köylerdeki insanları da sahipleniyor, canının istediğinim koruyucu, kahya ve özel muhafız, silahlı güç yapıyor ve toprakları üzerinde Padişahlık, krallık gibi aşirete dayanan ağalığını sürdürüyordu. Osmanlı Padişahları dönem dönem bu Ortaçağ uygulamalarına son vermek istemiş, üzerinde oturdukları Tahtları sallanmaya başlayınca da vazgeçmişlerdi.

Kurtuluş Savaşında cephede vuruşan vatan için canını veren, bu toprakları kurtaran ağalar değil, ağaların yanında karın tokluğuna çalışan ırgatlar, marabalar ve yanaşmalar ile onların çocuklarıydı. Atatürk bu kahraman vatan evlatlarını cephelerde çok yakından ve iyi tanımış, bütün dünyanın bu kahramanlar karşısında şapka çıkardığına tanık olmuştu. Mehmetçik savaşı kazandıktan sonra komutanları “ Savaşı kazandık, düşmanı denize döktük, şehitlerimizi toprağa gömdük. Gazi oldun, İstiklal madalyası kazandın, haydi Mehmetçik sen köyüne dön. Bundan sonrasını biz hallederiz” demişlerdi. Köyüne dönen Mehmetçiklerin bazıları tarlalarının, eş ve kızlarının savaşa gitmeyen zenginler ve toprak ağaları tarafından zorla alındığını görmüşler, kahrolarak “ Biz bu Vatan’ ı bu günleri görelim diye mi kurtardık?” diyerek komutanlarına koşup çözüm istemişler veya ellerini kana bulamışlardı. Bazıları yine ağa kapısında ırgatlıktan başka iş bulamamış ve kahrolarak “  Biz Kurtuluş Savaşını askere gitmeyip yan gelip yatan ağalar için mi kazandık? Şehitlerimiz canlarını, Can’ larını ( sevdiklerini ) alan ağaların mutlu olması için mi verdi ?” diyerek komutanlara koşup çözüm istemişlerdi. Madem ki Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesiydi, öyleyse yanlarında olmalıydı.

Atatürk tüm bu gerçekleri yaşamış, kahraman Mehmetçiklerin dertlerini dinlemiş ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak, yeni bir enerji ve atılımla çözüm üretmeye çalışmıştı. Çevresinde yer alan uzman kişileri Çankaya’ da ki Atatürk sofrasında bir araya getirip konuyu tartışmış ve beyin fırtınası sonrası buldukları çözümü rapor halinde sunmalarını istemişti.

Hazırlanan raporda yazılan ve yapılması, uygulanması istenenler ;

A- Batı ve Orta Anadolu, Karadeniz ve Trakya’ da devlete ve vakıflara ait tarım arazileri toprağı olmayanlara, çiftçi başına 100 dekar olarak bedelsiz dağıtılacak, savaştayken malına ve ırzına el konulanların malları ve itibarları iade edilecek ve yapanlar “ VATAN HAİNİ “ olarak yargılanacaklardı.

Devlet arazilerinin yetersiz kaldığı yerlerde toprak ağalarının arazilerine devletçe el konulacak ağalara topraklarının yarısı bırakılacak, yarısının da Devlet hazinesinden parası ödenerek dağıtılacaktı. Ağalar yine zenginliklerini sürdürecekler ama Mehmetçik ırgatlıktan kurtulup, kendine yeten toprağında çiftçilik yapacaktı.

B- Doğu ve Güneydoğu’daki ağalarının elinden gaspettikleri devlet arazileri ile ellerinde bulunan tarım arazilerinin yarısını komisyonların belirlediği fiyattan devlet hazinesi satın alacak ve Mehmetçiklere en az 100 dekar olarak bedelsiz dağıtacak, T.C Ziraat Bankası tarafından bir çift öküz, bir inek parası ödenecek, Zirai Donatım Kurumu kanalıyla pulluk ve tırmık verilerek yanaşma olmaktan kurtulacaklardı.

Sıra uygulamaya gelmişti. Meclisten önce Devlet arazileri ve Vakıf arazilerinin dağıtılması yasası çıktı ve uygulamaya konuldu. Sonra Mehmetçik savaştayken mallarını gaspedenlerin cezası verildi ve malları ile itibarları eski sahiplerine verildi.

Sıra toprak ağalarına gelince Mecliste milletvekili olarak bulunan başta Adnan Menderes ve Emin Sazak olmak üzere kulis yaparak yasanın çıkmasını engellediler. 17 KASIM1924 de kurulan ilk çok partili demokrasi denemesi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ na girerek Cumhuriyet Halk Fırkası ve Atatürk’ e Toprak Reformu yüzünden karşı çıktılar. Şeyh Sait İsyanı nedeniyle 5.Haziran.1925’te parti kapatılınca bir müddet suskun kalıp tekrar yıkım çalışmalarına başladılar.

Dördüncü insan topluluğu olan toprak ağalarının derdi toprakların elden gitmesiydi. Onların Cumhuriyet, Laiklik, din, iman, saltanat, hilafet, Atatürk devrimleri, Latin harfleri, şapka, kılık kıyafet umurlarında değildi. Yeter ki topraklarına dokunmasınlardı.  Topraklarını korumak ve Atatürk’ ün itibarını düşürmek için dini, imanı, saltanatı, halifeliği araç olarak kullanıyorlardı.

Türkiye Cumhuriyeti Devletine ve özellikle ATATÜRK’ e düşman olan yukarıda yazdığımız dört grup yurdumuz insanları Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulunca mal bulmuş mağribi gibi hemen üyesi oldular, teşkilatlanmasından ilçe ve il yönetim kadrolarına kadar çoğunluğu ele geçirip Genel Başkanları Fethi Okyar’ ı önlerine katıp sele kapılmış gibi sürükleyerek götürmeye, gizli amaçlarına alet etmeye çalıştılar. Bunu sezen Fethi Okyar Atatürk’ ün çok partili yaşama geçmek için kurdurduğu partisini kapatarak onlara alet olmadı.

Atatürk’e çeşitli tarihlerde Ankara’ da yapılması planlanan ama uygulanmayan, daha sonra tekrar yapılmak istenen suikast girişimlerinde ve İzmir suikastında hep bu dört grup içinden gelen insanlar yer alıyordu. İzmir suikastı en iyi planlarıydı. İzmir Valisi Kazım Dirik planlarını sezip Atatürk’ ü Balıkesir’ de iken haberdar edip treni geciktirmese belki de menfur emellerini gerçekleştireceklerdi.

 

Bu dört grubu oluşturan insanlarımız, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, Cumhuriyete karşı girişilen tüm kalkışma ve isyanlarda, perde gerisinden eli silahlı yasa dışı örgütleri desteklemişlerdir. Diğer yandan da mecliste muhalefet edip, karşı görüşleriyle bir gurup oluşturmuşlar ve ilk kurulacak siyasi partinin temelini oluşturmak üzere CHP içinde bulunmuşlardır. İlk ayrılma Demokrat Parti ile olmuş, halkımızın demokrasi kültür ve eğitimi yarıda bırakılarak, geriye dönüşün, irtica ve şeraitin işaretleri devlet kadrolarındaki uygulamalarda kendini göstermiştir.

İlk darbe Anayasa’ nın adı Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile değiştirilerek hem Türk diline, hem de Türk hukukuna yapılmıştır. Ardından Türkçe ezan Arapçaya dönüştürülmüş, Köy Enstitüleri ve Halk evleri kapatılmış, hatta CHP’ nin mallarına el konulmaya kalkışılmıştır.

Cumhuriyet döneminin 1950 ye kadar olan yıllarında, Osmanlıdan kalan dış borçlar da dahil, borçların tümü ödenmiş, hazinemizde tedavüldeki para hacminin 10 katı altın Dünya Bankasına ve ilgili kurum ve kuruluşlara güvence olarak gösterilmişti. O yılarda dünya ekonomisinde henüz dolar geçerli para olarak yer almadığı için her ülkenin hazinesindeki altın birikimi ekonomik gücünün, dış alım satımının güvencesi oluyor, ne kadar çok altın birikimin varsa saygınlığın o kadar fazla oluyordu.

1950’de Demokrat Parti iktidara geldiğinde hazinemizde övünecek, göğsümüzü kabartacak ve Dünya ülkelerinin Türkiye’ ye şapka çıkaracak tonda altın stoku vardı. Demokrat Parti 10 yıl içinde hazineyi tam takır, kuru bakır yaptı. Dış saygınlığımız sıfırlandı, Küçük Amerika olma hayallerinden, Amerika’ ya el açan ülke konumuna geldik. Amerika en son borç isteğimizi geri çevirince, Rusya’ ya ( Sovyetler Birliği) gidip borç aramak istedik, ama hükümetimizin ömrü vefa etmedi, 27 Mayıs 1960 Devrimi oldu.

Halkımız bu on yıllık yanlış gidişata neden onay ( OY) vermiş, neden yapılan yıkımların farkına varamamıştı ? Esas incelenmesi gereken konu buydu. Eğitimci gözüyle tarihsel sürece baktığımızda yaptığımız tahlil ;

Demokrasi bilgi yönetimiydi. Demokrasi bilgisini edinemeyen kişi ve toplumlar demokrasiyi uygulayamazlardı. Demokrasi kültürü kazanmadan demokrasiyi uygulamak, okuma yazma bilmeden mektup yazmak demekti. Halkımız 1923 de Cumhuriyet yönetimiyle birlikte “Demokrasi Bilgi ve Kültürünü” yaşamındaki uygulamalarla ve okuyup bilgilenmeleriyle öğrenmeye başlamıştı.

Kuruluş devrinde Atatürk ve ülkemizi yöneten kadroda yer alan arkadaşları; belli zamanlarda halkımız demokrasi sınavından geçirmişlerdi. ( Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası çok partiye geçiş denemeleri” ile halkımız sınavdan başarılı not alamamıştı.

İsmet İnönü ve ülkemizi yöneten kadrosu 1945 ten sonra halkımızın demokrasi sınavından geçerli not alacağına güvenerek ve de hem öğrenip, hem okuyup, hem de uygulayarak daha çabuk öğrenip, daha başarılı olacağına inandıklarından “ Çok partili yaşama” geçtiler. Ama sonuç bekledikleri gibi olmadı. Hani köylerimizde çiftçilik yapmaktan ve de çocuklarını çiftçi yapmaktan öte bilgisi, kültürü ve uzak görüşü olmayan baba ve analar vardır, çocuklarını ilkokul 4. sınıfa kadar okula gönderip; okuma yazma ve dört işlem öğrendikten sonra; “ Artık kuzuları, hayvanları otlatabilir, çiftçilik işlerinde babana yardım edebilirsin, askerden eve mektup yazmayı, buğday parası hesaplamayı öğrendin” diyerek erkek çocuklarını; ananın ev işlerine, bağ bağçe işlerine yardımcı olacak, yeni doğan kardeşine bakacak, çeyizini hazırlamaya başlayacak, ekmek yemek yapmaya, ev işlerini yapmaya başlayacak yaşa geldin “ diyerek kız çocuklarını okula göndermeyip yarı cahil bırakırlar ya, işte Demokrat Parti yönetiminin başında yer alan partili Cumhurbaşkanı, DP sembollü baston taşıyan, Celal Bayar ve Ege toprak ağası Adnan Menderes ile kadrosunda yer alan yukarıda yazdığımız Cumhuriyet karşıtı 4 gruptan arkadaşları, halkımızın demokrasi kültürü ve bilgisi edinmelerini yarım bırakmışlardır.

Öğretmenimiz Orhan Cahit Tütengil

“Köylere gittiğinizde 2 tip insanla karşılaşacaksınız. Birincisi kara cahiller. Bunlardan hiç çekinmeyin. Bilgi edinmeye, her söylediğinize inanıp uygulamaya, kara cahilliklerini yenip çağdaş insan olmaya, çocuklarını da okutup adam etmeye hazırdırlar. Köyde sizin en büyük destek ve yardımcınız olurlar.

İkinciler AK CAHİLLER’dir. Hiçbir şey bilmedikleri halde bildiklerini zannederler, çok bilmişlik ( ukalalık) ederler. Öğretmenin yüzüne veya arkasına “ sen bu işlerden, siyaset işlerinden ne anlarsın? Git okulda öğrencileri okut. Bizi okutmaya kalkma, biz seni okuturuz” diyerek verdiğiniz ve vereceğiniz bilgileri kabul etmedikleri gibi sizin aleyhinize de çalışıp sizi ispiyon ederler.

Siz öğretmenler, meslek yaşamınız boyunca, bu ak cahillerden sakının ve gerçek Demokrasi ve Çağdaşlık Savaşının bunlarla yapılacağını unutmayın” öğütleriyle, sosyoloji öğretmeni (sonra profesör) olmanın engin bilgisiyle bizi köy öğretmenliğine yolcu etmişti.

Dedem’ in bir lafı vardı. Ak cahiller için söylenmiş, çok oturan bir laftı. Bilgisi olmadığı halde bilir gibi davranıp her konuya ve işe burnunu sokanlara,” Bir moktan anlamaz, yüznumaraya nöbetçi onbaşısı dikilir “ derdi.

Son örneğimizde Aziz Nesin’ den olsun;

Yazarlar Sendikası üyeleri olarak yaptığımız toplantı ve çalışmalar sonunda, bize yakın gördüğümüz bir lokantaya gidip karnımızı doyuruyor, içkimizi içiyor ve sohbetlerimizi “ Ne olacak bu memleketin hali“ başlığı altında sürdürüyorduk. Lokanta sahibi yönetim kurulundan izin alarak işyerini “ Yazarlar Sendikası Lokali “ tabelasıyla donattı. Artık lokalimiz olduğu için bazı toplantıları da orada yapmaya başladık. Lokanta sahibi bir adım daha atarak duvara astığı pano ve özel yaptırdığı çerçevelere ünlü yazarlara “ünlü” birer söz yazdırarak imzalarını almaya başladı.

 

12 Eylül 1980 karanlığın en koyu zamanları. Kenan Evren ;

Netekim konuşmalarıyla, Kuran- ı Kerim’ den ayetler okuyarak, Peygamberden Hadisler aktararak, irtica, tarikat ve şeriat yanlılarına yeşil ışıklar yakıyor; Aydınlara hakaret ediyor, siyasi partilerin hepsini suçluyor, liderlerini hapse atıyor, 17 yaşındaki gençleri yaşını büyütüp asıyor, özgürlük mücadelesi veren yurtsever insanlarımız için” asmayalım da besleyelim mi?” felsefesini yumurtluyordu. Bu antidemokratik ve çağdışı uygulamalar karşısında tavır alıp “ Aydınlar Dilekçesi “ yazarak itirazlarını Devlet ve Ulus nezdinde dile getiren aydınlarımızı da mahkemeye verip, yargıyı etki altına alıp hapse atmak istiyordu.

İşte o kara, kapkara günlerde, lokalimizde bu konu üzerine konuşurken AZİZ NESİN; “ Herkes kendini bir mok zanneder. Haklıdırlar. Çünkü insanların bencilliği ve kendini beğenme duyguları bunu gerektirir. Ama bazıları vardır kendilerini iki mok zanneder, bunlar AKCAHİL dir”.  Yazıp imzalamıştır.

27 Mayıs 1960 Devriminden sonra yeni 1961 Anayasası ile Demokrasi Kültür ve Eğitimi’ne başlanmak istenmiş, 1965 te “Demokrat Partinin devamıyız “ diyen Adalet Partisi, önce Ragıp Gümüşpala, sonra da Süleyman Demirel iktidarlarıyla bu girişimi engellemişler, böylece Ulusumuz’ un Demokrasi ve Kültür Eğitimi yarım kalmış, 2017 yılı itibarıyla da tamamlanamamıştır. Çevreye baktığımızda “AKCAHİLLER” in ne kadar çok olduğunu, bi moktan anlamayıp yüznumaraya nöbetçi onbaşısı olarak dikilenleri ve kendini iki mok zannedenleri” TV ekranlarında, siyasi parti kadrolarında, yandaş gazete sayfalarında, sizin sunmak, paylaşmak istediğiniz, kendilerine Demokrasi Kültürü ve Bilgisi kazandırmak istediğinizde “ Beni bilgisiz ve cahil olarak mı görüyorsun? Sen kendini ne sanıyorsun?” Diyen, davranan kişi ve kişileri de bol miktarda görebilirsiniz.

Eğer ülkemizi bu çağdışı karanlıktan kurtarıp aydınlığa taşımak istiyorsak; olmazsa olmaz gerçekleri bilmemiz ve uygulamamız gerekir. Bilim adamları Dünya’ da Demokrasiyi en iyi uygulayan ülkeler araştırması yapmışlar, en iyi olma nedenlerini de saptamışlar. Sonuç: Demokrasinin bilgi yönetimi olduğunun kanıtı olarak tüm Dünya’ ya duyurmuşlar.

  1. İSVEÇ          : Yurttaşlarının eğitim ve öğretim görme ortalaması 12 yıl.
  2. FİNLANDİYA : Yurttaşlarının eğitim ve öğretim görme ortalaması 11 yıl.
  3. İNGİLTERE  : Yurttaşlarının eğitim ve öğretim görme ortalaması 10,5 yıl
  4. ALMANYA   : Yurttaşlarının eğitim ve öğretim görme ortalaması 10,4 yıl
  5. FRANSA      : Yurttaşlarının eğitim ve öğretim görme ortalaması 10,3 yıl

Dünyadaki 196 ülke arasında yapılan bu araştırma sonucuna göre ülkemiz146.sırada, yurttaşlarının eğitim ve öğretim görme ortalaması 3,5 yıl olarak yer almıştır. Bu verilere göre biz ulus ortalaması alındığında “ilkokul 4. sınıfından terk“ olarak yer alıyoruz.

Yine ayni araştırma çalışması, Demokrasiyi en iyi uygulayan İsveç’ te bulunan Sivbil Toplum Örgütlerine üye olan insan sayısına bakmışlar; İsveç’ in nüfusu 8 milyon, örgütlere üye insan sayısı 32 milyonmuş. Buna göre her İsveç yurttaşı en az 4 örgütün üyesiymiş.

Oysa bizim ülkemizde örgütlü insan sayısı 1961-78 yıllar arasında her yıl çoğalma göstermiş, ardından gelen yıllarda azalmaya başlamış, içinde bulunduğumuz 2004-2016’ lı yıllarda ise ya iktidar yanlısı sarı sendika ve örgüt haline gelmiş, ya örgütlere üye olmaktan vazgeçilmiş, ya da hapislere atılmıştır.

Ülkemiz dışındaki aydın insanlar birden çok örgütlere üye olmakla övünürken, ülkemizde aydın geçinmeye çalışan ve taşıdıkları etiketin değerine layık olmayanlar” hiçbir örgüte üye olmamakla” övünüyorlar. Dekan etiketi taşıyan bir bilim insanı (!) “ Bize okumuş, bilgi edinmiş insan değil, cahil insan lazım. Cahil insanlarla ülkeyi daha iyi yönetiriz” diye TV ekranlarında demeçler vermektedir. İşin acı tarafı, dinsel içerikli veya iktidar güdümlü vakıflara, cemaatlere, derneklere, sendikalara üye olan ve biat eden, kul olan, ümmet olan insanlarımız da kendilerini sivil toplum örgütü üyesi saymaktadırlar.

Oysa yine yukarıdaki bilim insanlarının araştırma sonuçlarına göre, sivil troplum üyesi olmanın ve demokrasiyi işletmenin dört değişmez kural ve aşamaları vardır.

Birinci aşama: Birey olmaktır. Birey olmanın kuralı da; ekonomik, sosyal ve kültürel yönden kendi ayakları üzerinde durmaktır.

İkinci aşama : Örgütlenmektir. Örgütlenmenin kuralı da;  çalıştığı işkolunun, mesleğinin, sosyal yaşamının içinde yer alan toplumsal olayların daha iyiye, güzele ve doğruya ulaşması için; kurulan sivil toplum örgütlerine üye olmak. Üye olmak da bir etiket kazanmak, sosyal bir ayrıcalık kazanmak için değil; Soran, sorgulayan, çalışmalara katılan, sorumluluk alan, üreten ve paylaşan bir üye olmak.

Üçüncü aşama :  Örgütlerin birlikteliğini sağlamaktır. Ülkemizdeki bilgili, bilinçli, aydın etiketi taşıyan kişilerin çoğu ilk iki aşamaya ulaşan bir demokrasi kültürüne sahiptir. Örgütlerin birlikteliği aşamasına geldiğinde, hepimizin yakından tanık olduğu “En büyük örgüt, bizim örgüt, başka büyük yok” sloganını söylerler.

Başka örgütlerin de amaçları incelendiğinde ortak paydaları olduğunun ayırdına varmazlar. Bu bağlamda çok çarpıcı olduğu için yaşanmış bir olayı paylaşmak ve bu olaydan olumlu sonuçlar çıkarılmasını sağlamak isterim.

12 Eylül karanlığı ve dikta yönetiminin Turgut Özal Başbakanlığı ve Kenan Evren Cumhurbaşkanlığı yılları. Karanlıkların aydınlanmaya başladığı 1990 lı yıllardayız. Daha önceden girişilerek izinsiz kurulmuş veya kurulması planlanmış dernekler, gerekli yasal başvuruları yaparak toplumdaki yerlerini alıyorlar. Bu örgütlerin arasında üç tanesi “ Kamu Yararına kurulan dernekler” statüsünü Bakanlar Kurulu Kararıyla kazanıyor.

 

12 Eylül karanlığı ve dikta yönetiminin Turgut Özal Başbakanlığı ve Kenan Evren Cumhurbaşkanlığı yılları. Karanlıkların aydınlanmaya başladığı 1990 lı yıllardayız. Daha önceden girişilerek izinsiz kurulmuş veya kurulması planlanmış dernekler, gerekli yasal başvuruları yaparak toplumdaki yerlerini alıyorlar. Bu örgütlerin arasında üç tanesi “ Kamu Yararına kurulan dernekler” statüsünü Bakanlar Kurulu Kararıyla kazanıyor.

1- ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ (ADD) :

Amacını Atatürk’ ün ; “ Gençler, Cumhuriyet’ i biz kurduk. Onu koruyacak ve yüceltecek olan sizsiniz” özdeyişinden almış, bu doğrultuda çalışmalar yapan, hepimizin yakından tanıdığı, hatta üye olduğu, etkinliklerine gönülden katılıp desteklediği bir dernek.

2- ÇAĞDAŞ YAŞAMI DESTEKLEME DERNEĞİ (ÇYDD):

Amacını Atatürk’ ün : ” Hayatta en gerçek yol gösterici İlim’dir “ özdeyişinden almış , özellikle Doğu ve Güneydoğu’daki baskı altına alınmış kızların eğitim ve öğretimleri için okullar, yurtlar, kurslar açan, kız örencilere üniversiteyi bitirip meslek edindiren, kız öğrencinin kendisini kurtarmanın yanı sıra, ailesini ve çevresini de kurtarması sağlanıyordu. Bu yararlı derneğimizi de hepimiz yakından tanır, üye olur ve etkinliklerine katılarak burs yardımlarında bulunuruz.

3- TÜRKİYE EROZYONLA MÜCADELE VE AĞAÇLANDIRMA VAKFI (TEMA) :

Amacını Atatürk’ ün “ Vatan Toprağı kutsaldır. Kaderine terk edilemez” ; Özdeyişinden almış, bu doğrultuda çalışmalar yapan, yine hepimizin üye olmak istediği veya üye olduğu;  çevreyi, doğayı, ormanı, merayı, tarım topraklarını koruyan, yurt topraklarımızın yurt insanımızın aşını, işini, eşini sağladığı gibi, zenginleşmesini de sağlayan, kendi kendine yeten bir ülke olmamız için çalışan bir örgüt.

En büyük desteğim ve yardımcım olan Eşim ve Kırklareli’ de herkesin bildiği arkadaşlarımla bu üç güzel sivil toplum örgütüne de kuruluşlarından itibaren üye olmanın yanı sıra, ilimiz Kırklareli’ de şubelerini açan kurucu üyelerden olduk. Trakya illerinde şubelerinin açılmalarını ve teşkilatlanmalarını sağladık. Genel Kurultay delegesi seçildik ve her üç örgütten de “ Üstün Hizmet Belgesi” aldık. ADD’ nin ilk Kurucu Genel Başkan’ı Muammer Aksoy’ la ; derneğimizin amaçlarını gerçekleştirilmesinin vazgeçilmezi olan yurt genelinde örgütlenme çalışmalarına büyük emek verdik. Başkanımızın katledilmesinden sonra Genel Başkan olan Suphi Gürsoytrak ile de iki yıl çalıştık. Sonrasında Gürsoytrak; “ siyaset dışı” kalması gereken derneğimizi, bir siyasi partinin gençlik kollarıyla birleştirmek isteyince yollarımız ayrıldı. Türkiye genelinde iletişim kurarak durumun vahametini üyelerimize duyurduk ve “Olağanüstü Kurultay “ istedik.

Kurultay öncesi çalışmalarla, yeni emekli olmuş Anayasa Mahkemesi    başkanı Yekta Güngör Özden’ le görüşerek ADD’ ye Genel Başkan adayı olmasını sağladık. Bir bildiri hazırlayarak Kurultay’a gelen delegelere dağıttık. Kurultay Divanında görev alarak derneğimizin amaçlarına uygun çalışma yapmasını yeni Başkanımız Yekta Güngör Özden’le sağladık.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğimizin Genel Başkanı Türkan Saylan’ la Genel Merkezimiz İstanbul’ da ( yakınımızda) olduğundan ortak projeler ürettik ve uyguladık. Kırklareli Şubemiz’ özelinde olan “ Sabahattin Ali Kültür Günleri Etkinlikleri’ ni, her yıl Ç.YDD’ nin bir projesini hayata geçirerek düzenledik. Genel Başkanımız her yıl etkinliklere katılarak bizlere coşku kattı. Hatta kendisini Mustafa Ekmekçi ile birlikte evimizde konuk etme onuruna ulaştık.

TEMA Başkanı Hayrettin Karaca ve arkadaşı Nihat Gökyiğit ile, örgütümüzün Türkiye çapında, her ilçeye ve beldeye uzanan; Trakya çapında köyleri de içine alan bir örgütlenme ağı kurduk. Vakıf Genel Müdürü Ümit Yaşar Gürses, bu çalışmalarımızı: “ Karı-Koca ayaklarında çarık, ellerinde demir asa, yurdumuzu bir uçtan bir uca dolaşıp TEMA teşkilatını kurdular” sözleriyle Genel Kurultay’ a sunmuştur. TEMA’ da Mera Islah Çalışmaları, 10 Milyon Meşe Palamudu, Trakya Topraklarını Kurtarma Kampanyası projelerini yaşama geçirdik. Biz örgütte görev alıncaya kadar sadece fidan diken ve mera ıslah çalışması yapan TEMA “ Doğal Varlıkları koruma amacına yönelerek, çevre kirliliğinden, tarım topraklarının korunmasına, topraklarımızın ve insanlarımızın kaderine terk edilmemesine yönelen projeler hazırlamış ve uygulamıştır. Bu projelerin hepsi Ülkemizde büyük ses getirmiş, dünyadaki ilgili örgütlerce alkışlanmış, TEMA’ yla ortak proje hazırlama önerileriyle iletişime geçmişlerdir. Bu projelerin hazırlanmasından uygulanmasına, her aşamasında birinci derecede sorumluluk alarak görev yaptık.

Ahmet Taner Kışlalı da bizim gibi her üç örgüte üye ve ikisinde Genel Başkan Yardımcısı; TEMA’ da da Mütevelli Heyeti Kurucu Üyesi ve Genel Başkan danışmanıydı. Bizim çalışmalarımız, proje hazırlayışımız ve uygulamamız ilgisini çekmiş ve hakkımızda bilgi topladıktan sonra beni çağırarak konuşmak istemişti.

Kendisinden başka bu üç örgüte üye olanlara bu zamana kadar rastlamamış, benim üç örgüte de üye olduğumu öğrenince nedenini öğrenmek istemişti. Yalnız benim değil, Kırklareli’ den gelen eşim başta olmak üzere diğer arkadaşlarımızın da üç örgüte üye olduklarını söyleyip İsveç örneğini vermiştim. Çok mutlu olmuş ve : “ Ülkemizde Sivil Toplum Örgütleri birlikteliğini sağlamak ve demokrasimizi üst düzeylere taşımak amacıyla bir proje çalışması yapıyorum. Konuşmalarından ve çalışmalarından çıkardığım sonuca göre, siz de ayni düşüncedesiniz. Birlikte çalışalım ister misiniz ?” sözleriyle birlikte önermişti. Bizi uzaktan gözleyen arkadaşlarımızı çağırarak, Ahmet Taner Kışlalı’ nın önerisini açtım. Hepsi sıcak bakınca ben; “ Bu projeyi yaşama geçirmek için somut örnekler gerekir. Federasyon ve Konfederasyon birleşen fakat birleşmekten daha çok ayrışan örgüt yapılanmalarına tanık oluyoruz. Kağıt üzerinde örgütlerin birlikteliğini sağlamak kolay, ama yaşama geçirmek zor” açıklamasında bulundum ve “ ne yapılmalı” sorusu üzerine; “ Taslağını hazırlamış olduğumuz” Cumhuriyet Treni” projesini açıkladım. Edirne’ den Ardahan’ a kadar gidecek, yurdumuzun demiryolu olan her istasyonuna ulaşacak olan, özel hazırlanmış; yurt motifleri, barış çiçekleri ve Türk Bayrağı ile süslenmiş, alnında “ Cumhuriyet Treni” yazan bir lokomotif ardına taktığı üç özel vagonlarının birincisinde ADD’ nin çalışmalarını, ikincisinde ÇYDD’ nin çalışmalarını, üçüncüsünde TEMA’ nın.

ATATÜRK’E GÖRE ÇAĞDAŞ UYGARLIK

İçinde bulunduğumuz 2017 yılından, olayları objektif( tarafsız ama, TC Demokratik, Laik, Sosyal Hukuk Devletini, Atatürk İlke ve Devrimlerini öpüp başımın üstüne koyarak) ; Araştırıp, inceleyip yorumladığımızda, karşımıza çıkan “ Gerçek Tarih sayfalarını” okurlarımızla paylaşmak, aydınlık geleceğimiz için önem taşımaktadır.

2017 yılından 1919 ve 30 yıllara ve Atatürk’ümüzün 100.doğum yılı olan 1981 yılına ilişkin üç yaşanmış olayla bu bakışımızı tamamlayıp “ ATATÜRK KIRKLARELİ’ NE NEDEN GELDİ” ana temamıza dönmek istiyorum.

Atatürk diyor ki ; “ Ulusça çok çalışacak; Ülkemizi ve insanlarımızı muasır ( çağdaş) medeniyetler, milletler ( uygarlıklar, uluslar) düzeyine çıkaracağız.”

Yakın arkadaşları Atatürk’e ; “Muasır medeniyetler dediğimiz Avrupa ülkeleriyle Amerika Birleşik Devletleri  oluyor. Onlardan Yedi Düveli biz Türkleri tarih sayfalarından yok etmek için savaş açtı. Kurtuluş Savaşımızı, Kutsal İsyanımızı biz bu ülkelere karşı verdik. Onların hiç biri biz Türklere dostça yaklaşmadı. Şehitlerimizin kanlarıyla sınırlarını çizdiğimiz Vatan Haritamızı Lozan Barış Masasına başımızda taşıdığımız “ Zafer Tacı ile götürdüğümüzde ve söke söke hakkımızı aldığımızda İngiliz Devlet Adamı ve diplomatı Çorçil: “ Lozan’ da almış olduğunuz bu hakları cebime koyuyorum. Çok yakında bize gelecek ve yardım işteyeceksiniz. O zaman cebimdekileri çıkarıp önünüze koyacak ve daha fazlasını isteyeceğiz” demişti. Şimdi bi bu ülkeleri “ muasır medeniyetler” olarak nasıl düşünürüz?  İstiklal Marşımızı yazan Mehmet Akif Ersoy hepimizin saygı ile dinleyip övgü işle okuduğu İstiklal Marşımızın bir kıtasında; Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar- Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var- Ulusun korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar ”Medeniyyet” dediğin tek dişi kalmış canavar? Diye Ulusumuza seslenerek, y düvelin içinde bulunduğu muasır medeniyetleri tek dişi kalmış canavarlar olarak tanımlamıştır.

Bu tanımla sizin tanımınız çelişmiyor mu? Diye sorunca Atatürk ; “ Avrupa’ nın ve Amerika’ nın iki yüzü vardır. Siz buna iki grup insanı ve iki ayrı düşünce taşıyan bilgili ve kültürlü insanı diyebilirsiniz. Birinci grupta yer alan bilgili ve kültürlü insanlar, onların Politika, bizim Siyaset dediğimiz arenalarda, meydanlarda, sahnelerde, milletlerarası toplantılarda boy gösterip akıllarını kullanarak, emperyalizme hizmet ederek, mazlum ülkeleri sömürmeye kalkarlar;  savaş açar, açtırır, kendi çıkarları için başka insanları ve ulusları ölüme gönderirler. Zengin ve mutlu olma hakkını yalnız kendilerinde görürler. Dünyaya hakim olmak ve yönetmek isterler. Görüldüğü gibi bizim kültürümüzde “ sosyal”, “toplumsal” gibi kavramları karşılayan “POLİTİKA“ veya “SİYASET” gibi sözcükler yok. Çünkü çok yönlü düşünmek ve aklımızı terbiye etmek gibi bir düşüncemiz olmamış. Atasözümüz “Ortak malı köpekler bile yemez” diyerek her türlü ortak akıla ve düşünceye akıl kapımızı kapalı tutmuştur.

( YAZARI NOTU : Eski Yunancadan (Latincede) gelen POLİTİKA sözcüğünün anlamı: Çok yönlü bakmak ve düşünmektir. Bizim dilimize Arapçadan gelen “SİYASET” sözcüğünün kökü SEYİS  ( ata terbiyecisi) den gelir ve “ AKLIN TEWRBİYE EDİLMESİ” anlamını taşır. Aklın terbiye edilmesi, kendi aklını üstün tutup başkalrının aklını hiçe sayanları terbiye edip; ortak akıl, ortak yaşam, ortak çıkar ve toplumsal yaşam kurallarının öğrenilip uygulanması demektir. Her iki sözcüğünde kapsamı aynıdır. Bu iki sözcüğün Türkçe karşılığı da olsa, olsa SOSYOŞLOJİ veya SOSDYAL BİLGİLER veya SOSYAL YAŞAM ( bilgileri) olabilir. Bu sözcüğü TOPŞLUMSAL YAŞAM’ da yapabiliriz. “ )     

Demokrasimizin; demokrasi kültürü ve eğitimimizin gelişmemesinin başlıca nedenlerinden birisi de budur.

Atatürk devam eder; “ İkinci grupta yer alan bilgili ve kültürlü insanlar, bilim, ilim ve fen insanlarıdır. Bilgi edinirler, yenilik, keşif ve icatlarda bulunurlar, öğrenir ve öğretirler ve tüm yaptıklarını insanlığın hizmetine sunarak ortak yaşama katkıda bulunurlar. Hiçbir bilim adamının savaş açmak, sömürmek, dünyaya tek başına hükmetmek, tüm zenginlik ve mutluluklara tek başına sahip olma gibi bir düşüncesi yoktur. Keşif ve icatta bulunanlar, silahları ve cephaneleri insanları öldürmek için değil, savunmak, yararlanmak ve korunmak için bulmuşlardır. Bilim adamı DİNAMİT, kendi adını verdiği buluşunun, maden ocağı açmak yerine inanları öldürmek için kullanıldığına tanık olunca, Nobel Ödülünü almaktan vazgeçmiş ve “ Buluşumun insanların ölümünde kullanılacağını bilseydim, bulmaktan, icat etmekten vazgeçerdim” demiştir.  Benim muasır medeniyet dediğim ikinci gruptaki insanlardır. Biz Avrupa, Amerika ve gelecekte om düzeye yükselecek dünya ülkelerinin sosdyal yaşamını benimsemiş, bu u tüm dünya insanları ile paylaşmayı amaçlamış insan topluluklarını“ muasır medeniyet” (Çağdaş Uygarlık) olarak tanımlıyoruz. “

“YAZARIN NOTU; Kırklareli Atatürkçü Düşünce Derneği olarak (2004-2005 yıllarında) Selanik Gezisini iki otobüs üyemizle yapmış; Atatürk’ ün evindeki Anı Defterine, yukarıdaki düşüncelerimi yazarak ve Atatürk’ ümüzün düşünce ve fikirleriyle pekiştirerek yazmıştım.”       

ATATÜRK’ÜN SOFRASI

Özellikle Atatürk’e, Cumhuriyet ve Devrilere karşı olan; Sarıklılar ve Fesliler grubundan olanlar gerçekleri bilgi edinip öğrenmeden iftira atmak ve kara çalmak amacıyla, Atatürk sofrasını kastederek; Atatürk ve İnönü için  “İKİ AYYAŞ “ tanımı yaparlar; ümmet ve müridlerine de böyle anlatıp değerlerinden düşürmeye çalışırlar.

2,3, dönem milletvekilliği yapmış, Atatürk’ ün yakınında bulunmuş, Atatürk’ ün davetiyle Çankaya Köşkündeki Atatürk Sofrasında bulunmuş Gazeteci yazar Falih Rıfkı Atay, belgelere dayanarak yazdığı  “ Çankaya Notları” adlı yapıtında; Atatürk’ün muhafızı olarak Kurtuluş Savaşı başlangıcından ölümüne kadar yanından ayrılmayan ve 1.2.3. Dönem Milletvekilliği yapan Kurtuluş Savaşı Komutanı ve Devlet Adamı Hasan Saka’ nın Anılarından; yine Selanik’ ten mahalle arkadaşı, Askeri Lise ve Harp Okulundan sınıf arkadaşı, Suriye-Şam’ dan başlayıp ölünceye kadar Salih Bozok’ un oğlunun yazdığı Anı Belgelerden gerçekleri araştırdım. Üç Devlet Adamımızın da birleştikleri ortak noktalardan notlar çıkararak sizlerle paylaşmak istedim.

FALİH RIFKI ATAY, HASAN SAKA ve SALİH BOZOK’ tan ATATÜRK’ ÜN SOFRASI

Atatürk, 1.Dönem Milletvekillerinin, görevleri sona erince kurduğu Cumhuriyet Halk Fırkası siyasi yapılanmasıyla seçilen 2. Dönem Milletvekillerinin oylarıyla önce Cumhuriyet’i ilan etmiş, sonra da Cumhurbaşkanı seçilerek Çankaya Köşküne,  Latife Hanımla evlenerek taşınmıştı. Parlamenter sistem gereği, Başbakan olarak İsmet İnönü’ ye görev vermiş ve Kabineyi ( Bakanlar Kurulu) oluşturup, getirmesini, ardından Meclisten güvenoyu alıp görevlerini yapmalarını istemişti. 23 Nisan 1920’ den 29n Ekim 1923’ e kadar Meclis Başkanlığı yapmış ve ülke sorunlarıyla uğraşıp çözümler üretmiş bir lider, birden Çankaya Kökümde, TBMM çalışmalarından uzak, dağarcığında yapılacak devrimlerin plan ve projelerini en ince ayrıntısına kadar bulunduran ve uyun koşulları bekleyen Atatürk, yalnız başına kalmıştır.

Eşi Latife Hanım, Atatürk’ün artık Meclise gitmesini, silah ve devrim arkadaşlarıyla çok sık görüşmesini, hatta Köşk’ ün bahçesine çıkıp Mehmetçiklerle sohbet etmesini istememekte ve bu düşüncelerini bazen sözleriyle, bazen de tutum ve davranışlarıyla belli etmektedir. Atatürk Latife Hanım’ ın bu tutum ve davranışlarını başlangıç yıllarında hoşgörü ile karşılamış; üst kattan gürültü çıkarıp toplantılarını bozmasını, hatta aşağı kata inip; “toplantıya son vermelerini” istediği konuşmalarını da “zamanla geçer” diye düşünerek sineye çekmiş. Fakat Rize, Artvin ve Erzurum gezilerinde yaptıkları bardağı taşırmış ve evliliklerini sona erdirmiştir.

Atatürk, 1924 Anayasasının Cumhurbaşkanına verdiği yetkiler çerçevesinde davranmayı, “Devlet Adamı” olarak vazgeçilmez kural saymıştır. Hatta; “gerek gördüğü hallerde Bakanlar Kurulunu toplantıya çağırır ve başkanlık eder” maddesine olağanüstü haller dışında başvurmamıştır. Yalnız ülkesini ve insanları “muasır medeniyetler düzeyine” (çağdaş uygarlıklar düzeyine) ulaştırmak için yapmayı düşündüğü devrimleri, yeri ve zamanı gelince yapmak istemektedir. Bunu yapmanın yolu da “Bakanlar Kurulu Kararı olarak Meclise sunulması ve onaylanması” kuralına uyulmasıdır.

ATATÜRK’ ÜN BİR DEVRİMİ GERÇEKLEŞTİRME AŞAMALARI

İşte “Atatürk’ ün Sofrası” bu düşünceden doğmuştur. Atatürk, yapılmak istenilen devrimi en yakın arkadaşlarıyla TBMM oturum ve çalışmalarından, çalışma saatlerinin sona ermesinden sonra, Çankaya Köşkündeki çalışma odasının büyük çalışma masasında bir araya gelerek görüşüp tartışmış, hepsini uyum sağladığı bir Devrim Planın hazırlamıştır. Günlük çalışmaların yeterli görüldüğü ve yeterli üretim yapıldığı varılınca da aynı çalışma masası, yemek masası olarak işlev görmüş, doğal olarak da rakı içilip şarkılar söylenmiş, anılar tazelenmiş ve geleceğe ilişkin hayaller kurulmuştur.

Bu devrim’ in birinci aşamasıdır. Atatürk bir devrimin gerçekleşmesi için hemen ikinci aşamaya geçerek bu kez Çankaya Toplantılarına ilgili Bakanları, Devrim yapılacak İl’in Milletvekillerini ve bu konuda bilgilerine başvurulacak bilim insanlarını davet ederek görüşmeler yapmakta, Devrimin uygulanması için önlerinde bulunan engellerin kaldırılmasını sağlamaktadır. Bu çalışmanın ardından da konuklarına Atatürk Sofrasında yemek sunmaktadır.

Üçüncü Aşamada; yapılmak istenen devrimi savunan ve karşı çıkan milletvekilleriyle toplantı yaparak, olumlu ve olumsuz görüşleri ve bu görüşü ileri süren Milletvekillerini dinleyerek, plana olumsuzlukları giderecek eklemeler yapmakta; çalışmanın ardından yine Atatürk Sofrası kurulmaktadır.

Dördüncü Aşama; Meclis görüşmeleri ve oylamasıdır. Lehte ve aleyhte yapılacak görüşmeler ve sonunda yapılacak oylamada “ KABUL” ( Bugüne göre EVET) çıkması için gereken çalışmalar hem Çankaya’, hem de TBMM’ de yapılmakta; doğal olarak da üretimin ardından Atatürk Sofrası kurulmaktadır.

Beşinci ve son Aşama; Devrim’ in ilan edilmesi ve uygulanmasıdır. Bunun çalışmaları öncelikle Devrimin yapılacağı İl başta olmak üzere tüm yurttaşların bilgilendirilmesi ve hazırlanmasıdır. Bu yapılan hazırlım çalışmalarının ardından, Atatürk ve Devrim Arkadaşlarıyla Başbakan, ilgili bakanlar ve bulunulan il ve çevre İllerin Milletvekilleri gelerek halkla bütünleşmekte ve Devrimi ilan ederek uygulamaya koymaktadır. Yine doğal olarak Ankara’ ya dönüşte Çankaya Kökünde “Değerlendirme Toplantısı” yapılmakta ve Atatürk Sofrası kurulmaktadır. Her yapılan Atatürk Devriminde yüzde doksan bu aşamalar uygulanmıştır.

Atatürk’ü, Silah ve Devrim Arkadaşlarını yermek, kötülemek ve halk nezdinde itibarsızlaştırmak için, “Atatürk’ ün Sofrasını” içki içilen bir sofra ve kendilerini de “ İki Ayyaş” olarak gösterme gayretindedirler. Keşke kendileri de” İki Ayyaş” olabilseler de ülkemizi aydınlık yarınlara ulaştırabilseler.

TARİHTE KÜRDİSTAN, KÜRTLER, KÜRT İSYANLARI VE DERSİM İSYANI

Yurdumuzun bir bölümünde yaşayan Kürt yurttaşlarımızla devletimizin ve devleti yöneten hükümetlerimizin hep sorunları olmuştur. Bu sorunların temelinde yatan; bu bölgede yaşayan yurttaşlarımızın Cumhuriyet bireyi olamamalarıdır. Bu nedeni de; Ortaçağ Avrupa düzeninin Derebeyliği gibi, Ortaçağ Asya ve Ön Asya düzeninin Toprak Ağalığı ve Aşiret yapısıdır. Avrupa Derebeylikleri Yeni Çağ ile birlikte yıkılmış, köle olarak kullanılan insanlar önce özgürlüklerine sonra da mülkiyetlerine kavuşarak insanca yaşama onuruna ulaşmışlardır. Oysa Asya ve Ön Asya’ daki feodal yönetim, şeriat ve ağalık düzeni, Yeni Çağda değil, Yakın Çağda ve günümüz iletişim Çağında aynen devam etmekte; Toprağın sahibi olan Ağa dinin sahipliğine dayanan işbirlikçi tarikat liderleri ve hiçbir gücün yıkamayacağına inandırılmak istenen aşiret düzeni, halen devam etmekte ve bu bölgede yaşayan bizim gibi sıradan yurttaşlarımızı inim inim inletmekte ve ölümlere sürüklemektedir.

Atatürk, Silah arkadaşları ve Devrim arkadaşları, Toprak Ağalığı düzenine ve Kürt sorununa kalıcı çözüm olarak Toprak Reformunu görmüşler, Toprak Kanunu’ nu çıkararak bu düzene son vermeyi amaçlamışlardır. Atatürk’ ün beklenmeyen rahatsızlığı, hastalığı ve zamansız ölümüyle, ardından çıkan 2.Dünya Savaşı, Toprak Kanununun çıkarılmasını geciktirmiş; 1946 yılında geçilen Çok Partili Demokratik Parlamenter sistemle de olanaksız hale gelmiştir. Çünkü Toprak Ağaları Demokrat Partisini kurarak iktidar olmuş ve Toprak Kanunun indirilmemek üzere rafa kaldırmıştır. Buna rağmen Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları olan kitabın geçtiğimiz bölümlerinde tanımını yaptığımız dört grup yurttaşlarımız ve bugünkü uzantıları veya temsilcileri Kürt sorunlarından da Atatürk’ü, Silah Arkadaşlarını ve Devrim Arkadaşlarını sorumlu tutarak suçlu ilan etmeye çalışmaktadırlar.

Bu nedenle bu başlık altında konuyu tüm okurlarımızın “bütününü kavrayacak Özet Bilgilerle” aydınlatılıp bilgilendirilmesini amaçladık.

Özet bilgilere girmeden önce bir saptama ve bir de açıklama: Sevgili Emre Kongar hocamız Avrupa’nın ve Dünya’ nın gelişmiş ülkelerindeki demokrasi ve gelir farklılığını “Bu ülkeler tarım toplumu olmaktan, endüstri toplumu olmaya geçmişler ve burjuva( ticaret yaparak geçimini sağlayan halk) ile işçi sınıflarını oluşturmuşlardır. Bu sınıflar üreten, üretime katılan, soran, sorgulayan ve haklarını söke söke alan bir örgüt yapılanmasına ulaşmıştır. Bu nedenle haklarına ve bunu borçlu oldukları demokrasilerine sonuna kadar sahip çıkar ve dokundurtmazlar. Oysa tarım toplumlarında işçi sınıfı ve burjuva oluşamamıştır. Bunun içinde özgürlükleri ve hakları için örgütlenmeleri yoktur, veya çok azdır veya güdümlüdür. Bunun sonucunda da tarım toplumlarında demokrasinin gelişmesi ve haklara sahip çıkılması çok azdır ve cılızdır.” Bilimsel açıklamasıyla bizi aydınlatmaktadır.

Yine rahmetli Tarık Zafer Tunaya Hocamız “İnsan derisiyle kaplı Anayasa” yapıtında, Fransa’ya yaptığı bir gezide Paris Milli Kütüphanesini gezerken, kütüphanenin en görkemli köşesinde ve ışıklar içinde “İNSAN DERİSİYLE KAPLI ANAYASA” yazısını okur. “Tüylerim ürperdi. İnsan derisinin böyle bir kitapta bulunması beynimi allak bullak etti” diye düşüncelerini ve duygularını açıkladıktan sonra yetkiliyi çağırıp ”bunun ne anlama geldiğini” sorar. Yetkili gülümseyerek açıklar; “1789 Fransız İhtilalinden sonra 1791 de kabul edilen Yurttaşlık Yasalarına göre hazırlanan Fransa Anayasasında yazılı her madde için yüzlerce Fransız Yurttaşı can vermiş, binlercesi hapislerde yatmış, binlercesi de kan dökmüş, mücadele vermiştir. Fransa’yı yöneten hiçbir yönetici, Fransa Anayasasının değil tek maddesine, tek virgülüne bile dokunamaz. Dokunmaya katlığında tüm Fransa Yurttaşlarını karşısında bulur. İşte bu çok değerli Yurttaşlık Yasası Anayasamızı, kütüphanemizin en değerli köşesini en yüce katına mecazi anlamda ve dikkat çekmek, sizde uyandırdığı izlenimi uyandırmak için “İNSAN DERİSİYLE KAPLI ANAYASA” yazdık.

Bu örnek endüstri toplumu ile tarım toplumu arasındaki farkı çok iyi anlatmaktadır. Bizim Anayasalarımız acaba ne kadar “İNSAN DERİSİYLE KAPLI”?

Açıklama: Burada özet olarak sunulan bilgiler en azında 100 kaynak ve başvuru sonucu derlenmiş bilgilerdir.  Bunların hepsine bir veya iki yapıtta ulaşmak olanaksızdır. Okurlarımız için bir “Başvuru” kitabı olarak kullanılabilmesi için bu çaba harcanmıştır.

KÜRT SORUNUYLA İLGİLİ ÖZET BİLGİLER

Tarih Baba diyor ki; KÜRDİSTAN: Fırat ve Dicle nehirlerinin kaynağından, kollarından ve Irak topraklarından Basra Körfezi’ne dökülünceye kadar etkiledikleri bölgeye Kürdistan denir. Türkiye’deki coğrafya bölgesi çok dağlıktır. Burada binlerce yıl önce yaşayan Sümerler, bu bölgeye Sümerce de “DAĞ” anlamına gelen “KUR” adını vermişlerdir. Bu sözcükten de Kürdistan ”Dağlık yer, dağlık bölge” türetilmiştir. Tıpkı Balkan Yarımadasındaki Balkan Dağlarında, BALKAN sözcüğünün anlamı, geçit vermeyen dağlar ve çok ağaçlı ormanlar anlamını taşıdığı gibi. Şimdi ağaçsız, ormansız, kel tepeler ve kayalıklar olarak görülen Kürdistan, binlerce değil, yüz yıl önce sık ormanlarla kaplıydı. Evliya Çelebi ”Bu ormanlara kılavuz almadan giren yolunu bulamaz” diyerek bizlere bilgi vermektedir. Irak’ta kalan Kürdistan bölümü ise düzlük ve ovalıktır. Dicle ile Fırat arasında kalan bu bölüme de Mezopotamya (düzlük, ovalık, sulak ve verimli bölge” denmiştir. Mezopotamya’ da burada binlerce yıl önce yaşamış Asurlular tarafından verilmiştir. Tarih Baba’ nın bu tanımına göre; Kürdistan’ ın dağlık bölümü Türkiye coğrafyasında, ovalık bölümü Mezopotamya da Irak coğrafyasında yer almaktadır. Bu terim bir halkın memleketi olarak değil, bir coğrafi terim olarak kullanılmıştır. -“Dersim” başlığı altında daha ayrıntılı bilgi verilecektir.

Tarih Baba yine diyor ki; “KURTİ” Sümercede “ Dağın halkı, Dağda Yaşayanlar” anlamına gelir. Tıpkı Balkanlar üzerinde yaşayan halka ”Dağlı” dendiği gibi. Kürt Halkı da Doğu ve Güneydoğu Dağları üzerinde yaşadıkları için; Trakya, Balkanlar ve Rumeli’ ye göre Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ nun DAĞLILARI dırlar. Sümerce dilindeki sözcük anlamı budur ve burada yaşayan halkımız da tarihten gelen ortak yaşam kültürüyle KÜRT ve Kürdistan sözcüklerini türetmiş ve benimsemişler, vazgeçilmezleri arasına almışlardır. Sümercedeki KÜRTİ ismi,  Greklerde (Eski Yunan Medeniyetinde) 20 bin 500 yıl önce “KARDURYA”, daha sonraları ise” KUR DİENNE” (Kürt Memleketi) diye geçmektedir.

Türk Tarihindeyse Kürdistan terimi ilk defa Selçuklular tarafından kullanılmıştır. Hazar Denizi’ nin doğusundaki Maveraünnehir (iki nehir arası) toprakları merkez edinip, buradan Anadolu’nun Doğu ve Güneydoğusu’na akıncılarıyla sarkan Selçuklular, buralarda yaşayan halkın kullandığı terimi kendi dillerine (Türkçeye) uyarlayarak, yeni gittikleri bu yere KÜRDİSTAN, burada yaşayan halka da KÜRT adını vermişlerdir.  Alpaslan, 1071 Malazgirt Savaşında, buradaki halkı kölesi gibi kullanan Doğu Roma İmparatoru Romen Diyojen’e karşı savaşırken, birden tepelerin ardından gelen bir ordunun kendi askerleri yanında yer aldığını görür.  Bu ordu, daha önce görüşüp, Bizans Ordusuna karşı birlikte savaşmayı ve kölelikten kurtarmayı önerdiği, onların da kararsız kalıp düşünelim dediği, savaş başlayıncaya kadar da gelmeyen Kürt Ordusuydu. Zaferden sonra Kürtler kendi topraklarında özgürce yaşamaya başlamış, Anadolu’ nun fethinden ve Anadolu Selçuklu Devleti kurulduktan sonra da Kürtler ve Türklerin dost ve kardeş ilişkileri sürmüş, Türkler Kürtlerin toprak bütünlüğüne, aşiret yapılanmasına ve tarikat Şeyhlerinin dinsel bilgileriyle yaşam kuralları edinmelerine dokunmamıştır.  Anadolu Selçuklu Devletini yıkılmasından sonra kurulan Osmanlı Beylikleri de Kürt Toprak AĞALARI, Aşiret Reisleri ve Tarikat Şeyhleri ile iyi geçinmişler, birbirlerinin mülkiyet haklarına saygılı davranmışlardı. Zaten Anadolu Selçuklu Devletinden bu yana; Türkler ve Kürtler birbirlerinden kız alıp vererek akraba olma konumuna gelmişlerdir.

Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş-ı Veli, Pir Sultan Abdal, Mevlana gibi Orta Asya Türklerinin Şaman Dini örf , adet, gelenek ve görenekleriyle, İslam Dinini kaynaştıran ve Türklerin yaşam tarzlarına uygun bir hale getiren Türk-İslam din adamları, Anadolu’ ya gelerek halkı aydınlatmaya ve yeni kabul ettikleri İslam Dininin kurallarını, şartlarını, sünnetlerini öğretmeye başlamışlardır. Bu öğretilere özellikle Hacı Bektaş-ı Veli ve Pir Sultan Abdal öğretilerine Kürt halkından yakın olanlar da katılmış, Alevi ve Bektaşiliği kabul etmişlerdir.

Yavuz Sultan Selim 1514’ te Çaldıran Ovasında savaşa çıkarken, Ordusunda bulunan Türk ve Kürt Alevilerin ayni Mezhepten olan Şii Şah İsmail’ in İran Ordusuna saldırmakta nazlandıkları ve “Mezhep kardeşlerimizle savaşmak, dinimizle savaşmaktır. Bizi bu savaşa Padişahımız zorlamasın” demeleri üzerine, Yavuz Sultan Selim, tarihe geçen o ünlü konuşmasını yaparak: “ Beni Padişahları olarak kabul edenler ve korkmayanlar benimle savaşa gelsin. Beni Padişah olarak kabul etmeyenler ve korkak olanlar karılarının yanlarına gitsin” demiş ve katılmayanları geride bırakarak savaşa çıkmış ve kazanmıştır.

Yavuz Sultan Selim, Alevi ve Bektaşilerin bu davranışlarına çok kızmış, köpürmüş, intikamını da seferden sonraya bırakmıştır. 1517’de kazandığı Ridaniye Savaşından sonra Mısır’da bulunan Halifeliği ve Peygamberimizin “Kutsal Emanetlerini” alarak İstanbul’ a dönmüş, dönüşünde çok sayıda Sünni Mezhebi Din adamını beraberinde getirtmiştir.  Sünni İmamlar Anadolu Evliyalarımız ve din adamlarımızın, Türklerin Şamanizm dini işle kaynaştırıp uyguladıkları İslam anlayışına şiddetle karşı çıkmışlar ve ; “Bu uygulamalar dinimizde yoktur. Böyle İmam, böyle mezhep olmaz. Padişahımız siz İslamiyet’in yeni Halifesi oldunuz. Bunun günahı sizin boynunuza olur. Destur(izin) verin biz Anadolu’ya dağılıp dinimizin gerçek ibadetini ümmetinize öğretelim.“ demişlerdir.

Bu tarihe kadar Anadolu’ da din kardeşliği sürerken, bu tarihten sonra Mezhep çatışmaları başlamış, özellikle Alevi ve Bektaşilere Çaldıran Savaşında çok kızmış ve öfkelenmiş olan Yavuz Sultan Selim dehşet saçmış, Alevi ve Bektaşiler kılıçtan geçirilmiştir. Bu mezalimden kurtulmak isteyen Alevi ve Bektaşiler  (Türkler ve Kürtler) ya mezheplerini gizleyip yer altına inmişler, ya da Osmanlı ve Zaptiyesinin yetişemeyeceği sık ormanlık, yüksek dağlara çıkarak yaşamlarını sürdürmüşlerdir.

Tarih Baba’nın sayfalarında yazılı olan bu bilgileri, her mezhep, her tarikat, her Kürt ve Kürdistan yanlısı ve her ırkçı ve şövenist kendi dünya görüşüne uygun olarak alır, yazar, yayınlar ve kullanır. Bunun sonucunda da doğrular tarih sayfalarında araştırmayı bekler; herkesin kendine göre doğruları da toplumumuzda kol gezer ve bizleri de yanlış düşüncelere sürükler. Herkesin bir doğrusu olursa tüm doğrular yanlış ve tüm yanlışlar doğru olur. Oysa ki doğru birdir. Bu konunun doğrusu da tarihtir. Tarihi kendi düşünceleri doğrultusuna çekip sunmak, toplumu yanıltmak ve aldatmaktır. Bizim toplumumuz okuma özürlüsü olduğu için, kendisine yazılı ve görsel olarak sunulan bilgilerin doğru olduğuna inanmakta ve savunucusu olmaktadır. Oysa tarih sayfalarındaki doğrulara ulaşmak; özellikle bu iletişim çağında internet denilen teknikle bir tık ötesindedir. İnternet sayfaları da “Her sitenin kendi doğruları” ile doldurulmuş; gerçek doğrulara ulaşmak zorlaşmıştır. Kitabımızda okurlarımıza sunduğumuz bu bilgiler en az üç kaynak tarafından doğrulandıktan sonra yazıldığı için BAŞVURU KİTABI olmuştur.

Tarih Baba Diyor ki; Dersim: Kürt aşiretlerinin yerleşim yeri olarak seçtikleri bölgenin adı DERSİM’ dir. Bir İl’in, bir ilçenin adı değildir. Şimdiki Tunceli’nin olduğu yerde HOZAT Sancağı bulunuyordu. Dersim, Doğu Anadolu’da bir bölgenin adıdır. Yukarı Fırat bölümleriyle şimdiki Tunceli’nin kapsadığı alandır. Kuzeyden ve batıdan Fırat’ın kolu Karasu, Güneyden Fırat’ın kolu Murat Suyu, Doğudan da Piri Suyu ve Munzur Çayı geçer. Bu suların geçtiği vadilerle kuşatılan Dersim bölgesi, en yüksek Munzur Dağları, Mercan Dağlarla olmak üzere dağlarla çevrilmiştir. Bu birbirine dayalı ve geçit vermez dağlarla, adeta geçilmez, aşılmaz dağların duvarlarıyla çevrilmiş bir çanak yapıdadır. Bu nenle geçit ve yoldan yoksun, erişilmesi pek güç bir “ Kuş uçmaz, Kervan geçmez” bölge olmuştur.

Dersim adı, eski çağ ve orta çağlarda geçmez. Dağlık bölge olması nedeniyle, suç işleyenleri kaçıp gizlendikleri yer olmuş; deyim yerindeyse “Eşkıya yatağı” haline gelmiştir. Dersim bölgesi, Türkiye’de kalan Kürdistan (Dağlık Bölge)’ın en sarp yeridir. Dersim’ in merkezi Hozat 16.yy da Osmanlı Devrinde Diyarbakır Beylerbeyi’ ne bağlı bir Sancaktı. Daha sonra Erzincan vilayetine, 1839 Tanzimat Döneminde de bağlı olduğu Erzurum Vilayetinden ayrı bir İl halsine getirilmiştir. 1845 yılında ise Elazığ Vilayeti kurulunca, Hozat Sancağı, Dersim Bölgesinde yer alan bu vilayete bağlandı. Merkezi Hozat olan Sancak Merkez kazadan başka Çarsancak, Çemişgezek, Kızıl Kilise kazaları vardı.

1930 yılından sonra vilayet yapılan Hozat İlçesine Tunceli Vilayeti adı verilir ve bu tarihe kadar bağlı olduğu Elazığ Vilayetinden ayrılır. Kürt aşiretlerinin yerleşim yeri olarak seçtikleri sarp ve geçilmez Dersim Bölgesi, asker ve kanun kaçaklarının sığınma yeri olmuş ve buraya gelenlerin oluşturdukları çeteler, eşkiyalar ve aşiret yapılanması birleşerek soygunlara da başlamışlardır. Osmanlı Devleti bunlarla başa çıkamamış, Feodal düzenlerini sürdüren ve bundan ödün vermeyen Toprak Ağalarına, Aşiret Reislerine ve Tarikat Şeyhlerine ödün vermiştir. Osmanlı Jandarma, zaptiye ve askerinin dağları aşıp, tuzaklardan kurtulup giremediği bu bölgeye; Osmanlı, bazı Kürt Aşiret Beylerine ayrıcalıklar tanıyıp asayişi bu beylerin silahlı adamlarıyla sağlamaya çalışmıştır.

1876’da 2. Abdülhamit daha ileri bir adım atmış; Kürt Beylerine ve silahlı adamlarına Osmanlı Askeri üniforması giydirerek HAMİDİYE ALAYLARI kurmuştur. Kürt Aşiret Beylerinin Komutan Üniforması altında, asker kıyafetiyle görev yapan soyguncu, asker ve kanun kaçağı kişiler bu kez daha serbest ve yetkili olarak soygunlarına devam etmişlerdir. Osmanlı unvan, maaş, silah ve üniforma vererek asayişi sağlamayı amaçlamış ama; sonuçta ”tavuk kümesine tilkiyi” bekçi yapmıştır.

TARİH BABA DİYOR Kİ; KÜRT VE DERSİM İSYANLARI: Dersim bölgesindeki Kürt Aşiretleri kendilerine sığınıp silahlı soygun güçlerini oluşturan asker, kanun kaçağı ve soyguncular Osmanlının güçlü olduğu zamanlarda devlete( otoriteye) boyun eğmiş, zayıf olduğu zamanlarda da baş kaldırarak daha fazla pay almaya çalışmışlardır. Kürt Aşiret Beyleri ve Toprak ağaları Devlete karşı görev ve yükümlülüklerini yerine getirmezler (askerlik yapmak, vergi vermek gibi) bunu övünerek bir kahramanlık olarak söylerlerdi. Bunlardan vergi toplamak, asker almak hemen hemen imkansızdı. Burada yaşayan halk da , bu karşı duruştan ötürü; uzak olan devletten yana değil, yakınında olan beylerden yana tavır alıyor, beylerin emirlerine uyuyorlar, beylerin imtiyazlarından yararlanıyorlardı.

İşte bu koşullar Kürt ve Dersim İsyanlarının başlıca nedenlerini meydana getirdi.

Osmanlı Devletinde olan gerilemeyi durdurmak için Sadrazam Mustafa Reşit Paşa, Padişah Abdülmecit’i inandırarak 1839 yılında Tanzimat Fermanı (yeniden düzenleyen Padişah buyruğu) yayınladı. Çok iyi niyetle hazırlanan bu fermanla, idari mali ve askeri yapılanma yeniden düzenlenecek, teknolojik yenilikler Avrupa’dan alınarak Osmanlı’da uygulanacaktı.

Kürdistan’daki asker ve kanun kaçakları ile soyguncuların ve toprak ağalarıyla aşiret reislerinin de bu fermanla üzerlerine gidildi. Fermanda ortaçağ kalıntısı olan bu feodal düzene (toprak ağalığı,aşiret beyliği ve tarikat şeyhliği’ne) son verilmek isteniyor. “Osmanlı İmparatorluğunda mülk (taşınmaz mallar- toprak) padişahındır. Bu toprakların işleme ve işletilme, ekme, dikme ve hasat etme hakkı, Devletlü Padişahın iznine bağlıdır. Bu izne uygun davranmayanlar bu toprakları terk ederler, ya da padişah fermanına uyup, vergi verirler, icar verirler, askere giderler ve yasalara uyarlar” deniyordu. “Ferman padişahınsa, dağlar bizimdir” diyerek dağlardan Osmanlı’ya savaş açtı. Osmanlı ordusu aşılmaz Dersim dağlarını bazı geçitleri ele geçirerek aştı. Soygun çeteleri ve kaçaklar aşiret beyleri ile birlikte daha gerilere çekilip, yandaşlara sığındılar. Buralarda bölgedeki tüm Kürt aşiret ve toprak ağalarından silah ve adam yardımı alarak silahlı bir güç oluşturdular ve 1845 yılında ilk Kürt İsyanını başlattılar.

Dağları avuçlarının içi gibi bilenlerle hiç bilmeyen, meydanlarda savaş yapmaya alışmış ve bölye talim görmüş bir ordu için çok zordu. İsyancılar bir meydana, bir alana çıkmıyor, nereden geldiği belli olmayan bir biçimde vurup kaçıyor, yakıp yıkıyordu. Sonunda bir ara yol bulunup, Tanzimat Fermanı hükümlerinde, Kürtler için iyileştirmeler yapıldı. Topraklarına ve bu zamana kadar olan yaşam tarzlarına karışılmadı. Sadece vilayet ve sancaklarda karakol kurulmasına, vergi memurlarının da vergi toplamasına ve her vilayette Kürtlerin de onaylayacağı bir Osmanlı Valisi bulundurulmasına karar verildi.

1877’ ye kadar barış rüzgarları esti. 1876’ da Mustafa Reşit Paşa tarafından hazırlanan ilk Anayasa ve 1.Meşrutiyet yönetimiyle birlikte, yukarıdaki nedenlerle tekrar isyanlar çıktı Bastırıldı, 1878’de tekrar, 1885’te tekrar çıktı ve Meclis’i kapatıp, Sadrazam Mithat Paşayı boğduran, Namık Kemal’i Magosa Zindanlarına gönderen, meşrutiyet idaresini de kaldıran 33 yıl sürecek istibdatına (diktatörlük yönetimine) BAŞLADI. Kürt Beylerini, Aşiret Reislerini,  Toprak Ağalarını,ve Tarikat Şeyhlerini İstanbul’a Saray’a anlaşma yapmak üzere davet etti ve yukarıda yazdığımız Hamidiye Alaylarını kurarak isteklerin hepsini kabul etti. Hatta Padişah mülkiyetinden vazgeçmiş Kürt Beylerinin ve Toprak Ağalarının işlediği toprakların tapusunu da onlara vermişti. Bu verilenleri bile az bulan Kürt Beyleri 1907’ de KOÇUŞAĞI İSYANI başlatarak yeni haklar istedi ve aldı. Ünlü 93 Harbinde savaşa kendi başlarına buyruk, ganimet elde etmek için savaşan Hamidiye Alayları, 1.Dünya Savaşında , Osmanlı-Rus Savaşlarında kendi bölgelerinde yaşayan bazı Ermenileri öldürmüş ve mallarına el koymuşlardı. Ağrı, Erzurum ve Kars’ ta yaşayan ve Rus Ordusunun öncü güçleri gibi savaşıp Türkleri katleden Ermenileri de Dersim Bölgesinde koruma altına alıp Osmanlıya vermemişlerdi.

Mustafa Kemal ve arkadaşları Erzurum ve Sivas Kongrelerini yaptıklarında durum bu vaziyetteydi. Mustafa Kemal kongrelere katılan Kürt Beyleriyle de görüşerek, Milli And ( Ulusal Yemin) çerçevesinde, vatanın bütünlüğünü korumak, ulusun kendi kaderini kendisinin tayin etmesini sağlamak ve Kurtuluş Savaşı yapmak için birliktelik önerdi. Kürt Beyleri Erzurum Kongresinde yarı birliktelik sözü verip son sözlerini Sivas Kongresine bırakma izni istediler. Sivas’ta da ; “Bu zamana kadar elde ettikleri haklara Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra yenilerinin eklenmesi” kaydıyla “evet” dediler.

Bu arada Ankara’ da toplanması düşünülen ilk meclis için yurt genelinde seçimler yapılmış, İstanbul Hükümetinin ve Padişahın etekleri tutuşmuş, Milletvekillerinin İstanbul’ da toplanması ve  İstanbul Hükümetiyle ortak hareket edilmesi için, Mustafa Kemal’i çok seven ve Harbiye’den hocası olan Salih Paşa’yı aracı olarak 20 Ekim 1919 da Amasya’ya Mustafa Kemal’le görüşmeye göndermişti. Bunu haber alan Kürt Beyleri d Amasya’ ya gelerek Sivas Kongresindeki isteklerini Salih Paşa’ ya iletmişlerdir. Mustafa Kemal ve arkadaşları: “İstanbul işgal atında. Burada Meclis toplanamaz. Toplansa da sağlıklı karar alamaz. Ama madem geldiniz ve söz verdiniz, Meclis İstanbul’ da toplansın. Vatanımızı kurtarmak için birlikte kararlar alıp savaşalım” demişler, ardından da Kürt Beylerinin de birlikteliğini sağlamak için Amasya Protokolü hazırlanıp imzalandı. Özetle: “Birlikte savaşılacak. Kürtler ayrılmayacak. Hakları saklı kalacak ve savaş kazanıldıktan sonra yeni haklar tanınacak”

Kürt Beyleri bu doğrultuda Kurtuluş Savaşında Heyet-i Temsiliye” (TBMM), Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarıyla birlikte hareket etmeye, TBMM’ nin kurduğu orduya asker göndermeye başlar. Ama diğer yandan İngiliz siyaseti ve İngiliz Casusu Lavrens’ in içten içe Kürt Tarikat Şeyhlerinden, Kürt Beylerinden ve Toprak Ağalarından bir kısmını kışkırtarak isyana teşvik eder.

1921 yılında Koçgiri İsyanı başlar. Bu İsyana, Dersimli Kürt  Aşiretleri katılmadılar. Çünkü, Erzurum’dan Sivas’a geçerken, geçit vermez Dersim Dağlarında Mustafa Kemal ve Silah Arkadaşları baskın yapılacağını öğrenince “her şeye rağmen yola devam” kararı alılar. Biraz sonra da Dersim’li Aşiret

Reisi Diyap Ağa adamlarıyla gelerek Atatürk ve Silah Arkadaşlarını koruma görevini üstlenir. Sivas Kongresine katılır ve Dersimden TBMM’ sine Mebus olarak seçilir. İşte bu nedenle Dersim aşiretleri, Kurtuluş Savaşı’ nın ilk isyanı Koçgiri’ ye katılmadı Cılız kaldı ve bastırıldı.

ÇOK TARTIŞILAN VE KÜRTLERE ÖZERKLİK SÖZÜ VERİLDİĞİ SÖYLENEN MUSTAFA KEMAL’in 16-17 OCAK 1923 İZMİT TOPLANTISI

Atatürk’ ün Milli Mücadeleyi destekleyen 6 büyük İstanbul Gazetelerinin Başyazarlarıyla yaptığı beş buçuk saatlik ilk Basın toplantısı; gelecekteki Cumhuriyet Rejiminin temelini oluşturmaktadır. Mustafa Kemal toplantıya 14 Ocak 1923’de ( iki gün önce) Annesi Zübeyde Hanım’ ı kaybetmenin üzüntüsüyle katıldı. Mustafa Kemal yapacağı Basın Toplantısı ve ardından başlayacağı yurt gezileriyle halkın nabzını yoklayacak, toplumda deprem etkisi yapacak atılım ve devrimlerle ilgili olarak aydınlarla da görüşecekti. Gazeteci ve aydınları İzmit’e davet görevi TBMM’sinde Millet Vekili olarak bulunan Dr.Adnan (Adıvar) Bey’e verilmişti.

Vakit Gazetesi Baş Yazarı Ahmet Emin Yalman, özellikle Kürt sorununun hep kaşındığını, kanayan bir yara haline geldiğini, Musul ve Kerkük meselesinin Milletler Cemiyetinde(Cemiyet-i Akvam) tam karar vereceği zaman bu sorunların çıkarılması düşündürücüdür. Bu nedenle gazetem adına soruyorum;” Kurtuluş Savaşı öncesi Kürt Beyleriyle alınan karar; Düşmanın kovulması için birlikte olunacak, Kürtler bu zamana kadar kazanılmış hakları saklı kalmak kaydıyla, yeni haklar sağlanacaktır. Kürtlere bağımsızlık verilmesi vaadinde bulunulmuş mudur? Yoksa olmayan, verilmeyen bir vaad söylenerek her iki tarafı da (Türkler ve Kürtlerin) yıkımı için mi çalışmaktadırlar. Kışkırtıcıların peşlerine ve isteklerine, Kürt vatandaşların katılmaması için, imzaladığı öne sürülen bu protokolün tüm Kürtlere özellikle bildirilmesi gerekmektedir. Bu protokolün altında Mustafa Kemal Paşa, Bekir Sami Bey ve Rauf Orbay’ ın imzaları var denilmekte ve kafalar iyice karıştırılmak istenmektedir. Bu konunun aslı nedir? Sizden öğrenip kamuoyuna duyurmak istiyoruz.”

Mustafa Kemal diyor ki:” Kürt sorunu bizim, yani Türklerin çıkarlarına olarak kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi, Milli sınırlarımız içinde var olan Kürt unsurlar, o şekilde yerleşmişlerdir ki, pek az yerlerde yoğundur ( çoğunluktadır). Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurunun içine gire gire ( kız alıp vererek) öyle bir durum, bir sınır doğmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istesek Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim şimdi geçerli olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince ve yeni hazırlanan 1924 Anayasasıyla zaten bir tür özerklik olacaktır. ( İllerin yeniden belirlenmesi ve İl Teşkilatı ile Belediyeler, Belediye Meclisleri ve İl Genel Meclisleri kurulacaktır)  Bu çıkacak yasalara göre hangi livanın halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini (seçtikleri Belediye Başkanı, Belediye Meclisi ve İl Genel Meclisi Üyeleriyle) ÖZERK olara idare edeceklerdir.

Bundan bakla Türkiye’ nin halkı söz konusu olurken, Kürtleri de beraber ifade etmek gerekir.  İfade olunmadıkları zaman, bundan kendilerine ait sorun yaratmaları daima mümkündür. Şimdi TBMM’ si hem Kürtlerin, hem de Türklerin yetki sahibi Milletvekillerinden oluşmuştur. Bu iki unsur ( Türk ve Kürt halkı) bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmişlerdir.

1924 Anayasasında yer alması düşünülen veya istenilen veya Mustafa Kemal’in İzmit Toplantısı sözlerinden çıkarılmak istenen sonuç; Her İl yasalar çerçevesinde; Vakıf, medrese, eğitim, sağlık, ekonomi, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım konularında yerel düzeyde idari yetkiye sahipti. ( Öğretmenlerin ve bazı devlet memurlarının maaşlarını ilk yıllar 1923-30 arası Belediyeler ödemişti. Yasada buna özerklik deniliyordu. Bu konuların yönetimi il şuralarına bırakılmıştı. Şura lafı da ( ayıptır söylemesi) Sovyet’in karşılığıydı.

1924 Anayasasında Şura tanımı: Şuralar il halkı tarafından seçilecekti. Valiler TBMM’si tarafından ( İç İşleri Bakanlığı tarafından değil) atanacak olup, eğer merkez yönetimle il yönetimi arasında anlaşmazlık çıkarsa, ancak bu takdirde Valilerin il yönetimine karışma ( müdahele) yetkisi doğacaktı.

Mustafa Kemal bu toplantıyla ilan edilecek Cumhuriyet Rejiminin işaretini vermiş, TBMM’nin ve Temsiliye Heyetinin ülkemizi yönetim şeklinin “adı konmamış Cumhuriyet Yönetimi olduğunu söylemek istemişti. Bu topraklar üzerinde yaşayan ve Kurtuluş Savaşı’na katılarak buy toprakların sahibi olduğunu kanıtlayan vatandaşların, bir kimlik altında tüm haklara sahip olacağını, liyakat ( bilgi, beceri, deneyim) esas alınarak her vatandaşın her devlet görevine gelebileceğini söyleyerek de TC Vatandaşlığının tanımını yapmıştır.

Cumhuriyetin ilanından ve 1924 Anayasasının yürürlüğe girmesinden sonra, yine İngiliz ve dış mihrakların kışkırtmasıyla Kürt İsyanlarının en büyüğü ve tehlikelisi Şey Sait İsyanı çıkarılmıştır. Bu kez gerekçe “DİN ELDEN GİDİYOR Cumhuriyet ilan edildi, saltanat ve hilafet kaldırıldı.İslam Devleti olmamız sona erdi. Bunları yapanlara karşı tüm ümmetimizi şeriat bayrağı altında toplanıp cihad ( din adına savaş) ilan ediyoruz ” diyerek okuma yazması bile olmayan bir tarikat şeyhinin emriyle ordu toplanıp, TC Devletine savaş açtılar.  Dersim Bölgesi Kürt Aşiretleri yine Koçgiri İsyanında olduğu gibi Diyap Ağanın Mecliste olması nedeniyle bu isyana katılmadılar. 1925’te çıkan Şeyh Saik İsyanı gittikçe büyüdü. Hakkari, Siirt, Bitlis, Mardin çevrelerinden topladığı silahlı ve atlı güçlerle ilerlemeye başladı. Diyarbakır’ı kuşatıp almak ve halifeliği ilan edip Ankara’ya yürümek istiyordu.

Başbakan olan Rauf Orbay, din söz konusu olunca baştan hoşgörülü davranmış, sonrasında da isyanın önüne geçemez olmuştur. İsmet İnönü Başbakan olunca işin rengi değişmiş ve isyan bastırılarak, başta Şeyh Sait olmak üzere cezaları verilmiştir. Fakat Cemiyet-i Akvama ( Milletler Cemiyetine- O zaman Birleşmiş Milletler Teşkilatı kurulmamıştı. Onun görevini Cemiyet-i Akvama yapıyordu.) “Musul ve Kerkük Türkiye Cumhuriyeti Devleti Sınırları içerisinde yer alacaktır. Nüfus yoğunluğu ve Kurtuluş Savaşına verdiği destek bunun en büyük kanıtıdır.” Diyerek yaptığımız başvurudan Şeyh Sait isyanına. verilen destek üzerine vazgeçmek zorunda kalınmıştı.

1930 yıına kadar seslerini çıkarmayan Kürt Beyleri, Diyap Ağanın ölmesi ve yerine Seyit Rıza’nın geçmesiyle isyan başlatmıştır. Ağrı İsyanı adı verilen bu başkaldırının gerekçesi: Yapılan Devrimlerdi. “Cumhuriyet Devrimlerini kabul etmiyoruz” diye isyan çıkarmışlardı. Cumhuriyet Orduları kısa zamanda isyanı bastırdı. Seyit Rıza ve avaneleri  dağlara kaçıp gizlenmişlerdi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, tüm bu isyanların nedenlerini araştırıp, bir daha bu olayların yaşanmaması için Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri için, başta Toprak Reformu olmak üzere, idari ve sosyal reform yapma kararı aldı. İl teşkilatlanması yeniden ele alındı. Dersim Bölgesindeki Hozat İlçesi Tunceli Vilayeti yapıldı. Her ilçeye, köye, diğer illere ulaşacak yollar ve köprüler yapıldı. Okullar açıldı ve asayişi sağlayacak karakollar kuruldu. ( Atatürk soyadı kanunu -1934- çıkmış ve Atatürk soyadını almış, devrimlere de ATATÜRK DEVRİMLERİ adı verilmişti). Atatürk, Toprak Reformu için, “TBMM’ den “ TOPRAK KANUNU” çıkarılmasını istemiş ve yaptığı konuşmada: “ Toprak Kanunun en kısa zamanda bir sonuca varmasını Kamutay’ın (TBMM) yüksek çalışmalarında beklerim. Her Türk çiftçi ailesinin geçineceği ve çalışacağı kadar toprağa sahip olması, kesinlikle gereklidir. Vatanımızın sağlam temeli ve imarı buna dayanır. Bundan başka büyük arazileri de modern tarım araçlarıyla işleyip vatanımıza fazla üretim sağlanmasını özendirmek isteriz.” Diye bu konudaki düşüncelerini çok net anlatmıştır.

Fakat Dersim Bölgesindeki soygun, eşkıya, çeteler ve asker kaçaklarıyla kanun kaçakları, TC Devletinin ve devlet güçleriyle hizmetlerinin buralara gelmesini istemezler. çünkü sürdürdükleri zorbalıklar sona erecek, çanlarına ot tıkanacaktır.

Tunceli Kanunu, 25 Aralık 1935 tarihinde, 2884 sayılı yasayla çıkarıldı.4 Ocak 1936 tarihinde de Dersim “ önceden olduğu gibi bölgenin adı” Hozat İlçesi de Tunceli Vilayeti oldu. 6 Haziran 1936 Tarihinde reform, yenilik ve devrimlere karşı homurdanmalar başlayınca, Tunceli ve Elazığ ( Dersim Bölgesi) için merkezi Elazığ’ da bulunan 4.Umum Müfettişlik kuruldu ve başına Korgeneral Abdullah Alpdoğan getirildi. Bölgede tam yetkiyle görevlendirildi. Bölgeden istediklerini sürme, yer değiştirme veya başka bir bölgede iskan etme yetkileriyle donatılıp, bu asilerin üstesinden gelmesi ve vatandaşların huzurlu bir ortama kavuşturulması istendi.

Atatürk 1 Kasım 1936 ‘ da TBMM’sinde yaptığı konuşmada:” Dersimdeki Ağalık düzeni sorunu, Türkiye’ nin en önemli iç sorunudur. Bu sorunu çözmek, gerekli  reform ve devrimleri yapmak birinci görevimizdir.” Diyerek dikkatleri çekmiştir. Çünkü bölgedeki Kürt Beyleri, Cumhuriyet yönetimini istememekte, askere gitmekten ve vergi vermekten kaçınmakta, kendilerini yasalara uymaya davet eden kolluk güçlerine ve devlet memurlarına da saldırmaktadırlar.

Atatürk, 1937 yılında, Dersim Bölgesinde Singeç Köprüsünü açmak üzere bölgeye gelecektir. Köprünün bir ucunda bulunan Karakol Komutanı İsmail Hakkı isimli komutan ve 33 asker Karakol’a saldıran isyancılar tarafından öldürüldü. Atatürk gitmeyi erteleyip olayların yatışmasını bekledi. Olaylar durulmadı. 27 Mayıs 1937 tarihinde Tunceli-Erzincan yolundaki bir köprü de Haydaran ve Demanon aşiretleri tarafından yakıldı. Telefon hatları kesildi. Jandarmaya pusu kuruldu. Bir bucak karakoluna baskın yapıldı. Seyit Rıza, bizzat Sin Karakolu’nun da basılması için emir verdi. Bölgedeki 9.Seyyar Jandarma Taburuna da baskın verildi. Birçok askeri birlik basılarak askerler öldürüldü. Gerilla Savaşı bilmeyen askerler, kendi yurttaşlarının saldırıları üzerine savunmasız kaldılar. Asiler en son yeni yapılan Mazgirt Köprüsünü de tahrip edip kullanılmaz hale getirdiler.

DERSİM OLAYI-İSYANI-KATLİAMI

20 MART 1937 – KASIM 1937

2 OCAK 1938 – ARALIK 1938

Başvurduğum belgelerde geçtiği ve bakışa göre adlandıracağı olay-isyan ve katliam sözcükleri, hem Türkler, hem de Kürtler için geçerli sayılmıştır.

Dersim olayı-isyanı veya katliamı, daha önce yapılan Dersim ayaklanmalarıyla karıştırılmamalıdır. 1937-1938 yıllarında Merkezi TC Devleti Hükümetinin Dersim Bölgesinde yaptığı ve yapmak istediği hizmetleri kabul etmeyen, yasalara ve kolluk güçlerine , askere karşı çıkıp isyan eden, başkaldıran ve TC Devletinden yana olan vatandaşları katleden isyana; bu isyan süresince Dersim Aşiretleri arasındaki anlaşmazlıklar sonucu yaşanan olaylara Dersim Olayı, isyanı veya katliamı adı verilmiştir.

Yukarıda sıralanan olaylardan sonra, Dersim de mutlak devlet hakimiyetini sağlamak için Celal Bayar’ın Başbakanlık ettiği TC Devleti Hükümeti kararıyla, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 20 Mart 1937 de harekat düzenlenmiştir. Uzun süreli çatışmalara, dağlarda geçit vermeyen pusuya düşmelere  ve haince arkadan, bilinmedik yönlerden saldırılara sahne olan bu harekatın sonunda 13.160 isyancı ölmüş ve 110 asker şehit düşmüştür. Harekat sona erdikten sonra da bölgedeki isyancılara yardım ve yataklık eden, ilerleyen zamanda yine isyan çıkarmasından kuşku duyulan 12 bine yakın vatandaşımız da zorunlu göçe tabi tutulmuştur. Bu harekat 3 defa tekrarlanarak isyanlar bastırılmış ve bölgede sukunet sağlanıp, TC Devletinin organları görevlerini yapar hale gelmiştir.

1.DERSİM HAREKATI : Orgeneral Abdullah Alpdoğan 50 bin askerle isyanı bastırmaya gitmiş, dağları aşamayıp başarısız olmuş ve daha fazla şehit vermemek için ilerlemeyi durdurup beklemeye geçmiş, Ankara’ ya durumu bildirmiştir. Hükümet TBMM’sini olağanüstü toplantıya davet etmiş, yapılan gizli oturumda, Millet Meclisi’ ne gerekli açıklamalar yapılmış ve görüşme açılması istenmiştir. Meclis bu isyanın sona erdirilmesi için, karadan yapılamayan harekatın havadan devamına karar vermiştir.

Bu karadan sonra, Sabiha Gökçen’in de pilot olarak görev aldığı hava saldırısı düzenlenmiştir. İsyancıların saklandığı Laş Bölgesi bombalanarak, askeri güçlere geçiş yolu açılmaya çalışılmıştır. Daha fazla insan ölümlerine neden olmamak için sınırlı bombalar insansız alanlara atılarak yıldırılmak ve uzaklaştırılmak amaçlanmıştır. Bu yüzden isyancıların uzaklaşmalarına izin verilerek harekat sürdürülmüş ve isyancılar Seyit Rıza komutasında Elazığ’a kadar geri çekilmiş, bölge isyancılardan temizlenmiştir. Aşiret Reisi Seyit Rıza 13 Eylü 1937 de tutuklanmış; 15-18 Kasım 1937 tarihleri arasında yargılanıp 6 kişiyle birlikte idam edilmiştir. Yargılama esnasında, Aşiret Reisi Seyit Rıza’nın tüm foyaları ortaya çıkmıştır. İngilizlerle yazışarak TC Devletini yıkmayı planlamıştır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan toprak alarak Kürt ve Ermeni Devleti kurulması Kurtuluş Savaşında yırtılıp Tarihin çöp sepetine atılan Sevr isteklerinin gerçekleşmesi için İngiliz gizli örgütüyle iş ve güç birliği yapılması için destek aldığı belgelerle kanıtlanıp kamuoyuna da açıklanmıştır. Hatta, yanında yaver olarak bulundurduğu ve yazışmalarını da yaptırdığı kişinin İngiliz Ajanı olduğu, kendi adamları tarafından itiraf edilmiştir.  Bu davanın sonunda çok kişi de hapis cezasına çarptırılmış, bölgede sükunet sağlanmıştır.

2.DERSİM (TUNCELİ) HAREKATI: Olaylar durulmamıştı. İçten içe kaynayan bir kazan, patlamaya hazır bir volkan gibi, 2 Ocak 1938’de Kureyşan Aşireti, Seyit Rıza’nın intikamını almak için diğer aşiretleri de silahlanmaya ve isyana çağırmıştır. Göreve 25 Ekim 1937’ de başlayan ve 25 Ocak 1939’a kadar sürdüren Başbakan Celal Bayar tekrarlanan Dersim İsyanlarına karşı yapılacak harekatı onaylamış ve 2. Tunceli Harekatı 2 Ocak- 7 Ağustos 1938 tarihleri arasında sürdürüldü. Silahlı güçler bölgede devamlı olarak kaldı. Bu bölgede isyan çıkaran unsurların ortadan kaldırılması planı ve bunu uygulamak üzere de 3. Tunceli Harekatı düzenlendi.

3.DESİM (TUNCELİ) HAREKATI: 10-17 Ağustos 1938 tarihleri arasında yapıldı. Kolluk güçlerinin girmediği, aramadığı, köşe, bucak, dağ, bayır , mağara ve in kalmadı. İsyanlara elebaşlık etmiş, silahlı saldırıda bulunmuş ne kadar aranan kaçak, eşkıya, soyguncu varsa yakalanmış ve adalete teslim edilmiştir. Ardından 6 Eylül 1938 de Temizleme Harekatı başlamış, 17 gün süren bu temizleme Harekatında da yakalananlara yardım ve yataklık edenlerle, maddi ve manevi destek verenler bulunarak yargı önüne çıkarılmış, yargı sonucuna göre bazı aileler başka bölgelere iskan edilmiştir

23 Eylül 1938’de bölgede başlayan sükun ve huzur 45 yıl ( 1983’e kadar) sürmüştür. Bu 45 yılda Türkler ve Kürtler, demokratik, laik, sosyal bir hukuk Devleti olan Atatürk Cumhuriyetinde, TC Nüfus Cüzdanı olan her vatandaş gibi eşit şartlarla Türk Vatandaşı sayılır. Alt kimliklerini muhafaza etmek kendilerinin doğal hakkıdır. Devlet görevine gelmek için gerekli eğitim, deneyim ve liyakat esas alınır. Yasalar önünde herkes eşittir. Anayasa maddeleri esas alınarak kardeşlik içinde yaşamışlar; ailelerini, köylerini, kentlerini kalkındırıp güzelleştirmeye, zenginleştirmeye çalışmışlardır.

ZAP SUYU KÖPRÜSÜ

Bu yapıtın yazarı olarak ben; 11 yaşında Esat Mahmut Karakurt’un “DAĞLARI BEKLEYEN KIZ” romanını okuduğumda, (uçağı düşürülen bir Türk Sabayı ile bir Kürt kızının mağarada geçirdikleri günlerin ardından yaşadıkları aşkı anlatıyordu) Kürt varlığından bilgi sahibi oldum. Çünkü ülke gündeminde böyle bir konu yoktu. Doğal olarak sorun olmayınca konu da olmuyordu. 1964 lü yıllarda Hakkari’ de Dicle’nin kolu ZAP SUYU taşmış, etrafı sulara sellere boğmuş, yıkmış geçit vermez olmuştu. Milliyet Gazetesi öncülüğünde Zap Suyu üzerine asma köprü yapma projesi kamuoyuna duyuruldu. Üniversite gençliği olarak yaz tatilinde Zap Suyu üzerine köprü yapmaya gidildi. Ben de Trabzon’dan giderek katılmak istedim. Motosikletimle yola çıkıp Kurtalan’a kadar Kırklareli’nden İstanbul’a gider gibi hiç bir korkuya, kuşkuya, pusuya düşeceğime, teröristlerle karşılaşacağıma kapılmadan yurdumun topraklarında baharın tüm güzelliklerini yaşayarak yolculuk yaptım. Kurtalan’da Fikret Otyam ile karşılaştım. Milliyet’te çalışıyor ve “ Anadolu Notları” başlıklı yazılarını (sonra kitap oldu) hazırlıyordu. Tanıştık. Oda Zap Suyu’na gidiyormuş. Motosikleti Kurtalan’da bırakıp Jiple devam ettik. Üniversite gençliği, Sivil Toplum örgütü üyesi mühendis ve teknisyenleri, işçi sendikaları üyesi usta, kalfa ve işçiler ve de Kürt halkımız, kardeşlerimiz; el ele, gönül gönüle birliktelikle arı kovanı gibi çalışıp geçit vermez Zap Suyu’ na köprü yapıyorlardı. Biz de katıldık. Biz de katkılarımızı el emeği, alın teri olarak Zap Suyu Asma Köprüsü yapmak için döktük.   Cahit Sıtkı Tarancı’nın “memleket isteri” şiirinde olduğu gibi, “ecelle gelen ölümden başka dert olmayan”

Bir memleketimiz vardı.Devlet memuru, subay, polis, sağlık elemanı,doktor, asker ve öğretmen yurdumun tüm insanları ülkemin bir başından bir başına görevle gidiyor, hiç yakınmıyor, hiç şikayet etmiyor,Diyarbakır ve Gazi Antep için: Güneydoğu Anadolu’nun Paris’i” deyimini kullanıyorlardı. Şemsi Belli yazmış olduğu “Anayasso” şiiri ile; Doğu Anadolu’nun yurdumuzun kalkınan batı bölümlerine göre geri kalmışlığını ”Toprak Reformu” yapılamamasına, Ağalık Düzeninin yıkılamamasına bağlıyor, ülkemizi yönetenlere bu şiiri ile seslenerek çözüm üretmelerini istiyordu.

Ben ülkemin aydın bir insanı, bir öğretmeni olarak, yurdumun ve dünyanın gündemini takip ediyor; Öğretmen Okulunda sınıfça aldığımız Cumhuriyet Gazetesini, Öğretmen olduğumda yanına bir gazete daha ekleyip günde iki gazete okuyup, radyo ve TV haberlerini de kaçırmayarak bilgi sahibi oluyordum. Tüm bunları dayanak olarak gösterip diyorum ki; 1983 yılına kadar Kürdistan, Kürt, Kürtçülük, PKK, APO vs. gibi konular ülke gündemimizde yoktu. 45 yıl öncesinin olaylarını kaşıyan, karıştıran ve de intikam duygusu besleyenlerde yoktu.

12 Eylül 1980 Askeri Darbesinden sonra ilan edilen Sıkı Yönetim İdaresince, ülkemin her yerinde olduğu gibi, Özgürlük ve demokrasiden başka isteği olmayan insanlarımız hapislere tıkılarak işkencelerden geçirilmeye başlandı. Bu insanlık dışı davranışların daha çoğu ve daha korkunçları da Doğu Anadolu ile Güney Doğu Anadolu’ da ; Diyarbakır, Batman, Urfa ve Gazi Antep ile Hakkari’de yaşayan halkımıza yapıldı. Buna isyan eden Kürt Gençleri de Abdullah Öcalan isimli, üniversiteyi işkence nedeniyle terk eden genç tarafından 1982 yılında kurulup, ilk isyanlarını 1983 Turgut Özal Başbakanlığında yapan PKK kalkışmasıyla yaptılar.  Başbakan Turgut Özal “ Bir avuç çapulcu. Hiçbir güçlkei yok. Bizim için tehlike olamazlar” diyerek üzerlerine gitmedi ve bundan sonrasını hepimizin bildiği veya araştırmayla kolayca erişebileceği bugünlere geldik.

Yapıtımın Kürdistan ve Kürtler bölümünün bu sayfasına gelince yazdıklarımı bir kez daha okuyup noksanlarımın olup olmadığını denetledim. Evet vardı. Hem de büyük bir noksandı. Bunu nasıl atlamıştım. Soy Kütüğü konusunda hiç bilgi yoktu. Oysa tüm dünya “ Kürt ırkı, Kürt soyu” diye ortalığı inletiyordu. Başvuru kaynaklarından çıkardığım notlara dönüp baktım, tekrar okudum, yoktu.  “Demek atlamışım” diyerek yine bilgisayarımın başına geçip tıklamaya başladım.

KÜRTLERİN SOY KÜTÜĞÜ

Kürdistan ve Kürtler, Kürt Sorunları, Kürt İsyanları Dersim Olayları için başvurduğum tüm kaynakları tekrar taradıktan sonra Tarih Babanın sayfalarında Kürtlerin Soy Kütüğü olacak bulduklarımın özet bilgisi:

Birinci Tez: M.Ö 1900-1700  Yıllarında yaşamış GUTTİ HALK TOPLULUĞUDUR. Gutti, Aşağı inen, dağdan inen anlamına gelir. Tıpkı Sümercedeki “KUTİ” sözcüğünün bugünkü karşılığının  DAĞLI ( dağda yaşayan) anlamına geldiği gibi

İkinci Tez: Asya’dan gelen, Türk olmasa bile Asyatik ( Asyada yaşayıp göç etmiş) bir kavimdir. .

Üçüncü Tez: (TEZ, savunulan düşünce, sav anlamına gelip, esas hükümden, kesin yargıdan önce söylenip, kanıt ve bulguları araştırılacak anlamına gelir) MED-KÜRT Nazariyesi; Kürtlerin MÖ 9. VE 10. Asırlarda Şark’ı işgal edip büyük imparatorluk kuran MED soyundan geldiği ileri sürülmektedir. Ama bu tez çürütülmüştür.

Diğer cılız tezler; Kürt soyunun Lulular, Urartular, Kasitler, Subaniler, Huriler, Mitanilerden gelme oldukları ileri sürülmüş ama kanıtlanamamıştır.

Kürtlerin bir soy ağacı olup olmadığını araştırmak üzere Ruslar 1860’da Sen Petersburg Üniversitesinde KÜRDOLOJİ Bölümü kurmuşlar ve bilimsel çalışma ve araştırmalara başlamışlardır. Amaçları Osmanlıyı içerden parçalamak için Kürtlerin Soy Ağacını bulup, ayrı bir ırk, ayrı bir soy olarak üzerlerinde yaşadıkları topraklarda bir devlet kurmalarını sağlamaktır. Ama ayrılık tohumları saçmaktan başka hiçbir bilimsel sonuca ulaşamamışlardır. Bu üniversiteden bugünün Kürdoloji Uzmanları doğmuştur. Bölücülük tohumları da ilk bunlar tarafından atılmıştır.

Bundan önce 1576 yılında Şeref Han tarafından yazılmış ŞEREFNAME adlı eserde ;

“Kürtler Oğuzhan soyundan olup, İslamiyet ten önce Oğuzlara bağlıydılar.” Denmektedir. Bu da ispatlanamayan, kanıt ve bulguları olmayan bir tezdir.

Tarih Babanın Kürt soyu ile araştırdığım, tıklamadığım sayfası kalmamıştır. Kendi bilgilerimi ( önceden edindiklerimi) belleğimde yokladım. Ben Küret Soyu olduğunu biliyordum. Demek ki yanlış bilgiler edinmiştim. Milattan önce bir Kürt Devleti yok. Bir Kürt Halkı yok. Altayların ötesinde Türk tipinden ayrı olmayan bir Kürt tipi var. Bunlar göç ederek gelip dağlık alana (KÜRDİSTANA) Dağlı olarak ( KÜRT) olarak yerleşmişler.

Tarihsel süreç içerisinde de size sunmaysa çalıştığım özet bilgilerde anlatıldığı gibi KÜRDİSTAN VE KÜRT kavramları tarihe geçmiş.  Tarih Babaya sordum, soruşturdum, aradım, taradım ama bulamadım. Zaten Kürt halkımızda bulamamış ki yazamamışlar.

Vardığım sonuç; Ben de Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak diyorum ki; Tarih Baba sayfalarında yazılı olmasa da, Kürt Soy Ağacı bulunmasa da, madem ki Doğu ve Güneydoğu Anadolumuzun dağlık bölgelerindeki halkımızın bir bölümü kendilerine yüzyıllardan beri yakıştırdıkları KÜRR kimliği ile yaşamak, dillerini korumak, kültürlerini yaşatmak istiyorlar, bu kendilerinin en doğal hakkıdır. Buna saygı göstermek de kendi kimlik ve kültürlerine saygı gösterilmesini isteyenlerin öncelikle uymaları gereken insanlık görevidir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Hükümetlerine düşen görev; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde yazılı olan Özgürlük ve Demokrasiyi  tüm yurdumuzun tüm insanlarına noksansız koşulsuz uygulamaktır.

Yanı sıra yapılan 5 yıllık kalkınma planları çerçevesinde; bu yıllara kadar çeşitli nedenlerle devlet ve özel hizmet götürülmemiş Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerine hizmet götürülmesi, kalkındırılması, Ulusal gelirden gerekli payı almalarının sağlanmasıdır. Alt kimliklerinde “Ben kürdüm” diyen, demek isteyen ve bununla övünüp gelecek kuşaklarına da taşımak isteyen Kürt yurttaşlarımızın da; Üst kimliklerinde TC Yurttaşlığı taşıyarak ve her yurttaşımızın uyduğu yasalara uyarak kardeşlik duyguları ve vatan bağları ile bir arada barış içinde yaşamaktır.

Bizler (Türkler ve Kürtler) bin yıldan beri bu topraklar üzerinde yaşıyoruz. Birbirimizle et ve tırnak gibi kaynaşmış, iç içe geçmiş, koyun koyuna yatmışız. Kurtuluş Savaşımızda Atatürk ve Silah Arkadaşlarıyla Kürt Önderlerinin vardıkları ortak karar sonucu Kutsal Savaşa katılmış, zaferle taçlandırmış, Lozan’la tapusunu tesçil ettirdiğimiz ve sınırlarını atalarımızın, şehitlerimizin kanlarıyla çizdiğimiz bir güzel vatanın sahibi olmuşuz. Bu vatan hepimizin. Hiç kimsenin, hiçbir zümrenin ve hiçbir siyasi görüşün, siyasi partinin değil.

Sevgili Kürt kardeşlerimiz, dış mihrakların kendi kötü emelleri için bizi birbirimize düşman etmelerine, kardeşi kardeşe kırdırmalarına veya ırkçı, kafatasçı, şövenist duygu ve düşüncelerle; ayrılık, kin ve nefret tohumları ekilmesine izin vermemeliyiz. Sizlerin vatanınızdan ayrılması, dalından koparılmış bir çiçeğin sonu gibi bir son olur. Akıl, mantık ve bilimsel düşünen tüm Kürt Aydınları da böyle diyor, söylüyor ve yazıyorlar. Unutmayın ki, biz Türklerin arasında da ırkçı, kafatasçı ve şövenist düşünenler “ Kürtler madem ayrılmak istiyorlar, yetti artık bu kadar şehit, bu kadar vahşet ve bu kadar kin, nefret. Ayrılsınlar gitsinler.  Vatan bildikleri yere yerleşsinler, hatta Lozan sınırları içinden de yer alsınlar. Sırtımızdaki kamburu atıp kurtulalım, düşüncesi taşımaktadırlar. Sizlerin ayrılma düşünceleri, bu düşüncedeki Türklerin ekmeğine yağ sürmekte, değirmenine su taşımaktadır. Ağrıyan dişi morfin yaptırıp çektirip atmak kolaydır. Acısına katlanılır ve unutulur. Ama ağrıyan dişi tedavi edip yerinde tutmak ve vücut sağlığını korumak zordur. Biz Türklerin ve siz Kürtlerin bu zoru başarmak için varımızla, yoğumuzla çalışıyoruz.

Ben gelecek 10 yıl içinde, özlemini duyduğum kardeşlik içinde geçen 45 yıldan daha da güzel günlerin gelmesini diliyor ve özlüyorum. Haydi yine Zap Suyu gibi sularımıza dostluk, kardeşlik, akrabalık ve barış köprüleri kuralım. O köprülerden geçerken de mutluluk şarkıları, türküleri söyleyenmutlu insanlar olalım.

CUMHURİYET AMA HANGİSİ?

Yine Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarının amaçlarını gerçekleştirmek ve bu konuda bilgileri noksan olan yurttaşlarımızı kandırmak için uyguladıkları bir yöntem vardır. Derler ki;  Atatürk ve Silah Arkadaşlarıyla Devrim Arkadaşları Laiklik İlkesini getirerek dinimizi elimizden aldılar. Biz de Cumhuriyeti yıkmayacağız ama dinimizi de yaşayacağız. İslam Cumhuriyeti kuracağız. Yine Halk yani Cumhur yönetimi olacak, başına da İslam konularak dinimizin de yaşaması sağlanacak.

Bunları dinleyen müteyeddin (dinini Allah  ile Kul arasında ibadet olarak düşünen ve çıkarlarına alet etmeyen) insanlarımız, dinimizde kötü niyet olacağı akıllarının köşesinden bile geçmediği için bu söylenenlere inanmakta, itibar etmekte ve “ Ne güzel hem Cumhuriyet olacak, şimdiki gibi özgür yaşayacağız, hem de İslamiyet olacak, dinimizi yaşayacağız.” Diye düşünerek oylarını ve desteklerini bu” Dinimizi çıkarlarına alet eden “ insanlara vermektedir.  ,

Oysa gerçek hiç de öyle değildir. Cumhuriyet yönetimi Şeffaf bir vazoya, bir kavanoza, bir kaba benzer. İçerisine ne koyulursa onu taşır. Onunla dolar.

Atatürk Cumhuriyetinin değerli vazosu “ Demokratik, Laik, Sosyal Hukuk Devleti ile, Atatürk İlke ve Devrimleriyle” doludur. Bu nedenle Evrensel İnsan Hakları Bildirgesindeki haklara sahip olmuşuzdur. Getirilmek istenen İslam Cumhuriyetinde Vazonun içinde bulunan değerler boşaltılacak, yerine  “Şeriat, ümmet, kul, kısasa kısas, özgürlüklerin kısıtlanması, kadın haklarının budanması, dört kadınla evlenilmesi, ibadetini yapmayanların kırbaçlanması, dinin şart ve vecibelerini aksatanların idama varan cezalarla cezalandırılması gibi şimdiki İran, Irak, Suudi Arabistan, Katar, Afganistan ( kısaca orta doğu) da olduğu gibi bir yaşam tarzı getirilecektir.

Cumhuriyet vazosunda bulunan güzel değerlerle bu sayılanları değiştirmek ister misiniz? Cumhuriyetin ilanından bu yana değiştirmek isteyenler var da.

DEVLET VE HÜKÜMET KAVRAMLARI

Işık içinde yatsın, bir Reha Muhtar vardı. TV ekranından “Nerde bu devlet!” diye bağırır, ben de her bağırdığında bir önemli haber sunucusunun bu kadar bilgi yoksunu oluşuna verir veriştirirdim. Ama bilgi yoksunu yalnız o değilmiş. Adını vermem yakışık almayacağı için yazamadığım Kırklareli Valisi ile Cumhuriyet Bayramı için görüşmeye gitmiştim. (Demokrat Kırklareli Gazetemiz için) Dersime iyi çalışmış, Valilerin görev ve yetkilerini, Devlet’i temsil ettiklerini, illerde Cumhurbaşkanımızın Temsilcisi olduklarını, elçileri de devletimiz adına karşılayıp, sınır ilindeyse devlet adına iki ülke arasında ilişkileri de geliştirdiklerini bir kez daha belleğime nakşetmiştim. Aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti Devletini temsil eden Valinin, ilde bulunan ve devletin görevlerini yerine getiren hükümet adamlarının denetimini de yaptığını, kendilerini her ne kadar hükümet görevlendirmiş olsa da “Devlet Memuru” olarak görev yaptıklarını da saptamıştım.

Okuduğum bir kitapta: “Devlet, her yıl yenilenen teknolojilerle donatılmış, son model bir taşıt aracıdır. Devleti yenileyen yasamadır. Bu aracın içinde çağdaş uygarlığa doğru yol ulus, kendisini amacına en sağlam ve sağlıklı ulaştıracak bir şoför seçer. İşte bu şoför hükümettir. Devlet Arabası ulusundur, şoför de ücretini ödeyip direksiyona oturttuğu hükümettir. Hükümetin devletimizin kurum ve kuruluşlarına eğitim, deneyim ve liyakatlerine göre atadıkları kimselere “Devlet Memuru” denmesinin nedeni; devletin var olan yasaları çerçevesinde, devletin emrinde olmalarındandır. Bu nedenle kendilerine “hükümet memuru” değil, “devlet memuru” ünvanı verilmiştir.

Bu bilgilerle donanmış olarak Sayın Valimizin karşısına 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı nedeniyle soracağım sorulara yanıt almak amacıyla çıkmıştım.

“Sayın Valim, sizden halkımız adına öğrenmek ve gazetemizde de yayınlamak istiyorum. Devlet nedir? Hükümet nedir?” Vali; “Devlet de hükümet de aynıdır. Birbirinin içine girmişlerdir. Biri diğerinden ayrılamaz. Ama halkımızın anlayacağı cümlelerle ifade etmek gerekirse, devlet yönetilen, hükümet ise yöneten durumundadır.”

Duyduklarıma inanamıyordum. Bu anlayışta, devlet ve hükümet kavramlarına bu bakışta bir Vali ile karşılaşacağımı hiç beklemiyordum. Yıl 1980-1990 yılları arasıydı. Bir Valiye itiraz etme ve dediklerinin doğru olmadığını söyleme hakkımı da kullanabilecek ortam ve konumda değildim.

Belki ikinci sorumla durumu düzeltebilirim diyerek; “Sayın Valim, siz devletin mi yoksa hükümetin mi Valisi oluyorsunuz?” diye esas can alıcı soruyu yönelttim.

Bir an durup düşünen Vali; “Ben hem devleti hem de hükümeti temsil ediyorum. Her ikisi adına da ilimizin huzur ve sükunet içinde, rahat, refah ve ferah bir hayat sürmesi için çalışıyorum. İlimizde devlet ve hükümet benim. Başbakanımızın ve bağlı bulunduğum İçişleri Bakanlığımızın genelgeleri doğrultusunda hareket ederim.” Tarafsız ve yansız Devlet Başkanı olan Cumhurbaşkanımızın taşıdığı Türk Bayrağını arabalarında fors olarak taşıyan “Devletin Valisi” böyle diyordu. Bu yazımın gazetemizde yayınlanmasından sonra, Kırklareli sivil toplum örgütleri olarak yaptığımız her eylemde “Hükümetin Valisi olma! Devletin Valisi ol!” sloganları attık. Bakanlık emrine alınıncaya kadar da kulaklarını çınlattık.

AKP iktidara geldikten sonra o günleri arar olduk. Çünkü devletin direksiyonuna geçen ve ulus tarafından geçici olarak görevlendirilen hükümet, devlet arabasını ele geçirmiş, sahibi olmuştu. Artık O’nu şoför koltuğundan kaldırma olanağı yoktu. Hatta devlet arabasının gerçek sahiplerini arabadan atmakla, kovmakla tehdit ediyor, akla gelmedik baskılar uyguluyordu. Bunun yanı sıra tüm il valilerini ve kamu çalışanlarını “Devlet Memuru” olmaktan çıkarmış, “Hükümet Memuru” yapmıştı. Valiler, Başbakanın ve Bakanın emriyle kamyon şoförünün yanına biniyor ve devletin parasıyla alınan insani yardımları (kömür, fasulye, nohut, mercimek, bulgur, makarna gibi) hükümetin de değil, AKP’nin yardımlarıymış gibi halkımıza dağıtmakla görevlendiriliyordu.

Neden böyle olmuştu?

Ulusumuz devletimize, devletimizin kurum ve kuruluşlarına, devlet adamlarımıza sahip çıkamamıştı. Doğa kuralı olan, “Doğa boşluk kabul etmez, boşalan yeri bir başkası doldurur” felsefesiyle, oluşan otorite boşluğunu AKP doldurmuş ve devletimizi tüm organlarıyla ele geçirip, “çalışan” ikin “işveren” olmuş, kiracı ev sahibini kovma hakkını elde etmiştir.

İSLAM DİNİ (Şeriat-Mezhep-Tarikat- Cemaat) ve LAİKLİK

Cumhuriyet yönetimimizin yıkılması ve yerine dini yasalara göre ( şeriat hükümlerine göre) bir devlet kurulması, halifeliğin tekrar getirilmesi için, 29 Ekim 1923’de Cumhuriyet ilan edilir edilmez bireysel ve örgütsel çalışmalara başlanmıştır.

Önce Atatürk ve Silah Arkadaşları ve devrimci arkadaşlarını “DECCAL” ( kıyametin kopacağına yakın ortaya çıkacağına inanılan yalancı, fesatçı) ilan edip, itibarsızlaştırmaya çalışmışlar, sonra da Türkiye Cumhuriyeti Devletini “DARÜL HARP” ( İslam Cumhuriyetiyle yönetilmeyen ve İslamlar tarafından yıkılması, yok edilmesi gereken devlet) olarak ilan etmişlerdi. Hele Anayasamıza LAİKLİK İlkesi konduktan sonra ; kin, nefret ve şiddetlerini çoğaltarak 2017 li yıllara kadar gelmişlerdir. Cumhuriyete karşı yapılan tüm isyanlarda, 27 Mayıs 1960 Devrimi hariç, tüm İhtilallerin ardında hep bu dinsel düşünce ve öğeler bulunmaktadır.

Zaten ne kadar iyi olursa olsun bir ihtilal olarak kabul ettiğimiz ve onaylamadığımız 27 Mayıs Devrimi de Demokrat Partinin TBMM milletvekillerine “ Siz isterseniz hilafeti getirirsiniz” diyerek, tüm Mahkeme yetkilerini kullanıp, karşı görüşte olanları hapse atmayı, yıldırmayı, yok etmeyi planladığı “TAHKİKAT KOMİSYONLARINI” kurması nedeniyle olmadı mı?

“Mütedeyyin” ( Dini dünyevi çıkarları için kullanmayan, dinin Allah ile kul arasındaki ibadetiyle yaşayan kimseler) i bu kin, nefret ve yıkma istemin dışında tutarak bunun nedenlerini bulmamız ve ortadan kaldırmamız gerekir.

Dini kendi çıkar amaçları için kullanan kişiler neden Laik Cumhuriyetin yerine İslam Cumhuriyeti kurmak isterler?

Önce bir noktanın altını özellikle ve önemle çizmemiz gerekir: Türkler İslamiyet’i kabul ettikten sonra dini isyanlar başlamıştır. Ondan önce, Orta Asya Türk boylarında ve kurulan Türk Devletlerinde dini isyanlar yoktur.

Tarih Baba diyor ki; Gök Türk İmparatoru MOKAN KAAN, Konfüçyus bilgeliği ve kültürü ile eğitim ve öğrenim gören Çinlilerin kitaplarını MÖ 500 lü yıllarda Türkçeye çevirtip okunmalarını sağlamıştır. Bu eserleri Çinceden Türkçeye çevirmek için, Çince kadar gelişmiş Türk dili ve yazısına ihtiyaç olacağı da gözden ve akıldan uzak tutulmamalıdır.

Gök Türk İmparatoru Bilge Kaan’ın adı “Bilge” değildi. BİLGE onun ünvanıydı. Bu unvan Türklerin bilgiye, eğitim ve öğretime ne kadar çok değer verdiklerinin bir göstergesidir.

Uygur Türklerine ait bir mecmuadan: ” Bilgili insan beline taş kuşansa kaş olur- Bilgisizin yanına altın konsa taş olur” dizeleri bilgiye ne kadar değer verdiklerinin belgesidir.

Orta Asya Türklerinde, MÖ 5. Yüz yılda “ ALP İNSAN” anlayışı ortaya çıkmıştır. Alp insan : bilgili, cesur insan anlamını taşımakta ve herkeste saygı, güven uyandırmaktadır. MÖ 5 yüz yılda Orta Asya Türklerinin yaşadığı ESİK KURGAN yerleşim yerinde bulunan yarısı kırık bir toprak kabın üzerinde 11 harflik iki satır yazı, Türklerde yazının çok eskiden beri kullanıldığını göstermiştir. Hunlar da da eşyalar üzerinde yazıya rastlanmıştır. “ BABA GÖREN OK YONTAR- ANA GÖREN ELBİSE BİÇER” Atasözü, Türklerde göçebe kültürünün nasıl kuşaktan kuşağa taşındığını gösterir.

Orta Asya Türklerinde, herkese devlet tarafından verilen ve bilge kişilerin seyyar ( gezgin) öğretmenlikleriyle sürdürülen eğitimlerde kız-erkek ayrımı yoktur.

İlk olarak Uygur Türkleri eğitim kurumlarını oluşturmuştur. Uygurlar Türk ve yabancı devlet saraylarında katiplik, bürokratlık, danışmanlık, öğretmenlik ve kültür elçiliği yapmışlardır.

Uygur Türklerinin bıraktıkları birçok yazılı belgede kağıdı ve matbaayı Avrupa’dan önce kullandıkları, kendilerine ait mabetlerde dini nitelikte eserlerin yer aldığı kütüphanelere sahip oldukları bilinmektedir.

Gök Türk alfabesi ilk Türk alfabesidir. 6. YY ait YENİSEY YAZITLARI  bu alfabenin ilk şeklini; Gök Türk Kitabeleri ise en gelişmiş şeklini göstermektedir.  Gök Türk  Alfabesi Timur devrinde ve devamında kurulan devletlerde çok uzun süre kullanılmıştır.

ORTA ASYA TÜRKLERİNDE EĞİTİM ŞEKİLLERİ VE NİTELİKLERİ

Göçebe toplumu olarak yaşayan Orta Asya Türkleri, eğitim ve öğretim biçimlerini de yaşam tarzına göre belirlemişledir. Oymak’ta, Boy’da, İl’de veya devlette BİLGE adını verdikleri öğretmen kişiler, bilgilerini genç yaşlı herkese gezerek ve obalarda eğitim için ayrılmış çadırlara topladıkları çocuklara  öğretmişlerdir. Yaşam tarzlarında en çok neye ihtiyaç duyuluyorsa öncelik, ahlak ve terbiyeden sonra bu mesleklere verilmiştir.

Meslek eğitim ve öğretimleri; Çadır yapma, kurma, ok ve yay yapma, demircilik, nalbantlık, ayakkabı yapma, giysi dikme, at ve hayvan bakma gibi dallardır.

Askeri eğitim ve öğretimleri ; Ok ve yay atma, kılıç sallama, bıçak kullanma, gürz ve çekiç kullanma, at terbiye etme, at binme, çaşıtlık n( casusluk yapma), düşmana tuzak hazırlama ve tuzağa düşürme, komutana saygı gösterme, ast ve üst ilişkilere uyma gibi konuları içerir.

Dini eğitim ve Öğretimleri ; Orta Asya Türkleri ŞAMANİZM adı verilen; çok tanrılı bir dine taparlardı En büyük tanrıları GÖK TANRI’ydı. Hıdrellez eğlenceleri, martufal çömleği, dilek ağacı, çaput bağlama, nazar boncuğu, evlerin kapılarına at nalı, mezar taşları dikme bize şamanlıktan kalma örf, adet ve geleneklerdir. Din adamlarına Şaman dense de Türkler genellikle KAM adını verirler ve bu din adamlarının tanrıyla iletişime geçip dileklerini gerçekleştireceklerine inanırlardı. Orta Asya Türkleri dini bilgileri de tıpkı BİLGELER  gibi gezginci Kam’ lar dan öğrenirlerdi.

Müspet (araştırma gözlem, deney ve bilgiye dayalı gerçek) bilimler: Kimyagerlik, ilaç yapımı, veterinerlik, doktorluk, tıp ile ilgili bilgiler, yıldızlarla yön tayini, Nevruz bayramı yapmayı gerektiren gök bilgileri ( Dünyanın kendisi ve güneş etrafında döndüğünün bilinmesi gerekir ki, Nevruz Bayramı kutlanabilsin. On İki hayvanlı Türk Takvimi, İpek Yolu nedeniyle gelişen ticaretle matematikte on tabanlı desimal sistemi de Orta Asya Türkleri diğer medeniyetlerden önce kullanmışlardır.

Orta Asya Türkleri daha MÖ ki yıllarda 4 işlemli matematik işlemleri yapmışlardır. Ağırlık ve uzunluk ölçülerini de kendilerine özgü adlar vererek kullandıkları, yine kendilerine göre para birimi buldukları günümüze kadar uzanan hukuk metinlerinden anlaşılmaktadır.

OTACI denilen şifacılar ( halk doktorları) halkın tedavisinde görev almışlar ve diğer ülkelere de şifa dağıtmışladır. Günümüzde bitkilerden doğal olarak elde edilen ilaçlara da OTACI adı bu nedenle verilmektedir. Uygur Türklerinden günümüze ulaşan tıp kitabı bulunmakta, müzelerde sergilenmektedir.

En az 200 kaynağa başvurularak derlenmiş bu özet ve öz bilgiler, Orta Asya Türklerinin MÖ 5.yy dan, MS 1. Yüz yıla kadar olan eğitim, öğretim, sosyal yaşam ve dini inançlarını anlamamıza ışık tutmuştur. Ulaşabildiğimiz 600 yıl içinde dini bir baskıya ve dini bir isyana rastlanmamıştır.

TÜRKLERDE İSLAMİYETLE GELEN EĞİTİM

MS 1.yy’da Karahanlılar döneminde Türkler İslamiyeti toplu olarak kabul etmişledir. Bu kabul pek kolay olmamıştır. Abbasi Sultanı ve Halife Harun Reşit’in eşi Türk’tü. Harun Reşit, ordusundaki askerleri de savaşçı Türklerden seçmişti. Oğulları Memun ve Mutasım da yarı Türk olduklarından, soydaşlarıyla iyi ilişkiler kurmuşlar ve Türkleri İslam Dinine girmeye davet etmişlerdir. Türkler bin yıldan fazla bir süredir inandıkları dini inançlarını bırakıp başka bir dini kolay kabullenemiyorlardı. Türklerin BİLGELERİ, başta Dede Korkut, Farabi ve İbni Sina olmak üzere halifeye gidip İslam dini konusunda bilgi edindiler.

Başlangıçta Halife, Şamanlıkla ilgili tüm inançlarını bırakıp İslamiyetin Şeriat hükümlerine göre yaşamaları şartını ileri sürmüştü. Türkler bunu kabul etmediler. Örf, adet, gelenek ve göreneklerinden, hele mezarlarına taş dikemeyeceklerini, kitabe yazamayacaklarını ve mezar yerlerinin belli olmayacağını öğrendiklerinde, dinlerinin değiştirmekten vazgeçtiler. Halife Harun Reşit ise Türklere mutlaka İslamiyeti kabul ettirmek istiyor, bu sayede yalnız Araplar tarafından, Arap Yarımadasında kabul edilmiş olan İslamiyeti; Türklerin kabul etmesiyle “Cihan Şumul” (Dünyayı kaplayan) bir din haline getirmek istiyordu. Türklere tekrar haber göndererek BİLGE kişileri davet etti ve şeriat hükümlerini yumuşatmayı kabul etti. Bunun üzerine TÜRK BİLGELERİ de İslamiyeti yakından tanıyan ve Şamanlık konusunda derin bilgi sahibi olan Bayezed-i Bestami, Hacı Bayram Veli, Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Mevlana Celallettin Rumi’ler Halifenin başkentine giderek Şamanlık ve İslamiyetin ortak noktalarını belirleyecek kuralları belirlediler. Bu kurallara göre eğitim alıp İslam bilgini (ŞEYHİ) oldular. Orta Asya ve Anadolu’ya yayılıp Türklere özgü İslamiyeti öğretmeye ve yaymaya başladılar. Verdikleri eğitim ve öğretimleri de Karahanlılar dönemindeki uygulamaları bırakıp, Halife Harun Reşit zamanında başlatılan Abbasi Eğitim ve Öğretim programlarına geçtiler. Bu eğitimin nasıl olduğuna yakından bakmadan, Cumhuriyetimizi tehdit eden irtica tehlikesini doğru yorumlayamayız.

İSLAM DİNİNDE EĞİTİM VE ÖĞRETİM

Başlıkta parantez içinde yazmış olduğumuz ŞERİAT-MEZHEP-TARİKAT-CEMAAT Sözcüklerinin Türkçe karşılıklarını ve tam anlamlarını, hatta kapsama alanlarını bilmemiz gerekir.

İSLAMDA ŞERİAT: Kur’an daki ayetlerden ve Peygamberin hadislerinden çıkarılmış dini esaslara dayanan Müslümanlık yasası, İslam hukuku.

DİNDE ŞERİAT : İslam dininin doğuşundan ve Kur’an ile hadislerin; Dünyayı, insan hayatını düzenleyici ilkeleri ortaya koymasından sonra düzenlene bir kurumdur. Ana konusu İslam dininin ileri sürdüğü genel kurallara göre Müslümanların davranışlarını tespit etmek (saptamak) tır.

İnsanla insan, insanla toplum, insanla Tanrı arasındaki bütün ilişkiler şeriatın kapsamı içindedir. Kur’an da hüküm ve buyruk niteliği taşıyan ayetlerin yorumlanması ( tefsir) ve Hz.Muhammed’in yine Kur’an hükümlerine dayanarak söylediği sözlerin ( hadis) incelenmesi şeriatın konusudur. Şeriatın konuları ayni zamanda Kur’an ın konularıdır. Kur’an da yazılanları doğru anlayıp yerine getirmektir. Bütün kıyametler de buradan kopmaktadır. Herkes Kur’an’ı kendine göre yorumlamaya, anlamlandırmaya ve ibadet ile sosyal yaşamlarını bu yorumlamaya göre yapmaya başlamışlar; bunun sonucunda da Müslümanlar Müslümanlara karşı kin besleyip düşman olmuşlardır.

Şeriat’ın ( Kur’an’ın ) iki ana konusu vardır.

  • Dünya işleri ( fıkıh): insanların sosyal yaşamlarıyla; doğum, ölüm, evlenme, boşanma, ticaret, borç, senet, yemin, tören, düğün gibi konuları içine alan sure ve ayetlerdir.
  • Ahiret işleri: İbadet, namaz, niyaz, günah, sevap, cennet, cehennem, melek, şeytan konularını içine alan sure ve ayetlerdir.

Bu iki ana konuyu en iyi anlayan yorumlayan ve çevresindekilere anlatan Hz.Muhammed’ dir. Bunlara HADİS denir.

MEZHEP (izlenen doğru, gidilen yol, benimsenen görüş demektir.)

Hz.Muhammed’in ölümünden sonra, Kur’an ı yorumlayan kişiler çoğalmış, her yorumlayan “ ben daha doğruyu söylüyorum” demiş ve mezhepler doğmuştur. Özetle Kur’an ı en iyi yorumladıklarına toplumca karar verilen dört imam, dört mezhep’in de imamı olmuşlardır. Bu mezhepler HANEFİ, MALİKİ, ŞAFİ ve HANBELİ mezhepleridir. Hz.Ali’ den sonra 5. Mezhep ŞİİLİK ilan edilmiştir. Şiiler kendi din anlayışlarına göre bir şeriat düzeni kurdular. Bunun temeli de Hanefi mezhebinin şeriat kurallarını şii inançlarına göre değiştirerek yeni bir din kurumu ortaya koydular. Çağımızda bunun en tipik örneği İRAN’ dır.

Osmanlı Devleti Hanefi mezhebine bağlı şeriat düzeninin uyguluyordu. Zaman içinde bazı değişmeler gözlense de temel ayniydi.

Şeriat’ın özü insan aklıdır. İnsan akıl, mantık ve düşüncesine doğru gelenler, dinimizce de doğrudur. Yanlış gelenler dinimizce de yanlıştır. Ama dini kendi çıkarları için kullanan insanlar, kendilerine çeşitli dini ünvanlar yakıştırarak “ sizin aklınız ermez” diyerek kendi düşüncelerini dayatmışlar ve çok tehlikeli olan İman(Bir Müslüman’ın Allah’a tüm benliğiyle sorgulamasız bağlanması) ile Akıl ( düşünerek bilgi edinerek, deneyerek ve gözleyerek yapma) çatışması ortamı yaratmışlardır.

Tek Tanrılı dinlerden Musevilik( Yahudilik) ve Hıristiyanlık mukaddes kitaplarında “DEVLETİ ELE GEÇİRME, DEVLETİ KURMA VBE DEVLETİ YÖNETME” yoktur. Bu yalnız bizim dinimiz olan İslamiyet’te ve Kur’an da vardır. Bu nedenle bizim dinimiz siyasi bir din olmuştur. Her din adamının gönlünde devleti ele geçirmek yatar ve işin kötüsü bunu Kur’an’ın emri olarak bakıp kendisine inananları da Cihad’a ( Din Savaşına ) davet eder.

Mezheplerin eğitim ve öğretim kurumları medreselerdir.   Medrese;( İslam diniyle ilgili derslerin okutulduğu eğitim ve öğretim kurumları) dır. Müderris ve Molla ünvanlı dini bilgilere sahip kişiler tarafından ders verilir. Her medresenin ünlü bir şeyhi veya hocası vardır. Bu hocanın müridi olup rahle-i tedrisinden geçmek öğrenciye itibar kazandırır. Medreselerde özellikle Türklerin İslamiyeti kabul ettiği yıllarda Abbasiler döneminde ve Halife Harun Reşit zamanında dini bilgilerin yanı sıra ilmi bilgilerde verilmiş ve Avrupa’nın çok ilerisinde düşünen, soran, sorgulayan, keşif, icat ve buluşlarda bulunan ilim adamları yetişmiştir.

Türkler de medrese eğitimine geçerek eğiştim ve öğretimlerini planlı, programlı ve sistemli bir hale getirmişlerdir. Farabi ve İbni Sina da Türklerin medresede eğitim, öğrenim görmüş ve hocalık yapmış bilginlerindendir.

Selçuklular, Anadolu Selçuklu Devleti ve Osmanlı Devletinin Kanuni Sultan Süleyman zamanına kadar medreseler, bugünkü tanımıyla ilkokuldan üniversiteye kadar; dini ve ilmi bilgiler veren değerli ilim ve devlet adamı yetiştiren kurumlardı. Orta Asya’dan gelen Türk İslam Evliyaları( adları daha önce verildi) tekkelerinde tarikat okulları açarak dini ve ilmi bilgilerle Türk İslamiyet anlayışına göre Türkleri eğitip öğretmişlerdir. Ne zaman ki Halifelik Osmanlı Padişahlarına geçmiş, Türk İslam anlayışı bırakılmış, suni inancına göre ibadetler başlamış, medreselerde yalnız dini konular işlenmiş, diğer mezheplerden oluşanlar dışlanıp cezalandırılmıştır.

Mezhep lideri imamların da amacı devleti ele geçirmektir. Bu nedenle medreseleri kendilerine mürit yetiştiren birer kurum haline getirmişler, halkın aydınlanmasını ve bilgilenmesini istememişler ve kendilerine göre uygun zamanın geldiğine karar verip isyanları başlatmışlardır.

Osmanlı Devleti medreselerin bu durumunu anlayınca, Sarayda hem şehzadelerin hem de Osmanlı bürokratlarının eğitim ve öğretim gördüğü; yine ilkokuldan üniversiteye kadar bölümleri olan Enderun okulları açmıştır. Bu okullarda temel dini bilgilerin yanı sıra daha çok ilmi bilgiler öğretilmiş, sadrazamlar, vezirler, valiler, zabitler, zaptiyeler, defterdarlar hep bu eğitim kurumundan yetişmiştir. Savaşlarda başarı gösterip, paşa ünvanına sahip olan Osmanlı Devlet adamları da 1839 Tanzimat Devrinde (askeri okullar açılıncaya kadar) bu okullardan mezun olmuşlardır.

TÜRKLERDE İSLAMİYETLE GELEN EĞİTİM

TARİKAT: Sözcük anlamı gidilecek yoldur. Mezheplerden herhangi birine bağlı olan din adamı,” Benim yorumlarım ve benim yolum sizi Allah’a daha sevap kazanmış, daha cenneti hak etmiş olarak ulaştırır” diyerek, mezhebinin alt birimlerinde kendilerine itibar sağlayıp dünyalık edinmek üzere tarikat kurmuşlardır. Kendilerine şeyh Adı verilen tarikat liderleri, kendilerine hiç düşünmeden körü körüne bağlanan müritleriyle, kurmuş oldukları kendi okullarında (TEKKELERDE) “ Tekke: Tarikatların dini okullarıdır. Her tekkenin şeyhi kendi rale-i tedrisinden (kendi bilgilerine dayalı okulundan) yetiştirdiği müritlerini başta devlet kurumları olmak üzere toplumun tüm katmanlarına salar ve kendisi de tekkesindeki postuna oturup onları yönetir ve keyfini sürdürür. “ Şeyh uçmaz, mürid uçurur”atasözü , şeyhlerin kendisine bağlı müridleriyle toplumu nasıl aldattıklarının en güzel örneğidir. Tekkelerin daha küçüğüne ZAVİYE adı verilir. Amaçları ve işlevleri aynidir. Tekkelerin şubeleri de olabilir ama zaviye tektir.

CEMAAT: Tarikatların daha altında ve daha az topluluğa yönelik HOICA ünvanlı din sömürücü ve kendilerine dünyalık edinici insanların kurduğu dini bir teşkilattır.

Atatürk Cumhuriyetinin TEKKE ve ZAVİYE’leri kapatmasından sonra gelişip serpilmişler ve kendi müritlerini yetiştirip başta devlet kadroları olmak üzere yerleşmişlerdir. Özel okullarında, özel yurtlarında ve özel dershanelerinde, özel evlerinde özel eğitimden geçirerek Cumhuriyet düşmanı olarak yetiştirilen beyinleri yıkanmış bu insanlar, hocalarının sözünden çıkmayan birer robot olmuşlardır. 2002 yılında AKP iktidar olmak için siyasete soyunduğunda, Fethullah Gülen; “Seçimi kazanabilirsin, hükümeti kurabilirsin ama iktidar olamazsın. Çünkü elinde devlet organlarını yönetecek bürokrat ve memur yok. Oysa ben 1973 lü yıllardan beri müritlerimi okutup yetiştirdim ve devlet kadrolarına yerleştirdim. Milletvekili ve bakanlar senden, bürokratlar ve memurlar benden. Gel ortak olalım, Cumhuriyeti yıkma amacımıza birlikte ulaşalım” demiştir.  RTE bunu kabul etmiş ve birliktelikleri 10 yıl kadar sürmüştür. Fethullah Gülen Cemaati yeteri kadar güçlendiğine karar verip, RTE’ yi ve AKP’yi saf dışı bırakıp devleti ele geçirmek istemiştir. 15 Temmuz 2016 da yaşananların altında yatan temel gerçek budur.

Fethullah Gülen cemaati Altın Nesil adını verdikleri müritlerini yeterli sayıya ve güce ulaştırdığını düşünerek, artık iktidarı RTE= AKP ile paylaşmaktan vazgeçip, iktidarın tümünü yani devleti ele geçirmeye kalkışmıştır. Bunu önceden sezinleyen veya habere alan RTE=AKP’de içinde yer alan Fetocuların tümünü saptayıp temizlemek amacıyla kontrol altında tuttuğu kalkışmaya izin vermiş ve durumu Fetocuların da öğrenmesi üzerine kargaları bile güldüren, dünyada eşi görülmeyen, saat 22.00 de tüm halkın ayakta olduğu bir saatte darbe harekatı başlatmış ve bastırılmıştır. RTE=AKP amacına ulaşmış; RTE vermiş olduğu “15 Temmuz bize Allahın bir lütfudur” demeciyle bunu itiraf etmiştir. Ardından ilan edilen Olağanüstü hal ve çıkarılan Kanun hükmünde Kararnamelerle TBMM’si dışlanmış, Fetocuların yanı sıra RTE=AKP’nin istemediği tüm insanlar devlet kadrolarından, belediyelerden ve özel şirketlerden temizlenip mallarına el konulmuş ve hapislere doldurulmuştur.

El konulan mallar RTE=AKP’ nin uygun gördüğü yandaşlarına verilmiş, boşalan devlet kadrolarına da RTE=AKP’nin onay verdiği, kendilerine körü körüne bağlı kişiler getirilmiştir. Bu sayede RTE=AKP Devleti tümüyle ele geçirmiş, 16 Nisan 2017 Referandumu ile de Başkanlık Sisteminin ayni versiyonu olan partili Cumhurbaşkanlığı sistemi ile, yasama, yürütme ve yargı erklerini RTE’ye, tek kişiye vererek, “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” ilkesini temsil eden TBMM’ ni işlevsizleştirmiştir.

Medrese, Tekke ve Zaviyelerde görev yapanlar ile müritler ve öğrenciler askerlik yapmazlardı. Savaşlarda imam olarak geri hizmet verirlerdi. Bu kurumların mensupları üç aylar boyunca gezginci imam olarak kendi yörelerindeki halkı dolaşıp; yer, içer, konaklar ve şeyhlerine hem öğrenci hem de varidat toplarlardı.

Yeni Çeri Ocakları Bektaşi tarikatındandı. Bu nedenle suni imamlarla devamlı çatışma halindelerdi.

1404-1418 yıllarında yaşayan Şair Nesimi suni mezhebinin dayatmalarına ilk karşı çıkan ve isyan edendir. İman ve Akıl tartışmasını ilk başlatan bilge kişidir. “ Allah biz insanların içinde iyilik, doğruluk ve güzellik olarak bulunur. Şeytan da yine biz insanların içinde fenalık, yanlışlık ve çirkinlik olarak bulunur. İnsanlar aldığı eğitimle: hangi duyguları bastırırsa diğer duygular dışarı vurur. Şeriat aklın yolu olduğuna göre, aklımıza göre imanımızı belirlememiz gerekir. İmanımıza göre aklımızı belirlemek, insan kişiliğini yok etmektir” diyen Şair;

“Sofular secde eder ol caminin mihrabına
Benim secdem yar olmuş kime ne?
Sofular haram dediler ol aşkın badesine
Ben doldurur ben içerem, günah benim kime ne?
Kah çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi,
Kah inerim yeryüzüne seyreder alem beni”

Dizeleriyle de toplumda büyük yankı uyandırmış, suçlanmış, derisi yüzülüp tuz basılarak işkenceler çektirilmiş ve öldürülmüştür.

Simavnalı Şeyh Bedreddin, kurduğu tarikat ile; hak, adalet, eşitlik, birlikte üretim, birlikte paylaşım konularında İslam Dinine yeni ir anlayış getirmiş, Nesimi’ den sonra1420 li yıllarda Osmanlı’ya baş kaldırıp devleti ele geçirmek ve din devleti kurmak istemiştir. Aydın İli yöresinde silahlı güç oluşturmuş, ortak yaşam ve ortak üretim anlayışıyla halkı da etrafına toplamıştır. Bu gün kü Aydın ilinin Ortaklar Beldesinin adı Şeyh Bedreddin’den gelmektedir. Erol Toy “Azap Ortakları” isimli 2 ciltlik yapıtında bu olayı tüm ayrıntılarıyla anlatır.

Osmanlı Ordusu Şeyh Bedredin’in silahlı güçlerini yenip kendisini de idam etmiştir.

Osmanlı Devletindeki Celali İsyanların temelinde de dinsel öğeler, şeyhler, hocalar ve babalar yer almaktadır. Amaçları; Müridlerini ve yandaşlarını devlet kadrolarına taşıyıp önce varidat ve yetkilere ulaşmak, sonra da devleti ele geçirmektir.(Çıkardıkları isyanlar sonunda bu amaçlarına ulaşmışlardır.)

Lale Devrini sona erdiren Patrona Halil İsyanının nedeni de “dinden sapmak, eğlence ve safahata dalmak” olarak özetlenir.

Padişah Genç Osman’ı öldüren Yeni Çeri ayaklanması, yine Yeni Çerilerin kazan kaldırması, Padişahları indirmesinin altında da Mezhep ve Tarikat çatışmaları yatmaktadır. Aleviler ellerindeki silahlı güç olan Yeni Çeri Ordusunu, devletten pay almak, suni mezhebin ve Nakşibendi tarikatının hakimiyetine son vermek için kullanmak istemişler, sonuç da II.Mahmut tarafından topa tutulup öldürülmüşlerdir.

Kurtuluş Savaşı sırasında Padişah Vahdettin ve Sadrazam Damat Ferit tarafından kurulan Hilafet Ordusu da, Padişah ve Halife’ye isyan eden Kuva-i Milliyecileri yakalamak, cezalandırmak, öldürmek ve dinimizi kurtarmak amacıyla kurulmuş bir ordudur.

Görüldüğü gibi İslamiyet’in kabulünden günümüze kadar dini isyanlar hep olagelmiştir.

LAİKLİK

Atatürk ve silah arkadaşları hem Kurtuluş Savaşı boyunca TBMM’de ve yurt düzeyinde; hem de Cumhuriyetin ilanından sonra ayni yerlerdeki dini çıkarları için kullanan insanlarla ve oluşturdukları topluluklarla da mücadele etmişlerdir. Daha önce de belirttiğimiz gibi Sarıklılar-Fesliler ve Toprak Ağaları bir araya gelip saldırıya geçmek için hep uygun ortamları kollamışlardır. Yenilenen TBMM ile Cumhuriyeti ilan eden Atatürk ve Silah arkadaşlarıyla bunlara katılan Devrimci arkadaşları, ilk olarak TC Devleti olmanın gereğini, olmazsa olmazını yerine getirme kararı almışlardır. Bu kararla devlet dairelerinde görev yapan ne kadar Padişah ve Halife yanlısı ile Medrese, Tekke, Zaviye, Cemaat müridi varsa temizlenmiş, yerlerine de Kurtuluş Savaşına katılmış, savaşı desteklemiş, Cumhuriyetin ilanını benimseyip alkışlamış; okumuş, bilgili, yüklendiği işi bilgi, birikim ve liyakatıyla yapabilecek kişileri getirmiştir.

Bu kararlar 1 Kasım 1922 tarihinde TBMM’de alınan “ Hilafet ve Saltanatın birbirinden ayrılması” kararından ve Padişahın İngiliz Zırhlı Savaş Gemisine binip yurt dışına kaçmasından sonra uygulamaya konulmak üzere hazırlanmaya başlanmış ve Cumhuriyet ilanına kadar olgunlaştırılıp uygulama aşamasına gelinmiştir.

Cumhuriyetin ilanıyla kadro yenilenmesi yapılmış; çağdaş eğitim veren okulların yanı sıra eğitim ve öğretim kurumları, hocaları, imamları, şeyhleri ve müritleri de işlevlerine devam ediyorlar, Osmanlı yasalarından gelen haklarını kullanmaya aynen devam ediyorlardı.

Yine ÜÇ AYLAR’ da gezici imam olarak cer’lere çıkıyor, askerlik yapmıyor, devlet kadrolarında bilgi, beceri ve deneyime(liyakat) bakmadan üst düzey memure olmak istiyor ve “ şeriatın kanunudur” deyip herkesi yönetmeye kalkıyorlardı. Cumhuriyet kadrolarının iş başına geçmesi, bu kesimin saltanatlarını sona erdirmişti. Kazan içten içe kaynamaya başlamıştı.

Tüm okullar, TC Milli Eğitim Bakanlığına bağlanmış, Medrese, Tekke ve Zaviyeler bunu kabul etmemişti. TC Devletinde böyle çift başlı bir eğitim ve öğretim olamazdı. 3 Mart 1924’de TBMM’si Tevhid-i Tedrisat ( Eğitim Birliği) yayasını kabul etti. Bu yasayla TC Devletinin tüm okulları Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olacak ve bakanlık uzmanlarının hazırladığı programlar uygulanacaktı. Ayni gün ikinci bir kanunla da Hilafetin (Halifeliğin) kaldırılması ve Osmanlı Hanedanlarının TC Devleti sınırları dışına çıkarılmasına karar verildi. 3-4 Mart1924 Tarihinde Halife Abdülmecit sabaha karşı İstanbul’dan yurt dışına çıkarıldı. 5 Mart 1924 günü İstanbul Maarif ( Milli Eğitim) Müdürlüğü, Tevhid-i Tedrisat ( Eğitim Birliği) Kanun gereği Medreselere el koydu. Bu giderek tüm yurtta uygulandı.

30 Kasım 1925 tarihinde de TBMM’si Tekke ve Zaviyeler ile Türbelerin kapatılmasına dair kanun kabul edildi ve 700 yıldan beri ülkemizi etkisi altına alıp cahil bırakan, aklını bırakıp başkalarının aklıyla hareket etmesini sağlayan sistem sona erdirildi. Erdirildi ama, haklarını kaybettiğini sanan din bezirganları kazanı daha çok fokurdatmaya başladı.

Atatürk ve Silah Arkadaşlarıyla Devrimci Arkadaşları yeni kurdukları TC Devletini korumak için gerekli önlemleri almışlar, gerekli yasaları da 1924 Anayasasından aldıkları yetkiyle yapmışlardır. 1924 Anayasasında “ TC Devleti, demokratik Sosyal bir hukuk devletidir. Devletin Dini İslamdır” yazılsa da din ve devlet işlerini birbirinden ayrılarak , bir bakıma laik bir yönetime adım atmışlardır.

LAİKLİK: En kısa ve öz tanımıyla din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıydı. Yani 700 yıldır Şeriata hükümlerine( Din yasalarına) göre Medrese, Tekke ve Zaviyelerden yetişenlerce yönetilen devletimiz, din devleti olmaktan çıkıyor, Demokratik Hukuk Devleti oluyordu. Bu içlerine sindiremeyenler, hazmedemeyenler ve kaynayıp fokurdayan kazanın altına odun atan çoktu.

Atatürk ve Silah Arkadaşlarıyla Devrimci Arkadaşları kurmuş oldukları Cumhuriyet Halk Fırkasıyla Milletvekillerini bir ideoloji etrafında toplayıp parti disiplini altında birliktelik oluşturmalarını sağladılar. Bu kurallara uymayan fesli, sarıklı ve Toprak Ağası Milletvekilleri farklı sesler çıkarmaya başladılar. Kendilerine bu farklı sesleri de bir ideolojide birleştirebilmeleri ve disiplin altına alabilmeleri için bir siyasi parti kurmaları önerildi, hatta onaylanarak Silah Arkadaşlarından Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy,  Dr.Adnan Adıvar gibi milletvekillerinin yeni kurulacak partide yer almalarını istediler. 17 Kasım 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruldu. Genel Başkan Kazım Karabekir oldu. İnönü Hükümetine gensoru vererek, yolsuzluk araştırması açılmasını istediler. İnönü soruşturmaların rahat yapılabilmesi için istifa edip sonuca kadar tarafsız kalmayı, Atatürk’le de görüşerek uygun buldu. Mecliste yeni kurulan partinin üye sayısı sanki sihirli bir el değmişçesine Cumhuriyet Halk Fırkası üye sayısını geçti ve hiç beklenmedik şekilde Rauf Orbay Hükümetin başına getirildi. Cumhuriyet Halk Fırkası Hükümetinin Bakanı’nı  suçlayanlar şimdi onu yargılayıp cezalandıracak göreve getirilmişlerdi.

Yurdun her tarafından fesli, sarıklı ve ağa takımının peşinden gitmeye hazır kişiler Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına üye olmaya başlamışlardı. Cumhuriyet tehlike altındaydı. Tüm bunların üstesinden gelinmeye çalışılırken, 15 Nisan 1925’te “ Din elden gidiyor,           şeriat gelmeli, Hilafet Sancağı düştüğü yerden kaldırılmalı, Halifelik ilan edilmeli “ diyerek Şeyh Sait isyan etti ve Cihat ( Din Savaşı) çağrısı yaptı. Rauf Orbay Hükümeti biraz da olaya sıcak baktığından, bazı düşünceleri onayladığından isyanı bastırmakta yetersiz kaldı ve istifa etti. İnönü hükümeti kurdu. Çıkardığı Takriri Sükun Kanunu ile isyanı bastırıp suçluları cezalandırdı. Ardından Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, kurucuları tarafından, irticayı körüklediği gerekçesiyle 3 Haziran 1925’te kapatıldı.

Şeyh Sait İsyanı ile amaçlarına ulaşamayan Fesliler, Sarıklılar ve Toprak ağaları milletvekili ve taraftarları, bu kez Atatürk’e suikast düzenleyip ortadan kaldırmak ve amaçlarına daha kısa yoldan ulaşmak istediler. Hatta bunlar aralarına, yanlarına Atatürk’le silah arkadaşlığı yapmış Kalpaklılardan da aldılar ve 7 Haziran 1926’da Atatürk’e İzmir’de suikast düzenledirler.

İzmir Valisi Kazım Dirik’in önsezileriyle suikast önlendi ve suçlular cezalandırıldı.

9 Eylül 1923 ‘de kurulan Cumhuriyet Halk Fırkası, yaptığı Devrimlerle Cumhuriyetimizi yüceltmeye, halkımızı mutlu bir yaşama ulaştırmaya çalışıyor, bunun en önemli koşulunun da LAİKLİK olduğunu bilerek; programında ve Anayasada olmamasına rağmen uyguladılar.

1927’de yapılan Cumhuriyet Halk Fırkası Kurultayında ( Atatürk’ün NUTKU okuduğu kurultayda) Parti Program ve Tüzüğüne CUMHURİYETÇİLŞK, UILUSÇULUK, HALKÇILIK ilkeleri eklendi.

1928 yılında Anayasa’dan “ Türk Devletinin dini İslamdır” cümlesi çıkarıldı. Böylece LAİK DEVLET olma yolunda engel görülen durum giderilmiş oldu.       Laik Devlet olma kuralları daha geniş alanlarda kullanılmaya başlandı. Atatürk Silah Arkadaşları ve Devrim Arkadaşları 1930 yılında, tek partiden çok partili döneme geçme kararı aldı. Kitabımızın başında yer alan Serbest Cumhuriyet Fırkasını kurmaları için, Başkanı Fethi Okyar olmak üzere diğer arkadaşlarını da görevlendirdi. Fesliler, Çarıklılar ve Toprak ağaları yine gizli bir el tarafından düzenlenmişçesine yeni kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkasının yönetim kadrolarında yer alıp Atatürk Cumhuriyetini yıkma planları hazırlamaya başladılar. Bunu sezen Fethi Okyar ve arkadaşları Atatürk Cumhuriyeti, İlkeleri ve Devrimlerini yıkmak isteyen bu kişilerin ele geçirdiği partiyi kapattılar. Atatürk maddi ve manevi tüm varlığını adadığı Türk Ulusunun; kendiler için kötü düşünceler taşıyan FESLİ (Padişahçı), Sarıklı (Dinci-irticacı-gerici) ve Toprak Ağası Toprak Reformuna karşı çıkan ve yurttaşlık yasasını kabul etmeyip aşiret sistemini devam ettirmek isteyen bu iç düşmanları neden desteklediklerini merak edip hazırlattığı BEYAZ TREN’ le yurt içi inceleme gezileri yapma kararı aldı.

Dincilerin, şeriatçıların, mezhepçilerin, tarikatçıların etkisi altında kalmayacak bir kültür düzeyinde gördüğü, kendileri gibi Selanik göçmeni olan Kırklareli halkının Toprak Ağaları ve Toprak ağalığı gibi bir sorunları da yoktu. Öyleyse Kırklareli halkı neden Cumhuriyet Halk Fırkasını, hemşehrileri Atatürk’ün partisini desteklememişler de, Atatürk Cumhuriyetini yıkmak isteyen kötü düşünceleri desteklemişlerdi? Bunu öğrenmek için Kırklareli, Edirne (Trakya) gezisine çıkmıştı. Bizim de kitabı yazma amacımız buydu.

Atatürk Cumhuriyeti düşmanları hiç boş durmuyorlar, yeni kötülükler peşinde koşuyorlardı. Atatürk Kırklareli gezisini bitirip Edirne’ye geçtiği gün, Manisa ve Menemen’de şeriat bayrağı açılarak isyan başlatıldı. Nakşibendi tarikatına mensup kişiler, 23 Aralık 1930 günü Laz İbrahim Hoca tarafından kışkırtılarak Manisa sokaklarında ellerinde yeşil bayrak “Şeriat isteriz. Cumhuriyet yıkılacak hilafet gelecek” sloganları ve ellerinde balta, bıçak, tırpan, tüfek silahları ile toplu harekete geçtiler. Peşlerine takılanlarla birlikte çok yakın olan İzmir’in Menemen ilçesine geçtiler. Başlarında Derviş Mehmet adlı Nakşibendi yobaz vardı. Menemen camiinde sabah namazı kıldıktan sonra Derviş Mehmet Menemen halkına dönerek; ”Menemen şu anda 72 bin Müslüman Arap askeri tarafından kuşatılmıştır. Bütün halk kurtulmak istiyorsa bu yeşil bayrak altında toplanmalıdır. Bizi dinimizden imanımızdan eden Atatürk Cumhuriyetini yıkma zamanı gelmiştir. Herkes bu Cihad’a katılmalıdır.”  diye haykırarak halkı kandırıp etrafına toplamaya çalışıyordu. Yakınlarda olan polis merkezi ve Jandarma Karakolunda görevliler, hala anlaşılamayan(!) bir nedenle olayı görmelerine, sesleri işitmelerine rağmen, çıkıp olayı önlememişler, perdelerini çekip ‘biz yokuz’, görüntüsü vermişlerdir. En yakın Jandarma Karakolunda görev yapan yedek subay Mustafa Fehmi Kubilay, mangasını alarak olayı bastırmaya gitmiştir.

Kubilay’ın mangasında talim için kullanılan kuru-sıkı barutlu tahta mermiler vardı. Gerçek mermi yoktu, verilmiyordu. Önce havaya ateş ettiler, durmayınca da korkutmak için üzerlerine ateş ettiler. Demek ki isyancıların tahta mermilerden haberi vardı. Derviş Mehmet korkmadan kendilerine ateş eden jandarmaların üzerine yürüdü ve : “Görüyorsunuz bana mermi işlemiyor. Ben Mehdiyim ve sizleri kurtarmaya geldim.“ diyerek halkı iyice kendine inandırdı. Jandarmalar bunun üzerine kaçmaya başladılar. Kubilay tek başına kaldı. Derviş Mehmet ve gözü dönmüş yardakçıları Kubilay’ı musalla taşına yatırıp zıvana (veya orakla) diri diri başını boynundan kesip şehit ettiler. Kubilay ilk Devrim Şehidimiz olmuştu. Bununla yetinmeyen gözü dönmüş elleri kanlı katiller Kubilay’ın başını yeşil şeriat bayrağının tepesine dikerek sokaklarda dolaşmaya, naralar atmaya başladılar. Kendilerine engel olmak isteyen ŞEVKİ ve HASAN adlı iki bekçiyi de şehit ettiler. Polis ve İlçe Jandarma merkezi sessizlik içinde olayları perdelerin arkasından izliyordu.

Sonunda haber verilen Ordu Birlikleri olay yerine gelerek şeriatçıları dağıttılar. Derviş Mehmet ve iki adamın öldürüldü. Yakalananlar General Mustafa Muğlalı başkanlığında kurulan Askeri Mahkemede yargılanarak cezalandırıldı.

İşte tam bu noktada Mustafa Muğlalı olayını da anımsayıp, kendisini suçlamak isteyen fesli, sarıklı ve toprak ağası kişilerin hınç, kin ve nefretlerini Menemen Olayına kadar uzandığını bilmemiz gerekir.

Mustafa Muğlalı, Menemen’ de Nakşibendi ayaklanmasının suçlularını cezalandırdığı için yalnız sağlığında değil, ölümünden sonra da suçlanmaya, karalanmaya ve intikam alınmaya çalışılmıştır. Mustafa Muğlalı Harp Okulunu 1901’ de, Harp Akademisini 1904’de bitirdi. 1.Dünya Savaşında Adana Bölge Komutanlığı Kurmay Başkanlığı yaptı. Tümen Komutanı olarak Kurtuluş Savaşına katıldı. Kalpaklılar, Kuva-yi Milliyeciler ve Atatürk’ün silah arkadaşları arasında yer aldı. Genci Kurmay Başkan Yardımcılığı yaptığı sırada, Kubilay Olayı patlak verdi. İsyanı başlatan ve suçlu olan Nakşibendi Tarikatı mensuplarının yargılanması için görevlendirilen Askeri Mahkemenin başkanlığına getirildi. Vermiş olduğu kararlardan dolayı da artık iyi bildiğimiz üç grubun ve mensuplarının kinlerini ve nefretlerini üzerine çekti.

Son görevi sırasında Doğu Anadolu’da Van’ın Özalp İlçesinde Hudut Tabur Komutanlığı yaptı. Görevi sırasında yine bildiğimiz o üç grubun İran’dan getirdikleri kaçak silahları ve afyonları haber aldı. Kaçakçılar getirecekleri silahlarla yine Cumhuriyeti yıkmaya kalkışacaklar, Afyonları da yurt içi ve yurt dışında satarak kazandıkları paraları ayni amaç için kullanacaklardı. Mustafa Muğlalı Askeri İstihbaratla bu kaçakçılık olayını haber aldı. Yakalamak üzere tertibat aldı. Ama içerden bir bilgi sızdırması da kaçakçılara yapılmıştı. Çatışma çıktı. Kaçakçılar askerlerin üzerine dağlardan taşlar yuvarlayarak ve silahlarıyla ateş ederek kurtulmaya çalıştılar. 10 saat süren çatışma sonunda kaçakçılardan 33 kişi öldürüldü, geri kalanlar yakalanıp yargılandı ve cezalandırıldı. Fesliler, Sarıklılar ve Toprak Ağaları derhal Mustafa Muğlalı’yı “ 33 kişiyi yargı kararı olmadan kurşuna dizdirdi” diye suçladılar. Yargılandı ve aklandı. Emekli oldu.  ka1950 yılında Demokrat Parti iktidara gelince, emekli olduktan üç yıl sonra, D.P tarafından tekrar mahkemeye verilerek yargılandı. Yargılanırken öldü. Edirnekapı Şehitliğine gömüldü. Ölümünden sonra 20 yıl hapse mahkum edildi. Bu olay sonradan CHP tarafından TBMM gündemine getirildi ve yoğun tartışmalara neden oldu. 1960 Devriminden sonra, tıpkı günümüzde yaşanan Ergenekon olayları gibi bir kumpasa uğradığı belgeleriyle kanıtlandı. Suçsuz bulunup aklandı. İtibarı iade edildi. 1988 yılında naşı Ankara Devlet Mezarlığına nakledildi. Özalp İlçesindeki Askeri Kışlaya da Mustafa Muğlalı adı verildi. 2010 lu yıllarda tekrar suçlu damgası vurulup kışlanın adı değiştirildi. Bu olay ve benzerleri Atatürk Cumhuriyeti düşmanlarının Cumhuriyetin ilanından bu yana boş durmadıklarının ve yıkmak için her türlü yollara başvurduklarının çok açık ifadesi ve kanıtlarıdır.

Mustafa Muğlalı parantezini kapatıp LAİKLİK konumuza kaldığımız yerden devam edelim.

Atatürk Menemen olayını haber alır almaz Trakya Gezisini yarıda bırakıp olay yerine gitti. CHPM Manisa-İzmir ve Menemen yetkilileri ile toplantı yapmadan önce, polis, Jandarma ve askeri yetkililerden gerekli bilgileri almış ve yeterli hassasiyetin gösterilmemiş olmasından çok üzüntü duymuştu. CHP’li yetkililerle yaptığı toplantıda, bu olayın aylar önce Balıkesir, Manisa Merkez ve İlçeleri ile bazı köylerinde başlatıldığını, dini kurslar verildiğini, gece toplantıları yapıldığını, zikir ayinleri düzenlendiğini öğrendi. Atatürk CHP’lilere” Pekiş onlar böyle Cumhuriyeti yıkmak için çalışırken siz ne yapıyordunuz? Hiç mi önlem almak aklınıza gelmedi ?” diye sorunca, yetkililer” zamanımız, paramız, aracımız, gerecimiz yoktu. Bu nedenle gidemedik” yanıtını alınca “ Cumhuriyet yıkıcıları fırınının, bakkalının, ayakkabı tamircisinin, terzisinin kazancından ayırıp saldırıyor, sizler var olan olanaklarınızı kullanmıyorsunuz. Bu böyle olmaz, olmamalı” diyerek o ünlü konuşmasını ve sonunda ünlü özdeyişini söylemiştir. “ Cumhuriyet kendisini koruyacak muhafızlarını kendisi yetiştirecektir. Bu muhafızların öncelikli silahı BİLİM, FEN ve İRFAN olacaktır. Cumhuriyet yönetim ve Devlet kadrolarında yer alacak bu donanımlı muhafızlara saldıracak Cumhuriyet yıkıcıları, yıldırım çarpmışa dönecekler ve bir daha bu tür kalkışmalarda bulunamayacaklardır. Gençler, Cumhuriyeti biz kurduk, O’nu koruyacak ve yükseltecek olan sizlersiniz.

Sonrasında da yasal düzenlemeler yapılmaya başlanmış, kanuni boşluklar doldurularak daha sıkı önlemler ve yaptırımlar alınmıştır. Çünkü dünya üzerinde her yönetim, her rejim ( kurucu irade) kendisini koruyacak önlemler alır. Bu rejimin var olma nedenidir. Az ilerde okuyacağımız gibi, Cumhuriyet yıkıcıları önce bu Anayasa maddelerini değiştirmişler, sonrasında da medrese, tekke ve zaviye benzeri özel okullarını, dershanelerini, ışık evlerini, cemaat okullarını, yurtlarını engelsiz olarak açmışlar ve yetiştirdikleri müritlerini Cumhuriyet yıkıcıları olarak devlet kadrolarına ve siyasi parti yönetimlerine almışlardır.

12 Eylül karanlığında daha da güçlenen ve Turgut Özal’ın da tarikatçı olması nedeniyle arkalarını sağlama alan Cumhuriyet yıkıcıları, bu zaman kadar takiyye yapıp” ikiyüzlü davranıp” halka kendilerini Cumhuriyet ve kazanımlarından yanaymış gibi gösterenler, 1980’nin ikinci yarısından itibaren korkusuz ve fütursuzca Cumhuriyete meydan okumaya başlamışlardır. İşte o yıllarda Prof.Muammer Aksoy amacını Atatürk’ün “ Gençler Cumhuriyeti biz kurduk. O’nu koruyacak ve yüceltecek olan sizlersiniz” özdeyişinden alan ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ’ni kurmuş ve Cumhuriyet yıkıcılarıyla mücadeleye başlamıştır.

1931 Kurultayında da DEVLETÇİLİK-DEVRİMCİLİK ve LAİKLİK  ilkeleri kabul edildi. Böylece CHP’nin altı temel ilkesi kabul edilmiş oldu. 1935’te de “Fırka” adı Parti’ye çevrildi ve Cumhuriyet Halk Partisi oldu. CHP’nin amblemi (rozeti) de bu yıllarda bulundu. Bunu düzenleyen İlk Öğretim Genel Müdürü ve Köy Enstitülerinin Hasan Ali Yücel ile mimarı olan İsmail Hakkı Tonguç’tur. Bu değerli devlet adamımızın uzmanlık alanı arkeolojiydi. Altı Ok’un tartışmalarla kabul edilen toplantısında okların nasıl olacağı konusunu araştırmayı üstlendi. İstanbul Topkapı Sarayı Müzesinde Asya’dan bu yana Türklerin üretip kullandıkları okları inceledi.  Rozette yer alabilecek özellikte gördüklerini Ankara’ya götürerek Atatürk Silah Arkadaşları ve Devrim arkadaşlarının görüşlerine sundu, okların yapı ve şekillerine göre özelliklerini de ekledi. Sonunda bugün rozette yer alan ok çeşidi kabul edildi.

1937 yılında yapılan Anayasa değişikliğiyle de Atatürk İlkeleri ve Atatürk Devrimleri Anayasa’da yer aldı. Bu tarihten itibaren Anayasanın 1.Maddesi: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti; Demokratik, Laik Sosyal Hukuk Devletidir. Atatürk İlke ve Devrimleri Devletimizin ayrılmaz maddeleridir.” Şeklinde değiştirildi.

Boş durmayan Cumhuriyet yıkıcıları bu kez “DERSİM İSYANI” adı verilen isyanları başlattılar. Hiç durmuyorlardı.

Gerek 1924, gerekse 1961 Anayasalarımızda Demokratik, Laik Sosyal Hukuk Devletini, Atatürk İlke ve Devrimlerini koruyan maddelere yer verildi. 1930-60 lı yıllarda Cumhuriyet yıkıcıları olarak irtica yanlısı dinciler, şeriatçılar, mezhepçiler, tarikatçılar ve cemaatçiler ile komünistler görülüyordu. Bu nedenle her iki Anayasamızda ayni madde numaraları ile yer alan41 ve 142. Maddeler komünistlerle mücadeleyi ve yaptırımları, 161-162 ve 163. Maddelerde irtica ile mücadeleyi ve yaptırımlarını içeriyordu. Savcılarca bu maddelerden suçlananlar ölüm cezasıyla (idamla) yargılanıyorlardı. Bu nedenle caydırıcılığı vardı ve her vatandaş öncelikle, düşünce suçları da dahil olmak üzere141-142-161-162-163. Maddeler kapsamına girecek eylemlerden uzak duruyordu.

Demokrat Parti 1950’de önce seçimleri kazanmak için tarikat şeyhlerine ziyaretlerde bulunup, vaadler edip, umutlar aşılayıp oylarını aldı ve iktidar oldu. Adnan Menderes Başbakan olarak hükümeti kurduktan sonra ilk icraat olarak, ezanı Türkçeden Arapçaya çevirdi. Yetmedi, Türkçeleştirilmiş ve Öz Türkçe “ ANAYASA” adı verilmiş temel yasamızın adını “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” yaparak dilini de Osmanlıcalaştırdı. Oysa “Osmanlıca” diye bir dil yoktu. Osmanlı Devleti daha önce değindiğimiz Enderun Mekteplerinde  Osmanlı Devleti Bürokratlarına Arapça-Farsça- Türkçe karışımı bir dil öğretiyordu. Bu dili yalnız Enderun mezunları anlıyor, halk kendi arasında Türkçe konuşuyor, yazabildiği kadar da Türkçe yazıyordu. İşte Menderes Hükümeti 1924 Anayasamızı “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu “ yaparak bu dile çevirmiş, halkımız tarafından anlaşılır olmasını güçleştirmişti.

Ardından Tarikat Şeyhlerini onurlandırmaya, isteklerini yapmaya ve Laikliğe aykırı hareket edenleri hoş görmeye, hatta kendisi de Laikliğe aykırı hareket etmeye başladı. 1954 yılında “komünist yuvası” adını verdiği, Dünyada ilk ve tek Türk Eğitim Projesi olan ve UNESKO tarafından ödül alan Köy Enstitüleri’ni kapattı. Yerlerine de İmam Hatip Liseleri açtı. İmam Hatip mezunu olacaklar ve halen imamlık yapanları devlet memuru olarak görevlendireceklerini ve maaşa bağlayacaklarını duyurdu.

Oysa 1928 yılında 1924 Anayasasından “ Devletin dini islamdır” cümlesi çıkarılmış ve Laik Devlet uygulamalarına adım atılmıştı. Bunun sonucu olarak da ülkemizde yaşayan TC Vatandaşlığı kazanan herkes, dini ibadetlerini serbestçe, devlet baskısı ve yardımı olmadan yapabilecekti. Buna göre Sünniler kendi imamlarını, şafiler kendi imamlarını, Aleviler kendi dedelerini, Yahudiler kendi Hahamlarını, Hırıstiyanlar’ da kendi papazlarını seçecekler, pazarlık yaparak seçtiklerinin ücretini ödeyecekler ve ibadetlerini de özgürce yapacaklardı. Diyanet İşleri Başkanlığı da tüm dinlere ayni uzaklıkta durup, ibadet işlerinin düzen içinde yapılmasını sağlayacaktı.

Bu kitabın yazarı 10 yaşında bulunduğu 1953 yıllarında, köy imamı ücretinin tüm köy tarafından ödendiğine ve harman zamanı köy imamının kendisinin veya görevlendirdiği birisinin veya köy ihtiyar heyetinden birisinin nezaretinde teneke ölçü kabul edilerek toplandığına; Din dersi okumak için velilerden izin alındığına, Türkçe ezanın Arapça okunuşuna, Köy Enstitülerinin kapanışına, İmam Hatip Liselerinin yerlerini alışına, Adnan Menderes’in TBMM’de Milletvekillerine” Siz isterseniz hilafeti getirirsiniz” dediğine, ülke gezilerine çıktığında gittiği yerlerde ilk ziyaretlerini Tarikat Şeyhlerine yaptıklarına ve Laiklik kurallarını, yasalarını hiçe saydığına; yokmuş gibi davranıp karşı gelenlerin kovuşturulmadığına yakından tanık olmuş ve yaşamıştır.

Demokrat Partililer ve Adnan Menderes Hükümetleri; içinden çıktıkları, yıllarca birlikte görev yapıp kader birliği ettikleri, hatta Demokrat Parti Başkanı ve Cumhurbaşkanı olan Celal Bayar’ın Kurtuluş Savaşında Kalpaklı Kuva-i Milliyeci olduğu, Cumhuriyet Yönetimini gönülden desteklediği, İnönü Hükümeti zamanında İktisat (Ticaret) Bakanlığı yaptığı, İş Bankasını Atatürk’ün direktifleriyle kurduğu, 1936-1938 yıllarında Başbakan olduğu, Dersim İsyanını bastırdığı ve suçluları cezalandırdığı, yanındaki arkadaşlarının da ayni kadrolardan geldiği CHP’sini suçlamaları akıl alacak gibi değildi. Birlikte ülkemizi yönettikleri CHP’sini ve arkadaşlarını dinsizlikle suçlayıp, halkın ibadetlerine izin vermediğini, camileri yıktığını veya kışla yaptığını, yüzde 99’u Müslüman olan yurttaşlarımızın Laik bir devlet değil, dini İslam bir devleti özlediklerini, beklediklerini ve bunu gerçekleştireceklerini söylüyorlardı.

Oysa hem 2017 yıllarında, hem de Laikliğin kabul edildiği ve Anayasada yer aldığı 1937 yılından bu yana savundukları karıştırıcı ve saptırıcı bir sav vardı. “Avrupa da ve dünyada uygulanan Laiklik bizde uygulanan Laiklik gibi değildir. Buna Sekülerizm ve seküler adı verilir. Dini okullar ve ruhbanlar ile kilise ve cemaatlar kendi başlarınadır. Devlet bunlara karışmaz. Bizde ise Diyanet İşleri Başkanlığı her şeye karışır.” Diyorlardı. Doğruları vardı, ama yanlışları çok fazlaydı. 1937 yılından itibaren tüm denilenler uygulanmış, yalnız irtica ve şeriat yanlılarının Cumhuriyeti tehdit ettikleri gerekçesiyle önlemler alınmıştı. İşte DP ve yandaşları, irtica ve şeriatın önündeki engellerin kaldırılmasını istiyorlardı, olmayan öbürlerini de gerekçe olarak sıralıyorlardı. Zaten 1950 den itibaren din ile devlet işlerini karıştırarak İslam Devletine yeşil ışık yakmışlardı. Laik uygulamadan yana olan CHP’li ve Demokrasiden yana düşünce taşıyan, bilimsel doğruları savunan yurttaşlarımız “ Diyanet İşleri Başkanlığı Sünnilere olduğu gibi Alevilere ve diğer tarikat mensuplarına da ayni yardımı yapsın veya hiç birine yapmasın. Alevi, Şafi, Musevi veya Hıristiyan vatandaşların da verdiği vergilerle yalnız Sünni vatandaşlara hizmet veriliyor ve zorla Sünni Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi okutuluyor. Diyanet İşleri Başkanlığı 1937 yılında olduğu gibi tüm dinlere ayni mesafede durmalı, parasal destek vermelidir. 2017 yılında Diyanet İşleri Başkanlığın bütçesi Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinden fazladır. Bu bütçe ile din hizmeti verilmemekte, dindar ve kindar nesil yetiştirilip Cumhuriyet yıkıcılığı yapmak üzere devlet kadrolarına yerleştirilmektedir. İmam Hatip Liseleri din okullarıdır. Milli Eğitim Bakanlığının denetiminde dini cemaatler tarafından açılır. Avrupa ve dünyada böyledir. Bu okullardan mezun olanlar din adamın olurlar. Oysa bizde Devlet Adamı olmakta ve din ile devlet işlerini birbirine karıştırarak Laikliğin canına okumak istemektedirler.” Düşüncelerini taşımaktadır.

1954 lü yıllardan sonra tabandan gelen irtica ve şeriat ve de İslam Devleti çığlıklarına kendini iyice kaptıran Demokrat Partililer ve ADNAN Menderes, CHP’nin mal varlığına el koymaya, partiyi kapatmaya, kendi milletvekillerinden kurduğu Tahkikat (İnceleme) Komisyonlarına yargının tüm yetkilerini vererek, kendisine karşı çıkanların tümünü cezalandırıp hapse atmaya başlamıştır.

1960 Devrimiyle taşlar yerine oturdu. Bundan sonra, 1061 Anayasası ile getirilen özgürlük, demokrasi ve insan hakları sayesinde Laiklik de güvence altına alınmış oldu, derken; Süleyman Demirel” Tetik çekenle tespih çekeni bir tutamazsınız. Anayasanın 141 ve 142.maddeleri devlete tetik çekenlerin cezalandırılması içindir. Oysa 161-162-163. Maddeleri ise dini cemaatlerin, ibadet edenlerin, tespih çekenlerin cezalandırılması içindir. İkisini bir tutamazsınız. 141-142 kalsın ama, 161-162-163. Maddeleri kalksın” diyerek yeni bir tartışma başlatmış, Başbakanlığı döneminde “ tespih çekenleri” işlediği suçları görmezden geldiği gibi, İlim Yayma Cemiyetlerinden, Komünizimle Mücadele Derneklerine, Türk İslam Kuruluşlarından, Milli Türk Talebe Birliği teşkilatlanmalarına kadar her türlü Şeriat, tarikat ve cemaat yapılaşmalarına, palazlanmalarına, devlet kadrolarına dolmalarına yardımcı olmuştur.

Bu Cumhuriyet yıkıcılarına karşı Cumhuriyet koruyucuları da tepkilerini gösteriyor, Laikliğin ayaklar altına alınmasına ve karşı gelip suç işlemiş olmasına karşın Hükümetin gevşek tutumu ile hoşgörülü davranışlarına gösterilerle karşı çıkıyordu. O yıllar 1920 Türkiye’si ile 2017 Türkiye’ sinin ortasında yer alan yıllardı. 1920 Türkiye si TBMM’si Başkanının açış konuşmasıyla 2017 yılı TBMM’si Başkanının  açış konuşmalarına ve de 1978-1968 yıllarında verilen tepkilerle bugün verilen tepkileri sizlerle paylaşarak kıyaslamanızı istiyorum.

24 Nisan 1920, Atatürk Meclis Başkanı seçildikten sonra yaptığı ilk konuşmada: “… Hayatımın bütün evrelerinde olduğu gibi son zamanların krizleri ve felaketleri arasında da bir dakika geçmemiştir ki, her türlü huzur ve rahatımı ve her türlü kişisel görüşlerimi, Ulus’un mutluluk ve esenliği adına feda etmekten zevk duymayayım.

Gerek askeri ve gerek siyasi yaşamımın bütün dönemlerini kapsayan uğraşlarımda her zaman ilkem, Ulus’un iradesine dayanarak milletin ve vatanın muhtaç olduğu amaçlara yürümek olmuştur. Bugün saygıdeğer kuruluşumuzun ( TBMM) genel oyuyla oluşan güveni, layık olduğumun çok üstünde görmekle beraber şahsım için bir gaye olarak değil, birlikte giriştiğimiz kutsal mücadelenin yöneldiği amaçlara ulaşmak için milletin bağışladığı bir dayanak olarak kabul ediyorum. Bu ulusal birliğin bana yüklediği sorumluluk, biliyorum ve hepiniz bilirsiniz ki pek ağırdır. İçinde yaşadığımız eşi bulunmayan dakikaların güçlüğüne rağmen, bu ağır ulusal sorumluluğun altına, ancak saygıdeğer kurulunuzun (TBMM) yardımlarından ve daima doğruluk yolundaki mücadelelere yoldaş olan Allahın yardımından ümitli olarak çalışacağım…” ( Yücel Demirel’in eseri “ATATÜRK BELGELER, EL YAZISYILA NOTLAR, YAZIŞMALAR) Yapı Kredi Yayınları günümüze uyarlanmış hali.)

2017 Yılının TBMM Başkanı İsmail Kahraman, 25 Nisan 2016‘ da “ İslam Ülkeleri Akademisyen ve Yazarlar Birliği’nin (AY-BİR) toplantısında diyor ki: “ 1982 Anayasası’nda Allah ifadesi geçmiyor. Laiklik yeni Anayasada olmamalıdır.”

İsmail Kahraman TBMM Başkanı olarak 22 Eylül 2016’da Anı Kabir’e gitmedi ama Dolmabahçe Sarayında yapılan “ Sultan II.Abdülhamit Han ve Dönem Sempozyumunu açtığı konuşmasında “Hal edilmeseydi, Meriç Nehri ile Ağrı Dağı arasına sıkışmış kalmayacaktık. Sadeliği ve temizliği seven Müşvik, rikkatli, alabildiğine nazik, kibar bir devlet adamıydı.” Diye demeç vermiş ve gerçek düşüncesini yansıtmıştır.

23 Nisan 2017’deki Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda Atatürk’ün adını hiç anmamış, bir şeyler bahane ederek ANIT Kabir’e de gitmemiştir. Oysa ki o koltuğa oturmasını Atatürk’e borçludur.

3 Mayıs 2017’deki TBMM’si Başkanlık Divanı toplantısından sonra üyelere yemek vermiş ve yemek sonunda HDP’li Sırrı Süreyya Önder’den yemek duası yapmasını istemiştir. Sırrı Süreyya Önder: “ Ben sekülerim (Laikim) diye öneriyi geri çevirmiş, bunun üzerine duayı AKP İdare Amiri Erdoğan Özegene yaptırmıştır.

Gördüğümüz, yaşadığımız ve izlediğimiz, okuyup incelediğimiz gibi, 2017 Türkiye’ si 1920 Türkiye’sinin çok gerilerine düşmüştür. Cumhuriyet yıkıcılarına karşı Cumhuriyet koruyucuları yıldırılmış, bastırılmış, ürkütülmüş, korkutulmuş, tehdit edilmiş, hapislere atılmış ve öldürülmüştür. 1920’deki Kuva-i Milliye direnci ve mücadelesi, Kalpaklıların Vatanseverliği mumla aranmaktadır. Bizler gibi, sizler gibi bir avuç vatanseverlerin dışında olanlar ikbal peşine düşmüşler, iktidarın yalakalığını yapmaya başlamışlardır.

Yargı da iktidarın (RTE) emri altına girmiş, RTE’nin söyledikleri emirler doğrultusunda karar vermeye başlamıştır. Laiklik yok edilmiş, hukuk ayaklar altına alınmış, TC Devletinin uluslar arası saygınlığı yok edilmiştir.

1920 ile 2017 ortası olan 1965-70 li yıllarda Süleyman Demirel’in kanatları altına alıp palazlandırdığı dindar ve kindarlar karşısında Atatürkçü gençlik direniyordu. Ünlü 68 hareketi bnu nedenle başlamıştı. Bizle 68 li olarak Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenlerin öğrencileriydikl. 1961 Anayasası’nın getirdiği demokrasi, özgürlük, insan hakları, örgütlenme, sendika kurma gibi haklarımızı sonuna kadar kullanıyor ve irtica, gericilik, şeriat yanlısı Cumhuriyet yıkıcılarıyla göze göz, dişe dişmücadele ediyorduk. Her özgürlük etkinliğinde yer alıyor, Kıbrıs’ın kurtarılması ve tam bağımsız Türkiye için alanları dolduruyorduk.

Yargıdaki bağımsız savcı, hakim ve yargıçlar da görevlerini yapıyor ve Atatürk Cumhuriyeti nden yana taraf olarak, Cumhuriyeti savunuyorlardı. Ordu Anayasadan aldığı “Cumhuriyeti Koruma ve kollama görevini her yaptığı Milli Güvenlik Kurulu toplantısında ; Gündemin 1.maddesine “ İrtica ve Şeriat; Demokratik, Laik, Sosyal Hukuk Devleti olan Atatürk Cumhuriyeti Devrimlerinin ve İlkelerinin en büyük tehdit unsurudur. Devamlı mücadele edilmelidir.”   İfadesini alarak Hükümeti uyarıyor ve bu maddeyi hep gündemin ilk maddesi olarak Kamu oyuna duyuruyordu. Biz 68 Gençliği olarak dindar ve kindar irtica yanlılarıyla mücadelemizi sürdürüyor, devletimizin yönetim kadrolarında Cumhuriyet koruyucuları olduğunu biliyorduk. Bizim bildiğimiz bu Cumhuriyet koruyucularının en başında da Yargıtay Başkanı İmren Öktem geliyordu. Biz Cumhuriyet koruyucularının göğsünü kabartan ve güvenlerini arttıran 7 Eylül 1967 deki Adli yıl açılış töreninde tüm devlet kadrolarının hazır bulunduğu, ulusal ve dünya basınının izlediği ortamda, Başbakan Süleyman Demirel ve Bakanlar Kurulu üyelerinin gözlerinin içine bakarak şunları söylemişti.” Türkiye’de bir İslam devleti ve rejimi kurmak, Türk Milletini dini esaslara dayanan bir hukuk düzenine sokmak isteyen ve bunun için; gizli ve açık çalışan mistik hezeyan halindeki bir avuç meczup, ruh hastası veya dini kazanç metası haline getirmiş kimseler, saf ve cahil yurttaşın en temiz varlığını, itikadını, imanını geçim vasıtası yapmış olan bezirganlar- o bezirganlar ki , dinin emrettiğini yerine getirmezler yasak ettiklerini gizli gizli yaparlar ve fakat dindar görünürler- evet bumlar ve bir takım hurafeleri dini esaslar gibi göstermeye kalkan ve bu suretle halkı uyuşturan kökü dışarıdaki yurt düşmanları daima hüsrana uğrayacaklardır.”  Bu konuşma üzerine yurdumuzda yer yerinden oynadı. Cumhuriyet yıkıcılarına arka çıkan hükümet adamları, kendilerinin de Cumhuriyet yıkıcılarına karşı olduklarını belirten resmi demeçlerin altında, besleyip korudukları yıkıcıları teselli edip, “ elbet bizim de beklediğimiz günler gelecek ” diyerek arkalarını sıvazladılar. Failler ve gerçek suçlular ise bu sözlerin kendilerine söylenmemiş gibi etraflarına bakınarak: “ Hani, nerde bu hainler gösterin önce biz hadlerini bildirelim” tavırları takınıp: dindar ve kindar olma duygularını besleyip büyüttüler.

Amerika 6.Filosu 16 Şubat 1969’ da Dolmabahçe açıklarında demirledi. Öğrenciler, Sendikalar, meslek kuruluşları 6.Filonun gelişini protesto için “Amerika evine, Tam Bağımsız Türkiye” sloganlarıyla Dolmabahçe rıhtımına toplandı. “Komünizmle Mücadele Dernekleri” ile “ Milli Türk Talebe Birliği ( MTTB) “ Taksim’de Abdullah Dilipak ve arkadaşları İsmail Kahraman öncülüğüyle “ Pazar günü komünistler miting yapacak, biz bu mitingi basıp dağıtacak, belalarını bulduracağız. Silahı olan kapsın gelsin. Olmayanlar baltası, saldırması, sopası ile bize katılsın….” Çağrısı yaptılar.

Sağcıların bizlere saldırmaları ve polisin de yarı seyirci kalıp sağcılara göz yummaları nedeniyle bizlerden 2 kişi öldü, 100’den fazla kişi yaralandı. Bu olay tarihimize kanlı Pazar olarak geçti. O tarihte MTTB Başkanı bugün TBMM’si başkanı olan İsmail Kahraman’ dı.

İmran Öktem’e konuşmasından ötürü tehdit telefon ve mektuplar yağıyor, bugüne kadar uzanan yakından tanıdığımız dinci basın “ Dinsiz, İmansız, İslam düşmanı, din düşmanı, yatacak yeri olmayan, cenazesini toprağın kabul etmeyeceğini, dinine bu kadar hakaret eden bir insanın cenaze namazının da kılınamayacağını …” sayfalarına taşıdılar.

Başta Cumhuriyet  Gazetesi olmak üzere, Hürriyet, Milliyet(Taş köşesini yazan Çetin Altan) gazete yazar ve çizerleri de bizim düşüncelerimiz doğrultusunda “Cumhuriyet Koruyuculuğu” yapma görevlerini yerine getiriyorlardı. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, TBMM ve Cumhuriyet Senatosunu  ortak toplantıya davet ederek, toplumun galeyana gelmesinin önlenmesini, iktidar ve muhalefet partilerinin halkı yatıştırıcı demeçler vermelerini ve tüm siyasi parti başkanlarını -TBMM’de temsil edilsin edilmesin- Çankaya’da “Yuvarlak Masa Toplantısına” davet etti. Ortalık biraz yatışır gibi oldu.

İmran Öktem, 1 Mayıs 1969’da görevi başındayken öldü. Dinciler ve kinciler derhal saldırıya geçtiler. Başkanlığını İsmail Kahraman’ın, Başkan Yardımcılığını Abdullah Gül’ün yaptığı Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) “Dinsiz Öktem”in cenaze namazının kılınmasını önlemek amacıyla  eylemlere girişti. Tüm Cumhuriyet yıkıcılarını, cenazenin kaldırılacağı Ankara Maltepe Camisinde bulunmaya davet etti.

İmran Öktem’in cenazesi 3 Mayıs 1969 günü, Ankara Maltepe Camisinde kılınacak öğle namazından sonraki cenaze namazıyla sonsuzluğa yolcu edilecekti. Dinciler, kinciler ve Cumhuriyet yıkıcıları cenaze törenini bastılar. “Dinsizlerin, dinine karşı gelenlerin cenaze namazı kılınamaz. Bu namazı kıldıracak imam bulunmaz. Bu namazı kıldıran imam da dinsiz olur.” sloganları aran çoğunluğu çember sakallı kalabalık ve MTTB üyeleri namazın kılınmasını engellemek istediler. Bu gözü dönmüş dinci ve kincilerin saldırılarından ürken camide görevli imamlar da cenaze namazını kıldırmaktan korktular ve vazgeçtiler.

Bunun üzerine törende bulunan İsmet İnönü’ye, (hükümet ve devlet protokolünden kimse yoktu) Ankara CHP İl Başkanı Rauf Kandemir; “Paşam, saldırganların gözü dönmüş. Her an çatışma çıkabilir. Bunların ilk hedefi de siz olursunuz. Gelin hemen buradan gidelim. Kalan arkadaşlarımız gereğini yaparlar” deyince, İsmet İnönü; “Namaz kılınmadan buradan ayrılmam” demiş ve kesin tavrını koymuştur. Bunun üzerine cenaze namazını kıldıracak bir imam aranmış ve cenaze törenine katılmış bulunan Yargıtay Üyelerinden Abdullah Polat Gözübüyük’ün kardeşi, İmam İzzet Gözübüyük, imamlardan birinin sarık ve cübbesini giyerek cenaze namazını kıldırıp, defin için gerekli dini merasimi de yapmıştır.

Cenaze namazından sonraki cenaze korteji esnasında tepkiler, sloganlar eşliğinde sürtüşmeye, yer yer de sopalı saldırılarla kavgaya dönüşünce, polisler “Cenazeyi arka kapıdan çıkaralım” önerisini getirmişlerse de İsmet İnönü bunu kabul etmemiş ve kortejin ana caddeden yürümesini istemiş ve öfkeli kalabalığa karşı yanındaki CHP’li arkadaşlarıyla yürümeye başlamıştır. Bunu gören Tuğgeneral Nabi Alpartun tabancasını çekerek ve naralar atarak İsmet İnönü’ye yol açmış ve cenaze kortejinin geçmesini sağlamıştır. Cenaze merasimi sona erdikten sonra bu konu hakkında kendisinden demeç almak isteyen basın mensuplarına İsmet İnönü; “Bu ikinci 31 Mart vakasıdır.” demiştir.

Bu gerici ayaklanmayı, kindar ve dindar ve de Cumhuriyet yıkıcısı, 2017 Türkiyesinin TBMM Başkanı İsmail Kahraman yönetmiştir. 1969 yılında yaptıklarının ödülünü, 2016 yılında Cumhurbaşkanı RTE’den, TBMM Başkanı ünvanıyla ve de “Durmak yok yıkmaya devam” sloganıyla almıştır.

Şimdi size önerim: Atatürk’ün 24 Nisan 1920’de yaptığı konuşmayla, 2017 Türkiyesinin TBMM Başkanı olan İsmail Kahraman’ın konuşmalarını lütfen bir kez daha okuyunuz ve nerelerden nerelere, nedenlerden nedenlere, dünlerden bu günlere nasıl geldiğimizi irdeleyiniz…

Yine 1968-1978’ler Türkiyesine ve Cumhuriyet yıkıcılarının hükümetlerin kanatları altında palazlanmalarına bakalım. Başbakan Demirel: “Bu anayasa bize bol geliyor. Daraltılması gerekir” diyerek haklarını ve özgürlüklerini korumak için sendika kuran emekçilere ve de devlet memurlarından ilk sendikayı kurmuş olan öğretmenlere (Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS)) ateş püskürüyor, göz açtırmıyor, greve değil de “boykot”a giden öğretmenleri sürüm sürüm süründürüyordu. Diğer taraftan da “161-162 ve 163. maddeler anayasadan kaldırılmalı. Tespih çekenler suçlanmamalı, ibadetlerini yapıp  dernek çalışmalarını yapabilmeli.” demeçlerini veriyordu. Bu haksızlıklara isyan eden üniversite gençliği, dünyayı da saran “68 özgürlük hareketi” çerçevesinde yurdumuzda seri eylemlere başladılar. Başlarında Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan olmak üzere Cumhuriyet koruyucuları olarak kurmuş oldukları DEV-SOL örgütlenmesiyle hepimizin takdir ve sempatilerini kazandılar. Ağızlarından çıkan sözler bir mermi gibi Cumhuriyet yıkıcılarının kalplerine saplanıyor, bizim de kalplerimize su serpiyordu. Hiç silah kullanmadılar, hiç insan öldürmediler. Kendilerini “izinsiz gösteri yaptıkları, halkı isyana teşvik ettikleri, huzuru bozan eylemlere karıştıkları” için yakalama kararı çıkarttılar. Paraları, araçları, saklanacak yerleri yoktu. Göz göre göre yakalanmayı beklemek, işkenceye gönüllü gitmek gibi birşeydi. Paraları olsun diye bir banka şubesini soydular ve kaçtılar. Kendilerini güvenceye almak için Amerikan Konsolosluğunun bir görevlisini rehin olarak aldılar ve kaça kaça Kızıldere Köyüne, kendilerinin birinin köyüne kaçtılar. Yakalandılar ve de yargılandılar.

Başbakan Süleyman Demirel ve Adalet Partili Milletvekilleri 27 Mayıs 1960 devriminde idam edilen Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın intikamlarını almak için üç fidanın asılmasını istiyorlardı. 27 Mayıs 1960 devrim mahkemesinde verilen 3 idam kararını hiç birimiz onaylamıyorduk. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü de Cumhurbaşkanı ve Başbakan arasında mekik dokuyarak idamları durdurmaya çalışmış, Celal Bayar’ın idamını durdurabilmiş ama diğer 3 kişinin idamını isteyen Milli Birlik Komitesi içindeki kafatasçılara, başka Alpaslan Türkeş olmak üzere söz geçirilememişti.

Daha çok sağ ve milliyetçi görüşlü Milli Birlik Komitesi üyelerinin ısrarlı ve vazgeçilmez istekleri ile idam edilen Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idam suçlusu olarak; idamlara karşı çıkan CHP ve sol düşünceli aydın kişiler görülüyordu. Çünkü halkı yanlarına çekmek için bu yöntemi uyguluyorlardı.

İşte 68’liler Hareketinin yiğit ve kahraman çocukları Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, haram yemedikleri, kimseyi öldürmedikleri, halkını ve vatanını sevmekten, Atatürk Cumhuriyetini, demokratik,laik,sosyal hukuk devletini korumaktan, anayasada yazılı Atatürk ilke ve devrimlerine sahip çıkmaktan; Milli Güvenlik Kurulunun, Türkiye Cumhuriyeti için birinci tehdit olarak gördüğü irtica, gericilik ve yobazlıkla mücadele etmekten başka bir etlem yapmadıkları halde, Adalet Partili millletvekillerinin TBMM’de tavanları çınlatan “ÜÇE ÜÇ! ÜÇE ÜÇ! ÜÇE ÜÇ!” haykırışlarıyla idamlarına 6 Mayıs 1972’de karar verildi.

Üç fidanın acısı ve sızısı tüm yurtsever yurttaşlarımızın kalplerinden hiç silinmedi. Her yıl 6 Mayıs’ta yapılan anma toplantılarıyla yaşatılıyorlar ve sonsuza dek yaşatılacaklar.

Başbakan Süleyman Demirel, tespih çeken Cumhuriyet yıkıcılarının derneklerini destekleyip, parasal açıdan da zenginleştirirken, parti kadrolarına ve sivil toplum devlet kuruluşlarına da bu yıkıcıları alarak bürokrasiyi onlarla oluşturmaya ve laikliği de hiçe saymaya başladı.

Bunun en çarpıcı örneği Necmettin Erbakan olayında yaşandı. Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan’ı, Odalar ve Borsalar Birliği Başkanlığına seçtirdi Necmettin Erbakan da kendi cumhuriyet yıkıcısı kadrolarını buraya doldurdu. Türk basını bunlara “Takunyalılar” adını vermişti. Erbakan öyle aşırıya gidip öyle açıktan yıkıcılık etmeye başladı ki; bu uygulamasından ürken üyeler ikinci dönem kendisini seçmediler. Yeni seçilen başkan görevi devralmaya gelince, Erbakan görevi devretmedi. Polis zoru ile görevden alındı. İlk seçimlerde Adalet Partisi’nden İzmir Milletvekili seçilmek için başvurdu. Süleyman Demirel, çok aşırı ve zamansız yıkımlara kalkıştığı ve başlarına iş açacağı (orduyu kuşkulandıracağı) nedeniyle listeye almadı. Bunun üzerine Necmettin Erbakan, Konya’dan bağımsız  aday oldu ve seçildi. Hemen Milli Nizam Partisi’ni kurarak, Milli Görüş felsefesiyle, İslam Cumhuriyeti kurma hazırlıklarına girişti. Ama Anayasanın 161-162 ve 163. maddelerinin değişmesi gerekiyordu. Yoksa anayasal suç işlemiş olurdu. Solcularla pazarlık yaptı. “Siz 141 ve 142’den çekiyorsunuz, biz ilse 161-162-163’den çekiyoruz. Gelin birlik olalım, hepsini kaldıralım.” önerisini getirdi. Demokrasimizin gelişmesi ve demokrasi önündeki engellerin açılması açısından olumlu görüldü.

Meclisteki oylamada önce 161-162-163. maddeler oylanarak kaldırıldı. Sıra 141 ve 142’ye gelince Erbakan; “Biz istediğimizi aldık. Bundan sonraki oylamada biz yokuz. Kendi çoğunluğunuzu kendiniz bulun” diyerek oylamadan çekildi. Uzun uğraşlardan sonra, aradan da bir yıl gibi bir zaman geçince bulunan bir formül ile 141 ve 142 de kaldırıldı. Zaten 141 ve 142’nin Cumhuriyet yıkıcılığı yoktu, olsa olsa demokrasiyi geliştirici bir işlevi vardı. O zamana kadar kurulması yasak olan Türkiye Komünist Partisi kurulmuş, illegal olarak (yasa dışı) görev yapanlar yasal haklarına kavuşmuş, uzun yıllardır yurtdışında yaşamak zorunda kalan komünistler de ülkelerine dönerek demokrasimizin gelişmesine katkıda bulunmuşlardı.

Celal Bayar’ın; “Bu kış komünistler gelebilir.” korku demeçlerinden, Süleyman Demirel’in; “Bu söz Atatürk’ündür” dediği, hiç bir yerde Atatürk’ün söylediği belgesine ulaşılamayan; “Komünizm her görüldüğü yerde ezilmelidir.” Atatürk resim ve imzalı afişlerine, İçişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in “Biz iktidarda olduğumuz sürece komünizm yurdumuza gelmez” demeçlerine varan tehlikelerin hiçbiri gelmemiş, aksine demokrasimiz gelişmiştir. Korkulduğu gibi de kurulan Türkiye Komünist Partisi’nin oy oranı yüzde üçleri bile bulmamıştı.

Oysa 161-162 ve 163. maddelerin kaldırılmasıyla şeriatçılar, irticacılar, tarikatçılar derhal çalışmalara başlamışlar ve ilk seçimlerde kurdukları siyasi partiyle iktidar ortağı olmuşlardı. 1968-1969’lu yıllarda vaiz imamı olarak Kırklareli’de görev yapan Fethullah Gülen de verdiği vaazlarla şeriat çağrılarına başlamış, kendi cemaatinin alt yapı hazırlıklarına girişmişti. Sonra Edirne’ye ardından da İzmir’e tayini yapılmış, 161-162-163. maddeler de kaldırılınca Işık Evlerini, Cemaat Yurtları (kendi medreselerini) kurmaya başlamıştı. Yurdumuzun her tarafından topladığı zeki, çalışkan ve yoksul öğrencileri, ailelerini dini yaklaşımlarla kandırarak yurtlarına, medreselerine, ışık evlerine alıyor, devlet okullarında okumalarını sağlarken, beyinlerini dini safsatalarla yıkayıp müritleri haline getiriyor, mezun olduklarında da devlet kadrolarına yerleştirip, “Zamanı gelinceye kadar kendinizi belli etmeyin. Takiyye yapın. Cumhuriyet koruyucularından daha fazla koruyucu olun. Onlar gibi yaşayıp, onlar gibi görünün. Ben size haber verdiğimde de harekete hazır olun” talimatını veriyordu.

Anayasa Mahkemesi, Necmettin Erbakan’ın ilk kurduğu Milli Nizam Partisi’ni, şeriat devleti kurmak amacını, taşıdığı ve o yönlü çalışmalar yaptığı için kapatmıştı. Erbakan hemen Milli Selamet Partisi’ni kurup yıkıcılına devam etmeye başlamıştı. Aradığı tarihi fırsat da ayağına geldi.

1973 genel seçimlerinde AP ve CHP, kendi başlarına hükümeti kuracak çoğunluğu elde edememişlerdi. Milli Selamet Partisi (MSP) kilit parti konumuna gelmişti.

Doğal olarak kendi düşüncelerine daha yakın olan AP ve Süleyman Demirel’i seçmesi beklenirken, kapalı kapılar ardında daha fazka taviz (ödün) kopardığı söylenen; dağlara taşlara adını Karaoğlan diye yazdıran, “Toprak işleyenin, su kullananın” sloganıyla halkın ümidi olan CHP lideri Bülent Ecevit’le koalisyon hükümeti kurdu. Böylece dinci bir parti lan ve Erbakan’ın bunu tüm konuşmalarında dile getirdiği MSP, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti, Atatürk cumhuriyeti, ilkeleri ve devrimlerinin koruyucusu ve savunucusu CHP yardımıyla hükümet ortağı oluyordu.

Erbakan, Ege Denizi Balıkesir ili kıyılarında “Akıncılar” adını verdiği gençlerine kamplar kurarak, gençlik örgütlenmesini bir güç haline dönüştürmeye başlamıştı. Öte yandan MHP lideri Alparslan Türkeş de milliyetçi – islam söylemi doğrultusunda “Bozkurt” adını verdiği gençlerini kurmuş oldukları yayla kamplarında vurucu güç olarak yetiştiriyor, bir yandan da Erbakan’a göndermelerde bulunarak; “Senin bizimle, İslamla birlikte olman gerekir. Ne işin var komünistlerle?” diye eleştirip  onu devşirmeye çalışıyordu. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı başladı, yapıldı ve bitti. Adada barış sağlandı. Hükümette “ben daha fazla kahramanlık yaptım, hayır ben senden daha fazla kahramanlık yaptım” kavgası başladı. Ecevit, Kıbrıs Barış Harekatının getirilerini de hespa ederek ortaklığı bozdu ve erken seçim kararı alıp, tek başına iktidara gelmek ve sırtındaki MSP kamburundan kurtulmak istedi.

CHP, çok partili yaşama geçildiği 1946’dan bu yana tarihinin en büyük yüzde oranlı (%45) oy aldı ama gereken milletvekili çoğunluğuna ulaşamadı. Erbakan amacına ulaşmış, devlet kadrolarına tüm elemanlarını yerleştirmişti.

Hemen kendisine yeşil ışık yakan AP ve MHP il üçlü ortaklık kurup milliyetçi hükümet kodelini uygulamaya başladılar. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının kurduğu Dev-Genç örgütü, Akıncılar, Bozkurtlar ve AP’nin milliyetçileri ile hergün kapışıp, kavga ediyorlardı. Bunu sezen uluslararası silah tüccar ve mafyaları da çok para kazandıran silah satışlarını Türkiye’ye yönlendirmişti. Silah tüccarları paradan başka bir şey düşünmüyor; hem sağa hem sola sliah satarak ulusumuz gençlerinin birbirini öldürmelerini sağlıyorlardı. Zaten emperyalizmin amacı da bu değil miydi? Lozan’da İnönü’ye “Verdiklerimizi misliyle geri alacağız” diyenler yine sahneye çıkmışlardı. Sağ – sol çatışmaları ve gençlerimizin öldürülmeleri yetmedi, mezhep çatışmaları da çıkardılar. Kahramanmaraş ve Çorum’da Alevi inancında olan yurttaşlarımızı toplu olarak katlettiler. Sokaklar, caddeler kan gölüne dönmüştü. Nereden, nasıl geleceği belli olmayan serseri kurşunlara hedef olmamak için halk sokağa çıkamaz olmuştu.

Cumhuriyeti koruma ve kollama görevi Anayasa tarafından verilmiş Türk Silahlı Kuvvetleri ise sessizliğini koruyor; ne hükümete, ne devlete hiç bir öneri, uyarı veya yaptırımda bulunmuyordu. Konya’da dinciler miting yapmış, İstiklal Marşı’nda saygı duruşu yapmayıp, yeşil bayrak altına (şeriat bayrağı) toplanıp oturmuşlardı. Erbakan yaptığı konuşmada “Artık kadayıfın altı kızardı. İslam Devleti kurma zamanı geldi” demişti.

12 Eylül 1980 günü Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koyduğunu açıkladı. 27 Mayıs 1960’tan sonra 12 Eylül 1980’de, 20 yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti ikinci kez askeri ihtilali yaşıyordu. Herkes yapılan ihtilalin rengini merak ediyor, ulusal basın da saptayıp ona göre yayın politikası izlemek istiyordu. Beklene yanıt Amerika’dan geldi. En üst düzey Amerikan yetkilisi: “Bizim çocuklar yönetime el koymuşlar.” demecini verdi. Tüm siyasi partiler kapatıldı. Sol düşünce ve sol gençlik budandı, kovalandı, yakalandı, hapislere tıkıldı. İhtilal lideri, 12 Eylül karanlığının büyük mimarı Kenan Evren, Kur’an’dan ayetler okuyarak, Suudi Arabistan’dan imam maaşları alarak, 18 yaşından küçük olan çocukların yaşlarını büyütüp idam ederek; “asmayalım da besleyelim mi?” diyerek, cezaevine doldurduğu Kürt ve Türk yurttaşları işkenceden geçirerek ülkeyi 12 Eylül öncesinden daha kötü, daha karanlık bir duruma getirdi. Bundan cesaret alan din bezirganları da rahatlıkla yıkıcılık çalışmalarına kaldıkları yerden devam ettiler.

Önce Başbakan, ardından Cumhurbaşkanı olan Turgut Özal, tarikat ve cemaatlerin koruyucu, kollayıcı ve besleyip- büyütücü Başbakanı ve Cumhurbaşkanı oldu.

Bütün partileri yok sayan Kenan Evren ve “Beşibiryerde” adı takılan 12 Eylül karanlığının komutanlarına karşı, ANAVATAN PARTİSİ’ni kurup “4 eğilimi (sarıklılar, fesliler, ağalar ve  kalpaklılar) bir araya topluyorum” diyerek, nerede kişisel çıkar pelinde koşan, hırslı kişiler varsa bulup partisine aldı.

Devletimizi bürokrasiden gelme TAKUNYALI (Erbakancı- dinci- şeriatçı- tarikatçı) olarka şirket yönetir gibi yönetmeye başladı. “Anayasayı bir defa delmekle birşey olmaz” sözüyle işlediği Anayasal suçu itiraf etmiş oldu. Ama kendisine hesap soracak bir yargı organı ve yargı adamı bulunamadı. Bu sözünün karşılığı olarak da Cumhurbaşkanı seçildi. Nasıl öldüğü konusu uzun süre tartışıldı.

İslam ülkeleriyle anlaşmalar imzalararak Avrupa Devletlerine sırtını döndü. Laiklik kavramı sadece yazıdan ibaret kaldı. Necmettin Erbakan’ın biri suçlu bulunup kapanırken, hemen diğerini kurduğu ve milletvekillerini topladığı dinci partileri hem TBMM’nde hem hükümetlerde yer almaya başladı.

Ne yıllardan, ne aylardan, ne günlerden bu günlere gelmiştik…

Dahası varmış. 2002 AKP-RTE iktidarında, önce Milli Güvenlik Konseyi toplantılarından gündemde 1. madde olarak “irtica-şeriat-din devleti kurma” tehdit olmaktan çıkarıldı. TBMM’de alınan bir kararla, suçlu görülen siyasi partilerin kapatılması kaldırıldı. Ergenkon ve Balyoz kumpaslarıyla ordudaki Atatürkçü komutanlar hapislere tıkılıp ordudan atıldı ve orduya kendilerini destekleyen komutanlar getirildi.

Silahlı kuvvetlerin Türkiye Cumhuriyeti’ni koruma ve kollama görevi sona erdirildi. Ulusal bayramlarda devlet törenleri kaldırıldı. “İsteyen bayramı istediği gibi kutlasın” dendi. Atatürk anıtlarına ulusal bayramlarda çelenk sunmak isteyenlerin çelenkleri parçalandı ve para cezaları kesildi.

Fethullah Gülen, “Beklenen zamanın geldiğini” bildirip ihtilala düğmesine bastı. Amacı RTE=AKP’yi alaşağı edip cemaat olarak devleti ele geçirmekti. Ters tepti. RTE=AKP Fetocuları yakalayıp, devlet kadrolarından uzaklaştırıp cezalandırmak üzere hapislere doldurdu. RTE, “Bu Feto kalkışması bize Allah’ın bir lütfudur” diyerek kendi başına OHAL ilan edip, Kanun Hükmünde Kararnamelerle ülkeyi yönetmeye başladı. Diğer taraftan da gerekli Anayasa değişikliklerini 16 Nisan 2017’de MHP’nin Devlet Bahçeli kanadı desteği ile ve hileli bir seçimle referandumu kazandığını YSK (Yüksek Seçim Kurulu)’na baskı yaparak zamanından önce açıklattı.

“Seçimin hileli olduğunu, mühürsüz oy kullanıldığını, yasal süre içinde itiraz ettiklerini, sonucun resmi olarak 5 gün sonra açıklanması gerektiğini” her türlü iletişim araçlarını kullanarak duyuran ve hileli seçim olduğunu kanıtlarını gösteren CHP’ye ve %49 HAYIR oyu vermiş seçmen yurttaşlara: “Atı alan Üsküdar’ı geçti.” ve “Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye”  deyimlerini kullanarak yanıt verdi. Acaba bu deyimlerden birincisinin “Hileli bir yoldan kazanç elde edildiğini, karşısında adaletli bir davranış umanları, beklenmeyen bir şekilde aldattıktan sonra, eliyle nanik yaparak söylendiğini ve insanları küçük düşürücü bir anlatım olduğunu, ikincisinin ise “yine doğruluk bekleyenleri ” hüsrana uğratan bir sonuç aldıktan sonra, kendisine itiraz edip yasal hak arayanlara dalga geçer, alay eder gibi söylendiğini biliyor muydu? Bu sorunun yanıtını bilmek, bilmemekten daha vahimdi. Ama hiç umurunda değildi. İstediği sonucu ilan ettirmiş, HAYIR oylarının fazla olduğunu herkesin bilmesine rağmen EVET oylarını fazla göstererek referandumu kazanmış ve tek adam olmuştu.

Kafasındaki planları hemen uygulamaya koyuldu. Önce tarafsız Cumhurbaşkalığı yeminini hiçe sayarak AKP’ye üye oldu. 21 Mayıs 2018 tarihinde de AKP’nin Genel Başkanı olacağını açıkladı. Birlikte yola çıktıkları Fetoculardan ağızları yanmış, çok zarar görmüşlerdi. Bir daha böyle bir kötü durumla karşılaşmamak için; AKP’nin ülke teşkilatlanmasında görev almış avukatlardan kendisine “ram” olmuş, “kul” olmayı peşinen kabul etmiş olanları hakim ve savcı olarak görevlere atadı. Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Sayıştay, Yargıtay gibi üst düzey yargı organlarının içlerini de aynı şekilde doldurup, kendisine bağlılıklarını içeren demeçler vermelerini ve Başkanlık rejiminin Parlamenter rejimden daha adil olduğu, başkanlıkta yargı bağımsızlığının daha belirgin olduğu demeçlerini Danıştay Başkanı Zerrin Güngör’e hukuk kurallarını çiğneterek ve mesleğine ihanet ettirerek açıklattı. Fetoculardan boşalmış veya Atatürkçü, Cumhuriyet koruyucusu olduğunu belirleyip görevden yine “Fetocu” damgasıyla karalayıp mesleklerinden alınan ve atılanların yerlerine de, başta üniversiteler, ordu ve emniyet olmak üzere, AKP’nin yakın destekçilerini, RTE’ye sonsuz bağlılıklarını açıklayanları atadı.

Daha önce ulusal ve yerel medyaya; “Benim istemediğim haber ve yorumlara yer vermeyin. Dinlemeyen olursa kapının önüne koyun. Yoksa cezasını pahalıya ödersiniz.” diye sesleniyor ve istediklerini yaptırıyordu. Buna rağmen bazı istemediği haberlerin yer aldığını görünce, RTÜK kanalıyla cezalandırmaya veya baskıya girmeden gazetelerin sayfalarını incelemeye başladı. Bunda da tam başarıya (!) ulaşılmadığını görünce her kuşku duyduğu medya kuruluşuna kendisine her yönüyle bağlı bir yandaşını köşe yazarı olarak gönderdi. Yandaş gazeteci dolgun maaşını Hürriyet, Milliyet, Vatan, Posta, Habertürk gibi gazetelerden ve TV’lerinden alıyor, köşesinde dünya görüşünü ve RTE’nin istediklerini yazıyor, gazete yönetim toplantılarına da katılarak, gazete manşetlerinden haberlere kadar hepsini denetliyordu. Yukarıda adları verilen “baskı altındaki medya”nın içlerine yerleştirilen yandaşları tarafından uygulatılan bir görevleri daha vardı. RTE=AKP bunu referandum sonucu duyurmuştu: “Referandumda bize oy vermemiş olanların da bize oy verecek düşüncelere ulaşmalarını sağlamalıyız”. Bunun gereği ise: baskı altındaki medyanın okur ve izleyicilerini yavaş yavaş etki altına alıp, kendilerine oy vermelerini sağlamaktı. Bu nedenle baskı altına aldıkları medyada sevilen, sayılan, okur ve izleyici kitlelerini etkileyen; yazar-çizer-sunucu, programcı, dizi oyuncusu, sanatçı, sporcu ve TV dizilerini olduğu gibi koruyup, arada kendi yandaşlarının gördüğü veya görmediği haberlerle alt yapıları hazırlama işlevleriydi. Örneğin; RTE: “Lozan bir başarı değil, hezimettir. İki ayyaşın dayatmasıdır” demecini verdiğinde, bu haberi birinci sayfa eteklerinde verip, okurlarını ürkütmeden konuyu işliyorlar ve havuz medyasına gol atmaları için asistlik ve orta yapıyorlardı. Esas amacı taşıyan haber ve yorumları ise, kendi yandaş medyasından görevlendirdiği kişiler yapıyorlardı.

2002’den bu yana her Atatürk cumhuriyeti değerleri üç aşağı beş yukarı bu yöntemlerle yıkılmış, işgal edilmiş, zapt edilmiş ve ele geçirilmiştir. 18 Mayıs 1919’da; Kurtuluş Savaşı ile başlayan, önderliğini TBMM’deki sarıklı, fesli ve toprak ağalarının yaptığı şeriat, irticai, İslam devleti saldırıları, 2017 yılında azalacağı yerde daha da çoğalmış ve devletimiz ele geçirilip açıkça saldırılara başlamışlardı. Kitabımızdaki laiklik çalışmasının son paragrafına sıra gelmişti ki; gündeme Atatürk’e ve ailesine saldırı olayı düştü. Ve bu konuyu da yazman görevimiz arasına girdi.

Yandaş TVNet kanalında 7 Mayıs 2017’de yayınlanan “Derin Tarih” programında, tarihçi geçinen Cumhuriyet yıkıcıları Yavuz Bahadıroğlu ile Mustafa Armağan ve Süleyman Yeşilyurt’un, Atatürk ve ailesine birbirleri ile yarışırcasına hakaret ettiklerine Türk ulusu tanık oldu.

Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’a “genel ev kadını” manevi kızı Afet İnan’a “Atatürk’ün sevgilisi” hakaretlerini yapan kişiler, bu cesaretleri nereden ve kimlerden alıyorlardı?

Hemen bir akıl tazeleme ile sorunun yanıtına bakalım.

2002’den beri Başbakan ve 2015’ten beri de Cumhurbaşkanımız olan RTE; ağzından övgü için Atatürk ve Türk sözcüklerini çıkarmamış, ulusal bayramlarımızda ve anma törenlerinde bulunmamak için sudan sebeplerde bahaneler uydurmuş,  TV ekranlarından halkımızın gözünün içine baka baka takiyye yapmış, okullarımızdan andımızı kaldırmış, Lozan’a hezimet demiş, ulusal bayram kutlamalarının vazgeçilmezi olan devlet törelerini kaldırmış, Atatürk anıtlarına sunulan çelenkleri yasaklamış, cezalandırmış, Atatürk’ün kazandığı ve tüm dünyanın tartışmasız kabul ettiği Çanakkale Zaferi yıldönümlerini Atatürk’süz kutlamış; Atatürk ve İsmet İnönü için “ilki ayyaş” benzetmesini tüm halkımızın gözleri ve kulakları önünde yapmış, madeni 1 TL’liklerin üzerindeki Atatürk filigranını (resmini) kaldırmıştır.

Vermiş olduğu demeçlerde ve yapmış olduğu plan ve projelerde hep 2023 yılını hedef almış ve Atatürk Cumhuriyeti’ni 2023’te sona erdireceğini, yerine de İslam Cumhuriyeti kurup, kendisinin de halife olacağını satır aralarında kendi yandaşlarının anlayacağı cümleler ve anlatım tarzıyla belli etmiştir.

RTE=AKP’nin bu tutum ve davranışlarını ve de kendilerine arka çıkıp koruyanlarını bulan Cumhuriyet yıkıcıları cesaretlerini RTE=AKP’den alıyorlar. Ve kraldan fazla kralcı kesilip, onların devlet görevlisi oldukları için söyleyemediklerini -nasıl olsa arkamız sağlam diye düşünerek- söylüyorlardı. Bu ne ilk ne de sondu. Cezalandırılmaları için haklarında tutuklama kararı (kendilerine saldırı olmasın diye koruma amaçlı) verilecek ve zaman geçtikten sonra salıverilip ödüllendirileceklerdi. Hatta Cumhuriyet Savcılıklarına yapılan suç duyurularına işlem yapılmıyordu. 7 Mayıs 2017’de Atatürk’e yapılan hakaretlerden sonra yargı acaba ne diyecekti? Yargıtay’ın daha önceki “Atatürk’e hakaret edenlere her Türk vatandaşı dava açma hakkına sahiptir” kararı göz önünde tutularak dava açılmak üzere dilekçe verildi. Avukat Veysel Kırıcı ve 14 yurttaş “Atatürk’ün 75. ölüm yıldönümünde dinci bir gazeteye verilen ilanda Atatürk’ün hatırasına basın yoluyla hakaret edildiği” gerekçesiyle şikayetçi oldular.

Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi, “ilan Türk kamuoyu açısından ne kadar rahatsız edici, şoka uğratıcı olsa da, çok seslilik ve düşünce açıklama bağlamında, demokratik toplum açısından hakaret olarak nitelendirilmesinin mümkün olmadığı, bu şekilde tartışma konusu yapılmasının Ulu Önder’in büyüklüğünü etkilemeyeceği, aksine büyüklüğünün ortaya çıkmasını sağlayacağı anlaşılmakla suçun yasal unsurlarının oluşmadığı” sonucuna vardı. Ve sanıklar hakkında beraat kararı verdi… İyi mi?

Bundan sonrası daha da vahim. Şikayetçiler suçlarının cezasız bırakılmasına isyan ederek ama yine de hukuk yollarını izleyerek kararı temyiz ettiler. Sonuç mu?…

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının vermesi gereken kararı, Cumhuriyet Savcısı Atıf Mohulkoç, 6 Nisan 2017 tarihinde vererek, 11. Ceza Dairesi Başkanlığı’na 2014/315561 sayılı tebliğname ile gönderdi: “Dosya incelendi. Sanıklara atılı bulunan Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret suçundan doğrudan doğruya zarar görmeyen şikayetçinin, davaya katılma ve hükmü temyiz etme yetkisi bulunmadığından temyiz isteminin CMUK (Ceza Mahkemeleri Usul Kanunu)’nun 317. maddesi gereğince reddine…” Sonucun da sonucu mu?

“Atatürk’e hakaret ettilerse sana ne? Suçtan zarar gören sen değilsin. Davaya da katılamazsın, temyiz de edemezsin!…”

Şimdi Yargıtay 11. Ceza Dairesinin nasıl bir karar vereceğini hala iyi niyetle bekliyor musunuz?…

Cumhuriyet yıkıcıları bu kadar kol kanat gerilip korunuyorlarsa, daha neler yapmazlar ki? Yaptıklarına bakıp yapacaklarını tahmin etmek zor olmasa gerek…

TRT’de, 5 Mart 2015’teki bir programda, Mustafa Armağan adındaki “çakma tarihçi”, “Kurtuluş Savaşı tek kurşun atmadan kazanılabilirdi” demişti. Bu iddia “teslim olunsaydı tek kurşun atılmazdı” anlamına gelir. Mustafa Armağan burada verilen bir örnektir. Bu tür düşünceler ve karalamalar, kendilerine göre Atatürk’ü ve de Kurtuluş Savaşını, ardında gelen Lozan Barışını küçük düşürme girişimleri, daha önceki sayfalarımızda kanıtlarıyla sunduğumuz gibi 1919 yılından itibaren başlamıştır. 1920 yıllarının Saraya yalakalık, yandaşlık yapan köşe yazarlarından Refik Halit Karay, köşe yazısında yazıyor ki; “Bizim için tutulacak tek yol, kurtuluş yolu Mondros Mütarekesi’nden sonra İngiltere ile beraber yürümek için siyasi girişimde bulunmaktı.” Yine yalaka ve yandaş köşe yazarlarından Refii Cevat Ulunay bir başka gazetedeki köşesinden yazıyor…! yazıyor…! yazıyor…! “Yunanlılar, bütün Anadolu’yu baştan başa katedecekler. Bu serserilerin bir araya gelmesinden oluşan Türk Ordusu, karşılarında muntazam bir kuvvet gördüklerinde çil yavrusu gibi dağıldılar. Görüyoruz ki; Yunanistan kısa bir süre içinde, kendilerine Kuva-i Milliye, Kalpaklılar, Kurtuluş Savaşçıları, Türk Ordusu adını veren çapulcuları tamamen ortadan kaldıracaktır.” Korkusu yok. Çünkü padişah koruyor.

Günümüzde (2017 yılında) AKP’nin ve RTE’nin gözde ulemalarından Maraş Dondurması satıcısı kıyafetli kişisi; “Keşke Yunanlılar gelseydi de, Mustafa Kemal ve Cumhuriyet gelmeseydi. Dinimizi daha rahat yaşardık.” diye demeçler vermektedir. Korkusu yok, çünkü kendisini RTE=AKP koruyor…

Yine 2016 yılında yandaş bir TV istediği sözleri söyleyecek iki üniversiteli genç kız bulup; “Atatürk Cumhuriyet Türkiyesi’nden memnun musunuz?” diye soruyor, ve “Keşke İngilizler işgal etseydi de İngiliz boyunduruğu altında yaşasaydık. Daha mutlu olurduk.” yanıtını alıyor. Hem de çağdaş giyimli, çağdaş görünümlü iki genç kızımızdan. Çünkü öyle koşullandırılmışlar.

TRT’de 21 Mayıs 2015’te ekrana gelen “Pelin Çift ile Gündem Ötesi” adlı programda, Türkiye Günlüğü Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Çalık, Osmanlı’yı tek başına savaşa sokan, yenilen ve yurt dışına kaçan Enver Paşa’yı överken: “Enver, 80, hatta 180 Atatürk’e bedeldi.” diyerek, Atatürk’e ve tarihi gerçeklere ihanet etmekten çekinmemiştir. Çünkü arkasında kendisini koruyan, kollayan ve de bu konuşmalarından ötürü ödüllendirecek olan RTE=AKP vardır.

Tarih 3 Ocak 2016. Yer TRT-Türk TV kanalı. “Nasıl Oldu, Ne Oldu” adlı programda Atatürk düşmanı, Cumhuriyet yıkıcısı Yavuz Bahadıroğlu: “En büyük yatırım Cumhuriyet dediler. Ama içi boş. Saddam’ın da Cumhuriyeti vardı, Sovyetler Birliği’nin de Cumhuriyeti vardı.” diyerek her Türk yurttaşını çıldırtacak, Kurtuluş Savaşını, Lozan’ı hiçe sayan, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti kavramları ile Cumhuriyet kristal vazosunu dolduran tüm dünyada saygın bir mertebeye ulaşan laik Cumhuriyetimi, içi boş dinsel ögelerle ve şeriat hükümleri ve de diktatör yönetimle dolu olan Saddam Cumhuriyeti ve de Sovyetler Birliğinin parti devleti Halk Cumhuriyeti adının arkasına gizlenerek, totaliter baskısı bir yönetim uygulayan Duma yönetimiyle, bizim Cumhuriyetimi kıyaslamaya kalkmaktadır. Bu ili Cumhuriyeti bizim Cumhuriyetimizle kıyaslamak; samanla altını kıyaslamak gibi gülünçtür. “Samanın rengi sarıdır, altının rengi de sarıdır. Öyleyse saman ve altın aynı değerdedir.” düz mantığıdır. Bu cesareti nereden almaktadır? Arkasını sıvazlayan ve coşkuyu veren RTE=AKP yönetimi vardır.

Dünya görüşüme yakın TV kanalında akşam haberlerini izliyorum. 10 Kasım öncesi olduğu için nasıl bir tavır sergileyeceğini merak ediyorum. Sunucunun; “10 Kasım Anma Törenleri için Ömer Tuğrul İnançer…” demesiyle göz ve kulak kesildim. Acaba bu Atatürk ve laik Cumhuriyet düşmanı ne demişti? Kendisi gibi düşünenlere sesleniyordu: “10 Kasımlarda saat 9’u 5 geçe kenefe gidin.” Bu kadar saygısızlık, utanmazlık, terbiyesizlik, hainlik, namussuzluk insan olan, hele hele Müslüman olan birinde görülemezdi. Tüm bu rezilce davranış ve konuşma cesaretini nereden alıyordu? İktidar olan ve arkasını sıvazlayıp; “Ben varken korkma, söyle söyleyebildiğin, söz sövebildiğin kadar. Bu sövgülerinin karşılığı sana mükafat olarak ödenecektir.” diyen RTE=AKP iktidarından…

7 Mayıs 2017 tarihinde TV Net adlı kanalda, Atatürk düşmanlığı tescil edilmiş, Mustafa Armağan’ın sunduğu “Derin Tarih” adlı bir programda, sahnede yer alan üç kişi, Atatürk’e hakaret etmekte birbirleriyle yarışa çıkmışlardır. Derin tarihten derin iftiralar sunmak için sadece sığ olan akıllarını kullanmışlar; halkımızın akıllarıyla alay edercesine asılsız yalanlarını kusmuşlardır. Süleyman Yeşilyurt isimli kişi, Atatürk’ün manevi kızlarından, Almanya’da üniversite okuyup, Tarih Fakültesinde uzmanlık yapan ve Türk Tarih Kurumu’nu kuran, Türklerin tarih ve uygarlığını dünya tarihi sayfalarına yazdıran Afet İnan için; “Afet İnan Atatürk’ün nikahsız first lady’siydi” diyebilmiştir. Mustafa Armağan, Süleyman Yeşilyurt ve Yavuz Bahadıroğlu, bu programı uzun bir süreden bu yana sürdürüyorlar ve kendilerine dünyalık da ediniyorlar.

AKP’nin yukarılarından birileri, AKP’li Belediye Başkanlarına adı geçen üç kişiyi koruma ve kollama görevi veriyor. Başta Başakşehir, Fatih, Beyoğlu, Ümraniye,Büyükçekmece Belediyeleri olmak üzere, adı geçen üç kişiye her hafta kendi salonlarında konferanslar verdiriyorlar. ve kitaplarını belediyece satın alıp, özel davetli kişilerine ücretsiz olarak dağıtıyorlar. Ne kadar saldırır ve söverseniz o kadar çok davet alıp para kazanır, gelecek için de siyasi yatırım yaparsınız.

İçinizden diyorsunuz ki; “Biz ne yapıyoruz? Hukuk devletinde ne yapılması gerekiyorsa onu yapıyoruz. Cumhuriyet Savcılarına suç duyurusunda bulunup cezalandırılmalarını bekliyoruz. Ama cezalandıracak yürekli veya yüreği bizim gibi Atatürk ve Cumhuriyet için çarpan savcı ve yargıçlar nerede? Ara ki bulasın… Buldukların “suç unsuru yok beraat” kararı veriyor; üst mahkemelere gidiyorsun; “seni ne ilgilendirir? Sen Atatürk’ün nesi oluyorsun?” diyerek dava açma hakkın bile olmadığını söylüyorlar. Oysa Demokrat Parti zamanında, Celal Bayar ve Adnan Menderes yönetimi yıllarında; DP’nin iktidar olmasını kendileri için kalkan kabul eden irtica yanlısı gerici, şeriatçı, tarikatçı kişiler Atatürk heykellerine ilk kez saldırıp zarar vermişlerdi. Menderes Hükümeti bunun üzerine 1957 yılında “Atatürk’ü Koruma Yasası”nı meclise sunup, anayasa maddesi haline getirmiş ve Atatürk’e, laik cumhuriyete saldıranları cezalandırmış, saldıracak olanları da caydırmıştı. O yasa halen yürürlükte ama uygulayan..?

Böyle olunca biz Atatürkçü ve laik cumhuriyetçi bireyler de kaleme sarılıp yazıyoruz, bizim gibi düşünen TV ve gazetelere demeçler vererek sesimizi duyurmaya, mücadelelerimizi yasal yollardan sürdürmeye çalışıyoruz.

2017 yılında Türkiye’de ve dünyada yaşayan tarihçiler içinde duayen olan ve bilgilerine saygı gösterilen Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı, bu konuda bizim adımıza da uzman olarak, 11 Mayıs 2017 tarihli Sözcü Gazetesi’ne şöyle demeç veriyor: “… Kimse bunlara birşey demiyor. Mahallenin delisi gibi ben çıkıp söylüyorum. Herif kendine göre tarihi çarpıtıyor. Bunlar cahil adamlar, ne bilirler tarihi. Bir b.. bildikleri yok. Ne okuyacak, ne bilecek. Allah’ın hödüğü suratına baksan halde turp sattırmazsın. Afet Hanım hem benim hocamdı hem de çocukları arkadaşım olduğu için gelir giderdik. Bu kadar terbiyeli, seviyeli, mütevazi, her şeyi gayet güzel anlatan, şekerler şekeri bir hoca görmedim.”

Ortaylı, Mustafa Armağan’ın, İstanbul Üniversitesinde TGB’nin (Türkiye Gençlik Birliği) protestoları üzerine iptal edilen konferansına da değinerek şunları kaydetti: “Dünyada hangi üniversitenin hangi fakültesinin aklına gelir Mustafa Armağan’ı tarih konuşturmak için oraya çağırmak. Böyle bir şey yok. Harvard’da bir günde yüzlerce seminer olur. Tarih fakültelerinde, fizik fakültelerinde olur, her şey olur ama hepsinde bir kalite olur. Burada yok. O’nu kim, niye çağırıyor? Nur cemaatinin “Okuyucular Kolu” hocalarından olduğu belirtilen Hasan Akar’ın Atatürk ve annesi Zübeyde Hanım’a yönelik alçak iftiralarını ise: “Bu Nurcuları efendi bilirdim. Okumuyorlar ‘okuyucu’ adını almışlar. Çok büyük terbiyesizlik. Zübeyde Hanım’a bunları diyen hayvandır.” Bu demeç  bizlerin de altına imzamızı atacağımız tarih uzmanının bir demecidir. Yalnız ben “Bu Nurcuları efendi bilirdim” cümlesine katılmıyorum. Bu cümle Ortaylı Hocamızın yanılgıya düştüğünü anlatıyor. Oysa ki ben Şeyh Sait’ten bu yana Nurcuların efendilikle ilgilerinin olmadığını biliyorum. Bir Prof. bu denli yanılmaz. İlk karşılaştığımda kendilerine bu cümleyi anımsatacağıma kendi kendime söz verdim.

Devlet ve hükümet kanadı kurucu iradeye karşı işlenen bu anayasal suça nasıl bakıyor dersiniz?

AKP Genel Başkanı ve Başbakan Binali Yıldırım: “Atatürk ve Cumhuriyetin kahramanları milli değerlerimizdir. Bu yakıştırmaları asla kabul etmeyiz. Hukuken de yapılması gereken ne varsa bunlar da yapılacaktır. Tarihimiz bizi utandıracak hiç bir şeye sahip değildir. Bu tartışmaların yapay, anlamsız ve maksatlı olduğunu düşünüyoruz…”

AB Bakanı ve Başmüzakereci Ömer Çelik ise; “…Çirkin ifadeleri ellerimizin tersiyle itiyoruz. Atatürk’le ilgili olarak tarihsel, bilimsel çalışmaların dışına çıkacak şekilde bir zihinsel tahrifatın ürünü olan, özellikle de annesi ile ilgili, manevi kızı ile ilgili söylemleri kınıyoruz.” demecini verdi. Hani savcıları göreve davet? Hani kurucu iradeye yapılan alçakça saldırıyı kınama? Hani kamouyunun %49’unu onere edecek, rahatlatacak ve hukuka güven duymasını sağlayacak girişimler?

Başta CHP olmak üzere toplumun %49’u değil, en azından %80’ni Atatürk ve yakınlarına yapılan bu rezilce saldırı karşısında vargüçleriyle haykırıyorlar ama duyan yok… Kırklareli’de de CHP ve ADD girişimiyle basın açıklaması yapıldı ve bir dilekçeyle Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunuldu. Sonuç mu? Mahkeme kararlarını anımsayınız veya bir kez daha okuyunuz.

Devletimizin başı, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan bu konuda ne diyor? Bir hafta kadar hiç bir şey demedi. Bir hafta sonra Çin gezisine giderken sorulan bu konudaki soru üzerine mealen: “Her şeyin bir adabı vardır. Böyle şeyler ulu orta açıkça söylenmez. İş yargıya intikal etmiştir. Hukuk devleti kuralları içinde gereken yapılacaktır.” diyor.

Sayın Cumhurbaşkanımızın demeci bu anlamı taşıyordu. Kendilerinin tırnak içine alınmış demecine ulaşamadım. Ben bu cümlelerden nasıl bir sonuç çıkardım derseniz… İnşallah benim yorumum yanlıştır diyerek yazayım. “Ben böyle bir olay olmuş ya da olmamış demem. Ama bunların böyle konuşulması rahatsızlık verir. Bu kadar açık söylemeyin. Üstü kapalı, her anlama gelebilecek, geri adım atmaya, “ben öyle demedim, böyle dedim. Siz niyet okuyorsunuz ve bizi suçluyorsunuz” denilebilecek sözler söyleyin.” Dediğim gibi benim yorumum bu. Dilerim yanılırım diye ikinci kez düşünürken, AKP Milletvekili soyadı Boynukalın, (hani şu AKP gençlik örgütünü toplayıp, Hürriyet Gazetesi’ne saldıran) 19 Mayıs 2017 kutlamaları için: “Bu bayramı kutlamak için tüm Atatürk heykel ve büstlerini kırıp yıksanız ne güzel olurdu.” diye demeç vermesin mi? Daha bu cesareti nereden alıyorlar? diye sormak istiyor musunuz?

Bu sorudan sonra din ve laiklik bölümünü tamamlamaya karar vermiştim. Ama mümkün mü? her gün RTE=AKP’den ayrı bir laiklik saldırısı geliyor. Atatürkçü, laik ve cumhuriyetçi olan öğretim görevlisi Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça, RTE=AKP’ye ters geldikleri için cezalandırılmak istenir. Hiç bir kusurları, hataları, suçları yoktur. Demokratik, laik, sosyal hukuk devleti Türkiye Cumhuriyetini savunmaktan başka. “Bunlar Fetocu diye bir olmayan, olması mümkün olmayan bir suç oluşturulur ve tüm kazanılmış hakları ellerinden alınarak, mesleklerinden atılırlar. Pasaportlarına el konulur. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça, aynı şekilde mesleklerinden atılan 40 bin kişiden ikisidir. Onlar hem kendileri hem de 40 bin meslektaşı ve 100 bin kıyılan kişi için Ankara’da Yüksel Caddesinde İnsan Hakları Anıtı önünde önce greve, hükümetten ses çıkmayınca da açlık grevini gittiler. Göz göre göre iki kişi ölüme gidiyordu.

Bizim gibi düşünenler daha ilk günlerinden itibaren destek verdiler ve açlık grevinden vazgeçirmeye çalıştılar. Şekerli ve limonlu su en çok 48 gün ayakta tutabiliyor, sonrasında fiziki ve psikolojik yönden tamiri mümkün olmayan yıkımlar oluyordu. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 21 Mayıs 2017’den önce, daha Başbakan iken Binali Yıldırım’a giderek, bu iki insanın, halkımızın gözleri önünde ölmelerinin önlenmesini istedi. İşin tuhaf tarafı da bu görüşmede yaşandı. Başbakan Binali Yıldırım: “Haberim yok. Nerde bu iki kişi, hapiste mi? Neden açlık grevine gitmişler?” cümleleriyle (tüm halkın) cümlemizin Başbakanı olduğunu (!) açıklamış oldu. Fırat kenarında bir koyunun kuzusu kaybolsa haberim olur. Kuzunun kaybolmasının sorumlusu benim diyen bir zamanların Başbakanı Sayın RTE, Cumhurbaşkanımız olduktan sonra be sorumluluğu Başbakanı Binali Yıldırım’a devretmemiş, aşılamamış mıydı? Haydi Başbakan böyle, ya Sayın Cumhurbaşkanımız nasıl? 23 Mayıs 2017’ye, açlık grevinin üzerinden 75 gün geçinceye kadar bir açıklama, bir demeç, bir vazgeçirme girişimi duydunuz mu?

Biz bu iki insanın yardımlarına koşulmasını, açlık grevi (ölüm orucu)’ndan vazgeçirilmelerini beklerken, yandaş bir Cumhuriyet Savcısı tarafından, “halkımızı isyana teşvik” gerekçesiyle göz altına alınıp sorgulanmaya ve bir suç uydurulmaya çalışılıyor. Sonunda da tutuklanıyorlar. Savcının Semih Özakçaya sorduğu suçlama sorusuna bakın: “Ölüm orucu eylemi yapmanız konusunda size ne tür menfaatler sunulmaktadır? Gitar çaldığın bir video paylaşılmış, paylaşanların örgüt üyesi olabileceğini düşündün mü?” İnanıyorum ki bu soru karşısında savcının değilse bile, eylemin dibinde gerçekleştirildiği İnsan Hakları Anıtı’nın yüreği sızlamıştır. Gözaltına alınmalarını, ardından tutuklanmalarını protesto eden ve Kızılay Meydanı, Yüksel Caddesi’ni dolduran insanlara da yasak getirildi. TOMA ve polis bariyerleriyle tüm yollar kapatıldı.

İnsan Hakları Anıtı da göz altına alınıp, üstü örtüldü ve görünmesi, yanına gidilmesi engellendi. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’yı destekleyenler tartaklandı, yerlerde sürüklendi, bir polisin annesi yaşındaki Kezban Anayı yerlerde sürüklemesi, başına postallarıyla bastırması, kolunu geriye kıvırması insanlık suçlarının en büyüğüydü.

Haksız yere ve iftira ile işten atılan akademisyenle öğretmenin, haksız yere gözaltına alınmasını protesto eden yurttaşlar, seslerini en rahat duyuracakları, elinde kitabı, 1948 yılında kabul edilmiş ve tarafımızdan da imzalanmış İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni okuyan kadın anıtın önüne kadınlarımız yerlerde sürüklendiler. Yetmedi suçlandılar, yetmedi gözaltına alındılar, yetmedi tutuklandılar. Ülkemizde İnsan Hakları ayaklar altına alınıp layık (!) olduğu davranışları görüyordu.

İnsan Hakları Anıtı’na çıkan bütün yollar bariyerlerle kapatıldı. Kimse giremez oldu. CHP Milletvekilleri ve sivil toplum örgütleri yasağın başladığı bariyer önlerinde protesto için oturma eylemi yaptılar, bir süre sonra buna da izin verilmeyince, cadde boyunca hapishane voltası atmaya başladılar. Yaptıkları  volta atma eylemi çok yerindeydi. Çünkü yurdumuzun her yeri yarı açık cezaevi olmuş, bütün yurttaşlarımız da sokaklarda volta atar duruma düşmüştü.

Yine aynı şekilde ülkemizde yalnız Nuriye Gülmez ve Semih Özakça açlık grevinde, ölüm orucunda değildi. Görevlerinden alınan, tutuklanan 120 bine yakın insanımız, suçlularla suçsuzlar da aynı FETÖ torbasına konulup işlerinden edilmiştir. En iyi bir tahminle 120 binin yarısı 60 bin kadarı, bizim gibi düşünen ve suçları Atatürkçü-laik olmak sayılan insanlarımızdır. Bu insanlarımız işlerinden atılmış, sosyal hakları ellerinden alınmış, hiç bir iş yerinde çalışma olanağı kalmamış durumdadırlar.

Hani AKP tarafından söylenen “ya sev ya terk et” söylemi vardı ya… Anlamı: “Ya bizim yönetimimizi kabul eder, bize biat eder (boyun eğer)sin, ya da bu ülkeyi terk eder gidersin. Biz sizlerin devamlı eleştirilerinize ve protesto eylemlerinize katlanmak zorunda değiliz” diyorlardı.

Ama artık: “Ben sizin yönetiminizi sevmiyorum. Aç kalmamak için çok sevdiğim ülkemi terkedip yurtdışında çalışıp yaşamımı sağlamak istiyorum” da diyemiyorsunuz. Çünkü pasaportunuza el konulmuş, yurt dışına çıkışınız engellenmiş. İşte bu nedenle sadece iki insanımız değil, en az 60 bin insanımız açlık grevinde, ölüm orucunda. Hükümet 2 kişinin açlık grevi,ölüm orucu eylemi yapmalarını, “halkı kargaşa çıkarmaya teşvik,isyana ve başkaldırmaya yönelik kışkırtıcı” buluyor. Önce İnsan Hakları Anıtı önünden kovup evlerine gitmelerini zorluyor, ardından gözaltına alıyor, olmayan suçlar uydurarak tutukluyor. Suçlamalara bakıldığında vatan hainliği gölgede kalır.

Peki gelelim işin püf noktasına: Hükümet açlık grevine, ölüm orucuna mahkum ettiği 60 bin insanımızın durumlarını nasıl değerlendirecek? Onların yaşam haklarını sağlamak için hangi adımları atacak? Bu insanlarımız bir süre sonra birikimlerini tüketip ailece açlığa talim etmeye başlayınca nasıl bir iş bulacaklar? Hepsi limon satmaya kalksa pazarlarda limoncudan başka satıcı kalmaz. Bunları ölüm orucuna mahkum eden kim?

Ölüm orucuna destek verdiği için şiddet gören, yerlerde sürüklenen Sosyolog Veli Saçılık bazı AKP’li bakanların işsiz güçsüz, sosyal güvencesiz kalan insanlarımız için: “…ağaç kökü yesinler” ve “…sosyal ölü haline getirdik…” gibi söylemlerinin kullanılması üzerine ölü orucu eylemine gidildiğini söyledi.

Hala bunları ölüm orucuna mahkum edenlerin kim olduğunu düşünüyor musunuz?

Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ve Sayın Başbakanımız Binali Yıldırım bu cesaretlerini nerden alıyorlar? Kendilerine %51 oy veren HALKIMIZDAN.

21 Mayıs 2017 Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, AKP Genel Kongresinde partisine dönüyor, AKP Genel Başkanı oluyor ve partili Cumhurbaşkanı olarak Yasamayı da (TBMM)’sini de (çoğunluk AKP’de olduğu için) emri altına alıyordu. Anayasa’nın 103. maddesi “Cumhurbaşkanı tarafsızdır. Bir partiye üye olamaz” şeklinde halen yerinde duruyordu. Kaldırmayı mı unuttular yoksa gerek görmediler mi?

22 Mayıs 2017’den itibaren PARTİ DEVLETİ olduğumuzu Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın “…Ben” diye başlayan demeçlerinden – emirlerinden hissetmeye başladık. Kendileri bu cesareti nereden alıyor? Kendilerine %51 oy veren HALKIMIZDAN…

Bir de bizim taraftan, kendilerine oy vermeyen %49’dan olaya bakalım. Bizlere, “beğenmezsen çeker gidersin. Bu ülkede yaşamak istiyorsan, benim dediklerimi yapacaksın. Bu zamana kadar biz çektik, şimdi çektirme sırası bizde.” diyor. Meclis elinde, hükümet elinde, yargı elinde. Kendisine biat eden Cumhuriyet Başsavcı ve savcılarını, ivedilikle istediği mahkemenin başına getiriyor ve istediğini cezalandırıp hapislere dolduruyor. Emniyet, polis, jandarma emrinde, ordu emrinde. Medyanın havuzda kotarıp aldığı en az 10 TV kanalı ve 10 gazetesi de emrinde… Bizim tarafın baskılara dayanan 5 gazetesi ve iki buçuk TV kanalı var. Her ilin ve ilçenin kolluk güçleri peşimizde. Eylemlerimize izin vermiyorlar, hareket ve davranışlarımızı izliyorlar, konuşmalarımızı dinliyorlar ve hemen tepemize biniyorlar…

Core Owell’in 1948 yılında yazdığı “1984” romanı vardır. 1973’lerde Türkçeye çevrildi. Hemen aldım ve bir solukta okudum. Özetle: “Hayali bir diktatör, yasama, yürütme ve yargı organlarını, ordusunu, kolluk güçlerini ve medyasını ele geçirip, parti devleti kuruyor. Halkının tüm yaşam ve çalışma ünitelerine böcekler (dinleme cihazları) yerleştiriyor ve elemanlarıyla dinleyip, aleyhinde konulanı hapislere dolduruyor. Bununla da yetinmiyor kendisine körü körüne bağlı olan elemanları da belli başlı kurum ve kuruluşlara yerleştirerek ispiyonculuk yapmalarını sağlıyor…”

Kitabı okuduğumda, Jull Verne’in hayal mahsulü olarak yazdığı, sonrasında hakikat olduğunu kendisinin değil de bizlerin gördüğü “Aya Seyahat” romanı aklıma geldi. “Çok şükür Atatürk laik cumhuriyetinde yaşıyoruz ve böyle bir tehlike altında değiliz” diye 1973’lerde düşünmüştüm. Aradan 44 yıl geçtikten sonra… Durum meydanda…

Core Owell bile bu kadarını hayal edememiş. 15 Temmuz 2016 kontrollü darbenin üstünden 10 ay geçti, sanıklar hakim karşısına çıkmaya başladı. sorulan en önemli birinci soru; “Darbeyi kim yaptı?” Hiç kimse darbeyi kimin yaptığını hatta yaptırdığını bilmiyordu. İkinci önemli soru; “Darbenin yapılacağından haberin var mıydı?” Meğer ülkemizi yönetenlerin hepsinin haberi varmış. Hatta bir binbaşı, bir gün önce gelip devlete ihbarda bulunmuş, üzerine bir dinleme cihazı konulup, gönderilmiş ve konuşmaları takibe alınmış.  İtirafçı ve ihbarcı Binbaşı hakime diyor ki; “Eğer istenseydi, 24 saat önceden yaptığım ihbar sonucu darbe girişimi kansız bir şekilde önlenebilirdi.” Neden önlenmedi? Çünkü RTE=AKP, 14 yıldır iktidarı paylaştığı “Beraber yürüdük biz bu yollarda” şarkılarını söylediği Fethullah Gülen Cemaati’nin; ordu, jandarma, emniyet, yargı başta olmak üzere Belediyeler ve tüm devlet kadrolarında yer alanlarını bu kontrollü darbe ile yakalayacak ve darbe girişimi gerekçesiyle, hem meslekten atacak hem de sosyal hakları ellerinden alacaktı. Hani “bir taşla iki kuş vurmak” deyimi var ya, ikinci kuş da demokratik, laik, sosyal hukuk devleti Atatürk ilke ve devrimlerinden yana olan %49 içinde yer alan, yalaka ve yandaşlarının ispiyonladığı kişileri de hiç bir suçları olmadığı halde “FETOCU” diyerek darbecilerle aynı hukuksal (!) işleme tabi tutacaktı. Bunun sonucunda da “Olağanüstü Hal” (OHAL) ilan edilecek, Kanun Hükminde Kararname (KHK) çıkararak TBMM’nin yetkilerini de elinde toplayacaktı. Daha darbenin ertesi günü verdiği demeçte RTE; “Bu darbe girişimi bizim için Allah’ın bir lütfudur” diyerek kontrollü darbe olduğunu söylemedi mi? Hiç kimse çıkıp da “darbe girişimi nasıl Allah’ın bir lütfu oluyor, açıklar mısınız?” deme yürekliliğini gösteremiyordu.

İkinci önemli sorunun yanıtı kesin olarak bulunmuştu. “Devletimizin üst düzey yöneticilerinden bir bölümü darbenin yapılacağından bir gün önceden haberleri vardı.”

Üçüncü önemli soru hakimlerden daha çok biz %49’un ve de CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun sorduğu soruydu: “Darbe girişiminde bulunanların siyasette, özellikle AKP’de yönetenleri, yönetilenleri; kısaca “siyasi ayağı” yok mu?” Bunlar bulunup ortaya çıkarılmadıkça gerçekler aydınlanamaz. AKP, 14 yıldır yerlere göklere sığdıramadığı Fethullah Gülen’in istediği kişileri de milletvekili yaptırmıştı. Bunların başında ünlü futbolcu Hakan Şükür geliyordu. Gülen Cemaati Milletvekillerinin sayısının 50’lere ulaştığını medya duyuruyordu. RTE=AKP; “bunları içimizden son seçimle temizledik” diyordu. Diyordu da temizledikleri kimlerdi? Kendileri hakkında hukuki yönden bir kovuşturma yapılmış mıydı? Medyaya hiç yansımadı ve yazılmadı. Sorunun yanıtı: “RTE=AKP, darbe girişiminin siyasi ayağının bilinmesini, ortaya çıkarılmasını istemiyordu.”

İstemiyorlardı da biz boş durmuyor, çalışıyor, araştırıyor, buluyor, belgeliyor ve gerçekleri gün ışığına çıkarıyorduk. Yargıda FETO’culardan boşalan kadrolara savcı ve hakim atamaları yapılacaktı. Yazılı sınavda başarılı olan mesleği avukatlık, hukuk danışmanlığı ve hukuk müşaviri olan yurttaşlar mülakata (konuşarak bilgi edinme veya sözlü sınav) çağırıldılar. Amaç belliydi. RTE=AKP’ye müritlik edecek, FETO’cu savcı ve hakimlerden daha da fazla RTE’ci olacak ve her istenilen kararı anında verebilecek savcı ve hakimleri seçmek. CHP’ Milletvekili Barış Yarkadaş, hafiye gibi iz sürerekseçilen kişilerin AKP İl ve İlçe teşkilatlarında görev yaptıklarını belgeleriyle açıkladı. Adalet Bakanı, Meclis mikrofonundan yırtınıyordu: “Hepsi değil, hepsi değil. İçlerinden bizim teşkilatlanmlarımızda görevli olmayan 5-10 kişi de var onları neden söylemiyorsunuz?” Hani özrü kabahatinden büyük diye bir vardır ya Adalet Bakanı aynen bu durumdaydı.

Biz %49’ların araştırıp kamuoyuna ve yargıya ulaştırdıkları gerçeklerden sonra yine Adalet Bakanı: “Yalnız biz mi koruduk FETO’yu? 1950’den bu yana, mütedeyyin, Allah adamı, namazında niyazında, tarikat mensubu olmak, suçlu olmak değildir denilerek sırtları sıvazlandı, korunup kollandı. O zamandan bu yana güçlenerek gelenler de bizim iktidarımızda ortaya çıkarıldı. Biz bu zamana kadar 64 hükümetin yapamadığını yapan 65. hükümetiz” diyerek suçtan sıyrılma ve başkalarına sıvama yolunu seçiyordu. Araştırdık, işte gerçekler:

1973 yılı Milli Güvenlik Konseyi Toplantısının ilk gündem maddesi; “Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik iç ve dış tehditler”di.

Genel Kurmay Başkanlığı bu konuda dosya hazırlamış  ve toplantıya elindeki belgeleriyle gelmişti. “Laiklik karşıtı dini güçler Cumhuriyetimizi tehdit etmektedirler. Özellikle yeni gelişen Fethullah Gülen Cemaati ok büyük tehlike oluşturmaktadır. Gereğinin yapılması…”

“Dini bütün insanlardan bize zarar gelmez” denilerek dikkate alınmaz. Milli Güvenlik Konseyi Kararları belli bir süre gizlidir, açıklanamaz. Süreleri dolanlar açıklanır. Biz süreleri dolanlara ulaşıp açıklıyoruz. 1973’ten sonra yapılan her Milli Güvenlik Konseyi Toplantılarına, yukarıdaki gündem maddesi hep ilk sırada yer aldı ve “gereğinin yapılması…” diyerek hükümetlere havale edilenlerin hiç biri yapılmadı.

2004 yılında AKP’nin ilk iktidar yılı ve ilk Milli Güvenlik Konseyi Toplantısı. İlk madde yine aynı. Ateş bacayı sarmak üzereydi ama AKP’nin umurunda değildi. Çünkü Fethullah Gülen Cemaati ile daha önceki bölümlerde işlediğimiz gibi ortaklık kurmuşlardı. “Meclis sizde, bürokrat bizde, Genel Kurmay Başkanlığı alınması gereken önlemleri ve yapılması gerekenleri maddeler halinde yazarak yine “gereğinin yapılması…” için, altında hükümet üyelerinin de imzalarının olduğu kararı hükümete sundu. Hükümet, “Bu karar benim için yok hükmündedir. Kabul edilmemiş bir karardır.” açıklamasını süre dolduktan sonra yapıyordu. Takip eden Milli Güvenlik Konseyi Toplantısında, artık Ergenekon karalaması ile ordu Silivri’ye tıkılmış, Genel Kurmay Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığına bağlanmış, Başbakan RTE tek yetkili olarak konseyi yönetmeye ve istediği kararları aldırmaya başlamıştı. İlk değişikliği gündemin 1. maddesinde yaptı: “Din, tarikat, şeriat ve cemaat, devletimiz için tehdit unsuru oluşturmaz. Bu nedenle bundan sonra bu madde gündeme gelmeyecektir.”

Bu arada unutmadan yazayım: RTE=AKP’nin iktidara geldiği 2004 yılından itibaren siyasi partilerin çalışmalarını demokratik, laik, sosyal hukuk devleti, Atatürk Cumhuriyeti adına günü gününe izleyen Cumhuriyet Başsavcısı AKP için, “Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik ilkesine tehdit oluşturan çalışmalar yaptığı” gerekçesiyle ve kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesine dava açtı. Anayasa Mahkemesi üyelerinden ikisinin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından “görev süreleri sonra erdiği” gerekçesiyle değiştirildi ve daha önce değiştirilen üyelerle birlikte, AKP tarafından atananlar çoğunluğu elde etti. Sonuç: kapatılması beklenilen AKP kapatılmadı. Yine de Anayasa Mahkemesi üyelerinin 2017’ye göre biraz vicdanları kalmış olmalı ki, “AKP kapatılmadı ama laiklik için tehdit oluşturduğu mahkememizce de kabul edildi. Bu nedenle AKP’nin bir yıl hazine yardımı alması yasaklandı.” Bu karar üzerine RTE=AKP’nin önü dikensiz gül bahçesi olmuştu. Devletin tüm organlarını eline geçirmiş, önünde engel olarak gördüklerini temizlemiş, istediği kararları OHAL sayesinde ve KHK’larla kanun yaparak uygulamaya başlamıştı.

Hele 16 Nisan 2017 referandumundan ve de 21 Mayıs 2017’de AKP’ye Genel Başkan olmasından sonra, “AKP demek ben demek, AKP demek benim dediğimi yapmak için gözümün içine bakan demek” diyen bir RTE anlayışıyla yurdumuz Parti Devletine ve tek kişinin tüm devletimizi yönetmesine bırakıldı.

Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Başbakanlığı döneminde “Biz…” diye söze başlar ve parti olarak, partili arkadaşları olarak, bakanlar kurulu olarak yapacaklarını kamuoyuna sunardı. Cumhurbaşkanı olduktan sonra da 16 Nisan 2017 referandumuna kadar da “Biz…” diye başlayan demeçler veriyordu. Hele 21 Mayıs 2017’de AKP Genel Başkanı da olduktan sonra “Ben…” diye söze başlıyor, “Ben…” diye sözü bitiriyor. Bu tek kişi otoritesinin, mutlak hakimiyetin bir göstergesi. Sonuç: Hamurabi yasası, Madde 1: Hamurabi her zaman haklıdır. Madde 2: Hamurabi’nin haksız olduğu yerde 1. maddeye başvurulur.

1955 yılından, 12 yaşımdan bu yana tam 63 yıldır Cumhuriyet Gazetesi okuyorum. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte kurulan, adını Atatürk’ün verdiği ve Cumhuriyet karşıtlarına karşı fikir mücadelesi vermek üzere kurulmuş ve ilkelerinden ödün vermeden yayınını sürdürmüştü. Kurucusu Yunus Nadi ve oğlu Nadir Nadi zamanında uyum içinde çalışan gazete emekçileri, Nadir Nadi’nin ölümüyle kız kardeşi Emine Uşaklıgil’in yönetim anlayışına isyan ettiler. Gazete 50 yıllık çizgisinden ayrılmak isteniyordu. Gazetenin okurları da bu durumdan hoşnut değildi. Gazete yazarları ayrıldı, alışılmış köşeler boş kaldı ve okuyucular protesto ederek gazeteyi almadılar. Gazetenin tirajı düştü. İflas etme noktasına gelinmeden akıllar başlara toplandı ve bir vakıf kurularak, gazetenin yönetimi Cumhuriyet Vakfı’na verildi. Yönetimi Vakıf adına İlhan Selçuk üstlendi. Yazarlar köşelerine döndü, okurlar özledikleri gazetelerine kavuştu.

Yönetimde 2012 yıllarında bir tatsızlık daha yaşandı. Yönetim Kuruluna girmek isteyen Alev Coşkun ve Mustafa Balbay isimli iki yazar, gerekli oyları alamayınca, Vakıflar Genel Müdürlüğüne “Cumhuriyet Vakfı yönetim seçimlerinde usulsüzlük yapılmıştır.” şikayetinde bulundular.

Vakıflar Genel Müdürlüğü, Cumhuriyet Gazetesinin hakkından gelmek için fırsat kolluyordu. Zaten üst düzey yöneticileri de uzun süredir: “Şu Cumhuriyet Gazetesini susturmanın bir yolunu bulun” diyorlardı. Derhal düğmeye basıldı. Gazetenin içinde yabancı gölgeler, yabancı ayak izleri dolaşmaya, var olan yönetime karşı paralel bir yönetim oluşturmaya giriştiler. Gazete yönetimi sorumluluğunu bilerek olayı çözdü. Genel Yayın Yönetmenliğine Can Dündar’ı getirerek tartışmaları sonlandırdı. Protestoya hazırlanan okurlar da bu durum karşısında memnuniyetlerini ifade ettiler. Adana’daki TIR olaylarına kadar sakin geçti. 2013’ten sonra Fethullah Gülen Cemaati, RTE=AKP’yi saf dışı edip devleti eline geçirme planlarını yürürlüğe koymaya başlamıştı. RTE=AKP’nin tüm gizli ve kirli işlerini anında basına servis ediyordu. Hatta FETO elemanlarından birisi “Fuat Avni” adıyla internette sayfa açıyor, AKP’nin tüm gizli ve kirli işlerini haber ediyordu. Bunun ötesinde bir takım belgeleri basın büro kapılarına bırakıyor, yapılacak yasa dışı işlerin de yer, tarih ve saat belirterek bildiriyordu.

RTE=AKP, “TIR’lara insani yardım malzemeleri yükleyip Suriye’deki Türkmenlere gönderiyorum” adı altında, TIR’lara yüklediği silahları IŞİD’de gönderiyormuş. Türk halkının bundan haberi yok. FETO’cular: “İlk darbe buradan yapılsın” diyerek kendi elemanı olan kolluk güçlerini, RTE=AKP’nin Adana’dan yola çıkardığı TIR’ları durdurup aramakla görevlendirir ve basına da haber verir.

TIR’ların başında, aynı devletin kolluk güçleri FETO’cu ve RTE=AKP’ci olarak karşı karşıya gelirler ve birbirlerine silah çekerler. Biri; “Açın TIR’ların içini görelim, insani yardımsa mesele yok…” derken, diğeri; “TIR’ları açmayız, açtırmayız bu devlet sırrıdır. Suç işliyorsunuz…” derler. Arada TIR’ların kapıları zorla da olsa açılır ve silahlar görüntülenir. Hükümet tarafından derhal yayın yasağı getirilir. Cumhuriyet Gazetesi bu yasağa uymaz, “basın hürdür, engellenemez” ilkesi içinde fotoğraflı haberini yayınlar. Daha önceden de iyi olmayan Cumhuriyet-Hükümet ilişkileri şimdi çok daha kötüye gitmektedir. Can Dündar ve Erdem Gül hakkında yakalama kararı çıkarılır. Savcılık ifadesinden sonra çıkarıldıkları mahkemece tutuklanırlar. Hükümet yanlısı yargı, tutukluluk süresini uzattıkça uzatır, dava duruşmalarını erteledikçe erteler ama suç yoktur., beraat kararı verir. RTE de demeç verir; “Bu böyle kalmaz. Bunu yanlarına bırakmam” der ve bırakmaz. 15 Temmuz 2016 darbesinden sonra gelen OHAL ve KHK’larla canına okunacağını anlayan Can Dündar yurtdışına çıkar. RTE=AKP’nin öfkesi geçmemiş, acısı dinmemiştir. Cumhuriyet Gazetesi’nin yönetimini içeri alıp bir kayyum atayarak ele geçirmek gerekirdi. Bunun için OHAL ve KHK’lar devreye girdi. “Cumhuriyet Gazetesi içinde FETÖCÜLER vardı. ByLock’çularla konuşulmuştu.” Savcılar suç delili bulmak için çok çalıştı. Sadece yazar ve yöneticilerin değil ailelerinin de telefonları araştırıldı. Cumhuriyet iddianamesinde, çok ünlü bir seyahat şirketini tatil rezervasyonu için aramak FETÖ delili olarak sunuldu. Tam 209 gündür gözaltına alınıp tutuklanan ve hakim karşısına çıkmayı bekleyen 10 Cumhuriyet yöneticisi, biri 148 gün, biri 51 gün ve biri de 12 gün (27 Mayıs 2017 tarihi itibariyle) hapislerde yatıyor. Hem de hiç suçları yokken. RTE’nin öfkesi devam ediyordu. İlk duruşmada gerekli uydurma suçlar sıralanacak , yönetim kurulu cezalandırılacak, yerine kayyum atanacak ve Cumhuriyet Gazetesi de yandaş medyalar arasına katılacaktı. Yazılan senaryo buydu ve uygulanıyordu.

19 Mayıs 2017 Sözcü Gazetesi’nden 3 yönetici gözaltına alındı, bir hafta gözaltında tutulduktan sonra savcılıkça ifadeleri alınıp, mahkemeye sevkedildi. Sözcü.com.tr Haber Müdürü Mediha Ongun, İzmir Muhabiri Gökmen Ulu tutuklanarak cezaevine gönderildi. Muhasebe sorumlusu Yonca Yücekaleli serbest bırakıldı. Oysa hepsinin “böyle saçma suç olmaz” denilerek salıverilmeleri bekleniyordu. Ne ile suçlanıyorlardı : 15 Temmuz 2016 tarihinde Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kaldığı oteli gazetelerinden halka duyurmuşlar, FETO’cular da bu haberden yola çıkıp Marmaris’teki oteli basmaya, Cumhurbaşkanını yakalamaya gitmişler. Neredeyse darbeyi Sözcü düzenledi diyecekler. Cumhurbaşkanı Başyaveri FETÖ’cü olarak tutuklandıktan sonra yargılanmak üzere çıktığı hakime: “Cumhurbaşkanının Marmaris’te kalacağı otelin adını ben verdim” açıklamasını yapmış ama bu ifadeye kimse dönüp bakmamıştır. Amaç bellidir: baskı altına girmeden, bağımsız olarak, basın ahlak kurallarına uyarak “halkının haber alma özgürlüğü ve hakkını yerine getiren” kendilerine yandaş olmayan ve havuza düşmeyen basının başına kayyum atayarak yandaş yapmak.

Ben 1962’den 1980’lere kadar Cumhuriyet ve Milliyet gazetelerini, kapanıncaya kadar Akbaba’yı, Hayat Mecmuası’nı, Akis dergilerini kapanıncaya kadar, daha sonra Gırgır, Yön okudum. Paramla abone olarak ve de çevremin de yararlanmasını sağlayarak. 12 Eylül karanlığında tek gazetem Cumhuriyet, dergilerim Gırgır ve yılına göre seçtiğim siyasi dergiler oldu.

RTE=AKP iktidara gelip de basını baskı altına almaya başlayınca; bizim gibi düşünen basın emekçileri gazetelerinden RTE’nin medya patronlarına açık çağrıları ve emirleriyle atılmaya başlandı. İşte Sözcü Gazetesi, hem halkımızın hem de yazarlarımızın sığındığı bir liman oluyor. Sözü sahibi Burak Akbay, kimsenin cesaret edemediği bir işe soyunup, işlerinden baskı ile zorla ayrılan gazetecilere kapılarını, halkımıza da sayfalarını açıyor. Kim demiş ki halk bilmez, anlamaz diye… Halkımız Sözcü’yü Türkiye’nin en çok satan gazetesi yapıyor. Sözcü de bütün baskılara göğüs gererek gerçekleri halkımıza duyuruyor. Bu nedenle yayın hayatına başlar başlamaz ikinci gazetem Sözcü oldu.

Daha önce de yazdığım gibi iki buçuk TV’miz ve 6 da gazetemiz var. Onlara yapılan saldırılar da her gün artıyor. Onları yalnız bırakmamak, desteklemek, korumak, savunmak Cumhuriyetimizi korumak kadar önemli.

Çok ünlüdür. Hitler Almanyasında sağ kalan ve Amerika’ya giden bir Yahudi profesöre sorarlar: “Sizler Almanya’nın tüm alanlarında önlerde yer alıyordunuz. Toplumda saygın bir yeriniz ve yahudi olarak da sosyal bir statünüz vardı. Neden bu yahudi kıyımına zamanında dur demediniz?” Profesör acı acı gülerek yanıt verir; “Önce yahudilerin sokak serserilerini topladılar, bizim de hoşumuza gittiği için ses çıkarmadık. Sonra ticarette aç gözlülük edip hileli yollara başvuranları topladılar yine hoşumuza gitti, ses çıkarmadık. Daha sonra aşırı uçta yer alanları topladılar, “eh, bunlar da hak ediyordu demek ki” dedik ve yine ses çıkarmadık. Bize sıra geldiğinde ses çıkaracak kimse kalmamıştı…”

Bir örnek daha: “Aydın yöresi yörükleri, tüm yaz mevsimi süresince ürettiklerini, atlarına, katırlarına, eşeklerine yükleyip Aydın pazarına getirip satmışlar. İhtiyaçlarını almışlar, artan bir yıllık kazançlarını da kış mevsiminde harcamak üzere ceplerine koyup dönüş yoluna düşmüşler. Dağın sarp bir yamacında üç eşkiyanın baskınına uğramışlar, soyulup soğana çevrilmişler. Yörükler bir yıllık kazançlarını kaybetmenin acısı içersinde geri dönüp zaptiyeye durumu anlatmışlar. Kendilerini sabırla sonuna kadar dinleyen zaptiye başı: ‘size saldıranlar üç kişiymiş, oysa siz kırk kişi. Kırk kişi nasıl oldu da üç kişinin hakkından gelemediniz?’ diye sormuş. Yörükler birbirlerine bakıp sorunun yanıtını düşünürken, ak sakallı bilge bir yörük; ‘Zaptiye başı, zaptiye başı, onlar üç kişi birlikti. Biz ise 40 kişi görünmemize rağmen birer kişi olarak yalnızdık. Onlar 3 kişi olarak çoktu, biz ise 40 kişi olarak azdık, o yüzden haklarından gelemedik ve soyulduk.”

Bizler, 1950’den bu yana ortak paydamız “Laik Cumhuriyet ve Atatürk” konusunda ilk defa % 49’lara ulaşmış durumdayız. Bu birlikteliğimizi sağlayan ve de daha da çoğalmasına büyük katkıları olacak olan, bizimle aynı düşünceleri paylaşan medyamız ve sivil toplum örgütlerimiz, bizim olmazsa olmazlarımızdır. Kendilerine yapılan her haksız saldırı, laik Cumhuriyete, Atatürk’e ve bize yapılan saldırıdır. Hukuksal çerçeve içersinde derhal tepkilerimizi dile getirmeli, birlikteliğimizi göstermeli ve yasal mücadelemizi vermeliyiz. Yoksa sıra bize geldiğinde ses çıkaracak, tepki gösterecek kimse kalmayacak.

Şimdiye kadar “onlar %51, biz ancak %25 – %30’lardayız” diyorduk. Oysa şimdi onlar %51, biz %49, arada bir puan var. O bir puan geçildiğinde birlikteliğimizin ve ortak paydamızın da gücünü göreceğiz.

Çağdaşlaşmanın dört basamağını anımsayınız. (Gerek duyarsanız dönüp tekrar okuyunuz. Ben çok okudum ve yinelemekten usanmadım. Toplum olarak sıkıntımız 3. ve 4. basamakları başaramamakta yatıyor.) Ayrıntılara girmeden birer cümleyle: 1-Cumhuriyet bireyi olmak. 2-Örgütlenmek. 3-“…En büyük örgüt bizim örgüt” söyleminden vazgeçip, örgütlerin birlikteliğini sağlamak. 4-Sivil toplum yapılanması ile piramitlerin alt tabanının seçtiği bilgi ve birikimli kişilerin siyasi bir-iki veya üç partide birleşip, partilerin de koalisyonunu sağlayarak uyumlu ve çok sesli bir yönetim oluşturmak.

Bana göre 1970’lerden bu yana aşamadığımız “örgütlerin birlikteliğini sağlamak” konusunu aşmak üzereyiz. %49 ve sonrasında CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun; “%49 yalnız CHP’nin başarısı değil, bunun içinde HDP’nin, Saadet Partisi’nin, Vatan Partisi’nin, sivil toplum kuruluşlarının da payı var…” açıklamaları, “en büyük örgüt bizim örgüt” söyleminden vazgeçmedir ve gördüğü karşılık da bu konuda yalnız olmadığının göstergesidir. Ardında yine Kemal Kılıçdaroğlu tarafından yapılan “%49’u oluşturan birliktelikten doğan memnuniyetin ifadesi” ziyaretleri de piramitlerin tabandan tavana yapılanıp demokrasiye katkı vermelerine yönelik 4. basamağın da aşılması işaretleri veriyor. Ben bunu laik cumhuriyet ve Atatürkçülük adına çok sağlıklı bir gelişme olarak görüyorum.

Övündüğümüz, göklere çıkarıdğımız, tüm dünyada “müslüman ve laik” olarak saygı gördüğümüz, 94 yıllık demokratik, laik, sosyal hukuk devleti, Atatürk Cumhuriyeti ne hallere düştü?…

  • Erdoğan’a dokunmak ibadettir.
  • Tayyip Bey, Allah’ın tüm vasıflarını üzerinde toplamış bir liderdir.
  • Ben Erdoğan’ın dötünün kılı olurum.
  • Erdoğan’ı üzmek, Allah’ı üzmektir.
  • Çaldıysa bizim paramızı çaldı. Size ne oluyor?
  • Van depremi, Erdoğan’a şükredilmediği için oldu…

Yukarıdaki sözleri edenlerin adları sanları belli. Hata: “namazlara 2 rekat da RTE’ye şükür namazı eklensin..” diyenler de hatıralarda. Bunlar karşısında yapılması gereken RTE’nin bu söyleyenleri sarayına çağırıp; “siz beni Allah’a şirk mi koşuyorsunuz?” demesi, kamuoyuna da; “böyle bir yaklaşımda bulunmak günahların en büyüğüdür” diye açıklama yapması ve bunların önünü kesmesiydi. Basında kocaman puntolarla yer alan bu söylemlerden habersiz olduğunu sanmıyoruz.

Dahası da var:

  • Bir çok belediye başkanı AK Parti logosu ile Hz. Muhammed’e nüfus cüzdanı çıkartarak Erdoğan propagandası yapıyorlar.
  • İstanbul’da bazı belediye başkanları briketten temsili Kabe yaparak, vatandaşlara ziyarete açtılar hatta tavaf ettirdiler.
  • RTE’nin su içtiği bardağı kutsayıp camekana koydular.
  • “Bakara, makara sallıyorum” diyen ve rüşvet aldığı (sesli ve görüntülü yayınlanan) bakanlıktan bunun için uzaklaştırılan bakan; “RTE ile özdeş olan Rize, Siirt, İstanbul mübarek şehirler olarak tescil edilmelidir” önerisini getiriyor.

Bunlar basında yer alıp kamuoyunun bilgisine ulaşanlar, yani aysbergin görünen ucu. Altında daha nelerin döndüğünün, RTE’ye ne sıfatlar yakıştırıldığının haddi hududu yok…

Üniversiteler bilim yuvalarıdır. Dayanakları da öğretileri de müspet ilimdir. (Araştırmaya, gözlemeye, gözleme, deneye dayanan, doğruluğu kanıtlanan ilim) Kırklareli Üniversitesi, yeni kurulan, gelişmekte olan, daha tüm fakülteleri faaliyete geçmemiş bir üniversitedir. Kırklareli bilbordlarında bir ilan; “Kırklareli Üniversitesi 2017 yılı mezuniyet töreni için mevlüt okuma etkinliği düzenlenmiştir. Tüm halkımız davetlidir” Mevlüt ölen insanlarımızın ruhları için ilahi makamda okunan bir şiirdir. Şiiri 15-16. yüzyılda Süleyman Çelebi yazmış ve o tarihten itibaren de Arabistan yarım adasında yapılan Hz.Muhammed’in doğum günü kutlamaları ve Allah’ın rahmetine kavuşmuş müslümanların ruhlarının şadedilmesi anma törenleri bırakılıp, Türkçe yazılan Hz.Muhammed’in hayatını anlatmak için Süleyman Çelebi’nin yazdığı mazlum eser mevlütlerde okunmaya başlandı. Özetle; dini bir törendir. Ölenlerin ruhları şadolsun diye yapılır. Mevlüd’ün öncesinde Kur’an-ı Kerim’den ayetler okunur, ardından mevlit ve ilahilere geçilir. Mevlüd’ün özünde, fani (geçici) dünyaya kanma, gönül bağlama, ahiret için yaşa ve ölümü aklından çıkarma.

Yaşamlarının baharında cıvıl cıvıl kaynayan ve gelecekleri için güzel hayaller kuran gençler, kendimizi bildiğimizden bu yana (1923’te Cumhuriyet yönetimine kavuştuğumuzdan bu yana) mezuniyet törenlerini keplerini havaya atarak, eğlenerek, dans ederek, oynayarak, horon teperek, zeybek oynayarak, milli ve mahalli motiflerle süsleyerek kutlarlar. Bu zamana kadar bundan da bir şikayetleri olduğu duyulmadı. 2017 yılında mezuniyet töreninde mevlüt okutmak da nereden çıktı? Kırklareli gibi çağdaş bir kente bir dayatma olarak mı getirildi? Bunun araştırılması gerekir diye düşünmeden edemiyorum. Derken aydınlandım. Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, 28 Mayıs 2017 günü Ensar Vakfı’nda yaptığı konuşmalarında; “Siyasi olarak iktidar olmak başka bir şeydir. Sosyal ve kültürel iktidar ise başka bir şeydir. Biz 14 yıldır kesintisiz iktidarız. Ama hala sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var…” açıklamasını yapması, ardından da bu görevi Milli Eğitim Bakanlığı’na değil de Ensar Vakfı’na vermesi; Mili Eğitim Bakanlığı’nın 2017  yılı dini etkinlikleri için, geçen yılın beş katı bütçe ayırması, amacının ne olduğunu anlaşılır hale getirdi.

Sosyal yönden iktidar olmak; toplumun günlük yaşam tarzını şeriat hükümlerine, dini vecibelere göre yaşaması anlamına geliyor. Hele bunu Ensar Vakfına görev olarak verince; “…tutturmuşlar bir laiklik, ben laik değilim ve müslümanlar da laik olamaz. Laiklik şeriata aykırıdır. Şeriat ise Allah’ın emridir. Egemenlik ulusun değil, egemenlik Allah’ındır. Egemenlik ulusundur demek Allah’a şirk koşmak demektir. İktidarımızda bu işin de üstesinden geleceğiz.” demeçlerini ayrı ayrı yerlerde üstüne basa basa veren Sayın Cumhurbaşkanımızdır.

Kültürel yönden iktidar olmak; başta eğitim ve öğretim kurumları olma üzere, tüm yaşamımızı dini esaslar ve şeriat hükümlerine göre düzenlemek, İran ve Arabistan’da olduğu gibi yargı organlarının şeriat mahkemeleri haline dönüşmesini sağlamaktır. Kırbaç cezasından kol kesmeye, taşlanarak öldürülmekten idam edilmeye kadar olan cezaların uygulanması anlamını taşıyor.

İşte Sayın Cumhurbaşkanımızın sözünü ettiği “… sosyal ve kültürel yönden iktidar olmak” bu anlama geliyor. Eğer bu görevi Ensar Vakfına değil de Milli Eğitim Bakanlığına veya Çağdaş Yaşama Derneği Vakfına veya ADD’ne vermiş olsaydı o zaman böyle bir yorumda bulunmazdık…

RTE=AKP’NİN EĞİTİM VE ÖĞRETİM PROJELERİ

Cumhuriyet yönetimi, kendini koruyacak ve sonsuza dek sürdürecek nesillerin eğitim ve öğretim programlarını, Eğitim Birliği Yasası (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) ile güvence altına almış ve Atatürk; “Öğretmenler! Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır” özdeyişi ile bu görevi Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığında görevli öğretmenlere vermişti.

RTE=AKP yönetimi iktidara geldikleri ilk günden itibaren, yazıdan, dersten, ders kitaplarına kadar değiştirmeye başladı. Yetmedi, 4+4+4 diyerek ilk öğretim uygulamasını da kaldırıp Osmanlı döneminin İptidai (ilkokul), 4 yıl Rüştiye (ortaokul) ve 4 yıl İdadi (lise) uygulamasını getirerek, imam hatip okullarının medrese eğitimi yapmak üzere ilkokulların ve liselerin yerini almalarını sağladı. Dindar ve kindar neslini yetiştirmenin planlaması buydu.

Bununla da yetinilmedi. “Proje liseleri” uygulaması başlatıldı. Buna göre; yüzyıllık ünlü liselere (Galatarasay- Pertevnihal- Kabataş- Kadıköy vb.) yandaş bir müdür atanıyor, o müdür yatay geçişle puanı az gelen öğrencileri okula naklen alıyor. RTE=AKP dünya görüşüne ters düşen ne kadar öğretmen varsa okuldan ayırıyor ve istenilen nitelikte bir okul oluşturulup, öğrenciler ve öğrenci velileri de baskı altına alınıyordu. (Lise öğrencilerinin tepkilerini anımsayınız) Bunun sonunda niteliksiz okul ve öğrenci ortamı oluşuyordu.

LAİKLİKTE LİYAKATIN ÖNEMİ ve DEĞERİ

Dinimizi kendi kişisel çıkarları için kullananların ve kendilerine para ve makam, ünvan sağlama aracı olarak bakanların en çok karşı çıktıkları ve kaldırılmasını istedikleri liyakattır.

Liyakat: Cumhuriyet yönetiminin fırsat eşitliği içinde eğitim ve öğretim gören bireyin; bilgi, deneyim, beceri, başarı, çalışma gücü ve tecrübelerine dayanarak hakettiği yönetim kademelerinde görev almasıdır. Bu durum laik Atatürk Cumhuriyeti ile birlikte uygulanmış, liyakatsiz (yetersiz ve yeteneksiz) olanlar görevlerinden uzaklaştırılmış ve görevler hak eden liyakatli bireylere verilmiştir. Kıyamet de bundan kopmuştur. Çünkü her mezhep, tarikat ve cemaat medresesinden (belli bir hocanın rahle-i tedrisinden) geçen ümmet veya mürit, hocasına bağlı olarak (tıpkı Fethullah Cemaatinde olduğu gibi) devlet dairelerinde, kurum ve kuruluşlarda, özel teşebbüslerde, liyakatine bakılmaksızın görev alıyor ve ünvan sahibi oluyorlardı. Önemli olan müridi olduğu hocasından icazet (izin) almasıydı. Bir mübaşir kadıdan, bir nefer zaptiye başından, bir nefer zabitten daha üstün bir makam elde ediyor ve emrindeymiş gibi bu makamlardaki kişileri yönetiyordu. Bu durum Osmanlı Devleti’nin duraklama devrinden itibaren çoğalmış, Osmanlının gerilemesine ve de yıkılmasına neden olmuştu. Atatürk ve silah arkadaşları ile devrim arkadaşları bunu çok iyi bildiklerinden ve hatta tanık olduklarından laiklik ve liyakate çok önem vermişler ve devlete olan yıkımı bu sayede sona erdirip, Cumhuriyetle birlikte yükselişe geçmişlerdir.

2017 yılı RTE=AKP yönetimi; hem laikliliği hem de liyakati bir tarafa atarak, kul, ümmet ve mürit esasına dayanan bir yönetim anlayışı getirmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı görevinin Ensar Vakfına veriliş nedeni budur.

RABİA İŞARETİ VE ANLAMI

Rabia arapçada 4 demektir ve 4. olarak doğan kız çocuklarına verilen bir isimdir. Yurdumuz da da bu isme rastlanır. Mısır’da Rabia isimli dinsel açıdan saygı duyulan bir kadın, Kahire’deki bir meydanda, kendisine inananları da toplayarak insan yaşamı açısından önem taşıyan bir eylem yapar. Haklı görülür ve istekleri yerine getirildikten sonra bu meydana “Rabia Meydanı” adı verilir. Büyük Ortadoğu Projesi kapmasında; Tunus, Libya, Mısır ve Suriye’de başlatılan (Suriye’de bir türlü bitirilemeyen) Arap Baharı’nda RTE=AKP’nin desteklediği Müslüman Kardeşler, Rabia Meydanı’nda toplanarak gösterilerini yapmaya başlamışlar ve Rabia işareti olan 4 parmağı da simge olarak kullanmaya başlamışlardı. RTE=AKP ilk zamanlarda bu işareti Mısır ve Ortadoğu (BOP) için kullanırken, Amerika’nın Müslüman Kardeşleri dışlaması üzerine vazgeçmiş ve iç siyasette kullanmaya başlamıştır. Arapçada 4 anlamına gelen Rabia işareti AKP’nin simgesi haline gelmiş ve aslından ayrı bir anlamlandırmaya gidilmiştir. RTE=AKP, rakip siyasi partileri küçümseyen bir tavırlar; “Sizin Rabia işaretine aklınız yetmez” diyerek sağ el baş parmağının avuç içine kapandığı ve diğer 4 parmağın belirgin olarak gösterildiği işareti kendine göre yorumlamıştır.

Birinci tek millet (ama hangi millet? Bu zamana kadar ağzından Türk Milleti sözü çıkmadığına göre, İslam Milleti ve ümmeti olsa gerek), ikinci tek devlet (ama hangi devlet? Türkiye Cumhuriyeti; devletine ‘bir parantezdi’ diyenlerin tek devletle anlatmak istedikleri de İslam Devleti olsa gerekti), üçüncü tek bayrak (bayrak konusunda bu zamana kadar kuşkuya düşürecek tanımlar olmamasına rağmen, kendisini halifeliğe layık gören RTE, Türk ve Kürt barışını sağlamak için, İslam dinini dayanak alarak gördüğü gibi, şeriat bayrağını da tek bayrak olarak düşünüyor olabilir), dördüncü tek dil (ilk zamanlarda dil’i, din olarak söylemiş, sonrasında gelen tepkilerden ötürü “Ben din demedim, dil dedim” diyerek dördüncü umdelerinin de dil olduğunu söylemiş ama bu dilin de hangi ulusun dili olduğunu söylemeyerek havada bırakmıştır…)

Özetle; bu zamana kadar ağzından Türk ulusu (milleti), Atatürk ve Atatürk Cumhuriyeti, Türkiye Cumhuriyeti Devleti çıkmayan ve 2023 yılını Atatürk laik cumhuriyetinin sonu olarak görüp planlarını yapan RTE=AKP’nin Rabia işaretiyle anlattığı; tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek dil konusunda ne demek istediği, ne anlatmak istediği de net değildir.

RTE=AKP, Cumhurbaşkanlığı seçiminde elde ettiği %51 oy çokluğu ile; laik Atatürk Cumhuriyetini yıkmak ve yerine İslam Devleti kurup, şeriat hukuku getirmek ve kendisini de halife ilan ettirmek istediğindendir. Tüm planları bu projeler üzerine yapılmaktadır.

Ama RTE=AKP geride kalan ve bu düşüncelerine her yönüyle karşı çıkan %49’u unutmaktadır. %49, 2019 seçimlerinde bir puan alsa %50’yi, iki puan alsa %51’i bulmakta ver RTE=AKP iktidarına son verebilmektedir. Ülkemizin aydınlık geleceğine yelken açmak ve torunlarına özlemi duyulan bir laik Atatürk Cumhuriyeti bırakmak isteyen tüm Cumhuriyet bireylerine düşen kutsal görev, 2019’da %51’in üstüne çıkmaktır.

En geç 2019, durdurulamazsa 2023’te laik Atatürk Cumhuriyeti’nin yerini din devleti, İslam cumhuriyeti almak üzere tüm hazırlıklara son hızla devam edilmektedir.

LAİK ATATÜRK CUMHURİYETİ’NİN DİN DEVLETİNDEN GÖTÜRDÜKLERİ VE ÇAĞDAŞ UYGARLIKTAN GETİRDİKLERİ

Çok eşlilik, miras hakkı, kadının şahitliği, erkeğin kendi arzusuna göre eşini boşaması, şeriat mahkemeleri, din adamı olan kadıların hakimliği, mecelle yasaları, hafta sonu tatillerinin Cuma günü olması, Rumi ve Hicri takvim, ölçü ve tartılar, giyim kuşam, kadınların ferace ve kara çarşaftan çıkarılması, mahkemce verilen kısasa kısas, kırbaç, taşlama, recim, idam gibi dini cezalar, herkesin dinine göre yargılandığı ayrı mahkemeler, namaz vakitlerinde herkesin işini gücünü bırakıp namazlara gitme zorunluluğu, oruç tutma zorunluluğu, mahalle baskıları ve uymayanların cezalandırılması. İçki içme yasağı ve uymayanların cezalandırılması. Kadınların eve kapanmaları, kendi başlarına sokağa çıkamamaları, araba kullanamamaları, alışveriş yapamamaları, oy kullanamamaları, seçme ve seçilme haklarını kullanamamaları ve erkeklerle eşit haklara sahip olamamaları…

Bunların tümü Atatürk Cumhuriyeti öncesi Osmanlı döneminde yaşanıyordu. 2017 dünyasında tüm İslam devletlerinde aynı tarz sosyal yaşam devam etmektedir. Okuması yazması ve de aklı olan insanlarımız bunları gerek Türkiye gerekse dünya medyasından, uydu alıcılarından izleyebilmekte ve yapılan insanlık dışı vahşetlere tanık olmaktadırlar. Yazdıklarımızın dahası vardır, azı yoktur. Bu nedenle dincilerce hep laiklik suçlu bulunmuştur. Hep laikliğe saldırılmıştır.

Çünkü; Laik Atatürk Cumhuriyeti yukarıda yazdıklarımızı götürmüştü, yerine bu gün yaşadığımız, çağdaş hukuk kuralları ve insan hakları evrensel bildirgesine bağlı, demokratik- laik- sosyal hukuk devleti yurttaşları getirmiştir. Bunu Atatürk, silah arkadaşları ve devrim arkadaşları başardı. Ve bizlere hele hele Türk Gençliğine emanet etti. Bu emaneti geçmişten alıp geleceğe devretmek Türk ulusunun torunlarına olan birinci görevidir. Bu görev, Atatürk’ün “Gençliğe Hitabı”nda dile getirilmiştir. RTE=AKP, laik Atatürk Cumhuriyetini kaldırmak, yerine İslam cumhuriyeti kurmak istiyor. Türk ulusu, Türk gençliği görev başına…

ATATÜRK KIRKLARELİ’YE (NEDEN) GELDİ?

Atatürk’ün Kırklareli’ye geldiği 1930 yıllarını iyi yorumlamak ve analiz etmek için 1919 öncesi ve içinde bulunduğumuz 2017 yılına varıncaya kadar geçen olayları konusunda bilgi edinmek gerekiyor. Bu bilgileri, öz olarak bu sayfalara kadar okurlarımla paylaştığımı düşünüyor ve ama konumuza dönüyorum.

Atatürk’ün 1930 yılı Aralık ayında geleceği Kırklareli nasıl bir ildi? Nüfusu ve insan yapısı nasılsı? Geçim kaynakları nelerdi? Bunları da kısaca anımsamakta, konumuz açısından yarar var düşüncesindeyim.

M.Ö. 1200’lü yıllarda adı bilinmeyen bir yerleşim yeri olarak, Trak boylarının medeniyet kurduğu bir yerdir. Halen devam eden arkeolojik kazılarla kentin bilinmeyen yönlerini gün yüzüne çıkarma çalışmaları yapılmaktadır. (Kırklareli Arkeolojik Kazı çalışmalarına göz atabilirsiniz) Ne zaman kurulduğu ve eski adlarının neler olduğuna ilişkin kesin bilgiler yoktur. Kent Bizanslılarca “Saranta Ekklisies” (Kırkkilise) adıyla anılıyordu. 1924’te TBMM tarafından KIRKLARELİ adı verildi. Kent M.S. 395 yılından 1361 yılına kadar Bizans yönetiminde kaldı. I.Murat 1362 yılı Temmuz ayında, Bizanslıların elinden önce Edirne’yi, sonra da Kırkkilise’yi Osmanlı topraklarına kattı. O zamana kadar Rumlar ve Bulgarlardan oluşan nüfusa, Türk nüfus da katıldı. Kent, kasaba ve köylerde bu üç milliyete ait insanlar birlikte yaşamaya, kendi kültürlerini de yaşatmaya başladılar.

Kırklareli’de ilk nüfus sayımı 1830-1831 yıllarında II.Mahmut zamanında yapılmıştır. Bu sayımın amacı savaşa katılacak müslüman askerlerin sayısını ve büyükbaş, küçükbaş hayvanların sayılarını belirlemek, yeni vergi kaynaklarını saptamaktır. Bu nedenle Kırklareli’de 1830-1831 yıllarında ne kadar insan yaşadığına ilişkin kayıt yoktur.

1854-1855 Kırım Savaşı sonrası, kaybedilen topraklardaki Türkler Anavatana göç etmeye başladılar. İlk geldikleri kent Kırklareli oldu ve Türk nüfus çoğalmaya başladı. Ardından 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) patlak verdi. Plevne Savunmasıyla ün kazanan bu savaşın ardından da kaybedilen topraklardaki Türkler Anavatana göç ettiler. Bu göçmenlerin bir bölümü de Kırklareli’ye geldi ve bugünkü Kavaklı Beldesi’nin civarına yapılan kampa yerleştirildiler. Bugün adı “Gazi Osman Paşa Göçmen Misafirhanesi” olan yere ilk gelenler Plevne Savunmasından sağ kalanlardı. Bu nedenle adı “Gazi Osman Paşa” konmuştu.Oradaki meşe koruluğunu da ilk gelen göçmenler oluşturmuştu. 1878’de Kırklareli Belediyesi daha yeni kurulmuştu. Göçmenleri kentte ağırlayacak ve iskan edecek olanaklara sahip değildi. İstanbul’a telgraf çekerek nasıl davranacakları konusunda bilgi istediler. Göçmenleri de yarı yarıya kendi kaderlerine bıraktılar. Göçmenler hem civardaki kentlerde gidecek akraba yanı arıyor hem de gündelikçi olarak ne iş olsa yaparak karınlarını doyurmaya çalışıyorlardı. II Abdülhamit, isyanlardan korktuğu için İstanbul çevresinde yerleşime izin vermiyordu. Edirne, Kırklareli, Babaeski, Lüleburgaz, Çorlu, Tekirdağ kentleri dışında yerleşim yerleri, özelikle köyler hiç yoktu. Topraklar vakıflara ve has, zaamet, tımar gibi askeri komutanlara işlemek üzere verilmişti. II Abdülhamit, gelen göçlenlerin bu nedenle Trakya topraklarına yerleşip köy ve kasaba kurmalarına izin vermiyor; ya Anadolu’ya geçsinler, ya da geldikleri yerlere geri dönsünler diyordu.

Ahmet Cevdet Paşa, hem Kırklarelili hem de Lofçalı olarak göçmenlere sahip çıkıp Trakya topraklarına yerleştirmek için yöntemler arıyordu. Sonunda II Abdülhamit’i: “Bu göçmenleri Anadolu’ya geçirirsek bir daha geri gelmezler. Biz onlara Trakya’da geçici iskan verelim. Ordumuz güçlenince kaybedilen topraklar geri alınacak ve göçmenler de eski yerlerine dönecekler, yine bizim Alperenlerimiz, serhat askerlerimiz olacaklardır” diyerek ikna etmişti.

(Yazarın notu : Bu konuda daha fazla bilgi edinmek isteyenler yazarın e-kitap olarak yayınlanan “Hamitabat Köyü Tarihçe Öyküsü- Tuna Nehri (Neden) Akmam Diyor? – Plevne Destanı” adlı yapıtını okuyabilirler. Edinemeyenler internetten www.hamitabat.com adresinden ulaşabilirler.)

Ardından gelen I. ve II. Balkan Savaşlarından sonra Anayurt’a göçler olabildiğine hızlanmış ve Trakya bu günkü köy ve kent yapısının çekirdeğini oluşturan nüfus yapısına ulaşmıştı. Padişah’a ve vakıflara ait topraklar da göçmenlere dağıtılınca Trakya’nın çehresi değişmiş, Avrupa’dan göçmenler tarafından getirilen pulluk sayesinde topraklar bire on vermeye, bereketli olmaya başlamıştı. Yine göçmenler tarafından getirilen dokuma tezgahlarıyla; şayak dokuma, kilim, seccade, iç çamaşırı, havlu, dış giyim eşyaları (üç etek, camedan, bindallı v.b.) hazır dokuma, sağ örmeciliği, süpürgecilik dokunmaya başlanmıştı. Bu arada göç tek yönlü olmamış, Rum ve Bulgarlar da kendi ülkelerine göç etmeye başlamışlardı. İlk göç edenler mal ve mülk sahibi olamayan, başkalarının yanında yanaşma ve ırgatlık yapanlardı. Kırım Savaşı, 93 Harbi ve Balkan Savaşlarıyla Kırklareli’nin nüfus yapısı da değişmiş, müslüman Türkler nüfusun %80’ine ulaşmıştı.

BALKAN SAVAŞLARI’NDA KIRKLARELİ

1912-1913 I. ve II. Balkan Savaşlarında Kırklareli 9 ay Bulgar işgali altında kaldı. Balkanlı müttefikler (Bulgar, Sırp, Karadağ, Yunan) güçlerini birleştirerek Osmanlı’ya savaş açtılar. Osmanlı Devleti, Afrika’da-Libya’da- İtalya ile savaşıyordu. Ohi Antlaşmasını yapıp ordusunu Balkanlara getirinceye kadar 8 Kasım 1912’de Selanik düşmüş; bununla ilgili olarak yakılan “Selanik Ağıdı” ile Müslüman Türkler göç yollarına düşmüştü. Kırklareli’ye Selanik’ten büyük bir göçmen kafilesi gelmiş, kent merkezindeki Söğütçük Çeşme-Akalar Mahallesi’ne yerleştirilmişler, yer bulunamayanlar da köyler de iskan edilmişlerdi. Kırklareli’de göçmenlerin çoğunluğunu Selanikliler oluşturuyordu.

3 Aralık 1912’de Osmanlı yenileceğini anlayınca ateşkes istedi ve imzalandı. 13 Aralık 1912’de Londra’da barış görüşmeleri başladı. Müttefikler Edirne’yi ve İstanbul’a kadar olan doğu Trakya’yı istiyorlardı. Osmanlı çaresizlik içinde bunu kabul etmeyi düşünürken hükümet devrildi, yeni hükümet kuruldu. Yeni hükümet Edirne’yi vermek istemeyince savaş yeniden başladı. (II.Balkan Savaşı, 3 Şubat 1913) Osmanlı yenildi. 26 Şubat 1913’de Edirne düştü. Osmanlı barış istedi. 14 Nisan 1913’te Bulgarlarla yeni bir ateşkes imzalandı. 30 Mayıs 1913’te Londra’da yapılan Barış Antlaşmasıyla Enez -(Kıyıköy) Midye hattının barısında kalan topraklar müttefiklere bırakıldı. Girit Yunanistan’a verildi.

Balkanlı müttefikler, Osmanlıdan aldıkları toprakları paylaşamayınca savaşa tutuştular. Osmanlı bu durumdan yararlanıp, imzaladığı Londra Antlaşmasını çiğnemeden bir çözüm üretti. Edirne ve Kırklareli’nin bağımsızlığını ilan ederek Osmanlı’dan ayrılmasını ve Trakya Cumhuriyeti ilan etmesini sağladı. Osmanlı ordusunu sanki bu iki ilin ordusuymuş gibi savaşa soktu ve Edirne’ye kadar olan toprakları geri aldı. Beyaz atı üzerinde Edirne’ye giren padişah damadı Enver Paşa, “Edirne Fatihi” ünvanına layık görüldü. Bulgaristan barış istedi. 29 Eylül 1913’te Osmanlı ile Bulgaristan arasında İstanbul’da barış imzalandı. Dedeağaç Bulgarsitan’da kalmak üzere Meriç Nehri sınır kabul edildi. Barıştan sonra Trakya Cumhuriyeti kendini ortadan kaldırarak yine Osmanlı’ya katıldı.

Ardından başlayan 1914 – I.Dünya Savaşı sonrasında (Mondros Ateşkes Antlaşmasına göre) Kırklareli, 2 yıl kadar Yunan ordusu tarafından işgal edildi. Kırklareli’nin yurtseverleri ve Kuva-i Milliyecileri  Dereköy’e çekilip milis kuvvetleri oluşturdular ve verdikleri baskınlarla Yunan ordusuna göz açtırmadılar. Bunun gibi Lüleburgaz, Pınarhisar, Babaeski, Vize ve diğer kasaba ve köylerde de milis kuvvetleri oluşturulup düşmanla mücadele etmişlerdir.

Selanik göçmenlerinin ve Rum halkının Kırklareli’de çoğunlukta olduğunu öğrenen Yunan Kralı kente gelmiş, Kocahıdır İlkokulu balkonundan Kırklareli halkına bir konuşma yaparak, bundan sonra sonsuza kadar Yunan kenti ve toprağı olacak Kırkkilise (Kırklareli)’den Yunan parlamentosuna bir milletvekili seçip göndermelerini istemiştir. Milletvekili Rum ahali tarafından seçilmiş ve gönderilmiştir. Kırklareli gerek Bulgaristan’ın 9 aylık işgali, gerek Yunanistan’ın 2 yıllık işgali sırasında önemli ölçüde yıkıma uğramış, neredeyse önemli yapıların dışında özellikle Müslüman Türk evleri ve işyerlerinde taş üstüne taş bırakılmamıştır. Zulüm ve mezalim; baskı ve işkence, öldürme ve tecavüzler de bu yıkıma eklenince, yalnız kent olarak değil, il olarak Kırklareli çok karanlık ve korkunç yıllar yaşamıştır.

Birinci Dünya Savaşı’nda yakın olduğu için Çanakkale’ye asker evlatlarını gönderen Kırklareli, Selanik’ten hemşehrileri olan Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal’in başarılarıyla övünmüş, gururlanmış ve kendi evlatlarının başarılarına sevinir gibi sevinmiştir.

KURTULUŞ SAVAŞINDA KIRKLARELİ

Ardından 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkıp başlattığı Kurtuluş Savaşı’na da daha önce yazdığımız gibi, kongreler, milletvekili seçimleri ve Kuva-yi Milliye’den başlayıp Milli Orduya kadar evlatlarını asker olarak göndermiştir. Kırklareli halkı, başaracağına gönülden inandığı Mustafa Kemal’in ordusuna; İstanbul ve Çanakkale işgal altında olduğu için, İğneada ve Kıyıköy limanlarından büyük teknelerle Kastamonu -İnebol limanına silah ve asker göndermiştir. Hatta bir ara Bulgaristan’ın Burgaz kentinden de asker ve silah sevkiyatı yapılmaya başlanmış ama Bulgar Hükümeti bir süre sonra buna izin vermemiştir.

Büyük Taarruz ile amacına ulaşan Kurtuluş Savaşı sonrasında 11 Ekim 1922’de imzalanan Mudanya Mütarekesi uyarınca, Kırklareli’de yabancı işgal 10 Kasım 1922’de sona erdi ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir ili olarak Kırklareli yerini aldı.

Lozan Barışı ile mübadele (karşılıklı değiş-tokuş etme) kabul edildi. Buna göre İstanbul’daki Rumlar ile Batı Trakya’daki Türkler dışındaki azınlıkların, Türkiye ve Yunanistan arasında değiştirilmesi kararlaştırılmıştır. Bunun sonucunda Kırklareli, Edirne ve Tekirdağ illeriyle, ilçe ve köylerinde yaşayan Rum ahali Yunanistan’a, oradaki Müslüman Türkler de Türkiye’ye, Rumlardan boşalan yerlere gelip yerleşmişlerdir. Bunun sonucunda Kırklareli ilinde Türk nüfusu %95’lere ulaşmıştır. Çünkü Bulgar nüfus da kendi ülkelerine mal varlıklarını satarak göç etmeye başlamışlardır.

1930’LARDA KIRKLARELİ’DE KÜLTÜR VE İNSAN YAPISI

Kırklareli’de eski Yunan kültürü 1361 yılına kadar sürmüştür. 1362 yılında Osmanlı gelince, Müslüman Türkler de kentin ahalisi arasına katılmış kısa sürede nüfus yarı yarıya ulaşmış ve Osmanlı kültürü de kentin yaşamında kendini kabul ettirmiştir.

Cumhuriyet ilanından sonra, Türkiye geneliyle birlikte Kırklareli’de de 8.10.1927 tarihinde ilk nüfus sayımı yapılmış; Kırklareli ilinde 108.735 kişinin yaşadığı saptanmıştır. (2016’daki nüfus sayımına göre Kırklareli ilinde 351.684 kişi yaşamaktadır.) 1927 yılından sonra her 5 yılda bir genel nüfus sayımı yapılmıştır. Günümüzde artık nüfus sayıları elektronik ortamlarda yapılmaktadır.

Atatürk’ün Kırklareli’ye geldiği 1930 yılında; Kırklareli’nin nüfusunun %70’ini Müslüman Türkler, geri kalan %30’un %15’ini Rumlar, %10’unu Bulgarlar ve %5’ini de Yahudiler oluşturuyordu.

1930’LARDA KIRKLARELİ İL HALKININ SOSYAL YAŞAMI VE GEÇİM KAYNAKLARI

Kırklareli, Kırklar Tepesi ve Yayla Tepesi olmak üzere iki tepe üzerine kurulmuştur. Tepelerin üzerin nispeten düzlük olduğu için ilk yerleşim yerlerini oluşturan Yayla Mahallesi, Demirtaş Mahallesi, ve karşısında yer alan tepedeki Kırklar veya Kırkşehitler Mahallesiyle, Kırklar Tepesinin eteklerinde ve aşağıdaki düzlüğünde yer alan Kocahıdır Mahallesi, bilinen en eski mahallelerdir. Gerek Yayla ve Demirtaş, gerekse Kırklar ve Kocahıdır Mahallelerinin evleri çarşı meydanına inen yokuşlara da sıralanmış ve her mahalle çarşı meydanı ile bütünleşmiştir. Osmanlı’nın 1362 yılında kenti almasından sonra, çarşı meydanı adı verilen bu günkü Cumhuriyet ve Belediye Meydanı; Dingiloğlu Parkı yanına Hızırbey Cemii ve Külliyesi(Arasta-üstü örtülü, duvarsız dükkanlı kapalı çarşı- hamam ve camiye gelir getirecek dükkanlar ve hanlar) yapılmıştır. 1888-1900 yıllara -İstanbul- Kırklareli demiryolu ve motorlu taşıtların geçeceği karayolu yapılıncaya kadar; Kırklareli’den her hafta bir kervan yola çıkar, Pınarhisar- Vize- Çerkezköy- Slivri hattını oluşturan kervan yolundan İstanbul’a gider, gelirdi. Kervanların yola çıkış günleri bilindiğinden, herkes buna göre hazırlığını yapar, uzak köy ve kasabalardan gelenler de önceden gelip hanlarda konaklayarak kervan gününü beklerlerdi.

Kervan, bu günkü Dingiloğlu Parkının bulunduğu yerdeki meydanda toplanır, yük alır ve indirirdi. 1365 yılından itibaren çarşı meydanı hareketlenmiş, Karumur Caddesi, Zincirlikuyu Caddesi, Cumhuriyet Caddesi, Yahudi Sokağı Caddesi dükkan ve evlerle dolmaya başlamıştır. O tarihe kadar Yayla Mahallesi merkezli olan ve tüm sosyal etkinliklerini, kent yönetimini Yayla Mahallesi’nden yapan kentin bir de hem içerden hem de dışarıdan gelenlerin alışveriş ettiği, konakladığı çarşı meydanı olmuştur. Kentin ortasından geçen ve şu anda üzeri kapalı olan Bağlıca Deresi, umulmadık zamanlarda taşkınlıklara, sele ve afetlere neden olduğu için, çarşı meydanına konut yapmaya uzun yıllar kimse rağbet etmemiştir. 1967’li yıllarda bile su baskınlarıyla çarşı meydanındaki esnaflar korkulu anlar yaşardı. Kırklareli ket merkezi bu günkü yerleşim konumuna ve mahalle yapısına 1060’lardan sonra ulaşmaya başlamıştır. O tarihe kadar Kırklareli’de sermaye tutan esnaf, İstanbul ve Bursa’ya giderek ticaret yaşamına devam etmiş ve evlerini de taşımıştır. Bunun nedeni de Sovyetler Birliği saldırısında ilk savaş alanının Kırklareli kenti ve çevresi olacağı düşüncesidir. Bu nedenle Kırklareli, 1960’ların ortalarına kadar yeni konut bile yapmamış, yükünü tutan Kırklareli’ni terketmiştir. 1965’li yıllardan itibaren bu yersiz düşünce değişmiş ve Kırklareli kenti kalkınmaya başlamış, yatırımlarını da kendi kentine yapmıştır.

1930’lu yılların Kırklareli kentinde yaşayan Müslüman Türklerin büyük çoğunluğu; padişah ve vakıf arazilerinin kendilerine dağıtılması ve yaşamına yeni giren pulluklar (saban bir kenara atılmıştı) sayesinde çiftçilik ve hayvancılık yapıyordu. Müslüman Türklerin arasında; dini inançlarına uygun olarak kasaplık yapanlar, fırıncılık yapanlar, Arasta2da tuhafiyecilik yapanlar, bakkal, aktar, terzi, kavafiye (ayakkabı yapım, satım ve tamiri), berber, saraç (at için gerekli deriden yapılan koşum malzemeleri), hancılık, aşçılık yapanlar, yapağı eğirmek için yapağı tarağı işletenler, evlerde kadın terziler, el tezgahlarında pamuk ve yapağıdan gömlek, iç çamaşırı, dış giyim, bindallı, şayak dokumacılığı, topraktan çömlek, desti, ibrik vb. üretenler; hasır, sepet ve benzeri örme işleri yapanlar, devlet dairelerinde görev alanlar, üzümden pekmez ve hardaliye üretenler, taşımacılık yapanlar olarak yer alıyordu. Az sayıda yağhane, mandıra ve değirmen sahibi olan varlıklı Müslüman Türkler de vardı. %60 nüfusa sahip Müslüman Türkler, gelirin ancak %30’una sahipti.

1930 Kırklareli kentinde Rumlar büyük bir iş gücüne sahipti. Kentin merkezi sayılan Yayla Mahallesindeki en güzel ve en görkemli evler (bu yıllarda restorasyonları yapılıyor) onlarındı. Rumlar kentin civarındaki büyük çiftliklerin, mandıraların, yağhanelerin, değirmenlerin ve hatta bazı köy topraklarının sahibiydi. Kırklareli kenti civarında olan; kaliteli üzüm yetiştiren bağların da sahibi olan Rumlar, evlerinin altında yer alan mahzenlerde, meşeden yaptırdıkları ve mandaların koşulup çekebileceği donanıma sahip fıçılarda şarap üretiyor ve Kıyıköy (Midye) limanından başta Yunanistan olmak üzere Avrupa’ya ihraç ediyorlardı. Bunun yanı sıra Rumlar kent merkezinde kendilerine özgü alışveriş yerleri ve halkın tümüne açık ticaret yerleri işletiyorlardı. Kent halkının %15’ini oluşturan Rumlar, kent ticaretinin %30’unu ellerinde bulunduruyordu.

1930 Kırklareli kentinde yaşayan Yahudiler; Müslüman Türklerle Rumların belli mahallelerde iç içe yaşamasına rağmen, ayrı bir sokak ve caddede yerleşmişlerdi. Cumhuriyet Caddesinde bu gün de “Yahudi Sokağı” olarak adlandırılan yerde oturuyorlardı. Sinagogları da çarşı içindeydi. (Bugün hala ayakta) Kırklareli kentinin ticareti; özellikle bezzaz (kumaş satımı), manifatura (basma- kadın elbiselikleri satımı), tuhafiye gibi alanlarda tek söz sahibiydiler. Cumhuriyet Caddesine karşılıklı sıralanan dükkanlarında ticaretlerini sürdürürler; Kırklareli- İstanbul arasında, İstanbul Yahudileriyle de iş ve güç birliği yaparak başkalarının araya girmesine izin vermiyorlar, kazançlarını da altın olarak biriktirip gelecekte kurmayı hayal ettikleri (1948 yılında bu hayalleri gerçekleşecekti) Yahudi Devleti için birikim yapıyorlardı. Yahudiler Kırklareli kenti ticaretine o kadar el koymuşlardı ki; köylere kadar at arabalarıyla; haftanın belli günlerine ve hatta saatlerine de bağlı kalarak köylere  kadar çerçi olarak gidiyorlar, satış yapıyorlar, harman veresiyesine veriyorlar, sipariş alıp haftasına getiriyorlar ve köylü kente indiğinde mutlaka dükkanlarına beklediklerini, öğle yemeklerini kendilerinin ikram edeceklerini söylüyorlardı. Az sayıda Yahudinin çiftlik, mandıra ve değirmeni de vardı. Kent nüfusunun %5’ini oluşturan Yahudiler kent gelirinden en büyük payı alıyor, %35’ine sahip oluyordu.

Bulgarlar, çiftlik işletiyor, bağcılık yapıyor, çiftçilikten gelir elde ediyor, şarap üretiyor, kendi ırkından olanların ihtiyaçlarını karşılayacak alış veriş yerleri işleterek %10 nüfus payı ile %5 gelire sahip oluyorlardı. Yahudiler; Türklerle, Rumlarla ve Bulgarlarla gayet iyi geçiniyorlar ve ticari hayatlarını da bu sayede ayakta ve diri tutuyorlardı. Müslüman Türkler ise Balkan Savaşları sırasında 9 ay süren Bulgar işgali zamanında Bulgarlardan gördükleri zulüm ve işkence nedeniyle; komşuluk ilişkilerini eski yılların hatırına sürdürmelerine rağmen, içten içe kızgınlık ve öfke besliyorlardı. Bunu sezen Bulgarlar da Balkan Harbi sonunda mal varlıklarını satıp Bulgaristan’a göç etmeye başlamışlar. Kırklareli’de nüfusun %20’sini oluşturan Bulgarlar, 1936’lı yıllarda yarı yarıya azalarak %10’lara düşmüştü.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında 2 yıl da Yunan işgali altında kalan Kırklareli halkı, uzun yıllar iyi komşuluk ettikleri ve iç içe yaşadıkları Rumların; birdenbire tavır ve tutum değiştirip düşmanca davranmalarına bir anlam verememiş, ilerleyen zamanda, Meşale İdole (Büyük Yunanistan) projesini öğrenince durumu anlamıştır. Türkler iki yıl boyunca Yunanlılardan ve yandaş olan Rumlardan gördükleri işkence ve zulüm yüzünden hınç, öfke ve kızgınlıklarını 1930’lu yıllarda henüz unutmamışlardı. Bunun farkında olan Rumlar da Atatürk Cumhuriyetinden sonra mal varlıklarını satarak Yunanistan’a göç etmeye başlamışlar, %30-40’lara varan nüfus oranı, 1930’lu yıllarda %15’lere düşmüştür.

Rumlarla Bulgarlar dini açıdan Hıristiyan olsalar da birisinin Ortodoks diğerinin de Katolik mezhebinden olmaları nedeniyle bir ortak noktaları yoktur. Irk olarak da Rumlara Türklerden daha da uzaktırlar. Bu nedenle alışveriş dışında ortak yaşamları ve kültürleri yok denecek kadar azdır.

Tüm bu geçmişteki acılara rağmen, 1930 Türkiye’sindeki Kırklareli halkı 108.735 kişilik Müslüman Türk, Rum, Bulgar ve Yahudi ırkı olarak; birlikte üretip birlikte tüketerek, kendi kültürlerini sürdürmenin yanı sıra, diğer ırkların da kültürlerine saygı duyarak; kin, nefret, öfke ve kızgınlıklarını bastırıp barış, komşuluk, kardeşlik ve vatandaşlık duygularının öne çıkararak yaşıyorlar ve Atatürk’ün “Kültür Devrimi”ni Kırklareli’de ilan etmesine ortam hazırlıyorlardı.

Kırklareli’nin ticari hayatı, kendi ürettiği tarım ürünleri ve el sanatlarını ve de özellikle süpürgelerini; çömlek, desti ve ibriklerini, sepet ve hazırlarını İstanbul’a pazarlamak ve kentinde olmayan endüstri maddelerini de İstanbul’dan almak üzerineydi. Bunu da 1888 yılına kadar kervanla ürünlerini İstanbul pazarına götürüyordu. 1888 yılında 336 km’lik İstanbul-Alpullu-Kırklareli-Edirne, Avrupa bağlantılı (Şark Ekspresi) demiryolu hattı işletmeye açılınca, kervanla taşımacılık sona erdi ve demiryolu taşımacılığı başladı. 1910’lu yıllarda da ilk motorlu araçlarla insan ve mal nakliyatına başlandı. Bu tarihten sonra da kentin ticari hayatı canlandı.

ATATÜRK ANAFARTA KAHRAMANI OLDUKTAN SONRA HEP KIRKLARELİ’DEYDİ

Selanik’ten gelip Kırklareli’nin Akalar Mahallesi Söğütçük Çeşmesine yerleşen göçmen Selanik’lilerin tümü, Atatürk ve ailesini hatta ana ve baba tarafı sülalesini tanıyorlardı. Uzun yıllar birbirleriyle komşuluk etmiş, üzüntü ve sevinçlerini paylaşmış, iyi ve kötü günlerde birbirlerine destek olmuşlardı.

Birinci Dünya Savaşı’na Kırklareli’den 1500’ün üzerinde asker gitmiş, bunlardan 366’sı şehit olmuş, aralarında 630 yaralı gazi bulunan 1200’e yakın askerimiz de evlerine dönmüştür. Gerek savaş esnasında yazılan mektuplarda, gerek İstanbul basınında çıkan yazılarda ve gerekse savaş dönüşü askerlerin anlatılarında; Mustafa Kemal savaşın kaderini tayin eden komutan olarak Kırklareli kentinin her evinde, kendi çocuklarıymış gibi sahiplenerek övgülerle anlatılmış ve tüm Trakya’da kulaktan kulağa yayılması sağlanmıştır.

Bizim tarihimizde Mustafa Kemal’in Çanakkale Savaşında gösterdiği kahramanlıklar, kitaplıklardan taşacak kadar çok kitaplarda yazılıdır. Biz bunları okumaktan, anlamaktan ve de anlatmaktan onur ve zevk duyarız. Gel gelelim RTE=AKP hükümeti; iktidar olduğu 2002 yılından bu yıla (2017) kadar, yumurtasız omlet yapmak mümkünmüş gibi, Mustafa Kemal’siz Çanakkale Zaferi kutlamaları yapmaya çalışmaktadır. Hatta o kadar ileri gitmektedirler ki; özel olarak eğitim verdikleri yandaş turizm rehberlerini görevlendirerek “… Mustafa Kemal’in belli kişiler tarafından özel olarak abartıldığını, savaşı Mustafa Kemal ve askerlerinin değil de gökten inen yeşil cübbeli, beyaz sarıklı, uzun sakallı evliyaların düşmanları yenip kazandıklarını…” söyletmektedirler.

Biz bu gibi hurafelere ve safsatalara gülüp geçiyoruz. Ve gerçekleri anlatıyoruz ama; “duymak istemeyen kadar sağır, görmek istemeyen kadar kör” olan malam kişiler bu gerçekleri de duyup görmek istemiyorlar. Bu nedenle, biz kendilerine Türk tarihçilerinin değil de yabancı – hatta savaşta düşmanımız olan – ulusların tarihçilerinin yazdıklarıyla yanıt vermek istedik.

İngiliz harp tarihi başkanlığı belgelerinde yer alan resmi nitelikli eserinde Tuğgeneral Aspinall F. Oglander, “Mukadderat Adam” olarak nitelendirdiği Atatürk için yazdıkları; “… Mustafa Kemal’in Çanakkale Muharebelerindeki büyük başarılarını övmeye ve takdire imkan yoktur; bu konuda ne söylense azdır. 25 Nisan 1915’te, Arıburnu civarındaki durumu derhal kavramış olması, Anzak Kolordusunun ilk günde hedefine varamayışının ve dar kıyıya sıkışarak başarısızlığa uğrayışının en önemli nedenidir. 9 Ağustos’da, Suvla Körfezi kesiminde 9.İngiliz Kolordusu’nun ileri hareketini durdurup, bozguna uğrattıktan 24 saat sonra Mustafa Kemal, kendi yaptığı bir keşfin ardından, Conkbayırı’ndaki Anzaklılara parlak bir taarruz yapmıştır. Bu hücumla, Türkler Çanakkale Boğazı’na hakim durumdaki Sarıbayır sırtlarına kesin olarak yerleşmiştir. İngilizler bu sırtları ele geçirmek için, Türklerle bir daha savaşmamışlardır. Böylece Mustafa Kemal Çanakkale Muharebelerinin sonucunu tayin etmiştir. Bir Tümen Komutanının, 3 ayrı yerde, kendi inisiyatifi ile giriştiği hareketlerle, sadece muharebenin değil, savaşın, hatta bir ulusun kaderini değiştirecek yücelikte bir zafer kazandığı tarihte pek az görülür…”

Avusturya’lı yazar Alan Moorehead, “Gelibolu” adlı eserinde, Mustafa Kemal’in savaşın seyrini nasıl değiştirdiğini şöyle anlatıyor: “…Çanakkale harekatının başlangıcı, ihtilaf devletleri açısından seferin en acı olayıdır. Çünkü ilk çıkarma anında, bölgede deha sahibi, genç bir komutan olan Mustafa Kemal hazır bulunuyordu. Bu komutan olmasaydı, Avusturyalılar ve Yeni Zelandalılar, pekala Conkbayırı’nı o sabah ele geçirebilirler ve Çanakkale harekatının sonucunu daha o zaman ve o yerde tayin edebilirlerdi…”

Mustafa Kemal’in, Çanakkale Zaferi’ne tek başına damga vuran isim olduğuna işaret eden bir diğer İngiliz yazar David Hotham’ın “Türkler” adlı eserinde yazdıkları da şöyle: “…Mustafa Kemal gerçekten olağanüstü bir adamdı. Çanakkale Muharebeleri sırasında İstanbul’un müttefikler tarafından ele geçirilmesini önleyen adam oldu. O olağanüstü emri verdiği yer Çanakkale’dir: “Ben size taarruz etmeyi değil, ölmeyi emrediyorum…” Verilişi de itaat edilişi de olağanüstü bir emir…”

Atatürk’ü karalamak için kalemini eline alan İngiliz askeri yazar H. C. Armstrong, yazdığı “Bozkurt” adlı kitabında ne kadar gayret etse de Atatürk’ün başarılarını yazmaktan gelemiyor ve: “…Çanakkale’de Conkbayırı’nın doruk hattı Çanakkale Boğazı’nın, boğaz ise İstanbul’un kilit noktasıydı. Eğer Çanakkale Boğazı ve İstanbul düşseydi, Türkiye’nin Almanya ile olan bağlantısı kesilecek ve barış yapmaya zorlanacaktı. Yunanistan, Romanya ve Bulgaristan belki de İngiltere katılacaktı. Durumun moral etkisi ise dünya çapında olacaktı. Rusya’ya bağlantı sağlayan yol açılacak ve bu ülke, gerekli silahlara ve yiyecek maddelerine kavuşacaktı. İşte, taarruz eden Avusturyalılar ise bu son derece büyük olanaklar arasında, yorgun Türkleri Conkbayırı’nın dar doruğunda, yalnız kendi hakim kişiliği ile tutan, uçuk benizli ve kararlı bir adam, Mustafa Kemal vardı…”

Yine İngiliz yazar David Walder’in “Çanakkale Olayı” adını taşıyan eserinde, Çanakkale Muharebeleriyle ilgili değerlendirme yapmakta ve: “…1915 yılın Nisan ayında Müttefikler üç amaç güderek Çanakkale harekatını başlattılar. 1- Türkiye’yi savaş dışına itmel, 2-Boğazlar yoluyla Rusya’ya yardım ulaştırmak, 3- Orta Avrupa’ya sızan Avusturya-Alman ordularını arkadan çevirmek… Çanakkale’de adını duyuran bir tek kişi vardı: Alman üstlerine karşı çıkan, dik başlı Türk subayı Mustafa Kemal…”

Yine Frank Knight “The Dardanelles Campaign” adlı yapıtında, 25 Nisan 1915’teki çıkarma hareketinde müttefiklerin ve Türklerin büyük hatalar yaptıklarını, ancak hata yapmayan tek kişinin Mustafa Kemal olduğunu belirtmektedir.

Belgelere dayalı olarak alıntıladığımız bu yazılardan da anlaşıldığı gibi, yendikleri düşmanları bir Atatürk’e hakkını teslim ederken; Atatürk sayesinde bulunduğu makamlara ulaşmış olan RTE=AKP ise, Atatürk’e teşekkür edecekleri yerde, düşmanlarımızdan daha fazla düşmanlık etmektedirler. Bunu anlamakta bir Türk yurttaşı olarak ben gerçekten güçlük çekiyorum…

1930’LU YILLARDA KIRKLARELİ’DE BASIN

Halkın bilgi edinmesini sağlayan ve yasama – yürütme – yargı organlarının devleti var etme ve yönetme gücünden sonra demokrasilerde 4. güç olarak yer alan basın, her zaman önemini korumuştur.

Kırklareli kentinde 1920-1923 yıllarında aralıklarla (Yunan işgali olduğundan zor oluyordu), “Trakya’da Yeni Işık Gazetesi”, Edirne’de basılarak, haftada veya 15 günde bir, bir dosya kağıdı boyutlarında, 6  ila 8 sayfa arasında çoğaltılıp, halka dağıtılmıştır. Gazete, Dingiloğulları’ndan (Şevket Dingiloğlu’nun kardeşi veya yeğeni) Süleyman Şevket Bey tarafından çıkarılmıştır. Gazetenin yeri eski belediye binasının (bugünkü Kırklareli Müzesi) karşısındaki caddede yer alıyordu. “Trakya’da Yeni Işık” gazetesi Yunanlılara karşı kurulan milis kuvvetlerinin mücadelesinden, gençlerimizi bu mücadeleye katılmaya davet etmesinden, Kurtuluş Savaşı hazırlıklarından, Trakya ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti kurulması ve çalışmalarından, Mustafa Kemal’in yaptığı Erzurum ve Sivas Kongrelerinden ve alınan kararlardan, 23 Nisan 1920’de Ankara’da Meclisin açılışından ve seçilecek milletvekillerinin nitelik ve niceliklerini belirtmekten, Kurtuluş Savaşı süresince Kıyıköy (Midye) ve İğneada limanlarından Kastamonu-İnebolu’ya cephane ve asker gönderilmesinden, Kurtuluş Savaşının her aşamasından Kırklareli halkını haberdar etmiş ve ulusal birliği sağlayarak, Mustafa Kemal’i hep Kırklareli gündeminde tutmuştur. Bu kadar önemli bir görev yapan “Trakya’da Yeni Işık Gazetesi”nin ne yazık ki bir iki sayısının dışındaki sayılarına ulaşılamamış; kapanan gazete konusunda o yıllarda yaşamış olanlardan bu bilgiler derlenip kayıt altına alınmıştır.

Kırklareli kentinde, kapanan “Trakya’da Yeni Işık Gazetesi” yerine ilk kez 1925 yılında “Kırklareli” adıyla günlük siyasi bir gazete kentteki matbaada basılarak halkı bilgilendirmeye başlamıştır. Ali Rıza Dursunkaya tarafından çıkarılan ve Vilayet Matbaasında basılan gazete; Cumhuriyet kazanımları, Kurtuluş Savaşı kahramanlıkları, Kırklareli’den Çanakkale ve Kurtuluş Savaşına katılanları, şehitleri ve gazileri, Kıyıköy ve İğneada limanlarından yapılan tehlikeli cephane ve asker sevkiyatlarının yaşanmış öykülerini, kentte Yunan işgali zamanında yapılmış zulüm, işkence ve mezalimleri, yapılacak genel ve yerel seçimlerin önemlerini sayfalarından halkımıza taşımıştır. Gazete 163. sayıdan itibaren “Trakya’da Yeşilyurt” adını almıştır. 2 yıl Vilayet Matbaasında basılan gazete daha sonra Ali Rıza Dursunkaya’nın 1927 yılında kendi matbaasını kurması üzerine yayınını kendi tesislerinde yapmaya başlamıştır. O yıllarda (1925’lerde) yurdumuzda 8 yerel gazete çıkarılıyordu. “Trakya’da Yeşilyurt Gazetesi” ilk dörde giriyordu, Trakya’da birinci oluyordu. Yurdumuzda 1925’te yayınlanan yerel gazetenin ilk dördü şöyle sıralanıyordu: 1-Yeni Adana (1918’de günlük yayına başladı) 2-Antalya (1922’de günlük yayına başladı) 3-Bartın (1924’te 10 günde bir yayına başladı) 4-Trakya’da Yeşilyurt (1925’te günlük yayına başladı)

2017 yılına geldiğimizde o tarihteki yerel gazetelerden sadece Bartın ve Trakya’da Yeşilyurt yayın hayatına devam etmektedirler. Ve bu devamlılıkları nedeniyle devletimizden “Onur Ödülü” almışlardır.

Trakya’da Yeşilyurt Gazetesi ve gazete sahibi Ali Rıza Dursunkaya, Kırklareli kentinde ve Trakya’da 1925’ten 1945 yıllarına kadar 20 yıl çok önemli görevler yapmış ve demokrasimizin gelişmesine katkılarda bulunmuştur. Atatürk’ün Kırklareli’ne 20-21 Aralık 1930 tarihlerinde gelişini, halkımızla yaptığı konuşmaları, Kırklareli’de 20 yıl içinde yapılan genel ve yerel seçimleri, II.Dünya Savaşı yıllarını, biz, yıllar geçtikten sonra “Trakya’da Yeşilyurt Gazetesi” arşivlerinden ve Ali Rıza Dursunkaya’nın anılarından öğrenip dün ışığına çıkarıyoruz.

Atatürk’ün Kırklareli’ne gelişinde; yanında yer alan devlet adamları, Kırklareli milletvekilleri, yerel yöneticiler, halkın içinden sesini yükseltenler de önem taşımaktadır. Atatürk, kente geldiğinde bu kişilerle görüşmüş, bilgi almış ve görevlerini nasıl yapmaları konusunda da uyarılarını yapmıştır. Bu nedenle, konumuzda önemli yer tutan bu tarihi şahsiyetleri de tanıdıktan sonra ziyaretimize geçmek daha sağlıklı olacak kanısındayım.

ALİ RIZA DURSUNKAYA

Süvari Jandarma Yüzbaşısı Kamil Efendi’nin oğlu olarak 1890 yılında Amasya’da doğdu. 5 yaşında iken babasının tayini üzerine Kırklareli’ye geldi. Orta okulu Kırklareli’de, liseyi Edirne İdadisi’nde bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Bölümü son sınıf öğrencisiyken babası öldü ve okulu yarım bıraktı. Babaeski’ye ailesinin yanına döndü. Askerliğini gönüllü olarak yaptı ve 1923 yılına kadar ilköğretim müfettişliği yaptı. Kırklareli İhtiyat Zabıtan Teavün (Yardımlaşma) Cemiyeti reisliği, Trakya ve Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Azalığı, Kırcali Kazası Mekatib-i İslamiye Müdürlüğü gibi pek çok görevlerde bulundu. 1923 yılında Kırklareli İlköğretim Müfettişliği’nden ayrılarak serbest çalışma hayatına başladı. Kırklareli’den Tagal’ların kızı ile evlendi. Kırklareli’de ticaret yapan Müslüman Türklerle 1925 yılı Eylül ayında Kırklareli Sanayi Odası’nı kurdu ve başkanlığına getirildi. 31 Ağustos 1925’te (yukarıda yazdığımız gibi) önce Kırklareli Gazetesi’ni, daha sonra da Trakya’da Yeşilyurt Gazetesi’ni yayınlamaya başladı. Cumhuriyet Halk Partisi saflarında siyaset yaptı. Yerel yönetimlerde Belediye Meclis Üyeliği ve Encümen Üyeliği yaptıktan sonra bir veya iki dönem de Belediye Başkanlığı yaptı. 1945-1946 yıllarında “Kırklareli Vilayeti’nin Tarih, Coğrafya, Kültür e Eski Eserler Yönünden Tetkiki” adlı iki ciltlik tarih eserini gazetesinde yayınlamaya başladı. 1956 yılında rahatsızlanan Ali Rıza Dursunkaya 15 Şubat 1957 tarihinde İstanbul Fatih’deki evinde vefat etti. Atatürk’ün Kırklareli’ye geldiği 20-21 Aralık 1930 tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi’nden Belediye Meclis Üyesiydi.

ŞEVKET DİNGİLOĞLU

(Önceki bölümlerde öz yaşamı yazılmıştır.)

FUAT UMAY

(Önceki bölümlerde öz yaşamı yazılmıştır.)

ŞAKİR KESEBİR

(Köprülü 1889 – İstanbul 1966)

Türk siyaset ve devlet adamı. 1910 yılında Mülkiye’yi bitirmiş, Balkan Savaşlarına katıldıktan sonra çeşitli yerlerde (İpsala, Keşan, Akçaabat) kaymakamlık; Edirne Mektupçuluğu, Mülkiye Müfettişliği, Edirne Vilayet Tasviye Komisyonu Başkanlığı, Tekirdağ Mutasarrıf Vekilliği yapmıştır. 1920’de Gelibolu Mebusu olarak son Osmanlı Meclis-i Mebusanına girmiştir. Kurtuluş Savaşı başlayınca Mustafa Kemal’in yanında yer almış, Trakya’da Kurtuluş Savaşı teşkilatlanmasında önemli rol oynamış, Trakya ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer almıştır. Ünlü Lüleburgaz Toplantısı’nda sözcülük yapmış; Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne katılmak istemeyen, karşıt olarak da Trakya Paşaeli Cemiyeti kurmak isteyenleri ikna ederek birleşmeyi sağlamıştır. Ardından Trakya halkının Sivas Kongresi kararlarına uymasında büyük emeği geçmiştir. Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarıyla, Kuva-yi Milliye ve Kurtuluş Ordusuyla devamlı iletişim halinde olmuş ve Milli Mücadeleye başlangıçtan itibaren katılmıştır.

Mudanya Mütarekesinin imzalanmasının ardından, yeni Türk Devleti’ni temsilen, Doğu Trakya’yı (Tekirdağ, Kırklareli ve Edirne) İtilaf Devletlerinden teslim alan heyetin arasında yer almıştır.

1923’te Çatalca’dan milletvekili seçilerek TBMM’ne girmiştir. 1927’de ve 1931’de Edirne, 1935’te Tekirdağ Milletvekili seçilerek 1939 yılına kadar TBMM’si üyeliği yapmıştır.

Alpullu Şeker Fabrikası’nın kuruluşunda şirket ortağı olarak yer almıştır. Şakir Kesebir, 1929-30 ve 1937-38 yıllarında İktisat (ekonomi) Bakanlığı, yine 1937-38 yıllarında Tarım Bakanlığı yapmıştır.

ŞEVKET ÖDÜL

(Lüleburgaz 1885- Lüleburgaz 29 Ağustos 1973)

Türk siyasetçisi. Hukuk eğitiminden terktir. Hususi (özel) eğitim almıştır. Edirne Öğretmen Okulu öğretmenliği, Adapazarı Savcılığı, Edirne Merkez Savcı Yardımcılığı, Trakya Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Kurucu Üyeliği, Adliye Vekalati (Adalet Bakanlığı) Hususi (Özel) Kalem Müdürlüğü, Edirne İli Daimi Komisyon Üyeliği, tüccarlık, çiftçilik yapmıştır. TBMM’de en uzun süre görev yapan Kırklareli Milletvekilidir. (1923 ikinci dönemden başlayıp 8 dönem, 1950’ye kadar 27 yıl milletvekili seçilmiştir.) Kurtuluş Savaşı’na destek vermiş, katılmış ve Şakir Kesebir ile birlikte; daha önce yaşam öykülerini yazdıklarımızla ve bundan sonra yazacaklarımızla birlikte, Trakya’da bir ekip oluşturarak, ulusal birliğimizin sağlanmasında çok yararlı çalışmalar yapmıştır. Evli ve 2 çocuk babasıdır.

Şevket Ödül, Cumhuriyet sonrasının ilk Edirne Milli Eğitim Müdürüdür. Pek çok Edirneli kendisini Kırkpınar güreşlerine olan ilgisinden tanırlar. 1924 yılında fakir çocuklar yararına Saray İçi’nde ilk güreşleri başlatarak, Kırkpınar’ın Türkiye Cumhuriyeti Devleti dönemini açan, başlatan kişidir. Kuva-yi Milliyecidir. Trakya ve Paşaeli Derneği kurucusu; Trakya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin, Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile birleşmesini sağlamıştır. Sivas Kongresi’ne katılmış ve ulusal birliğin sağlanmasında önemli görevler almıştır. “Çeteci” olarak da anılan ve tanınan Şevket Ödül, Zühtü Akın’la birlikte sağladıkları parasal kaynaklarıyla  at, silah ve cephane sağladığı 30-40 kişilik çetesiyle Yunan işgal kuvvetlerine vur-kaç baskınları düzenlemiş ve büyük zararlar vererek, kahramanlıklar göstermiştir.

1970’li yıllarda, Lüleburgaz’dan Kırklareli CHP’si milletvekili seçilen Mehmet Dedeoğlu, 4 Ekim 2012 tarihli Lüleburgaz- Görünüm Gazetesi’nden Kenan Gören’le bir söyleşi yapıyor  ve Şevket Ödül’den edindiği bilgilerle, Kurtuluş Savaşı yıllarındaki Lüleburgaz’ı anlatıyor. Atatürk’ün Kırklareli’den daha çok Lüleburgazlılara da kırgın olduğunu ve yanından geçmesine rağmen Lüleburgaz’a neden uğramadığını anlatıyor. Önemli gördüğümüz bu olayı da bilmemiz gerekir diye düşünüp yazıyoruz.

Kenan Gören soruyor, Mehmet Dedeoğlu anlatıyor: “…Mondros’un ardından işgal başlıyor ve Yunanistan Lüeburgaz’a bir kaymakam tayin ediyor. Kaymakam da Lüleburgaz eşrafını toplayıp; “Ben sizin dirliğinizi, düzeninizi, dininizi, ticaretinizi yaşamanız için kolaylık sağlayacağım” demiş ve “Sizden de burada kaldığım sürece emirlerime uymanızı bekliyorum” diye ekleyip bir beyanname hazırlamış ve bu beyanname şartlarına uyacaklarına dair imzalarını almış. Ahmet Aksu’da o beyanname kalmış ama onu kimseye göstermemiş. Göster diye ısrar edenlere de; “O beyannameyi imzalayanların çocukları, torunları pırıl pırıl Cumhuriyet çocukları, onları lekelemeye hakkımız yok.” diyerek düşüncelerini açıklamıştır.

Kenan Gören’in ; “Sizin edindiğiniz bilgilere ve gördüğünüz belgelere göre, beyannamede hangi imzalar vardı?” sorusuna Mehmet Dedeoğlu: “Ahmet Güçlüler, Enver Cengizler falan. O zamanın eşrafı. Şevket (Ödül) Bey o zamanlar yakınıyordu: “…Şehir içinde tutunamıyordum. Yunanlılara karşı başlattığımız milis direniş mücadelesini öğrenmişler, peşime düşmeye başlamışlardı. Hemen ihbarlar başlıyor ve ben köylere kaçıyordum. Köylerdeki tanıdığım insanlar hep beni korudular…” diyordu.

Kenan Gören  soruyor: “Lüleburgaz eşrafı için kötü bir şey bu…” Mehmet Dedeoğlu: “Kötü tabii. Milli Mücadelede köylerimizde direnen insanlarımız hem milli duygu hem de akonomik yönden güçlü insanlarmış, dürüst insanlarmış….”

Kenan Gören soruyor: “…Atatürk Lüleburgazlılara o yüzden küskündü ve hiç gelmedi deniyor. Atatürk’ün kafasındaki Lüleburgaz nasıldı?” Mehmet Dedeoğlu: “…Şevket Ödül gibi benim gözlemlerim de aynıdır. Atatürk Lüleburgazlılara 3 yönden kırgındır. Birincisi beyannamenin imzalanması. Onu anlattık. İkincisi 31 Mart’taki ünlü Lüleburgaz Toplantısı (kongresi). Trakya Yunan tarafından işgal edilince, Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti alalacele toplanıyor, ne yapacaklarını, nasıl bir tutum takınacaklarını görüşmeye açıyorlar. Amaçları Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile birleşip Kurtuluş Savaşı’na başlamak. Ama beklenmedik bir gelişme oluyor. Kongreye katılan üyelerden bazıları: “Biz Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile Trakya’nın işini çözemeyiz. Anadolu’nun bir sürü sorunları var. Oysa biz hem Avrupa’ya hem de İstanbul’a yakınız. Kendi başımıza hareket etmemiz daha yararlıdır. Biz sizden ayrılarak ikinci bir cemiyet olarak Trakya Paşaeli Cemiyeti kurup, devlet kurma çalışmalarına başlamak istiyoruz.” diyorlar. Şakir Kesebir, Şevket Ödül, Şevket Dingiloğlu ve aynı düşüncedeki arkadaşları, bu aymazlığın önüne geçmek için çok mücadele ediyorlar ve başarılı oluyorlar. Atatürk’ün tüm bunlardan arkadaşlarının çektiği günlük telgraflar sayesinde haberi oluyor ve çok bozuluyor. Bu yüzden de Ankara’da 23 Nisan 1920’de açılan ilk TBMM’de Trakya kökenli hiç milletvekili yoktur. Atatürk, Edirne’den (Kırklareli-Kırkkilise, Edirne’ye bağlı sancaktı) İsmet İnönü’nün, Kazım Karabekir’in, Cafer Tayyar’ın milletvekili seçilmelerini sağlamıştır. Atatürk ancak 1923’ten sonra, Kurtuluş Savaşı’na Trakya’nın canlarını ortaya koyarak ve gerektiğinde de canlarını vererek katılmalarını gördükten sonra, kendi illerinin çocuklarını milletvekili adayı olarak göstermiştir.

Üçüncü kırgınlığına gelince; Atatürk’ün arkadaşı Fethi Okyar’ın kurduğu ve Atatürk’ün de desteklediği Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın 1930 yılında katıldığı ve kadınlarımızın da ilk defa seçme ev seçilme haklarını kullanıdıkları yerel (belediye) seçimlerinde; Lüleburgaz’da seçimleri Cumhuriyeti kuran CHF’sı değil de karşısında yer alan Serbest Cumhuriyet Fırkası kazanıyor.

İşte bu üç meseleden ötürü Atatürk’ün Lüleburgazlılara kırgın olduğunu söylerler. Ben bunu milletvekili olduğum dönemde, tarihçi Sina Akşit’e sordum, bana: “Bunu hiç karıştırma” diye cevap verdi.

Kenan Gören: “…Trenle durmadan geçmiş Atatürk, hatta karşılamaya gitmişler trenden inmemiş. Büyükkarıştıran’a kadar askeri manevralar için gelmiş, Lüleburgaz’a gelmemiş…” Mehmet Dedeoğlu: “Şevket Ödül’den dinlediklerim ve çeşitli kaynaklardan edindiğim bilgiler de bu doğrultuda. Çeşitli kaynakları da inceledim. Bu konuya Yurt Ansiklopedisi’nin  Kırklareli sayfasında hafif temas ediliyor…”

RÜŞTÜ AKIN

(Filibe 1885 – İstanbul 1944)

1906 yılında Harp Okulu’ndan teğmen rütbesiyle mezun oldu. 1909 yılında Harp Akademisinden Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu. balkan Savaşları ve I.Dünya Savaşı sırasında çeşitli görevlerde bulundu. 1919 yılında başlayan Türk Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Savaşın sonuna kadar Batı Trakya Kuva-yi Milliye komutanı olark bir yandan yunan Kuvvetleriyle mücadele etti, diğer yandan da Trakya genelinde Kurtuluş Ordusu için asker, silah ve cephane derleyip, Kırklareli Kıyıköy ve İğneada limanlarından Kastamonu-İnegöl’e gönderdi.

Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında Edirne’de İnönü ve Karabekir ile birlikte Jandarma Komutanı olarak görev yapıyordu. Görevi gereği Trakya’nın her köşesine gidebiliyor, halkın arasına girebiliyor, Trakya çocuğu olması nedeniyle de kendileriyle çok iyi iletişim kurabiliyordu. Rüştü Akın, bu avantajları da kullanarak, Trakya halkını Kurtuluş Savaşı için örgütlemiş, çıkabilecek aykırı seslerin önüne geçmiş, susturulması gerekenleri de susturmuş, Atatürk ve silah arkadaşları arasındaki yerini almıştır.

24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması ile Batı Trakya (Gümülcüne ve İskeçe) Yunanistan’a bırakılınca görevi sona erdi. Savaştan sonra kırmızı şeritli İstiklal Madalyası ile taltif edildi.

1939 yılında Askeri Yargıtay Üyeliği’ne atandı. 19411 yılında Korgeneral rütbesine terfi etti ve Jandarma Genel Komutanlığına (Jandarma Kuvvet Komutanlığı) atandı. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde, “Kuvvet Komutanı” olarak görev yapmış Kırklarelili ilk ve tek komutandır.

1943 yılında 4. Kolordu Komutanlığı’na getirildi. 1944 yılında bu görevdeyken vefat etti.

ZÜHTÜ AKIN

(Rüştü Akın’ın kardeşi)

1900 yılında Lüleburgaz Hamitabat Köyü’nde doğdu. Babası Ahmet Hoca, annesi Fatma Hanım, 1878 yılında (93 Harbinden sonra) Plevne- Lofça’dan Kırklareli’ye göç etmişlerdir. Büyük oğlu Rüştü Akın, Osmanlı’nın Filibe’de kurduğu “Akıncı Birliği” içinde görev yaptığından ve yanında Lofça’dan gelen akraba ve arkadaşları da olduğundan; aile Lofça ve Filibe’de ikamet eder hale gelmiştir. Ahmet Hoca Kırklareli’ye göç edip,Lofça’dan hemşehrisi olan Ahmet Cevdet Paşa’nın girişim ve yardımlarıyla Hamitabat Köyü’nü kurmuş ve yerleşmişlerdir. Daha sonra oğlu Rüştü Akın’ı da köye getirmiş, ailesini birleştirmiştir.

Zühtü Akın; ilokulu köyde, ortaokulu da Lüleburgaz’da okumuş, Lüleburgaz’da lise olmadığı için de ağabeyi Rüştü Akın’ın görev yaptığı Edirne’ye giderek lise öğrenimine devam etmiştir. Bu yıllarda I.Dünya Savaşı bitmiş, Mondros Mütarekesi gereği yurdumuz işgal edilmeye başlanmış, Trakya ve Kırklareli de 2 yıl sürecek Yunan işgali altına girmiştir.

19 Mayıs 1919’da da Atatürk, Samsun’a çıkarak Kurtuluş Savaşımızı başlatmıştır. Zühtü Akın, Edirne Lisesi 3. sınıf öğrencisidir. Arkadaşlarıyla birlikte Yunanlılara karşı milis gücü oluşturup mücadeleye başlamışlardır. ağabeyi Rüştü Akın’ın Jandarma Komutanı olmasının da sağladığı avantajlarla Trakya’nın her şehir, kasaba ve köyüne ulaşarak, Kuva-yi Milliye gücü oluşturma çalışmalarına başlamıştır. İlerleyen günlerde okulu bırakmış (okul zaten kapatılmış) ve tüm zamanını Kurtuluş Savaşı için kullanmaya başlamıştır. Bu konuda ağabeyi Rüştü Akın’ın sivil kolu olmuş, İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Cafer Tayyar ve Rüştü Akın tarafından tedarik edilen Silah, cephane ve askerleri; Kırklareli İğneada ve Kıyıköy limanlarına yanaşan büyük takalarla, Kastamonu – İnegöl Limanına göndermiş ve Kurtuluş Savaşı’na Trakya’nın, Kırklareli’nin katılmasında büyük görev üstlenmiştir.

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra gelen Cumhuriyet yönetimiyle köyüne dönmüş, çiftçilik yapmaya başlamıştır. Ağabeyi Rüştü Akın, siyaseti değil de orduyu seçince, Zühtü Akın, İsmet İnönü tarafından yeni kurulan CHF için göreve çağrılmıştır. Zühtü Akın’a ilk önce Malatya CHF İl Başkanlığı Teşkilatı kurma görevi verilmiş, daha sonra da Anadolu’nun değişik illerinde CHF teşkilatlanmalarını kurmuş, bu görevlerin ardından da Kırklareli İl Teşkilatında görevlendirilmiştir. 1935 yılından 1950 yılına kadar da 4 dönem CHP Kırklareli Milletvekili  olarak seçilmiş ve önemli görevlerde bulunmuştur.

1946 seçimlerinde CHP adayı olarak seçildiğinde, TBMM Tarım Komisyonunda görev almış (seçilmiş), 11 Kasım 1946, 5 Kasım 1947, 5 Kasım 1948 ve 7 Kasım 1949 tarihlerinde aynı üyeliğe tekrar seçilmiştir.

Zühtü Akın, Hanife Hanım’la evlenmiş; İsmet , Ahmet, Melek (Hazar) ve Meliha (Biricik) adlı 4 çocukları olmuştur.

13 Ağustos 1977 tarihinde vefat etmiş; cenazesi 15 Ağustos 1977 Pazartesi günü Lüleburgaz – Hamitabat Köyü’nde toprağa verilmiştir.

CAFER TAYYAR (EĞİLMEZ) PAŞA

(1877 Kosova, Prişitine Sancağı – 3 Ocak 1953 İstanbul)

Trakya’yı Kurtuluş Savaşına, İsmet İnönü, Kazım Karabekir ve Rüştü Akın gibi askeri komutanlarla hazırlayan ve Trakya askerleri ile 70 binlik Yunan kuvvetini (askerini) Anadolu’ya geçmeden alıkoyan komutan.

Harbiye’yi bitirip Kurmay Yüzbaşı oldu. Balkan ve I.Dünya Savaşlarına katıldı.  1918’de imzalanan Mondros Mütarekesinden sonra Trakya’da I.Kolordu Komutanı olarak görev yaptı. Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının 21 Haziran 1919’da yayımladığı Amasya Genelgesi kararlarına katıldı.

20 Nisan 1920’de İstanbul (Osmanlı) Hükümeti tarafından görevden alındı.

Trakya Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Merkez Heyeti’nin kararı ve daha sonra toplanan Trakya Paşaeli Müdafaa Heyeti Osmaniyesi Kongresinde; “Trakya Milli Kuvvetler Komutanlığı’na”, 13 Mayıs 1920 tarihinde getirildi. Bu arada 23 Nisan 1920’de açılan TBMM’ne İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Mehmet Şerafettin Aykut, Faik Kaltakkıran ile birlikte Edirne Milletvekili seçildi. (Kırklareli- Kırkkilise- Edirne’ye bağlı Sancak olduğu için, seçilenler aynı zamanda Kırklareli Milletvekili de oluyordu.)

23 Temmuz 1920 gecesi Yunanlılara tutsak düşünce emrindeki birlikler yenilgiye uğradı ve kuvvetlerinden büyük bir bölümü Bulgaristan’a kaçtı. Bu kuvvetleri tekrar toplayıp disiplin altına almak ve savaşa devam etmek Rüştü Akın’a düştü.

Atina’daki askeri cezaevinde tutulan Cafer Tayyar Paşa daha sonra serbest bırakıldı ve 1923 yılı Nisan ayında yurda döndü. 2. Dönem Edirne Milletvekili olarak TBMM’ne girdi. 1924 Ekim ayında, kabul edilen bir kanunla askerlerin ya orduda ya da istifa edip siyasette olmaları istendi. Atatürk, Cafer Tayyar Paşa’nın orduda kalmasını istemesine rağmen, askerlikten ayrılarak, TBMM’deki görevini sürdürdü. Aynı yıl Cumhuriyetin ilk muhalefet partisi olan, Rauf Orbay’ın kurduğu “Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası”na katıldı. 1926 yılında Mustafa Kemal’e karşı düzenlenen İzmir Suikasti davasında yargılanarak beraat etti.

31 aylık esirliğini ve kendisiyle birlikte esir edilenlere yapılan mezalimleri anlatan anılarını kitaplaştırıp yayınladı. 3 Ocak 1953’de İstanbul’da öldü.

FAHRETTİN ALTAY

(12 Ocak 1880 İşkadra – 25 Ekim 1974 İstanbul)

Kurtuluş Savaşımızın büyük komutanı ve Balkan Harbinde Kırklareli Cephesinde görev yaptığı için Kırklareli’yi en iyi tanıyan ve Atatürk’ün yanından hiç ayırmadığı asker ve devlet adamı.

Balkan Savaşlarında, 1913’te Çatalca Aşiret Süvari Tugayı’nın başına geçerek Bulgar saldırılarını önledi. Görev yeri Kırklareli Dereköy sınırından başlayıp Çatalca’ya kadar uzanıyordu. I. ve II. İnönü ve Sakarya Meydan Muharebesinde ve sonrasında; Yunan ordusunun bozguna uğratılmasında ve 9 Eylül’de İzmir’de denize dökülmesinde süvarileriyle büyük rol oynadı. İzmir’e ilk giren Türk süvari komutanı oldu.

23 Nisan 1920’de açılan ilk TBMM’ne Mersin’den seçilerek milletvekili olarak katıldı.

1923 yılında milletvekilliğinden ayrılıp orduya döndü. 1946-50 yılları arasında tekrar siyasete dönüp Burdur Milletvekili oldu. Demokrat Parti’nin kurulmasında önemli rol oynadı.

ALİ FUAT CEBESOY

(23 Eylül 1882 – Salacak, İstanbul – 10 Ocak 1968 İstanbul)

Türk asker ve siyaset adamı. Mustafa Kemal ile Harp Okulu yıllarında sınıf arkadaşı. 1908’de Beyrut’ta kıta hizmeti yapmıştır. Ardından Roma Askeri Ataşeliği’ne atanmış, İtalyanlarla yapılan Trablusgarp Savaşlarına katılmıştır. Ardından başlayan Balkan Savaşlarında görev almış, I. Dünya Savaşı’nda Süveyş Kanal Harekatında büyük başlarılar göstermiştir. Mustafa Kemal’in Arap yarımadasından ayrılmasından sonra orduya çeki düzen veren komutan olarak övgüye değer görülmüştür.

Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak Cemiyetlerinin kurulmasında yer almıştır. Bu çabalarından ötürü Sivas Kongresi sonrası, “Umumi (Genel Kuva-yi Milliye Komutanı” olarak görevlendirilmiştir. Kensini çekemeyenler tarafından Çerkez Ethem taraftarları ile suçlanmıştır. Bunun doğru olmadığı belgelerle kanıtlanmış, aklanmış ve iftira atanlar da cezalandırılmıştır.

Kurtuluş Savaşı başlangıcı yıllarında Moskova Büyük Elçisi olmuş ve Mustafa Kemal’in talimatlarını yerine getirerek Kurtuluş Savaşı için, Sovyetler Birliğinden önemli silah, cephane ve para yardımlarını sağlamış, özellikle herkesin “çok zor” olarak baktığı bu konuyu başarmıştır.

10 Mayıs 1921’de Ankara’ya dönmüş ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanlığı yapmıştır. 1925’te Rauf Orbay’ın kurduğu Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası kurucuları arasında yer almıştır. Ertesi yıl, 1926’da Atatürk’e düzenlenen İzmir Suikasti nedeniyle tutuklanmış, yargılanmış ve beraat etmiştir.

Ali Fuat Cebesoy’un II. dönem siyasi hayatı; İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı yıllarında başlamış, milletvekili olarak tekrar TBMM’ne girdikten sonra, 1939-43 yılları arasında Bayındırlık Bakanlığı, 1947-50 yılları arasında TBMM’si Başkanlığı yapmış, 1968 yılında ölmüştür.

AFET İNAN

(29 Kasım 1908 Selanik – 8 Haziran 1985 Ankara)

Atatürk’ün manevi kızı ve ilk Türk bilim kadını. Türk öğretmeni, tarihçi ve sosyoloji profesörü.

1922 yıllında, Antalya- Elmalı Kız Muallim Mektebinden “Muallim Ehliyeti” aldı. 1925 yılında Bursa Kız Muallim Mektebini bitirerek diploma aldı. İzmir’de Redd-i İlhak ilkokulunda göreve başladı. Atatürk’le tanışması sonucu, ileriki yıllarda öğrenimine devam etme fırsatı buldu.

Atatürk’le 1925 yılında İzmir’de yeni görev yaptığı Redd-i İlhak ilkokulunda tanıştı. Selanik’li olmaları sohbetlerinin uzamasını sağladı. Özellikle Doyran Kasabasından olmaları Atatürk’ün ilgisini çekti. Hemşehrileri olarak ertesi gün ailesiyle tanıştı.

Afet İnan, Gazi Paşa’ya öğrenimini sürdürmek ve yabancı dil öğrenmek istediğini açıkladı. Gazi Paşa, bir Türk kadınında bu isteği görmenin sevinci ve kıvancı ile yardım sözü verdi ve O’nu “manevi kızı” olarak ilan etti, kendi bütçesi ile okumasını sağladı.

Afet İnan’ın kısa sürede Ankara’ya tayini yapıldı. Bakanlığın izniyle İsviçre’nin Lozan kentine Fransızca öğrenmek üzere gönderildi. 1927’de yurda döndü. Fransız Kız Lisesi’nde öğretmenlik yaptı. Bu arada ortaöğretim Tarih öğretmenliği, sınavına girerek “Öğretmenlik Diploması” aldı. Ankara Musiki muallim Mektebine, Tarih ve Yurt Bilgisi öğretmeni oldu.

1929-1930 yıllarında bu okulda öğretmenlik yaptı. Atatürk, dinleyici olarak geldiği derste Afet İnan’ın okuttuğu Yurt Bilgisi kitabını yetersiz buldu ve Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabını yazdı. Afet İnan, Atatürk’le yurt gezilerine de çıktı. 20-21 Aralık 1930 tarihlerinde Kırklareli’ye geldiğinde ekip içinde Afet İnan da vardı. Türk Ocakları amaçlarından saptığı için 10 Nisan 1931’de kapandı. Yerine Halk Evleri ve Türk Tarih Kurumu kuruldu. Afet İnan da bu kurumların 1935-1952 ve 1957-1958 yıllarında başkanlığını yaptı. 14 Ekim 1935 tarihinde Cenevre Üniversitesi, Sosyal ve Ekonomik Bilimler Fakültesinin, “Yakın Çağ ve Modern Tarih” bölümünde, İsviçreli Anysolon Eugene Pittor’un öğrencisi oldu.  “Türk Osmanlı Devri’nin Ekonomik Tarihi” adlı tezi ile okulunu başarıyla bitirdi. Yurda döndü. 1942’de doçent, 1950’de profesör oldu.

Afet İnan, Cumhuriyet’in ilk tarih profesörü olmuş, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde, ilk “Trük Devrim Tarihi” kürsüsünü kurmuştur.  Türk Medeniyeti ve Devrim Tarihine ait 50 kadar kitabı ile çok sayıda makalesi vardır. “Türk Tarih Tezi”ni ortaya koyan tarihçilerdendir. Cumhuriyet döneminin yeni tarih anlayışının temellerinin atılmasında ve kadın kimliğinin kurgulanmasında bir ideolog gibi hizmet etmiş Cumhuriyet kadınıdır.

TRAKYA VE KIRKLARELİ’DE MONDROS MÜTAREKESİ İLE KURTULUŞ SAVAŞI BAŞLANGICI ARASINDA YAŞANANLAR VE TARİHİ KİŞİLERİN DAVRANIŞLARI

 I.Dünya Savaşı’nın ardından, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’ne göre İtilaf Devletleri Kırklareli ve tüm Trakya’da denetim kurma hazırlıklarına başladı.

4 Kasım 1918’de Fransız Alayı, Sirkeci’den Uzunköprü, Hadımköy hattını tutarak, demiryolu çevresindeki Türk köylerine saldırmaya başladı. Lüleburgaz’a da bir müfreze yerleştirdi. Bu işgaller karşısında 2 Kasım 1918’de Trakya Paşaeli Müdafaa Heyeti Osmaniyesi adıyla bir örgüt kuruldu. 22 Ocak 1919’da İstanbul’da yapılan toplantıda Trakya’nın kurtarılması için bir dizi kararlar alındı. Buna göre; Trakya’da (Edirne, Kırklareli, Tekirdağ) bulunan Yunan askerlerinin bölgeden çıkarılması için gerekli teşkilatlanmalara her kademede başlanılması kararı alındı. Kırklareli’yi temsilen bu toplantıya Şevket Dingiloğlu katıldı.

Eylül 1919’da yapılan Sivas Kongresi’nden bir süre sonra Trakya’nın silah zoruyla kurtarılması için kurulan Trakya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti; Trakyalı vatanseverleri bir çatı altında topladı.

31 Mart 1920’de Lüleburgaz’da toplanan kongrede; “İşgalcilere karşı kesin tavır belirlemek ve alınan kararları uygulamak üzere bir yönetim heyeti oluşturup Ankara’ya bildirildi. Çalışmaların devamı esnasında, 3 Nisan 1920’de Mustafa Kemal, kongreye bir telgraf yollayarak başarılar diledi.

9-13 Mayıs 1920’de Edirne’de “Genişletilmiş Trakya Kongresi” yapıldı. Bu kongrede “İşgale karşı mukavemet gösterilmesi, Milli Kuvvetler kurulması ve Milli Kuvvetler Komutanlığı’na Cafer Tayyar Paşa’nın getirilmesi” kararları alındı. 25 Mayıs 1920’de tüm Trakya’da genel seferberlik ilan edildi ve askerlik çağı içinde bulunanlar silah altına alındı.

10 Ağustos 1920’de Sevr Antlaşması imzalanınca Yunanlılar Trakya’yı işgal etti. Bu durum Kurtuluş Savaşı hazırlıklarını hızlandırdı. İşgal sonrasında bir süre yönetimi dağılan Trakya Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, yeniden toparlandı ve silahlanma hareketlerini hızlandırarak Ankara Hükümeti’ne bağlandı.

Artık Kurtuluş Savaşı başlamıştı. Nitekim Nisan 1921’den itibaren silahlı çetelerle vur-kaç harekatları düzenlenmeye başlandı. Bu arada bağımsız olarak hareket eden üç direniş müfrezesi, Doğu Trakya içlerine doğru düşmana karşı baskınlar düzenliyordu. Eylül ayına kadar süren bu baskınlarla düşman birliklerine önemli kayıplar verdirdiler.

Kurtuluş Savaşı’nda Trakya 2 yıl sürece Yunanistan tarafından işgal edildiği; Trakya’da “Yunan Askeri İdaresi” kurulduğu için, Trakya’dan Anadolu’daki Türk-Yunan savaşına, yüklü yardım gitmemiştir. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi İstanbul ve Çanakkale üzerinden asker geçişlerine, silah ve cephane sevkiyatına izin vermeyen Osmanlı Devleti ve işgal devletleri. Bu engel önceki sayfalarımızda belirtmiş olduğumuz gibi Kırklareli İğneada ve Kıyıköy limanlarıyla aşılmaya çalışılmıştır. İkincisi ise Yunan ordusundan 60-70 bin kişilik bir silahlı gücün Doğu ve Batı Trakya’yı işgal için harekete geçmesi üzerine; Atatürk’ün de bilgisi içinde kurulan Milli Kuvvetler Ordusuydu. Bu ordunun başına Cafer Tayyar Paşa ve Rüştü Akın getirilmiş, seferberlik ilan edilerek, tüm Trakya’da eli silah tutanlar Milli Kuvvetler Ordusuna toplanmıştı. Trakya’da oluşturulan Milli Kuvvetler Ordusu; Kurtuluş Savaşı boyunca, Trakya’da bulunan 60-70 bin kişilik Yunan askerinin Anadolu’ya geçmesini önlemiştir. Bunun yanısıra işgal süresince Türk çeteler Yunan idaresine rahat vermemiştir. İşgal sorasında Trakya’daki Kurtuluş Savaşı ile ilgili gizli işleri, Ankara Hükümeti ile temasları Edirne’den Şakir Kesebir, Cihat Abbas, Fuat Balkan; Kırklareli’den Şevket Dingiloğlu, Şevket Ödül, Zühtü Akın, Haşim Peköz yürütmüşlerdir.

Trakya Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Yunanlılar Trakya’yı işgale başladıktan sonra Bulgaristan’a sığınmışlardır. Evrakları düşmanların eline geçmemesi için yakmışlar, çok önemli gizli belgeleri de Ankara’ya kaçırmışlardır. Trakya’da yunan işgali 2 yıl sürmüştür. Bu iki yıl boyunca Trakya’nın olduğu gibi Kırklareli’nin de her kasaba ve köyünde milis kuvvetleri ile direniş örgütleri kurulmuş ve vur-kaç yöntemiyle Yunan işgal kuvvetlerine önemli kayıplar verilip içlerine korku salınmıştır.

* Kırklareli Merkez, Şevket Dingiloğlu, kurduğu milis kuvvetlerini, yerel olanaklarla silahlandırıp atlandırarak Dereköy’de konuşlandırmış ve beklenmedik gecelerde işgal kuvvetlerine saldırılar düzenleyerek kayıplar verdirmiştir.

* Trakya Fedaileri adında bir milis gücü, Yıldız Dağları’nda konuşlanmış ve beklenmedik zamanlarda, yerlerde ve de düşman karakollarına saldırılara geçerek korkulu rüyaları olmuştur.

* Yüzbaşı Derviş Bey ve çetesi, Pınarhisar ve yollarında işgal kuvvetlerine vur-kaç yaparak kayıplar verdirmişlerdir.

* Kurulan her çetenin başında Jandarma Komutanı Rüştü Akın’ın onayını almış askeri rütbeli bir subay bulunuyordu.

* Murat Başkaya çetesi, 20 kişilik ekibi ile İnece Saksağan Derede Yunan işgal birliğine saldırmış, ekibinden 2 öğretmen (Yakup Çankaya ve gezici Başöğretmen Muzaffer Uzal) şehit düşmüş, düşman birliği yok edilmiş, Saksağan Dere’ye bu olaydan sonra çetenin çemberini yarıp çıkamayan ve yok olan düşmanlardan ötürü Kanlı Dere adı verilmiştir.

* Şevket Ödül ve çetesi, Lüleburgaz’da, Şevket Ödül’ün ve Zühtü Akın’ın silah, cephane ve at sağlamasıyla kurulmuş, belirlenmemiş her köyde geceleyip, Lüleburgaz  ve köylerine baskınlar düzenleyip, vur-kaç yaparak kayıplar verdirmişlerdir.

* Babaeski, Pehlivanköy, Alpullu, Vize, Demirköy, İğneada ve Kıyıköy ile belde ve köylerde de belli askeri subaylar komutasında çeteler kurulmuş ve 2 yıl süresi içinde düşmana büyük kayıplar verdirilmiştir.

TRAKYA’DA İŞGALİN SONA ERMESİ

30 Ağustos 1922’de kazanılan Kurtuluş Savaşı Zaferinden sonra, 11 Ekim 1922’de Mudanya Mütarekesi imzalanmış; bu mütarekeye göre; Trakya’dan işgal kuvvetlerinin çekilmesi karar altına alınmıştır. Bu karara göre de işgal kuvvetleri Trakya’dan çekilmeye başlamıştır. 15 Ekim 1922 tarihinden itibaren de Yunanlılar 2 yıldır işgal ettikleri, zalimlik, mezalimlik ettikleri, namuslarını lekeledikleri, işkence ettikleri Trakya’yı boşaltmaya başlamışlardır.

Varılan anlaşma gereği; Yunanlılar işgal ettikleri Vize ve Saray’ı İtalya’ya, Lüleburgaz ve Kırklareli’yi Fransızlara Ankara Hükümeti’ne verilmek üzere teslim etti. Doğu Trakya’nın teslim alınması için İtilaf Yüksek Temsilcileri İstanbul’a gönderildi. Temsilcilerle Refet (Bele) Paşa arasında bir protokol imzalandı.

Buna göre; Doğu Trakya’nın boşaltılması il ve ilçe düzeyinde tarihlendiriliyor ve tahliye koşulları belirleniyordu. Edirne Valiliği’ne atanan Şakir Kesebir, Trakya’ya geçerek teslimde Ankara Hükümeti adına yer aldı. Buna göre ilk önce İtalyan denetim bölgelerinden başlayarak, Şakir Kesebir Doğu Trakya’yı (Tekirdağ-Kırklareli-Edirne illerini) bütünüyle teslim aldı.

Kurtuluş Savaşı kazanılmış, 2 yıl süren işgal sona ermiş ve genelde Türkiye, özelde de Trakya (Tekirdağ-Kırklareli-Edirne) özgürlüklerine kavuşmuşlardı. Herkes bu zaferi ve özgürlükleri Atatürk ve silah arkadaşlarına, Trakya’da adlarını saydığımız tarihi şahsiyetlere borçlu olduklarını biliyor ve avuçlarını patlatırcasına onları alkışlıyorlar, saygıyla selamlıyorlardı.

LAİK ATATÜRK CUMHURİYETİ’Nİ ÇAĞDAŞ YAPAN ATATÜRK DEVRİMLERİ

Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra, Mustafa Kemal’in yanında yer alan silah arkadaşlarından bir kısmı (bunlardan kimler oldukları önceki sayfalarımızda belirtilmiştir) ve başta Padişah Vahdettin olmak üzere İstanbul Hükümeti ile Babıali (Saray) basını; “Kurtuluş Savaşı kazanıldı. Deüşman denize döküldü. Yedi düvel dize getirildi, ordumuzun ve komutanlarımızın da görevleri sona erdi. Ankara’da 23 Nisan 1920’de açılan TBMM’nin de bundan sonra yapabileceği iş kalmadı. Payitaht (Başkent) İstanbul’dur ve ülkemizi yönetecek devlet adamı kadroları da İstanbul’dadır. Dahası; devlet, padişahın mülküdür. Bu nedenle, Mustafa Kemal ve silah arkadaşları, Ankara’daki kurum ve kuruluşları lav edip (ortadan kaldırıp, varlıklarına ve işlevlerine son verip) Padişah’a giderek mülkü (devleti) gerçek sahibine teslim etmelidirler. Kendilerinden beklenen budur. Yüce Padişahımız da bir kusurları, hataları, suçları varsa kendilerini affeder ve ol devran (eski sistem Osmanlı Devlet yönetimi) devam eder.” diye düşünüp yazıyorlar ve Mustafa Kemal ve silah arkadaşları üzerinde baskı oluşturmaya çalışıyorlardı.

Mustafa Kemal ve silah arkadaşları, bu düşünceyi taşıyanlara; “Osmanlı, 600 yıldan beri ulusumuzun egemenliğine el koymuş ve bu egemenliği kendi keyfine, isteklerine göre kullanmış, halkımızı da kul olarak kabul edip, baskı ve zulüm altında tutmuştur. 23 Nisan 1920’de ulusumuz egemenliğini eline almış, kendi kendini yönetmeye başlamış, ordusunu kurmuş, vergisini toplamış, silah, cephane ve para sağlayarak Kutsal İsyanımızı başlatıp Kurtuluş Savaşını kazanmıştır. Ulusumuz, kendi kaderini kendi tayin etmiştir. Egemenlik hiç kimseye hak olarak, bir altın tepside sunulur gibi verilemez ve sunulamaz. Egemenlik; zorla, erkle (güçle, kuvvetle) alınır ve korunur. Ulusumuz 600 yıl sonra elde ettiği, Osmanlı’dan zorla, erkle aldığı, Kurtuluş Savaşı Zaferi ile tüm dünyaya kabul ettirdiği egemenliğini gidip ulumuzu esarete sürükleyen padişaha teslim etmeyecektir…” diyorlardı.

Cumhuriyet Yönetimine (halkın kendi kendisini yönetmesine) akılları ve bilgileri yetmeyenler: “Mustafa Kemal padişah ve halife olmak istiyor…” diye olayı başka bir boyuta taşımaya başlamışlardır.

Mustafa Kemal ve silah arkadaşları, bu konunun daha fazla sulandırılmasını, kişiselleştirilmesini ve zaferin gölgelenmesini istemedikleri için, gereğini yapma kararı alarak uygulamaya başlamışlardır.

Saltanatın kaldırılması, tevhid-i tedrisat (eğitim birliğinin) kabul edilmesi ve halifeliğin kaldırılması ile başlayıp, Cumhuriyetin ilanı ile devam eden, Kurtuluş devri kilometre taşlarını  oluşturan Devrimlere (yeniliklere- çürümüş, köhnemiş, kullanılamaz hale gelmiş eskileri kaldırıp-atıp, yerine yenilerini koymaya- yapmaya, kabul etmeye) başlamışlardır.

Atatürk Devrimleri adını alan bu devrimlerimizi satır başlarıyla anımsamamızda her zaman yarar vardır.

  • Saltanatın kaldırılması. (11.01.1922)
  • İzmir İktisat Kongresi (17.02.1923)
  • Cumhuriyetin ilanı (29 Ekim 1923)
  • Halifeliğin kaldırılması (03.03.1924)
  • Tevhid-i Tedrisat (Eğitim Birliği) Kanunun kabul edilip yürürlüğe girmesi (03.03.1924)
  • Hukuk Devrimi (04.08.1924)
  • Şapka ve kıyafet devrimi (25.11.1925)
  • Tekke ve Zaviyelerin Kapanması (13.12.1925)
  • Uluslararası Takvim ve Ölçü Devrimi (26.12.1925)
  • Harf Devrimi (11.01.1928)
  • Millet Mekteplerinin açılması (01.01.1929)
  • Toprak Reformu (1929)
  • Kadınlara Siyasi Haklar verilmesi (04.03.1930)
  • Kültür Devrimi (21 Aralık 1930- Kırklareli)
  • Yerli malları kullanma haftası (21 Aralık 1930- Kırklareli)
  • Türk Tarih Kurumunun Kuruluşu (1931)
  • Halk Evlerinin kurulması (19.02.1932)
  • Türk Dil Kurumunun Kuruluşu (12 Temmuz 1932)
  • Soyadı Kanununun Kabulü (21.06.1934)
  • Köy Enstitülerinin Kuruluşu (17.04.1940)

1930 YEREL (BELEDİYE) SEÇİMLERİ ve KADINLARIMIZIN İLK KEZ SEÇME ve SEÇİLME HAKLARINI KULLANMALARI

1929 dünya ekonomik bunalımının Kara Perşembe ile patlak vermesi ve tüm dünyayı etkisi altına alması, çiçeği burnundaki Türkiye Cumhuriyetini de derinden etkilemişti. Savaştan yeni çıkmış, düşmanlar tarafından yanmış, yıkılmış bir vatanın tamir ve tedavilerinden baş kaldırıp, kalkınmaya ve üretime sıra gelmiyordu.

Toplu iğne bile üretemeyen ülkemizin ekonomisi tarım ürünleri dışında, yabancı ülkelere bağımlıydı. Mustafa Kemal ve arkadaşları bu ekonomik dış bağımlılığı azaltmak için 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir İktisat (Ekonomik) Kongresini topladı. Mustafa Kemal bu kongreye çektiği telgrafta; “Yurdun bağımsızlığının korunması, yerli malları üretmek ve kullanmakla mümkün olur. Bu konuda çalışmalar yapılıp projeler hazırlanmalıdır..” dileklerinde, direktiflerinde bulunuyordu.

İzmir İktisat Kongresinde alınan kararların ardından; yurdumuzda sermaye birikimi ve sanayi olmadığından girişimci iş adamları bulunmadığı için özel teşebbüsten de söz edilemediğinden; sanayileşmenin (endüstrileşmenin, fabrika kurup işletmenin ve işyeri kurmanın) devlet eliyle yapılmasına karar verildi. İlk etapta şeker, bez, basma ve kumaş fabrikaları yapılmasına karar verildi ve 1926 yılında Kırklareli – Alpullu Şeker Fabrikası üretime başladı. Ardından Kayseri Bez, Nazilli Basma, Bursa Merinos Kumaş, Uşak Şeker ve diğer fabrikalar kurularak üretime geçti. Bu üretimleri desteklemek ve geliştirmek amacıyla Sümerbank ve Etibank kuruluşları devreye sokuldu. 1929 yılı Kara Perşembesine gelindiğinde, devlet dışında özel teşebbüs halen ekonomik yaşamımıza girmemiş, hiç bir üretime yatırım yapmamıştı. Mustafa Kemal ile silah ve devrim arkadaşları, dünyayı ve yurdumuzu saran ekonomik bunalımdan kurtulmak için, “Devletçilik” uygulamasının yanına “Özel Teşebbüs”(Liberal) ekonomi uygulamasının da katılmasına ve adına da “Karma Ekonomi” denilerek uygulanmasına karar verdiler. Sermaye sahibi olan bu sermayelerini ekonomiye katmaya güvenleri olmayanlara güven aşılamak için; alt yapılarını devletin yaptığı yerlerde, iş adamı olarak işletme açmaları için projeler geliştirdiler.

Mustafa Kemal, yakın arkadaşı olan ve Paris’te büyük elçi olarak görev yapan Fethi Okyar’ı çağırarak ön görüşme yaptı ve kendisine; “Fransa Liberal Ekonominin (Özel teşebbüsün) en yi uygulandığı ve sonuç alındığı ülke. Senin de bu konuya özel ilgi duyduğunu ve yurdumuzda seni yakından tanıyanların da senin görüşlerine değer vereceklerini biliyorum. Şimdi göreninin başına dön ve bu konuda edineceğin bilgileri rapor halinde bana bildir. Zamanı gelince tekrar görüşürüz…” konuşmasını yaptı.

Mustafa Kemal, Fethi Okyar’a ikinci çağrısını, gönderdiği raporları okuduktan sonra Yalova’dayken yaptı ve kendisiyle orada görüşüp kararını açıkladı: “CHF devletçi, özel teşebbüse (liberal ekonomiye) kapalı. Biz; devletçilik ve özel teşebbüsün birlikte yer alacağı “Karma Ekonomiyi” uygulamak istiyoruz. Bunun için artık “çok partili” sisteme geçip, senin kuracağın bir parti ile ekonomik bunalımı ve toplumumuzda yer eden huzursuzluğu sona erdirmek istiyoruz…” diye düşüncelerini açıkladı.

Fethi Okyar: “Gazi Hazretleri, sizin Genel Başkanı olduğunuz CHF (Cumhuriyet Halk Fırkası) karşısında benim kuracağım siyasi partinin başarı şansı değil, yaşama şansı olmaz. Ben nasıl bir siyasi parti kurup sizin karşınızda yer alır, muhalefet eder de halkımızdan oy isterim? Bu benim kendinde olan size duyduğum saygıya da ters düşer…” deyince, Mustafa Kemal: “Senin ve kuracağın siyasi partinin en büyük destekçisi ben olacağım ve bunu halkıma da açıklayacağım. Bununla da kalmayacak, seninle birlikte seçeceğimiz, özel teşebbüse ilgi duyan ve sermaye sahibi yakınları da bulunan CHF’dan 40 milletvekilinin hemen senin kuracağın partiye geçmesini sağlayacağız. Hem senin, hem de halkımızın daha da güven duymaları için yakın arkadaşlarımın yanı sıra kızkardeşim Makbule Hanım’ın da partinizin kurucu üyesi olmasını sağlayacağım. Yurdumuzun çok partili siyasi yaşama geçme zamanı gelmiştir. Bu sayede ekonomik bunalımların üstesinden, kendi yağımızla kavrularak çıkacağımıza inanıyoruz. Başbakan İsmet İnönü’nün de düşüncesi ayni yöndedir. Derhal partini kur ve 1930 Ekim ayında yapılacak yerel (belediye) seçimlerine katıl. Unutma, kadınlarımız da ilk kez bu seçimde seçme ve seçilme haklarını kullanacaklardır. Adaylarını belirlerken bu önemli noktayı unutma…”

Bu konuşmaların ardından, Fethi Okyar ve Mustafa Kemal’in onayı ile yanına katılan arkadaşları tarafından 12 Ağustos 1930 tarihinde “Serbest Cumhuriyet Fırkası” adıyla yeni bir parti kuruldu.

Yeni kurulan partinin il ve ilçe teşkilatlarına; daha önce niteliklerini saydığımız Atatürk düşmanları ve Cumhuriyet yıkıcıları adını verdiğimiz, fesliler (Padişah-Osmanlıcılar),  sarıklılar (dinciler ve şeriatçılar), şalvarlılar (toprak ağarı ve Kürt ayrılıkçılığı yapanlar) seçildiler. Yine daha önce belirttiğimiz gibi bunların arasına kalpaklılar da (Atatürk’ün yanında yer almış Kuva-yi Milliyeciler) katıldılar.

Mustafa Kemal ile silah ve devrim arkadaşlarının özlemlerini duyduğu çok partili siyasi sistem; Fethi Okyar’ın kurduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası gibi amacından saptırılmaya, daha kuruluşunda başlanmıştı. Hem de bu partinin içinde Mustafa Kemal’in çok güvendiği arkadaşları ve kız kardeşi Makbule Hanım olmasına rağmen…

1930 YILI YEREL (BELEDİYE) SEÇİMİ UYGULAMALARI

1920 ile 1945 yılları arasında yalnı yudumuzda değil, dünyada seçim yapılarak halkın egemenliğini parlamentoya taşıdığı ülkelerde de 2017 yıllarında uygulanan, hakkaniyetle yapılan ve halkın gücünü katışıksız olarak sandığa yansıtan seçin sistemi yoktu. (Sanki 2017’li yıllarda varmış gibi) Neyse, yine gidelim 1930’lu yıllara ve Türkiye yerel seçimlerine…

* Seçimler bir günde (sabah 7:00 akşam 17:00 olarak) değil, bir haftaya yayılarak yapılıyordu.

* Sandıklar sabit bir resmi binaya konmuyor, sandık kurulu tarafından seçim bölgelerine götürülüyor ve oy verme hakkına; sandık kurullarınca sahip görülenler oy kullanıyorlardı.

* Sandık kurulları, seçin öncesi her iki partinin görevlendirdiği üyelerden değil, il ve ilçe yönetiminin belirlediği kişilerden oluşuyordu. Örneğin bir sandığın hepsi CHF’dan, diğer sandık kurulunun hepsi SCF’dan meydana gelmişti. Oy kullandırma ve oy sayımları da bu konuma göre oluyordu.

* Sandık kurulları, her gün oy kullanma süresi sona erdiğinde kendi başlarına kalıyor ve oyları sayarak tutanak altına alıyor, sorumlu oldukları il ve ilçe yöneticilerini de bilgilendiriyorlardı.

* Sandık kurulları, oy kullanma hakkına sahip kişiye bazı sorular sorarak siyasi düşüncesi hakkında bilgi edindikten sonra – düşüncesini ve oy vereceği partiyi- beğenirse oy kullanmasına izin veriyor veya vermiyordu.

* Bir hafta süren oy kullanma sonuçları -şimdiki olduğu gibi- Vali, Kaymakam, Emniyet Müdürü, Jandarma’nın karışmaması ile değil, karışmaları ve karar vermeleri ile belirleniyordu.

1930’lu yıllarda dünyanın ve ülkemizin demokrasi bilgisi, kültürü ve uygulaması ancak bu kadardı…

Yönetimde olan Mustafa Kemal ile silah ve devrim arkadaşları; ne kadar demokrat, demokrasi yanlısı, hakkaniyetli, adaletli ve tarafsız olsalar da, durum il ve ilçelere gelince değişiyor ve yanlı tutumlar hemen kendini belli ediyordu. Bu yanlı tutumları postanelerde, telgraf başında bulunanlar en çabuk şekilde Ankara’ya, Mustafa Kemal’e kadar ulaştırıyor ve önlenmesini istiyorlardı.

Mustafa Kemal’in özel kalem müdürü Hasan Rıza Soyak, 1930 seçim sonuçları için anılarında bu durumu; “Atatürk,’hangi parti kazanıyor’ diye sordu. Bizim parti cevabı karşısında; ‘Hiç de öyle değil! Hangi partinin kazandığını ben sana söyleyeyim; kazanan idare partisidir. Yani jandarma, polis, nahiye müdürü, kaymakam ve valiler. Bunu bilesin…’ dedi” şeklinde anlatmıştır.

Şurası bir gerçektir ki; SCF seçimi kazanmayı demokrasi için değil, Cumhuriyet yönetimini kaldırıp yerine din devleti ve şeriat  hukuku getirmek için istiyorlardı. Partinin üst yönetim kadroları bu düşüncede olmasalar da il ve ilçe teşkilatlarındaki kadroları bu düşünceyi taşıyorlardı. Bu nedenle 1930 yılı yerel seçimleri çok olaylı ve kavgalı geçmişti. Mustafa Kemal buna çok üzülmüş, özlemini duyduğu çok partili sistemin demokrasimize ve sermaye sahiplerinin ekonomimize katılamayacak olmalarına kaygılanmıştı.

1930 yerel seçim sonuçları; 502 seçim bölgesinden 31’inde SCF adayları, 471’inde ise CHF adayları seçimi kazanmışlardı.

Seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından TBMM’de CHF’dan istifa ettirilen milletvekilleri sayesinde temsil edilen SCF üyeleri; “Belediye seçimlerinde hile ve yolsuzluk yapıldığı, kanunsuz işlemler ve baskıcı yöntemler olduğu…” iddiasıyla İç İşleri Bakanı hakkında, 15 Kasım 1930 tarihinde görüşülen bir önerge verdiler.

Bu konu hakkında yapılan genel görüşmeler sonucunda: “…SCF’nın amacının çok partili siyasi sistemi demokrasimize kazandırmak ve Cumhuriyet yönetim yasaları içinde görev yapmak değil, din devleti kurmak, şeriat hukuku getirmek, irticayı hortlatmak ve Gaz iHazretlerine muhalefet etmek…” Meclis kararına varıldı. Bunun üzerine söz alan SCF Genel Başkan Yardımcısı Ali Fuat Cebesoy: “…SCF Partimiz, gelecekte Gazi Hazretleriyle karşı karşıya gelebilir. Bu durumdaki bir siyasi partinin varlığını kabul edemem…” konuşmasını yapmış, ardından SCF Genel Başkanı Fethi Okyar söz alarak: “Çok iyi niyetlerle ve Cumhuriyetimizin gelişmesine katkı sunması amacıyla kurduğmuz partimizin yönetimi bizim irademizin dışına taşırılmıştır. SCF’nın Cumhuriyetimize yararı değil, zararı dokunacağına inandığımdan, partiyi feshetmek (kapatmak) mecburiyetindeyim. Bu benim Mustafa Kemal’e ve Türkiye Cumhuriyetine olan bağlılığım ve sevgim gereğidir…” konuşmasını yaparak, kuruluşundan 98 gün sonra, 15 Kasım 1930 tarihinde SCF’nı (Serbest Cumhuriyet Fırkası) kapatmıştır.

KIRKLARELİ’DE 1930 YEREL SEÇİMLERİ

Kırklareli Merkez İlçe’de seçimlere CHF’dan Belediye Başkan Adayı olarak Şevket Dingiloğlu ve hazırladığı Belediye Meclis Üye listesi ile, SCF’dan Belediye Başkan Adayı olarak Avukat Tahir Taner ile hazırladığı Belediye Meclis Üye listesi katılmıştı. Diğer ilçelerde de her iki parti adayları ve meclis üyeleri seçime katılıyorlar, kadınların ilk defa katılıp seçme ve seçilme haklarını kullanacakları seçimin sonuçları çok merak ediliyordu. Propaganda konuşmalarında ilk defa görülen kadınlar, belediye meclislerinde üye olmak için ateşli konuşmalar yapıyor ve toplulukları etkileyip coşturuyorlardı. Yer yer her iki partinin taraftarları birbirlerine girseler de yaralayıcı kavgalara meydan  verilmiyordu.

Kırklareli halkı, il genelinde Atatürk Cumhuriyetine bağlı, Atatürk sevgisi yüksek, yasalara uyan, askerliğini yapan, vergisini veren yurttaşlardı.

Sosyal yapılarında fesli, sarıklı, şalvarlı ve dönme kalpaklılar yoktu. Cumhuriyet yönetimini sevmişler ve benimsemişlerdi ama bazı yönlerden şikayetleri vardı. Bu şikayetler de kendilerinde yöneticilere karşı olumsuz düşüncelerin oluşmasına neden oluyordu.

  • Aşar Vergisi 17 Şubat 1925’de kaldırılmış ama ardından köylülere, jandarma eşliğinde çöküşen vergi memurları, Aşar Vergisinden daha ağır zararlar vermeye başlamışlardı.
  • Vergi memurları, herkese eşit uygulama yapmıyor, rüşvet aldıklarından hiç vergi tahsil etmiyordu.
  • Nüfus dairesi hakkında vatandaşlara güçlükler çıkarıyor, adımıza soyumuza karışıyor, kendi istediği gibi işlem yapıp bizi hiç dinlemiyor, şikayetleri vardı.
  • Bazı devlet dairelerinde yolsuzluklar yapılıyor, rüşvet almadan iş yaptırılamıyordu.
  • Köylerde jandarma, kentlerde polis halkın rahat ve huzurunu sağlayacağı yerde nezarete atarak, falakaya yatırarak başlarına buyruk şekilde halkı cezalandırıyor ve yaşamlarını zehir ediyorlardı.
  • Çok çalışıp az üretiyorlar, ürettiklerini de pazarlayamayıp ele, yele, sele veriyorlar, karınlarını zor doyuruyorlar, devletten de hiç bir yardım görmüyorlardı.

Serbest Cumhuriyet Fırkası bu olumsuz düşünceleri şikayete dönüştürüp, seçimi kazandığında bunlara son vereceğini vaadediyordu.

Cumhuriyet Halk Fırkası ise Kurtuluş Savaşı’nı kazanan, Cumhuriyeti kuran bir parti olarak, seçimleri kazanmanın doğal hakları olduğunu savunarak, şikayetlerin bireysel veya uydurma olduğunu ileri sürüyor; SCF’na seçim kazanma şansı tanımıyorlardı.

Seçim bir hafta sürecekti. Sandık kurulları oluşturuldu. Bazı sandıkların başına yalnız CHF’ndan görevliler verildi. Diğer sandıklara sıra gelince CHF’ndan istekli çıkmayınca yalnız SCF’ndan görevlendirildi. Öyle ki farkında olmadan sandıkların çoğunda SCF’ndan olanlar görev almışlardı. Bir hafta süresince sandık kurulları, seçim sandıklarını seçmenlerin ayaklarına götürdüler ve kendi destekledikleri partiye oy verecek seçmenlere (şiddetli itirazlar dışında) oy kullandırdılar. Akşam olunca da sandık kurulu olarak oyları sayıp tutanak altına aldırlar ve sonuçları yetkililere bildirdiler. Vali, kaymakam, nahiye müdürü, emniyet müdürü ve jandarma komutanı, ilk günlerde SCF oylarının fazla çıkmasını önemsemediler ve “Nasıl olsa diğer günlerde verilecek oylar CHF’nı çok öne geçirir” diyerek telaşa kapılmadılar.

Bir haftalık seçim süresi sona erip de oyların geneli sayılınca da şoka girdiler. Kırklareli merkezde, Lüleburgaz’da Pınarhisar’da, Vize’de ve Üsküp’te belediye seçimlerini Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) kazanmıştı. İşin daha da kötü yanı, Türkiye genelinde Serbest Cumhuriyet Fırkası tek il’de yalnız Kırklareli’de Belediye Başkanlığı’nı kazanıyordu. Kırklareli Valisi Mustafa Arif, Belediye Başkanı Şevket Dingiloğlu, Başkan Yardımcısı Haşim Peköz, gazeteci ve Encümen Üyesi Ali Rıza Dursunkaya ve CHF’nın Kırklareli yönetim Kurulu bunun hesabını veremezlerdi. Atatürk’ün silah arkadaşları, Atatürk’ün partisine seçim kaybettirmiş oluyorlardı. Buna bir çözüm bulmak gerekirdi. İlçeler ve Üsküp Nahiyesi neyse de Kırklareli il merkezi hiç kabul edilebilir değildi.

Aralarında görüşüp tartıştılar ve bir çözüm üretip Serbest Cumhuriyet Fırkası Başkanı Avukat Tahir Taner’i çağırarak buldukları çözümü kabul ettirdiler. Bu çözümün her iki partinin ve de Kırklareli’nin yararına olduğuna karar verip, imza altına aldılar: “Kırklareli merkez ilçede, Belediye Başkanlığını CHF adayı Şevket Dingiloğlu kazanmış olacak, Belediye Meclis Üyelerinin çoğunluğunu ise SCF üyeleri kazanmış olacaklardı. Lüleburgaz, Pınarhisar, Vize ilçeleri ile Üsküp Nahiyesi seçimlerini SCF kazanmış olacak ve sonuçlarına dokunulmayacaktı…”

Üst düzeyde bu karar imza altına alınıp seçim sonuçları açıklanma hazırlıkları yapılırken, postane görevlisi, SCF üyesi ve seçim sandığı görevlisi memur, Kırklareli’de Belediye Başkanlığı seçimini SCF adayı Avukat Tahir Taner’in kazandığını Ankara’ya, Çankaya’ya Mustafa Kemal’e  bildiriyordu.

Kitabımızın başlangıcında, Atatürk’ün zamanından önce Kırklareli gezisine çıkmasının nedenini bu telgrafa başlamıştık. Atatürk, bunca yıldır gitmese de yakından gönül be hemşehrilik bağı bulunan Kırklareli halkının CHF’na, daha doğrusu kendisine neden oy vermediklerini çok merak etmişti. Bu konuyu araştırmak üzere, Kırklareli Milletvekili Dr. Fuat Umay ve Şevket Ödül’ü Trakya’nın her yanını çok iyi tanıyan Şakir Kesebir’i, Pehlivanköy kökenli İzmir Valisi Kazım Dirik’i görevlendirip, en kısa sürede yazılı rapor istedi.

Rapor; “Kırklareli halkının yöneticilerden şikayetleri” adı altında kendisine sunulduktan sonra da (yukarıda bu şikayetler sayıldı) Trabzon ili gezisinden döndükten sonra Trakya – Kırklareli ve Edirne- gezi tarihini açıkladı.

artık problemi çözmüş, hatta Kazım Dirik’in “Kırklareli Türk Ocakları Derneği’nin gençleri seçim çalışmaları yapacakları yerde, ırkçılık ve kafatasçılık yapıp, şövenist tutum ve davranışlarla, bir zamanlar Bulgar partizanlarının yaptıkları zulüm ve mezalimleri, beğenmedikleri ve istemedikleri yurttaşlara uygulayarak, onları kentimizden ev ülkemizden kaçırıp mal varlıklarına el koymak istemektedirler…” maddesini de çok önemsemiş ve gereğini yapmak üzere düşüncelerine eklemişti…

Uzun süredir düşündüğü Kültür Devrimi’ni; Kırklareli’nin nüfus ve sosyal yapısını düşünerek Kırklareli’de, Türk Ocakları’nda açıklamaya karar verdi.

zaten devrimleri açıklarken izlediği yol, yöntem aynıydı.

12.01.1928’deki Harf Devrimini, bu devrime en çok karşı çıkacak olan İstanbul’da açıklamıştı. Tüm matbaalar ve basım evleri  ve gazeteler, gazete sahipleri İstanbul’daydı. Matbaası, gazetesi, kitap basım evi olmayan, okur yazarları parmakla gösterilen bir kentin Harf Devrimine itirazı neden olsundu? İşte bu nedenle Harf Devrimini İstanbul’da açıklamış ve bunun ödülünü de uygulamada görmüştü.

Yine 25.11.1925’te “Şapka ve Kıyafet Dervimi”ni en çok karşı çıkacak olan Kastamonu’da ilan etmişti. Bunun iki nedeni vardı. Kurtuluş Savaşı’nda en önemli görevi Kastamonu – İnebolu Limanı yapmış, İstanbul ile Kırklareli İğneada ve Kıyıköy’den gelen silah, cephane ve askerler bu limandan karaya çıkmış; Kastamonu kadınlarının sürdüğü kağnılarla cepheye ulaştırılmıştı. Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında büyük rol oynayan Kastamonu’yu seçmesinin birinci nedeni buydu. İkinci neden ise Kastamonu ilinde en çok yetişen keren ve kenevir bitkilerinin olması ve bunlardan dokuma yapılıp giyim-kuşam olarak yurdun her tarafına gönderilmesiydi. Kenevirin dişi olanları (tohum yapanları) esrar özelliği taşıdığından yasak, erkek olanları (tohum yapmayanları) esrar yapmadıklarından serbestti. Kastamonu ilinde koyun yapağılarından üretilen abaların değişik işlem görmesiyle elde edilen keçeden fes kumaşları ve çınar ormanlarından kesilen çınarlardan da fes kalıpları kesilip İstanbul’a gönderiliyor ve fes üretiliyordu. Fes, Osmanlı’ya ait bir giyim değildi. İlk kez Fas’ın Fez şehrinde üretilmişti. II.Mahmut zamanında Serasker Kaptan-ı Derya Koca Hüsrev Paşa, Fas’tan fes’i getirip Padişaha sunmuş, Padişah II.Mahmut beğenmiş ve bir fermanla 1829-1830 yıllarında Osmanlı Devletinin resmi şapkası fes olmuştu. İstanbul- Defterdar’da yapılan bir fabrika, Kastamonu’da dövülerek üretilen abalardan (keçelerden) fes üretiyor, yine Kastamonu’dan gönderilen fes kalıplarına alınıp kalıplandıktan sonra satışa sunuluyordu. Kastamonu ili ve yöresi hem giyim için hem de fes için elinde tuttuğu pazarı kaybetmek istemediği için Şapka ve Kıyafet Kanunu’na karşı çıkabilirdi. İkinci neden de buydu.

Mustafa Kemal, gerekli hazırlıkları ve çalışmaları yaptıktan sonra, Kastamonu’ya gidip, “Şapka ve Kıyafet Devrimi”ni yapmış, hiç bir olumsuz tepkiyle karşılaşmamış, yurdumuzun her yönünde de (istisnalar hariç) kabul edilmişti.

Mustafa Kemal ile silah ve devrim arkadaşları Kastamonu’nun ekonomik kazancını kaybetmemesi için de önlem almışlar; şapka kalıplarını ve kıyafet modellerini Kastamonu terzilerine vererek, bu konuda hem kazançlarını devam ettirmelerini hem de öncülük etmelerini sağlamışlardır.

Atatürk ile silah ve devrim arkadaşları yaptıkları tüm devrimlerin böyle öyküleri ve inceden inceye düşünülüp uygulanmış planları vardı.

Kırklareli’de Türk vatandaşı kimliği altında yaşayan Türkler, Rumlar, Bulgarlar ve Yahudiler birlikte üretip, birlikte paylaşıyor, birbirlerinin dinlerine, örf ve adetlerine saygı göstererek örnek bir yaşam sergiliyorlardı.

Türk Ocağı gençleri ise bu kültür uyumunu bozmak üzere çalışmalar yapıyorlardı. Bu nedenle Kültür Devrimi’ni Kırklareli’de açıklamaya karar vermişti.

ATATÜRK ALPULLU’DA

Atatürk’ün geceyi geçirdiği Beyaz Tren, 20 Aralık 1930 Cumartesi günü saat 06:00’da İstanbul’dan hareket ederek, saat 08:00’de Alpullu’ya varmıştı. Daha önceden bildirdiği kişilerle Şeker Fabrikası ve üretim çiftlikleri ile ilgili toplantıları olduğu için Lüleburgaz’da durmamış, hatta İstasyon’a gelenlere de yalnız el sallayarak selam vermekle yetinmişti. Alpullu’da beraberindekilerle trenden inerek kendilerini karşılayan Edirne Milletvekili ve Alpullu Şeker Fabrikası’nın şirket ortağı Şakir Kesebir, Kırklareli Milletvekilleri Dr. Fuat Umay ve Şevket Ödül ile, Şeker Fabrikası Müdürü, Sarımsaklı Tohum Üretme Çiftliği ile Türkgeldi Damızlık Hayvan ve Fidan Üretme Çiftliği müdürleriyle, Ergene Köşkü’ne geçip beş buçuk saat sürecek toplantıya başladılar.

* Alpullu Şeker Fabrikası’nın temeli 22 Aralık 1925 tarihinde atılmış, 11 ayda montajı bitmiş, 26 Kasım 1926 tarihinde işletmeye açılarak, ilk Türk şekerini üretmiştir.

* Ergene Köşkü (Atatürk Köşkü) Şeker Fabrikası ile birlikte, Trakya’ya gelecek devlet adamlarını ağırlamak ve konaklamalarını sağlamak amacıyla yapılmıştır. Atatürk, Kırklareli’ye geldiğinde köşkte gecelememiş, yalnızca toplantı yapmıştır. Öncesinde Şeker Fabrikası açılışında ve sonrasında Trakya Manevralarının yapıldığı tarihlerde Atatürk Köşkü’nde gecelemiştir.

* Alpullu: Tarihteki adı Alpia= Işıltılı su yeri anlamını taşıyor. 1926 yılında açılan Şeker Fabrikasının bulunduğu yerleşim yerinin adına “Şeker Köy” adı verilmiştir. Alpullu 1925’li yıllarda, şimdi adı “Pancarköy” olan yerleşim yerinin adıdır. Alpullu sözcüğü köken olarak Hitit (Eti) kaynaklı olduğu için, Atatürk’ün tarihi bağlantı kurarak, Cumhuriyetin ilk şeker fabrikasına Alpullu adını daha uygun gördüğü ve “Şeker Köy” yerleşimine Alpullu adının verilmesini, Alpullu adının alındığı yerleşim yerine de “Pancarköy” adının verilmesini uygun gördüğü söylenmektedir.

Alpullu, tarihi bir geçmişe sahip Türkefene (Türkgeldi) ve Papaksidini (Sarımsaklı) çiftliklerinin kapsamı içinde yer almaktadır. 19. yy son çeyreği içinde (1888 yılında) yapılan ve Avrupa ile Asya kıtalarını birbirine bağlayan Edirne – İstanbul demiryolunun Alpullu’dan geçmesi, Ergene Nehri’nin de buradaki ovaya bereket kazandırması, kasabanın önemini arttırmıştır.

* Alpullu Şeker Fabrikası makinelerinin Almanya’dan getirilip montajının yapılmasını ve üretime başlamasını, üretilen şekerlerin kalite ve kontrolünün yapılmasını Türk Kimyager Kazım Taşkent yapmıştır. Kazım Taşkent aynı zamanda Yapı ve Kredi Bankası kurucularındandır. Doğan Kardeş Çocuk Dergisi’ni de İsviçre’de öğrenim görürken çığ altında kalan oğlu Doğan adına, Türk çocuklarına kazandıran iş adamıdır. Atatürk’ün Alpullu toplantısına da katılanlar arasındadır.

Atatürk, Alpullu Şeker Fabrikası yerleşkesinde yer alan Atatürk Köşkü’ndeki toplantıda, önce görevlilerden gerekli bilgileri almış, üretimin çoğaltılması ve kalitenin daha iyi konuma getirilmesi için önerileri almıştır. Sonrasında Alpullu Şeker Fabrikası’nın Türk ekonomisi için önemine değinerek, yapılması gerekenleri direktif olarak görevlilere bildirmiştir.

* Trakya’nın her köyüne ulaşılarak pancar üretimi sağlanacak ve tren yolu da kullanılarak en ucuz şekilde fabrikaya taşınacaktır.

* Pancar Kooperatifi kurulacak ve tüm pancar ekenler kooperatife üye (ortak) yapılacaktır.

* Fabrikada üretilen şekerden her pancar üreticisine maliyetine, fabrikaya teslim ettiği pancar miktarına göre toz şeker verilecektir.

* Şekerden sonra arta kalan pancar küspesi ve melazı, hayvan beslenmesini teşvik amacıyla, fabrikaya teslim edilen pancar miktarına göre ücretsi verilecek, fazlasını isteyenlere de en ucuz fiyatla satılacaktır.

* Fabrikada devamlı ve kampanya süreleri içersinde çalışan işçi, teknisyen ve mühendislerin; yeme, içme, barınma, sağlık ve kültürel ihtiyaçları fabrika tarafından karşılanacak ve lojman yapımları en kısa zamanda tamamlanacaktır.

* Sarımsaklı Çiftliği, bundan böyle “Sarımsaklı Tohum Üretme Çiftliği” adını alacak ve başta pancar tohumu olmak üzere, Trakya çiftçisinin üretimini arttıracak buğday, ayçiçeği, mısır vb ürünlerin tohumlarını ıslah ederek (iyileştirerek) çiftçilerimize ucuz olarak sağlayacak, topraklarında ve çevresindeki köy-kasaba ve kentlerde deneme ekim ve üretimi yaparak örnek olacaktır.

* Türkgeldi Çiftliği de bundan böyle “Türkgeldi Damızlık Hayvan ve Fidan Yetiştirme Çiftliği” adını alacak ve Trakya çiftçileri için başta damızlık hayvan olmak üzere, meyve ve endüstri fidanları yetiştirerek, deneme üretimleri yaparak özendirecek ve en ucuz fiyatla vereceklerdir.

* Alpullu Şeker Fabrikası, Sarımsaklı Tohum Üretme Çiftliği ve Türkgeldi Damızlık Hayvan ve Fidan Yetiştirme Çiftliği bir bütün olarak hazırlanacak bir proje içinde; birbirlerini tamamlayan bir anlayışla çalışacaklar; Trakya çiftçisinin eğitilmesini, bilgilerinin çoğaltılmasını ve üretimlerinin arttırılmasını sağlayan “Tarım Okulu” görevi yapacaklardır.

Görüldüğü gibi Atatürk, çıkmış olduğu tüm yurt gezilerinde olduğu gibi, ülkemizin 40’ta bir toprağına sahip olmasına rağmen, ülkemizin çeyrek ambarı olan (dörtte bir tarım ürününü) üreten Trakya’ya gelirken de uzman ekibi ve projeleriyle gelmiş, çiftçilerimizin ekonomik ve kültürel yönden gelişmeleri için gereken direktifleri verip takipçisi olmuştur.

ATATÜRK KIRKLARELİ’DE

20 Aralık 1930 Cumartesi günü saat 15:30’da Atatürk’ün Beyaz Treni, Kırklareli Tren İstasyonu’ndaydı. Beraberinde İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Cumhuriyet Halk Fırkası Genel Sekreteri Recep Peker, Ali Çetinkaya, Kılıç Ali, Tevfik Rüştü Aras, Afet İnan, Ruşen Eşref, Hasan Rıza Soyak, Yaveri Nasuhi Bey, generallerden Fahrettin Altay ve daha başkaları vardı.

Kırklareli’nin ilçe nahiye ve köylerinden daha 19 Aralık 1930 Cuma günü gelenler bu tarihi buluşmaya tanıklık etmek için, geceyi Kırklareli’de geçirmişler ve Cumartesi günü sabahtan itibaren, havanın soğuk olduğuna aldırmadan ve soğuğu hissetmeden Ata’sını karşılamak üzere istasyonu doldurmuşlardı.

Atatürk’ü ve beraberinde gelenleri, Kırklareli halkı adına, bulunanların alkışları ve “Yaşa, Varol, Büyük Kurtarıcı, Büyük Önder, Büyük Halaskar” haykırışları arasında; Trakya Milletvekilleri Dr. fuat Umay, Şevket Ödül, Vali Mustafa Arif, Belediye Başkanı Şevket Dingiloğlu, Trakya’da Yeşilyurt Gazetesi sahibi gazeteci ve Belediye Encümen Üyesi Ali Rıza Dursunkaya, Türk Ocağı Başkanı Kara Hafızın Mehmet, öğretmen Kazım Konuralp, Baytar Süreyya, Kırklareli Fırka Kumandanı Mürsel Paşa, Makbule Süreyya, Şükrüye Rahmi ve Hayriye Mehmet (Umay) Hanım ile kavaf Emin, kağıtçı Ahmet, Avukat Nuri, Ahmet Ziya Çetintaş, Dr. Mehmet Can, Lisesi Aziz Bey, Bilal Güçlü, Helvacızade Kemal, Mahmut Fehmi, Yağhaneci Şevki, fabrikatör Şükrü Perese (Deli Şükrü), Tuzcu Salih, Gazozcu Hasan Fehmi Sakarya, Abdullah Altınelli, Üzeyir Koçtürk, Hasan Yakup Gürel karşıladılar. Atatürk, kendilerini karşılayanların ellerini sıktıktan ve kendilerine iltifatlarda bulunduktan sonra, İstasyon Caddesinin sonuna kadar (o yılda her iki taraf da boş tarlaydı) yürüyerek kendisini alkışlayan ve sevinme naraları atan Kırklareli halkıyla bütünleşti. Halkı selamladı, alkış ve coşkularını kabul edip dinledi. Caddenin sonunda kendisini bekleyen otomobile binerek, Namazgah Caddesi’nde bulunan (2017 yılında müzik okulu olan) Kırklareli Valiliğine gitti. Burada yapılan kısa toplantıdan sonra da Süvari Tümeni Karargahına gittiler.

Geçtikleri yol ve cadde boylarına dizilmiş Kırklareli halkının alkışları ve coşkulu haykırışları dinmek bilmiyordu.

Atatürk bu coşku karşısında: “Benim özlemini duyduğum hemşehrilerim, Kırklareli’li yurttaşlarım işte bunlardı. Peki bu halk beni bu kadar çok seviyor da neden oylarını benim partime vermiyor? Bana verilen raporda yazılanlar ne kadar doğru? Bundan sonraki toplantılarımda bu gerçekleri anlamalıyım. bu ayni zamanda hem Trakya’nın hem de ülke insanımın da durumunu anlamama yardımcı olacaktır…” diye düşünerek, şimdi (2017’de) Kırklareli Müzesi olan eski Belediye Başkanlığı binasına geldiler. Kendilerini istasyonda karşılayan Kırklareli yönetici ve eşrafının hepsi de Belediyeye gelmişler, halk da caddede yerlerini almışlardı. Belediye gönderine Cumhurbaşkanlığı forsunu Haşim Peköz çekmişti. Atatürk, Belediye Başkanlığı makamının bulunduğu iç odaya geçerek Belediye Başkanı ve Belediye Meclis Üyelerini burada kabul etti.

Haberi yokmuş gibi, Belediye Başkanı Şevket Dingiloğlu’na: “Belediye seçimlerini yaptınız mı? Seçim sonuçları nasıl çıktı? Hangi parti kazandı?” diye ardı ardına can alıcı sorular sordu. Belediye Başkanı Şevket Dingiloğlu, yanıt vermekte tereddütlü davranmaya ve bocalamaya başlayınca, Encümen Üyesi ve Trakya’da Yeşilyurt Gazetesi sahibi Ali Rıza Dursunkaya söze girdi: “Seçimleri yaptık ve kazandık Paşa Hazretleri” dedi.

Ancak gerçekleri bilen Atatürk, Ali Rıza Ddursunkaya’nın da Şevket Dingiloğlu gibi, biraz ürkek, biraz da çekingen ifadesinden memnun kalmadı. Kendisine çekilen telgraftan Kırklareli’de seçimleri CHF’nın kaybettiğini biliyordu. Kazanılmış gibi gösterilen sonuçlar tartışmalıydı. Bu yalnız Kırklareli’de değil, başka yerlerde de böyleydi. Bu seçimde en büyük muhalefet, en güven duyduğu Kırklareli’den çıkmıştı.

Atatürk, olayı daha ayrıntılı öğrenmek için Dursunkaya’ya: “Seçimi kaç oy farkla kazandınız?” diye sorunca, Dursunkaya: “Seksen küsür bir oy farkıyla seçimi aldık efendim” yanıtını verdi. Oysa ortalıktaki söylentiler ve kendisinin aldığı haberler vardı. Kırklareli merkez ilçede seçimler kaybedilmiş, sandıktan çıkan oylar, sayılırken ve halka açıklanırken tersine çevrilmişti. Bu durum daha önceden telgraf ve telefonla Atatürk’e bildirilmişti. Bu nedenle yanıtlar kendisini memnun etmemişti.

Hatta bu verilen yanıtlara biraz da sinirlendi. Birden gür kaşları çatıldı. Karşısındakilerin gözlerinin içine bir süre baktı ve onların başlarını önlerine eğip, bakışlarını bakışlarından kaçırmaları üzerine: “Böyle de olsa iyi bir sonuç sayılmaz. Demek ki Cumhuriyet yönetiminin faziletlerini, yedi yıl içinde aldığımız mesafeyi, yaptığımız yenilikleri halkımıza iyi anlatamamışsınız. Bundan memnun olmadım. Cumhuriyet yönetiminin getirdiklerini yurttaşlarımıza iyi anlatsaydınız; hizmetleri onların anlayacağı biçimde yapıp söyleseydiniz sonuçlar böyle olmazdı. Halkımız oylarını CHF’na verirdi. Özellikle her dönemde düşmanın kahrını çekmiş olan Kırklareli halkı, oyunu bize, Kurtuluş Savaşı’nı kazananlara ve Cumhuriyeti kuranlara verirdi. Çeşitli Balkan ülkelerinden gelmiş olan bu insanlarımız, bu olumsuzluğun içine düşmezlerdi. Kendilerini bu yeni yerleşim yerlerine ve özgür yaşamlarına getirenlere karşı tavır almazlardı. Ben halkımızın kimden ve neden yana olduğunu çok iyi bilirim…” Sessizlik…

Atatürk, çok sevdiği halkının sorunlarına sözü getirdiğinded bir başka ses tonu ve mizaçta konuşuyordu. O, Türk halkının akli ve mantıki olan şeyleri reddetmeyeceğini bilir, buna inanırdı. Ali Rıza Dursunkaya’nın söylediklerini kabul etmedi ve: “Çok çalışın. Halkımıza da doğruları anlatın.” demekle yetindi…

Daha sonra konuyu değiştirdi ve şayak elbiseli Belediye Meclis Üyesi Abdullah Altınelli’yi parmağıyla işaret ederek yanına çağırdı ve sordu: “Bu elbiseyi nereden aldın bakayım?” deyip kumaşı eliyle yoladı ve beğendiğini söyledi. Abdullah Altınelli: “Karım dokudu Paşa Hazretleri. Koyunlarımızın yünlerinden yapıldı.” yanıtını verince; “İşte kendi işimizi kendimiz görürsek, giyeceğimizi kendimiz yaparsak memleketimiz çabucak kalkınır.” dedi.

Şükrü Perese söz alarak: “Paşam yapağı mahsülü Trakya’da çok bol. Evlerdeki dokuma tezgahları seri üretime kafi gelmiyor. Bir şayak fabrikası kurulursa ve bu fabrikayı da devletimiz yaparsa çok iyi olur.” deyince Atatürk, İzmir İktisat Kongresi’ne gönderdiği; “Yurdun bağımsızlığının korunması, yerli malları üretmekle ve kullanmakla mümkün olur. Bu konuda çalışmalar yapılıp projeler hazırlanmalıdır.” telgrafı hatırladı, ardından başbakan İsmet İnönü’nün 24 Aralık 1929 tarihinde TBMM’de yaptığı konuşma aklına geldi: “Yerli mallarımızın üretilmesi, kullanılması ve teşvik edilmesi için bir dizi projeler hazırlanmıştır. Ülkemiz yeni savaştan çıkmış bir ülkedir. Tarım ürünleri dışında üretimimiz yok denecek kadar azdır. Ekonomimiz çok bozuktur. Bu duruma 1929 yılı dünya ekonomik bunalımı da eklenince ithalatımız da durmuştur. Bunun çözümü, aile şirketleri ve özel teşebbüs sahiplerinin de devletimizin yaptırdığı fabrikaları örnek alarak yerli malı üretmesinden, kullanmasından ve bunun teşvik edilmesinden geçer.” diyen İsmet İnönü’nün kulaklarını çınlatarak: “Bu zamana kadar halkımıza açıklamadığımız yerli malı kullanma projesini de burada açıklamanın zamanı ve yeri” diye düşünüp, Kırklareli’de nelerin üretildiği hakkında bilgi edindi. Aile çalışmaları ve özel teşebbüs sahipleri tarafından üretilen pamuklu ve yünlü dokumalar, bindallı gibi kadın giysileri, şayak dokumacılığı, peynir ve kaşar üreten mandıralar, hardaliye yapım atölyeleri, süpürge üretim dükkanları, ayakkabı üreten kavaflar, at koşumu üreten saraçlar, çanak çömlek yapanlar vb. olarak sıralanan üretimlerin hepsi yerli malı oluyordu. 1929 ekonomik bunalımından çıkmak için bundan daha iyi bir çözüm bulunamazdı. Hemen düşüncesini açıkladı: “Devletimiz büyük fabrika ve endüstrileşmenin alt yapılarını hazırlar. Tıpkı Alpullu Şeker Fabrikası, Kayseri Bez, Nazilli Basma ve Bursa Merinos Fabrikaları gibi. Bunların dışında kalanları da sermaye sahibi özel teşebbüsler, iş adamları, devletten destek alarak yaparlar. Bundan başka aile işletmeleri ve aile şirketleri vardır. Onlar da devletten destek alarak üretime katılırlar, yerli malı üretirler ve kullanıma sunarlar. Bu sayede hem para kazanırlar hem de ülkemizin kalkınmasına katkıda bulunurlar. Gerekirse devletimiz buraya şayak fabrikası kurar ama özel teşebbüs ve aile şirketleri ile aile işletmeleri zarar görür. Siz üretiminize devam edin, devletimizden destek isteyin ve bu destekle işlerinizi geliştirin…”

Bu konuşmasıyla da Atatürk, o yıla kadar açıklanmayan yerli malı üretme ve kullanma projesini Kırklareli’de açıklamış oluyordu. bu proje geliştirildi ve 1946 yılından itibaren 12-17 Aralık tarihleri arasında okullarda “Yerli Malı ve Tutum Haftası” olarak kutlanmaya başlandı.

Atatürk, Belediye’den çıkıp halın alkışları ve tezahüratları arasında, beraberindekilerle yürüyerek, Karaumur Caddesi, saatçiler girişinde 2017 yılında giyim mağazası olan dükkanın üst katında, o zaman var olan, daha sonra yıkılan, kapısında şu anda da “Atatürk bu binada konuştu” plaketi bulunan Cumhuriyet Halk Fırkası binasına geldi. Amacı, halkın arasına girmek, sohbet etmek, sorular sorup dertlerini dinlemek ve kendisine sunulan raporun ne derece doğru olduğu sonucuna varmaktı.

Atatürk bu binada: ilçelerden, nahiyelerden ve köylerden gelen CHF kurulları ve halk temsilcileri tarafından karşılandı. Onlarla tam dört buçuk saat süren bir toplantı yaptı. Toplantı süresince köy ve kasaba temsilcilerine, kendi ihtiyaçları hakkında sorular yöneltti. Onların dert ve şikayetlerini kendi ağızlarından dinledi. CHF il idare kurul odasında, akşamın geç saatlerine kadar hiç yorulmadan ve büyük bir dikkatle köy önderleriyle  sohbet etti. Bu uzun süren toplantıda bir çok meseleler ortaya atıldı. Herkes söyleyeceğini serbestçe söylüyordu. Atatürk’ün istediği de buydu. Böylece halkının yöneticilerden memnun olmadıklarını, kendisine sunulan raporun neden ve niçinlerini de öğrenmiş olacaktı. Nitekim, Kızılcıkdere’li Muhittin Ağa böyle bir havadan cesaret alarak; “Nüfus dairesinin köylüye güçlükler çıkarttığını, bazı dairelerde yolsuzluklar olduğunu, rüşvet alındığını” söyledi. Bu iddia üzerine Atatürk daha ciddileşti ve üzüldüğünü belli eden hareketlerde bulundu ve: “Eğer devlet örgütlerinde böyle memurlar varsa, isim söyleyerek şimdi yanımdaki müfettişlere söyleyin. Unutmayın ki; devlet örgütünün çok iyi işlemesi için halka düşen bazı görevler vardır. Eski devirden (Osmanlı’dan) kalma zihniyeti yaşatan adamlar olabilir. Öğretmenlerimiz henüz daha Cumhuriyetin istediği, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesilleri henüz yetiştirememişlerdir. Bizim yeni nesillerimiz yetişinceye kadar bazı yanlış yapan devlet görevlileri çıkacak, hatta gizliden gizliye aleyhimize de çalışacaklar, sizlere beni, arkadaşlarımı ve Cumhuriyetimizi kötüleyeceklerdir. Böylelerini tespit etmekte siz bize yardımcı olun. Fakat iddialarınızda mutlaka delil ve isim bulundurmanız şartını unutmayın.” diyerek sohbeti tamamladı ve bir başka konuya geçti. Köy temsilcilerine köyleri, üretimleri ve kazançları hakkında sorular yöneltti. Memleketin geleceğine ışık tutan devrimler hakkında bilgiler verdi. Sorulan bir soru üzerine: “Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kendisinin kurdurduğunu  ve desteklediğini, CHF’dan 40 milletvekili verdiğini, kız kardeşi Makbule Hanım’ı ve en yakın arkadaşlarını bu partide görev almak üzere ikna ettiğini, çünkü çok partili siyasi yaşamın ülkemizin kalkınmasına çok yarar getireceğini” söyledikten sonra: “SCF’nın il ve ilçe teşkilatlarında ve yöneticilerinde Cumhuriyet düşmanları, din devleti yanlıları, Osmanlı Devleti özlemi çekenler, irtica yanlıları ve şeriat hukuku isteyenler görev aldılar. Amaçları Cumhuriyeti yüceltmek değil, yıkmaktı. Meclisimiz araştırma ve soruşturma yaparak bu sonuca vardı. Partiyi kuran arkadaşlarımız da Cumhuriyetimize zarar verecek olan bu partiyi kapattılar.” açıklamasını içtenlikle yaptı ve bu içtenliğine dinleyenlerin tümünü inandırdı. Halkımıza söylenenlerden memnun kaldığını söyledi. Ayrılmak üzere salona çıktığında, Pınarhisar’dan Atatürk’ü görmek üzere gelmiş bulunan genç ve heyecanlı bir ilkokul öğretmeni, çok içli, çok özlü bir konuşma yaptı. Bu öğretmen Vefik Sözen’di.

(Yazarın Notu : Konuşmasına hayran olduğum meslektaşım Vefik Sözen ile tanıştım. Duygu ve düşüncelerini bir kez daha dinleyip, öğretmenler ve Kırklareli halkımız adına teşekkür ve saygılarımı sundum. Vefik Sözen öğretmenimizin yaptığı konuşma, Kırklareli halkının Atatürk hakkındaki gerçek duygularını anlatması açısından önem taşımaktadır. Kırklareli halkı, Atatürk’ü ve Cumhuriyet Halk Fırkası’nı sevmedikleri, beğenmedikleri, istemedikleri için değil; Osmanlı’dan kalıp Cumhuriyet’in ilk yıllarında mecburen devlet yönetiminde yer alan yöneticilerden gördükleri kötü davranışlar yüzünden oy vermemişler, Atatürk’ün de desteklediğini duyurduğu  Serbest Cumhuriyet Fırkası’na (SCF) oy vermişlerdi. Kırklareli halkı; bilgili, kültürlü, okuyan, yazan ve düşünen bir toplumdu.) Öğretmenimiz Vefik Sözen’in bu gün bile hepimizin duygularını anlatan konuşması:

“Büyük Kurtarıcı;

Ağlayan Milletim, istilaya uğrayan vatanımı kurtaran Büyük Kurtarıcı. Tuna’ya yol veren bu beldeye, altın Trakya’nın bağ Vilayeti Kırklareli’ye hoş geldiniz.

Sizi görmeye, Sizi dinlemeye ve duygulanmaya geldim. Sizi gördüm. Bir baba şefkatiyle Kırklareli’lerle dertleşirken dinledim, heyecanlandım. Bu heyecanımın sesini vermek üzere huzurunuza çıkmış bulunuyorum.

Yüce Gazi;

Parasız, silahsız milletimin koca ordusunu, Kurtuluş ordusunu kuran ve bizi kurtaran sevgili kurtarıcı.

Hain sarayın Sultanına başını dik tutan ve fermanını dinlemeyip, onu yırtan SENSİN. Aziz Milletine Cumhuriyet idaresini veren SENSİN. Tarihten eskidir, tarihi TÜRK’ün diyen SENSİN. Soylu bir Millet olduğumuzu öğreten SENSİN. SENSİN, Milletimin ilerleme kaynaklarını gösteren ve bizi taassuptan kurtaran, sensin yeni Türk Harflerinin Başmuallimi. Şapka İnkılabının “önderi sen. Milletimin sağlığını koruma işaretini veren SEN. Yurdumun kan damarları, yollarını yaptıran sen. Mahsullerimizi kıymetlendirmek üzere, fabrikalarımızı açan sensin. Sen bu eşsiz hizmetlerinle ve Milletine hayat veren ölmez eserlerinle Türk Milletinin ve Türk Gençliğinin kalbinde daima yaşayacaksın. Ben, bir genç muallim olarak sınıfımdaki Türk çocuklarına ve muhitimdeki vatandaşlara bu hizmetlerinizi anlatacak, Cumhuriyeti sevdirecek ve İnkılaplarınızın koruyucusu olmalarını isteyecek ve bugünün mini mini yavrularının, yarının imanlı ve kuvvetli gençliği olarak yetişmelerine çalışacağım. Yorulmadan, usanmadan ve hiç bir şeyden korkmadan bu vazifeyi yapacağıma, huzurunuzda söz veriyor ve bu sözümle, bütün Türk Gençliğinin birleşmiş gür sesini veriyor ve sizleri kalbimden yükselen minnet ve şükran duygularıyla selamlıyor, feğerli varlığınız önünde, hürmetle eğiliyorum.”

Konuşmadan çok memnun kalan Atatürk; “Kırklareli halkı ve özellikle gençlik adına söylenen sözlerden çok memnun oldum. Bundan dolayı teşekkür ederim. İzhar edilen (açıklanan) heyecanın derecesini layıkıyla ifade edebilmek, şu anda benim için zordur. Allaha ısmarladık arkadaşlar.” dedi.

Atatürk, Cumhuriyet Halk Fırkası defterine de şunları yazmıştı: “Kırklareli Vilayet Fırka merkezimizde, her sınıf halktan olan mümessillerle karşı karşıya geçirdiğimiz zaman, benim için çok kıymetli olmuştur. Samimi ve açık konuşmamız, bende unutamayacağım intibalar (izlenimler) bıraktı.

Cumhuriyet Halk Fırkası mensuplarının halkçılık, devletçilik mefhumunu (kavramını) çok güzel anlamış olduklarını en iyi izah eden sözler, köylü ve çiftçilerimizin ağızlarından işitiliyor. Gördüklerimden ve işittiklerimden pek ziyade memnunum.

(Öğretmen Vefik Sözen’in konuşması için yazarın notu: Değerli fikirdaşlarım, bu konuşmayı -lütfen- bir kez daha okuyunuz. -Ben üç kez okudum- Ve bugünkü açmazlara, karanlık günlere neden geldiğimizi ve Laik Atatürk Cumhuriyeti yıkıcılarının neden iktidara kadar yükselip devletimizi ele geçirdiklerini irdeleyiniz. Eğer bizler, öğretmenimiz Vefik Sözen’in son paragrafta söylediği; “… Ben, bir genç muallim olarak sınıfımdaki Türk çocuklarına ve muhitimdeki vatandaşlara bu hizmetlerinizi anlatacak, Cumhuriyeti sevdirecek ve İnkılaplarınızın koruyucusu olmalarını isteyecek ve bugünün mini mini yavrularının, yarının imanlı ve kuvvetli gençliği olarak yetişmelerine çalışacağım. Yorulmadan, usanmadan ve hiç bir şeyden korkmadan bu vazifeyi yapacağıma, huzurunuzda söz veriyor ve bu sözümle, bütün Türk Gençliğinin birleşmiş gür sesini veriyor ve sizleri kalbimden yükselen minnet ve şükran duygularıyla selamlıyor, değerli varlığınız önünde, hürmetle eğiliyorum.

Evet, Vefik Sözen öğretmenizin söylediği bu sözleri yerine getirmiş ve tutmuş olsaydık, bu gün (2017) Laik Atatürk Cumhuriyetimiz karanlıklar içinde değil, çağdaş uygarlık düzeyinin aydınlıklarında olurdu. 1930’lar Türkiye’sinin Kırklareli -Pınarhisar ilçesinden ve bir öğretmenin düşüncesinden haykırılan ortak sesimizi saygıyla selamlıyor ve gereğini hep birlikte, ulus olarak yapmayı diliyor, özlüyor ve bu uğurda yaşamımı adıyorum. Bu konuda neler yapıldığını anımsayalım.

Atatürk ile silah arkadaşları ve devrim arkadaşları, daha Kurtuluş Savaşı sürerken; insan eğitmenin, bilgi kazandırmanın ve her yönden sağlıklı bir nesil yetiştirmenin önemi üzerinde durmuşlardı. Bunun en anlamlı örneğini İzmir’de düşmanı denize döktükten sonra verdiği demeçle göstermiştir; “…Askeri zaferimizi kazandık. Askeri ordularımız görevlerini yaptı. Bu yeterli değildir. Bundan sonra görev eğitim, öğretmen ordusundadır. Askeri zaferimizi eğitim ve öğretim zaferi ile taçlandırıp, bilgili insanlarımızı yetiştiremezsek bu zaferimizi koruyamayız…” Yorumlamaya gerek duyulmayacak kadar açık bir anlatımdır. Amaç; Cumhuriyet kadroları yetiştirmektir. Ardından bu konuda ikinci adım gelmiş ve Cumhuriyetin ilanından hemen beş ay sonra;

3 Mart 1924’te “Halifeliğin kaldırılması” ile birlikte “Tevhid-i Tedrisat” (Eğitim ve Öğretim Birliği) Yasası çıkarılmış ve yeni hazırlanan müfredat (okullarda öğretilecek bilgiler) programı ile uygulamaya konuşmuştur. Amaç: Cumhuriyet kadrolarını yetiştirmek ve Türkiye Cumhuriyetini sonsuza kadar yaşatmaktır.

11 Ocak 1928’de yapılan “Harf Devrimi”nde yeni kabul edilen Türk harfleriyle; daha kolay, kendimize özgü ve yakışan harflerle, okuma-yazmayı tüm ulusumuza öğretip, bilgi edinmelerini sağlamak, “Hayatta en gerçek yol gösterici ilimdir.” özdeyişi doğrultusunda Cumhuriyet kadroları yetiştirmektir.

Atatürk ve arkadaşları daha Kurtuluş Savaşı başlangıcında, sonrasında yapılan kongrelerde, açılan TBMM’nde fesli, sarıklı ve şalvarlıların karşı duruşlarını ve düşmanlıklarını görmüşler, halkımızın bu din sömürücülerine ve kişisel çıkarlarına kanmamaları için de eğitilmeleri gerektiği düşüncelerine sahip olarak Cumhuriyet Devrimleri yapmışlar ve projeler geliştirmişlerdi.

1 Ocak 1929 tarihinde açılan “Millet Mektepleri” ile, tüm yurttaşlar okuma-yazma öğrenip, çağdaş bilgilerle donatılmaya başlanmıştır. Amaç: Cumhuriyet kadroları yetiştirmektir.

Bunun öncesinde, daha zaferin ardından, 1922 yılında (ilk kuruluşu 1912 olan ve çıkan savaşlar nedeniyle kapatılmış olmasa bile işlevsiz hale gelmiş olan) Türk Ocakları, Milletvekili Hamdullah Suphi Tanrıöveri’in önerisiyle yeniden canlandırılır. Atatürk’ün tüzüklerine çeki düzen verdiği ve Tanrıöver’in başkanlığına getirdiği Türk Ocakları: Türk gençlerini bir çatı altında toplayacak, bilimsel ve sosyal toplantılar yapacak, kültürel etkinlikler düzenleyecek ve değerli eserleri (dünya ve Türk klasik yazılı eserlerini) yayınlayacaklardı. Yurdumuzun her tarafında açılacak şubeler (1928 yılında 141 şube vardı) kendi olanakları çerçevesinde halk okulları, dispanserler, tiyatrolar, spor kulüpleri ve başka sosyal kuruluşlar açarak topluma yararlı işler yapacaklardı. 1927 yılında tüzükte değişiklik yapılarak, Türk Ocakları, CHF’nın gençlik örgütü yapılmıştır. Amaç: Cumhuriyet kadroları yetiştirmektir.

Amaçları dışına çıkan ve Atatürk’ün Kırklareli’ye gelişinde, 21 Aralık 1930’da kapatılmalarına karar verdiği Türk Ocakları yerine 19 Şubat 1932 tarihinde “Halk Evleri” kurulmuş ve Türk Ocaklarının amaçlarını gerçekleştirmeyi üstlenmiştir. Amaç: Cumhuriyet kadroları yetiştirmektir.

Bu konuda en önemli proje ise Türk ulusuna özgü, tüm dünyada hayranlık uyandıran, 1940 yılında uygulamaya konulan ve 14 yıl içerisinde yurdumuzun çehresini değiştirip, Cumhuriyet kadrolarının yetiştirdiğini müjdeleyen “Köy Enstitüleri” projesidir.

(Önceki sayfalarda üzerinde ayrıntılarıyla durulmuştur.) Amaç: Cumhuriyet kadroları yetiştirmektir. Tam “Başarıya ulaşıyoruz. Cumhuriyetimizi sonsuza kadar yaşatacak nesilleri, kadroları yetiştiriyoruz. Ulusumuzun gözü aydınlanıyor, gelecekleri bilimsel olarak ilimin aydınlığı içinde pırıltılı, kıvançlı, onurlu günlere uzanıyor…” diye düşünmeye başladığımız anda… İktidara gelen fesli, sarıklı ve şalvarlıların desteklediği Demokrat Parti (DP) iktidarı ve hükümeti ve de Başbakan Adnan Menderes tarafından Köy Enstitüleri kapatılıp, yerlerine İmam Hatip Okulları açılmaya başlanıyor ve … aydınlıklar tekrar karanlığa bürünüyor.)

Atatürk, Cumhuriyet Halk Fırkası Kırklareli Vilayet Merkezinden çıkınca, yine alkışlar ve coşkulu tezahüratlar arasında, bu günkü Cumhuriyet Meydanı’na, Şevket Dingiloğlu Parkı yanına kadar halkla birlikte olmuş ve mutluluklarını paylaşmıştır. Belediye Başkanı Şevket Dingiloğlu: “Paşa Hazretleri, sizin için hazırlamış olduğumuz yerde gecelemeyi kabul buyurunuz” önerisinde bulunmuş, Atatürk bu öneriyi, arkadaşları adına da nazikçe reddederek otomobiline binip gecelemek üzere Beyaz Trenine gitmiştir.

Yemekten sonra trenine Kırklareli Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) Başkanı Avukat Tahir (Taner) Bey’i çağırmış ve kendisiyle uzun bir görüşme yapmıştır. Avukat Tahir Bey, Atatürk’ün kendisiyle neler konuştuğunu hiç bir zaman açıklamamıştır. Bu konuşma ikisi arasında bir sır olarak kalmıştır.

Yazarın Notu: Atatürk’ün Trakya gezisi ve Kırklareli ziyareti konusunda ayrıntılı notları tutan ve fotoğraflarıyla birlikte dosyalayıp Atatürk’e rapor halinde sunan, gezi süresince yanından ayırmayıp bilgi alışverişinde bulunduğu Manevi Kızı Afet İnan’dır. Ben de bu yapıtım için en çok Afet İnan’ın notlarından yararlandım. Her yapılan toplantının ve etkinliklerin ayrıntılı notları olmasına karşın; Avukat Tahir Bey’le Atatürk arasında yapılan konuşmalar hakkında: “Gazi Hazretleriyle Avukat Tahir Bey arasında, Kırklareli Merkez İlçesinde yapılan yerel yönetim (Belediye) seçimleri konusunda uzun bir görüşme yapılmıştır.” açıklamasının ötesinde bir bilgi yoktur.

Atatürk’ün o gece, Kırklareli halkı adına Belediye Başkanlığınca hazırlanan “Gazi Konuk Evi”nde (ki bu ev gelecekte Atatürk Müzesi yapılacaktı . Her gittiği kentlerimizde konakladığı evler müze yapılmıştır) konaklamaması, halkımız arasında değişik söylentilerden en çok haklı görüleni de; “Kırklareli halkı, hemşehrileri olan Atatürk’ün partisi, CHF’na oy vermedikleri için kendisini gücendirmişler, kırmışlar, beklentilerini yıkmışlar, incitmişler ve küstürmüşlerdir. Atatürk, bu nedenle Kırklareli’de kendisine ayrılan “Gazi Konuk Evi”nde kalmamış, Beyaz Treninde kalmıştır.” düşüncesini taşıyandır.

2017 yılına geldiğimiz bu yıllara kadar da bu neden haklılığını korumuş, yukarıda da belirttiğim gibi, Afet İnan ve Hasan Rıza Soyak”ın “Kırklareli Ziyareti” notlarında: “Atatürk, Kırklareli’den gelen telgraf ve edilen telefonlarla, Belediye Başkanlığı seçimini, CHF’nın değil de SCF’nın kazanndığını öğrenince, çok üzülmüş, “Benim hemşehrilerim bunu bana nasıl ve neden yaparlar?” diyerek odasında bir süre yürüyerek düşünmüştür. Sonunda bu konuda derhal bir inceleme raporu hazırlanmasını istemiş ve rapor için (kitabımızın başında adlarını yazdığımız) kişileri, kendisi belirlemiştir. Atatürk, daha önceki konuşmalarda 1930 yılı Hıdrellezinde gitmek istediği Kırklareli’ye bu durum üzerine en yakın tarihte gitmeyi planlamış ve Trabzon gezisinden sonra Trakya gezisine çıkmayı planlayarak, çalışma ve programların buna göre yapılmasını istemiştir.” düşüncelerini yansıtan ortak notlar vardır. Bu notların ve bilgilerin ışığında “Atatürk Kırklareli’ye (Neden) Geldi?” sorusunun yanıtını: “Kırklareli gibi kültür düzeyi yüksek bir halkın, hemşehrilerinin kendisine, partisi CHF’na neden oy vermediklerini araştırıp, öğrenmek” oluyordu…

Atatürk, 21 Aralık 1930 Pazar günü saat 14:20’da, Hızırbey Camisi  yanında Yayla Mahallesi’ne çıkan “Yayla Yokuşu”nun sol tarafında, yokuşun bitimine yakın bir yerinde bulunan ve 2017 yılında restore edilip, “Atatürk Bu Binada Konuştu” plaketi taşıyan binadaki Türk Ocaklarına geldi.

Bir gün önceki arkadaşları da Atatürk’ün yanındaydı. Yine bir gün önce Atatürk ve arkadaşlarını karşılayan Kırklareli yöneticileri ve eşrafı da Türk Ocaklarına gelmişler, Atatürk’ü bekliyorlardı. Otomobiliyle gelirken cadde ve sokak boylarını dolduran Kırklareli halkı, kendisini alkışlıyor ve coşkulu tezahüratlarda bulunuyorlardı.

Atatürk, Türk Ocaklarına gelirken, özellikle kendisinin hazırladığı tüzük doğrultusunda çalışacaklarına inandığı ve başkanları Hamdullah Suphi Tanrıöver’e de güvendiği bu kuruluşun, hazırlanan raporlara göre yalnız Kırklareli’de değil, Türkiye genelinde amaç dışı uygulamalara neden yöneldiklerini düşünüyor, daha önceki sayfalarda ayrıntılarını yazdığımız şövenist duygulara kapılmış, sürüklenmiş olduklarının nedenlerini düşünüyordu. Özellikle; “Kırklareli Türk Ocakları Derneğinin gençleri, seçim çalışmaları yapacakları yerde, ırkçılık ve kafatasçılık yapıp şövenist tutum ve davranışlarla, bir zamanlar Bulgar partizanlarının yaptıkları zulüm ve mezalimleri, beğenmedikleri ve istemedikleri yurttaşlara uygulayarak, onları kentimizden ve ülkemizden kaçırıp mal varlıklarına el koymak istemektedirler.” maddesini tekrar okudu ve belleğine kazıdı. Zaten bir süreden beri özellikle 1927 yılında tüzük değişikliğiyle, Türk Ocakları CHF’nın Gençlik Örgütü yapıldıktan sonra, değişik düşüncedeki bazı kişiler Türk Ocaklarını, kendi siyasi emelleri için kullanmaya başladıklarına, “Kızıl Elma”yı hedef olarak göstermeye, gençleri tüzük kurallarına göre değil de kendi beklentilerine hizmet edecek şekilde yönlendirdiklerine, hatta CHF’na alternatif bir örgütlenme yapısına gittiklerine ilişkin bilgiler ve raporlar kendisine ulaştırılıyordu. Bu konuda dış mihrakların da rolü olduğu kendisine iletilmişti.

Yine Kırklareli hakkında hazırlanıp kendisine sunulan raporda: Kırklareli’de Türk vatandaşı kimliği altında yaşayan Türkler, Rumlar, Bulgarlar ve Yahudiler, birlikte üretip birlikte paylaşıyorlar, birbirlerinin dinlerine, örf ve adetlerine saygı göstererek, sosyolojik yönden örnek bir kültür yaşamı sergiliyorlardı. Atatürk’ün çağdaş bir ülke olmasını özlediği Türkiye’de görmek istediği sosyolojik kültür (hars) buydu.

Türk Ocakları gençleri ise, bu kültür uyumunu bozmak üzere çalışmalar yapıyorlardı. Sabahtan itibaren arkadaşlarıyla ve de özellikle Afet İnan’la (kendisini Türk Tarihi konusunda profesör olarak görmek istiyor ve kurulma aşamasındaki Trük Tarih Kurumu Başkanlığına getirmek istiyordu) uzun uzun görüşüp, bilgi alışverişinde bulunduktan sonra hepsi ortak karara varmıştı: “Kırklareli halkının sosyolojik kültürü (harsı) tüm illerimize örnek olacak düzeydeydi. Kırklareli ziyareti süresince bunu hepsi gözlemlemişlerdi. Kırklareli halkı bunun ödülünü almalıydı. Bugün Türk Ocakları toplantısında “Kültür Devrimi”ni Kırklareli’yi örnek göstererek açıklayacaktı. Türk Ocakları amaçlarından ve tüzük kurallarından çıkarılmış, istenmeyen amaçlar ve ülküler peşine sürüklenmeye başlamıştı. Partiye ve ülkeye yarar değil, zarar vermeye başlamışlardı. Bugünkü toplantıda özellikle bu konu üzerinde de durulacak, Türk Ocaklarının kapatılacağı işaretleri verilecek ve yerlerine Halk Evleri kurulacağı açıklanacaktı.

Atatürk toplantıda, Türk Ocaklarının tüzük maddelerindeki amaçları üzerinde durduktan, bu konuda sorular sorup beklediği yanıtları alamadıktan sonra, Türk Ocaklarının misyonu (görevi) üzerinde durdu ve bu görev anlayışı dışına çıkmanın sakıncaları, tehlikeleri üzerinde durdu ve tarihten örnek verdi:

“Osmanlı siyaseti ümmet siyasetiyle pek yüksek ve parlak yaşamakla beraber, yine de parçalanmaktan kendini kurtaramadı. İmparatorluğun bu sükutu karşısında pek yalnız ve muzdarip kalan Türk ulusu, kendisini kurtarabilmek için, Osmanlı siyasetine tamamen zıt bir siyaset, milli siyaset takip etti. Bu siyaset bir milli siyasetti. Milli siyaset demek; kafatasçılık, ırkçılık yapıp kendini her ırktan üstün görmek değildir. Kendini Türk olarak görmek, Türk vatandaşı olmayı, başka ülke vatandaşlığına tercih etmek, “Ne mutlu Türküm diyene” özdeyişini bu vatandaşı olduğu, seçtiği sosyal yaşam için kullanmaktır. Bu itibarla, Türk Ocakları, siyasal bir kuruluştur ve Türk milli siyasetini, bizim sınırlarını çizdiğimiz, tanımını yaptığımız Türk Milliyetçiliğini takip eden teşekküller olacaklardır.

Ne yazık ki Türk Ocakları, ne Türkiye genelinde ne de Kırklareli’de özlemini duyup beklediğimiz bu çalışmaları yapmamış, yapamamışlardır. Bu durumun nerelerden kaynaklandığını araştırıp gözden geçirmek ve yeni kararlar almak gerekecektir. Bir süredir açılması için planlar yaptığımız Türk Tarih Kurumu kurulduğunda, toplumumuza daha sağlıklı ve sağduyulu düşünceler kazandıracağını göreceğiz.

Türk Ocaklarının üstlenip de yapamadığı toplumsal görevleri yapmak üzere de Halk Evleri kurulmasının son hazırlıklarına gelinmiştir. Bundan sonra her ilimiz ve ilçemizde Halk Evleri açılacak, her türlü kültürel ve sanatsal etkinlikleri yaparak ülkemizi muasır medeniyetler (çağdaş uygarlıklar) düzeyine çıkacaklardır.”

Kırklareli Belediye Başkanımızdan, Kırklareli Halk Evleri arsayı, bu toplantıdan sonra hep birlikte görmüş, ilk Halk Evleri arsasına da sahip olmuş olacağız.

Bilgi paylaşımı: Türk Ocakları ilk kez 1912 yılında, İttihat ve Terakki Fırkasının (Enver Paşa ve Talat Paşa) yönetiminin olduğu, II.Meşrutiyetin ilanından, II.Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden sonraki, “Hürriyet, musavat, adalet” sloganlarını ve özlemlerine kavuşma coşkusu içindeki dönemde, Balkan Savaşlarından önce kurulmuştur. “Dünya üzerinde yaşayan bütün Türkleri bir bayrak altında toplama” projesinin sahibi olan Ziya Gökalp, bu projesinin adına “Kızıl Elma” ve “Turancılık” adını verip, topluma duyurmuştur. Bu düşüncelerini  Enver Paşa’ya da bir mektupla iletince, düşünceleri itibar kazanmış, yaşadığı Diyarbakır’dan İstanbul’a davet edilmiş ve İttihat ve Terakki saflarına katılmış, Osmanlı Mebusanı olmuştur.

Başta Hamdullah Suphi Tanrıöver olmak üzere, projesini destekleyen bir grup oluşmuş ve “Kızıl Elma”-“Turancılık” ideolojisine ulaşmak için 1912 yılında Türk Ocakları Gençlik Cemiyeti’ni kurmuşlardır.

Balkan Savaşları, ardından II.Dünya Savaşı, ardından yaşanan mağlubiyet ve imzalanan Mondros Mütarekesi ve Enver Paşa ile Talat Paşaların yurtdışına kaçmaları, İttihat ve Terakki’nin iktidardan düşmesi, dahası suçlu ilan edilmesi, Türk Ocaklarını kapanmasa da işlevsiz hale getirmiştir. Bu durum Kurtuluş Savaşı yıllarında da devam etmiş ve zaferin kazanılmasına (1922 yılı Ekim ayına) kadar sürmüştür. TBMM’de Saruhan (Manisa) Milletvekili olarak görev yapan Hamdullah Suphi Tanrıöver, başkanlığını en son kendisinin yaptığı Türk Ocakları Cemiyeti’nin yeniden canlandırılması için Mustafa Kemal ile görüşmüş ve Ocakların amaçlarını sıralayıp, tekrar canlandırıldıklarında sağlayacakları yararları anlatmıştır.

Mustafa Kemal, düşüncesinde taşıdığı “Türk Milliyetçiliği”  kavramını ve “Ulus Devlet” siyaseti doğrultusunda olmak kaydıyla ve yeniden hazırlanacak tüzüğü gözden geçirip son şeklini vererek Türk Ocaklarının faaliyete geçmelerine izin verilmiş, başkanlığına da yine Hamdullah Suphi Tanrıöver getirilmiştir. Başlangıçta amaçlarına bağlı kalarak çalışan Türk Ocakları, özellikle CHF’nın gençlik örgütü yapıldığı 1927 yılından sonra, başka mihrakların etkisi altına girmeye başlamış ve gizli amaçlar peşinde koşmaya başlamışlardır. Bunda ocaklara seçilen yöneticilerin payı büyüktür. Mustafa Kemal, CHF’nın altı okundan biri ile temsil edilen ve anlamı çok açık anlatılan “Milliyetçilik” ilkesi ile Türk Ocakları yöneticisi olanların Milliyetçilik anlayışlarının aynı düşünceyi taşımadığını, kendisine sunulan raporlardan anlamış, Türk Gençliğinin “Turancılık”, “Kızıl Elma” gibi ütopik (hayalci) ideolojiler peşinde koşmalarına, ırkçılık ve kafatasçılık peşinde koşmalarına izin vermeyerek, Türk Ocaklarını kapatmış ve bu karara da Kırklareli Türk Ocakları toplantısında varmıştır.

Türk Ocakları kapatılmış ama, “Turancılık”, “Kızıl Elma” ırkçılık, kafatasçılık ve şövenist dünya görüşüne sahip olanlar, devletimizin en üst düzey bürokratlığına kadar yükselmişlerdir. Tek parti yönetimi olduğu için, CHF içinde toplumun bütün renkleri yer almak için seçim mücadelesi yapmış, bunun sonucunda da CHF kazanmış görünmesine rağmen, değişik dünya görüşüne sahip insanların oluşturduğu bir koalisyon hükümeti oluşmuştur. Bunun en çarpıcı örneği, CHF’ndan seçilip Başbakanlık yapan Celal Bayar’ın, o zamana kadar savunduğu CHP’sinden ayrılıp, “düşman parti” ilan ederek, Demokrat Parti’sini (DP) kurmuş olmasıdır. “Turancı” ve “Kızıl Elmacı”lar, DP kadar güçlü bir oy desteğine sahip olamadıklarından, özellikle bazı bakanlıkları ele geçirip, bazı müsteşarlıklara ve genel müdürlüklere kendi bürokratlarını getirerek amaçlarına ulaşmak istemişlerdir. Özellikle Atatürk’ün ölümünden sonra, gizli amaçları için devlet içinde özel örgüt kurma (paralel yönetim oluşturma) yönüne gitmişlerdir. Bunun için de görevi gereği elinde silah bulunduran Silahlı Kuvvetler, Emniyet Genel Müdürlüğü ve MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı)nı seçmişler, bazı bakanlarını bile dinler görünüp dinlememişlerdir.

Bu grup, özellikle II.Dünya Savaşı’nda Hitler’i desteklemiş, Türkiye’nin Almanya ile birlikte savaşa girip, I.Dünya Savaşı’nda ve öncesinde kaybettiği toprakları tekrar alma fırsatını yakaladığı hakkında, yurt genelinde büyük bir propagandaya başlamıştır. İsmet İnönü uyguladığı “Yurtta barış, dünyada barış” politikasıyla, Türkiye’yi savaşa sokmayınca da “İsmet savaşa girmeyerek Türk Milletini iğdiş etti. (erkekliğini elinden aldı)” propagandalarına başlamışlardır. Savaş karşıtı olan yazar, çizer, şair ve düşünürlerin peşlerine düşerek kumpas kurmuşlar, hapislere tıkmışlar ve öldürerek “faili meçhul” cinayetleri başlatmışlardır.

Bu konuda en çok tanınmış kişiler olarak hemen akla gelenler, İçişleri Müsteşarı Orhan Hançerlioğlu, Emniyet Genel Müdürü Nihal Atsız, MİT yapılanması ve Askeri İstihbarat Birim Komutanlığıdır. Yazar Kemal Tahir,in de bu düşünceye yatkın olduğu söylenir. Bu gizli yapılanma içinde yer alanlar Nazım Hikmet’in ülkeyi terketmesine, Sabahattin Ali’in öldürülmesine, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz gibi düşünürlerin hapislere atılmasına, işkencelerden geçirilmelerine, çok değerli yazar, düşünür, şair ve çizerlerimizin başka ülkelere kaçarak gitmelerine neden olmuşlardır. Daha sonraki yıllarda bu gruba, gençliğinde sol düşünceler taşıyan ve sol gruplardan ayrılmayan Necip Fazıl Kısakürek de katılmış, çıkardığı “Büyük Orta Doğu” dergisiyle, Kızıl Elmacıları “Türk İslam” sentezi altında birleştirmeyi amaçlamıştır.

1943-1954 yılları arasında Kırklareli Emniyet Müdürlüğünde Orhan Hançerlioğlu’nun bir akrabası görev yapmış, Kırklareli MİT teşkilatında da aynı ekibin aynı dünya görüşünü taşıyan kişiler görev yapmışlardır. Kırklareli o tarihe kadar yaşamadığı kargaşa, kuşku, suçlama ve huzursuzluğu, 1943-1954 yılları arasında yaşamıştır. Daha önce tarifini yaptığımız Namazgah Caddesindeki Eski Vali Konağının hemen doğusunda ve bitişik bahçede MİT binası bulunuyordu.

MİT görevlileri, İstanbul’daki baskı ve takiplerden, tutuklanıp, hapse atılma ve işkencelerden kaçıp Bulgaristan’a Kırklareli sınırlarından geçme yolunu seçenleri kolluyor, yakalayıp MİT binasında işkence yapıyor veya kaçmasına izin verip, kaçarken vurup öldürüyorlardı. 1948 yılında Sabahattin Ali böyle öldürülmüştü. Bulgaristan’a geçmek isteyen Sabahattin Ali’yi kendi elemanlarından birine öldürtmüşler, “faili meçhul cinayet” süsü vermişlerdi. 1995’li yıllarda elde ettiğimiz belgelerde, bu cinayetin MİT tarafından işletildiği açıkça görülüyordu. Sabahattin Ali, ülkemizin ilk faili meçhul olayıydı. MİT bununla da yetinmemiş, Köy Enstitülerini karalama ve suçlama kumpasları kapsamında Kepirtepe Köy Enstitüsü mezunu öğretmenlerinden üç kişiyi (Nazif Karaçam- Kamil Varlık ve Ali Abbas Bartan) MİT ajanı yapmış ve kumpas kurdurarak arkadaşlarına ihanet etmelerini, iftira atmalarını sağlamışlardır. Aralarında Kırklareli aydınlarından Garipler Akımı Şairlerinden Niyazi Akıncıoğlu’nun da bulunduğu 30’dan fazla öğretmen, yıllarca mahkemelerde sürünmüş, hapishanelere atılmış, başka illere sürgün olarak gönderilmişlerdir. 1954-1955’li yıllara kadar yargılanmaları devam etmiş, Kırklareli halkı, aralarında vatana ihanet eden komünistlerin olduğuna ve bunun kaynağının da Kepirtepe Köy Enstitüsü’nde bulunduğuna inandırılmak istenmiştir. 1955 yılında aklanmışlar ve MİT kumpasına arkadaşları tarafından düşürüldüklerini mahkeme kararlarına yazdırmışlardır. Yine 1995’li yıllarda elde ettiğimiz bu dava ile ilgili Ağır Ceza Mahkemesi kararlarında, Nazif Karaçam, Kamil Varlık ve Ali Abbas Bartan’ın MİT’in gizli ajanları olarak görev yaptıkları ve arkadaşlarına iftira ettikleri yazılıdır. Bu karar tarafımızdan tüm Kırklareli halkına dağıtılmış ve ihanet belgelenmiştir. Nazif Karaçam ve diğer iki öğretmen, tüm öğretmen arkadaşları tarafından dışlanmışlar, özellikle baş kumpasçı Nazif Karaçam, o tarihten itibaren Öğretmenler Lokali’ne, Derneği’ne ve Öğretmen Evi’ne gelememektedir. Cumhuriyet Gazetesi’ne Mehmet Kemal aracılığı ile, kendisine “Sol düşünceli devrimci, Köy Enstitülü, Atatürkçü” oalrak tanıtmış, ihanetini gizlemiş, “Atatürk Kırklareli’de” kitabını gazeteye bastırmış ve bir süre yazılar yazmıştır. 1973’lü yıllarda bizler Cumhuriyet Gazetesi yönetimine gerçeği anlatarak bu konumunun sona erdirilmesi sağlanmıştır. Bu iftiralar sonucu, 30’dan fazla öğretmen mesleklerinden olmuş, sürgünlere yollanmış, aileleri dağılmıştır.

Bu konuda Lüleburgaz’lı Hamdi İlker “Suçumuz Köy Enstitüsü mezunu olmak” kitabını yazmış ve MİT’in adı geçen bir numaralı ajanı Nazif Karaçam tarafından yapılan kumpasları ve atılan iftiraları yazmış, mahkeme duruşmalarında geçen ifadeleri de alarak belgelemiştir.

Yine Lüleburgaz’lı Feyzullah Aktan (2017 yılı itibariyle Keşan’da ikamet ediyor ve “Önder” yerel gazetesini çıkarıyor) “Domuz Dolabı-Köy Enstitülerinin Kapanış Öyküsü” kitabında, kendilerine yapılan kumpas ve iftiraları, mahkeme duruşmalarını, verilen ifadeleri , yapılan savunmaları ve sonunda beraat etmelerini, kendilerine iftira atanların düştükleri acınası durumları anlatmış, belgelemiştir.

Eğer 1960 devrimi olmasaydı, bu kumpas, iftira ve suçlamaların da sonu gelmeyecek, tüm enstitülüler sürüm sürüm süründürülecek, ocakları söndürülecekti.

1960 devriminden sonra meslekten atılan ve dürülen öğretmenler görevlerine dönmüşler ve itibarlarına kavuşmuşlardır.

1960 devriminden sonra, bu grup kendini iyice belli etmiş, Devrim Komitesi içinde yer alan Alparslan Türkeş ile de resmen siyasi yaşamımıza girmiştir. Alparslan Türkeş, önce devrimden sonra kurulan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisine üye olmuş, kısa sürede Genel Başkan seçilmiş ve ardından da partinin adını değiştirerek, 2017 yılı itibariyle adı Milliyetçi Hareket Partisi’ni (MHP) kurmuştur.

Bu konuşmadan sonra Atatürk, hazır bulunanlara “Hars” (kültür) kelimesi kavramının sosyolojide ne anlama geldiğini sordu. Gazeteci Ali Rıza Dursunkaya ve Osmanlı Bankası Müdürü Asım Bey söz alıp, “Hars” kavramını açıklamaya çalıştılar ama Atatürk’ü inandırıcı bir şey söyleyemediler. Atatürk sözü alarak; “Biraz önce Türk Ocaklarının siyasal ve milli bir kuruluş olduklarını söylemiştim. Bu doğrudur. Türk Ocakları bir hars (kültür) etrafında teşekkül etmiştir. Bu itibarla Türk Ocakları bu ülküsünü gerçekleştirmek için bilim, hars (kültür) ve toplum bilim alanında savaşmakla zorunludur.” Bazı ocaklıların ve bunlardan Ali Rıza Dursunkaya ile banka müdürü Asım Bey’in “hars” (kültür) kelimesini “Milli benlik” , “milli ülkü” kelimeleriyle ifade ettiklerine değinen Atatürk; “Benim harstan (kültürden) anladığım, bir devleti meydana getiren toplumu, yani ulusu düşünün. Bir ulusta kaç türlü hayat tasımlanabilir? (tasavvur edilebilir?) Devlet hayatı, fikir hayatı ve ekonomik hayat (ticaret ve ziraat-tarım) değil mi? Her ulus, devlet hayatında, fikir hayatında ve ekonomik hayatında bir şeyler, çalışmalar, üretimler, tüketimler, yenilikler yapar. İşte bu üç hayatın toplamına ve sonuçlarına “hars” (kültür) denir. Bizim devlet hayatımızda, bilindiği gibi Osmanlı siyaseti gayri mütecanis (birbiriyle bağlantısı olmayan) unsurlardan ve maddelerden meydana gelmişti. Bunlardan bir halita (karışım-karmaşık- bütün- ayrı ırktan topluluklardan bir bütün oluşturmak) yapmak mümkün olmadığı için, Osmanlı çok uluslu siyaseti yerine yeni bir siyaset çıktı. O siyaset ulusal siyasettir. Türkçülük siyasetidir. Bu siyaseti olan edip yaygın hale getirmekle beraber, devlet hayatını, fikir hayatını ve ekonomik hayatı ilerletmek, geliştirmek gereklidir. Bu üç biçimin hayattaki gelişme dereceleri birleştiği zaman ortaya o ulusun harsı (kültürü) çıkar. Bazıları harsla (kültürle) uygarlığı ayırmazlar. Bundan maksat, devlet, fikir ve ekonomik hayattır ki; bu ulusun harsıdır (kültürüdür). Bilindiği üzere her ulusun kendine özgü bir özelliği vardır. Hars (kültür) bu özellik ve bu karakter ile ifade edeilir. Bence de en bilimsel olanı, harsla (kültürle) uygarlığı birleşmektir. O zaman Türk Ocaklarının hars (kültür) olarak yapacakları görevin niteliği kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Türk Ocakları, Türk tarihinin kutsallığını, Türk Milletinin asaletini, dünyaya ilk tarih ve uygarlığı kuranın kendi soyları olduğunu, başka ırkları, soyları ve ulusları dışlamadan, küçümsemeden ve hor görmeden anlatmayı başardıkları gün görevlerini yapmış olacaklardır. Türklerden alim, dahi, düşünür yetişmez iddiaları, gerçekle taban tabana zıttır. Kırklareli halkı, Türkler, Rumlar, Bulgarlar ve Yahudiler olarak bu sosyolojik (toplu yaşam hayatı) harsını (kültürünü) kaynaştırmayı ve birbirlerinin dinlerine, örflerine, adetlerine, gelenek ve göreneklerine saygı göstererek Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları kimliği altında yaşamayı başarmıştır. Bunu gözlemlemiş olmaktan mutluluk duyuyor, Kırklareli’yi bu hars (kültür) bilgilerinden ve uygulamalarından ötürü, diğer illerimize Kültür Devrimi olarak örnek gösteriyorum. Bizim de amacımız ülkemizde kurduğumuz Cumhuriyet Yönetimi ve üniter yapılı ulusal devlet siyasetimizle bütün milletimizi aynı kimlik altında birleştirip ortak sosyal yaşam kültürüne ulaştırmaktır. Böylece Türküyle, Kürdüyle, Tatarıyla, Çerkeziyle, Lazıyla, Abazasıyla, Gürcüsüyle, Boşnağıyla, Pomağıyla, Sünnisiyle, Alevisiyle, Hıristiyanıyla, Süryanisiyle, Musevisiyle, Kurtuluş Savaşına katılıp, vatan haritamızı kanlarıyla çizenlerimizle, kaderde, kıvançta, tasada aynı duyguları paylaşarak yaşamaktır. Bu yaşam tarzında tıpkı Kırklareli’de gözlemlediğimiz gibi, birlikte üretip, birlikte paylaşmak olacaktır. Ulusumuz, birbirlerinin dinlerine, örf ve adetlerine, gelenek ve göreneklerine saygı göstereceklerdir. Kırklareli halkımız bunu başararak saygı ve övgüyü haketmiştir.”

Türk Ocağından çıktıktan sonra Yayla Yokuşu’nun hemen bitmiinde yer alan (daha sonra Kırklareli Lisesi ve Vali Faik Üstün İlkokulu olarak işlev gören, eski bir hıristiyan manastırı olmaktan kalan, 2004-2005’li yıllarda çıkan bir yangınla duvarlarının dışında kül olan, 2017 yılında restore edilmeye başlanılan, kapısında plaket bulunan) okula yürüyerek gittiler. Günlerden Pazar (tatil) olmasına rağmen, Atatürk’ün okullarını ziyarete geleceğini öğrenen tüm öğretmen ve öğrenciler okullarına koşmuşlar, en düzgün kıyafetleri ve önlükleriyle Büyük Kurtarıcılarını görmeye, alkışlamaya ve tezahürat yapmaya koşmuşlardı. Atatürk bütün sınıfları dolaştı, öğrenci ve öğretmenlerle sohbet etti. sorduğu sorulara doğru yanıtlar alınca da çok memnun oldu. Bu sevincini öğrencilerin başlarını okşayarak, öğretmenlerin ellerini hararetle sıkarak belli etti ve alkışlar ile “Yaşa, Varol” haykırışları eşliğinde okuldan ayrılıp, şimdiki Dingiloğlu Parkı önünde, Cumhuriyet Meydanında, halkın en kalabalık olduğu yerde durdular. Belediye Başkanı Şevket Dingiloğlu, o zamanlar boş olan ve kervanlar zamanında, araba ve hayvan konaklamaları için kullanılan, o zamanlar adına “Kervan Meydanı” denilen, kervanlar sonra erince, bu kez de civar kent ve kasabalardan, köylerden gelen arabaların ve hayvanların salım yeri olarak kullanılan, şu andaki çınar ağacının 1930 yılında da var olduğu (600 yaşında) alanı eliyle göstererek; “Gazi Hazretleri, şu gördüğünüz alan benim özel mülkümdür. Ben burasını Halk Evi yapılması için Milli Eğitim Bakanlığımıza bağışlıyorum” diye konuşunca, halktan Şevket Dingiloğlu için de alkış ve tezahürat sesleri yükseldi. Atatürk bu bağışa çok memnun oldu ve: “Kültür düzeyi, eğitimi zaten yüksek olan Kırklareli halkının, yeni yapılacak Halk Evi binasıyla daha da yükseleceğini ve bundan mutluluk duyacağını” belirterek, alkışlar ve tezahüratlar arasında otomobiline binerek, karayolu ile İnece üzerinden, saat 15:30’da Edirne’ye hareket ettiler…

Şevket Dingiloğlu’nun Halk Evi yapılması için bağışladığı bu arsaya 2017 yılında halen dimdik ayakta duran (87 yıllık) bina Kırklareli Milli Eğitim Müdürlüğü olarak hizmet vermektedir. Ankara’dan gönderilen plana göre yapılan bina, o yıllarda Kırklareli’de yapılan en görkemli bina olmuştur. Bina, Ankara’dan gönderilen bir mühendis ve üç teknisyen gözetiminde “imece” usulüyle yapılmıştır. Kırklareli halkının tümü bu binanın yapımında çalışmış, kazma-kürek sallamış, Kırklarelili inşaat ustalarına, tuğla, taş, harç, kereste, kiremit taşımıştır. Binada kullanılan bazı taşların Üsküp Beldesindeki tarihi kalıntıların yıkılmış ve tamiri mümkün olmayanlarından getirildiği de rivayet edilmektedir.

Kırklareli halkının alınteri ve emeğiyle yapılan Halk Evi, 1950’de Demokrat Parti iktidarı başlayıncaya kadar halkımıza çok yararlı hizmetler yapmıştır. Kitaplığında Türk ve Dünya Klasiklerini bulundurup, okunmalarını sağlamış, Trük ve Dünya tiyatrosunun tanınmış eserlerini Kırklareli gençleriyle sahnelemiş, halk müziği ve folklor araştırmaları ve çalışmaları yapmış, sportif karşılaşmalar tertiplemiş, Halk Mektepleri açarak, halkımızın bilgi kazanmasına öncülük etmiş, kadınlarımız için biçki, dikiş, nakış kursları, hamilelik dönemi bilgileri, çocuk bakım ve yetiştirme kursları, müzik aleti çalma kursları, Türk Dili Tarama çalışmaları yapmıştır.

1950’den sonra Halk Evleri kapatılmış, bina Milli Eğitim Müdürlüğü’nce “Kırklareli Kız Meslek Lisesi” olarak 1984’lü yıllara kadar kullanılmıştır. Turgut Özal zamanında “Öğretmen Evi” olarak hizmet vermiş, 1990 yılından itibaren de Kırklareli Milli Eğitim Müdürlüğü binası olarak hizmet vermeye başlamıştır.

KİTABIN YAZILMASINA NASIL KARAR VERİLDİ ve YAZILDI?

Yıl 1978, Kırklareli… Ben ve arkadaşlarım, kurmuş olduğumuz “Öğretmenler Dayanışma Yapı Kooperatifi (ÖD-KO) inşaatını pür emanet denilen kendi çabalarımızla, araya hiç bir müteahhit (yap-satçı) ve taşeron firma sokmadan, Anadolu’dan gelen ve Kırklareli’den olan usta ve işçilerden ekipler kurarak yapmaya çalışıyoruz. Kooperatif iki etaplıi ilk etabı 75 daire, ikinci etabı da 45 daire olarak planlanıp, projelendirildi. Türkiye’de ilk olarak Memur Yardımlaşma Kurumu (MEYAK) olarak, ev sahibi olmak üzere kurulan ve maaşlarımızdan kesinti yapan bir kurumdan 500 TL faizsiz konut kredisi aldık ve 1982 yılı itibariyle müteahhitlerin sobalı olarak 1650 TL’na yaptıkları (sigortalı işçiler ve memurlar için) bir konutu biz, kaloriferli, merkezi ısıtma sistemli ve muntabık pencereli (çift camlı), çatısı izocamlı olarak 700 TL’ye malettik. (2017 tarihinde “Aydın Evler Sitesi” adını taşıyan bu evlerde yaşıyoruz.) İnşaatlarımız süresince büyük yardımlarını gördüğümüz (bizimle Ankara’ya gidip, kredi almamız için Ecevit Hükümeti Bakanlarıyla bile görüşmüştü) Belediye Başkanımız Ali Nazmi Üstündağ ile yine inşaatla ilgili bir konuyu görüşmek üzere gittim. Kayınpederim Ali Mandıracı da Belediye’de Zabıta Amiri ve Yazı İşleri Müdürü olarak görev yapıyordu. Çoğu zaman olduğu gibi yine birliktelerdi ve Kırklareli’nin belediye sorunlarını görüşüyorlardı. Belediye Başkanı Ali Nazmi Üstündağ, benim sorunumu dinleyip çare olduktan sonra: “Çalışkan, bilgili, kültürlü olarak gördüğüm sana, genç bir meslektaşım olarak görev veriyorum. Bu görevi de layıkıyla yapacağına güveniyorum” deyince ben: “Sayın Başkanım, siz görev verdikten sonra bana bu görevi sizin istediğinizden daha da güzel yapmak düşer. Yeter ki siz isteyin.” diyerek görevin ne olduğunu bekledim. Belediye Başkanı: “Atatürk, Kırklareli’ye gelince kendisi için hazırlanan “Gazi Konuk Evi”nde kalmayı kabul etmeyip, Beyaz Trenine gitti ve vagonda kaldı. Neden? Senden bunu araştırmanı ve Kırklareli halkını aydınlatmanı, bilgilendirmeni istiyorum…”

Atatürk’ün Kırklareli’ye ziyaretini biliyordum. Bu konuda Nazif Karaçam’ın yazdığı 30-40 sayfalık tek kitapçığı da okumuştum. Bu kitapçıkta Atatürk için “Gazi Konuk Evi” hazırlandığı bilgisi yer almıyor. Atatürk’ün Beyaz Trende gecelediği yazıyordu. Bu nedenle böyle bir bilgiyi yeni edinmiş ve nedenini de çok merak etmeye başlamıştım.

‘Belki gözümden kaçmıştır’ diye kitapçığı bir kez daha okudum. Kitapçığa göre; Atatürk ve beraberindekiler; “Yurdumuzu Beyaz Trenle bir baştan bir başa gidiyoruz. Kırklareli’ye de gidelim, orayı da gezip, görelim” demişler ve gelmişlerdi. Hoş karşılanmışlar, hoş görmüşler, hoş bulmuşlar, şayak elbise beğenip, hardaliye içmişler, kendilerine Dereköy Bucağından getirilen alabalık ve karaca etini yemişler, ertesi gün Türk Ocağını ve Ziya Gökalp Okulunu ziyaret edip, Edirne’ye gitmek üzere ayrılmışlar. Bir gece kaldığı Kırklareli’de geceyi Beyaz Trende geçirmişler”di. Bunun dışında, Atatürk’ü görmek için gelen çok kalabalık halkımızın alkış ve tezahüratları, öğretmen Vefik Sözen’in konuşması vardı.

Bunun üzerine başka kaynaklara yöneldim, Ali Rıza Dursunkaya’nın Kırklareli’de yayınlanan “Trakya’da Yeşilyurt” gazetesinin arşivine başvurmak istedim. Gazete binasında ‘arşiv’ yoktu. Kırklareli Halk Kütüphanesinde de gazetenin nüshaları yoktu. Ali Rıza Dursunkaya’nın İstanbul’daki oğluna ulaşıp yardım istedim. Gazete arşivinin Ankara Milli Kütüphane’ye verildiğini, o kanaldan ulaşabileceğimi söyledi. Nihayet bir ipucu yakalamıştım. Ama sadece bir kaynak bilgilerin hepsinin ve doğruluğunun kanıtı olamazdı. Tek kaynak beni yanılgıya düşürebilirdi. Bu yönden “Atatürk’ün Trakya Gezisi ve Kırklareli Ziyareti”ne katılan devlet adamlarının ve yakın arkadaşlarının isimlerine bakıp, anılarını ve bu geziyle ilgili notlarının olup olmadığını araştırdım. Hasan Rıza Soyak “Atatürk’ten Hatıralar” kitabı yazmıştı. Hemen edindim ve Kırklareli Gezisi ile ilgili anılarını yazdıktan sonra: “Kırklareli Gezisi’nin en ayrıntılı notlarını” tutan, resimlerini (fotoğraflarını) toplayan ve bir rapor halinde Atatürk’e sunan manevi kızı Afet İnan’dır. Bundan başka, Kılıç Ali’nin, Ruşen Eşref’in, Yaver Nasuhi Bey’in, parti genel sekreteri Recep Peker’in görevlendirdiği bir partilinin de notlar tuttuğuna tanık oldum. “Atatürk’le Üç Ay” isimli kitapta seçimleri kaybetme nedenlerini araştırdığını da öğrendim. Daha sonra Ekonomist Ahmet Hamdi Başar’ın da bir rapor hazırladığını ve dip notlarına rastlamam bana çok büyük ümit kazandırdı. Yapı Kooperatifi Kredi işlemleri için 3-4 ayda bir Ankara’ya gidiyorduk. Bu gidişlerimin birinde, yazdığı kitabını da edindiğim Prof. Afet İnan’ı ziyaret ederek hürmet ve saygılarımı sundum ve ziyaret amacımı açıkladım. 72 yaşına gelmiş ve emekli olup köşesine çekilmiş olan, Atatürk’ün Manevi Kızı Afet İnan, uzun yıllar ötesine giden bakışlarını, kitaplığının bir köşesine odaklayarak düşündükten sonra: “Ben Kırklareli gezi notlarını ve fotoğraflarını rapor haline getirip Atamıza sundum. Benim gibi diğer not tutanların da aynı şekilde davrandıklarını biliyorum. Atamızın ölümünden sonra, kendisine sunulan tüm raporların, fotoğrafların ve belgelerin Ankara’daki Milli Kütüphane Arşivi’ne verildiğini, burada da teslim edilen bu dokümanların illere göre düzenlenip, koruma altına alındıklarını, bu kararı veren heyet içinde olduğum için biliyorum”  dedi.

Benim için kaynak hem de çok yönlü kaynak belli olmuştu. Milli Kütüphane’ye gidip amacımı anlattım. Çok ilgilendiler ve kütüphane ortamında, gözlerinin önünde istediğim belgelere ulaşabileceğimi, yararlanabileceğimi ve notlar çıkarabileceğimi 1979 yılında söylediler. O zamanlar fotokopi makineleri, Türkiye’ye gelmediği için ancak not tutulabiliyordu.

Derhal aç kurtlar gibi dokümanlara ulaşıp, en seri biçimde not almaya başladım. Ankara’da sınırlı kaldığım için not almalarım da sınırlı oluyordu. Mesai saatleri içinde kooperatif işleri olduğu için çok az bir not alma sürem oluyordu. Kütüphane yetkilileriyle görüşerek, mesai saati dışında da not çıkarmak istediğimi, zamanımın sınırlı olduğunu söyleyerek ricada bulundum. Görevliler; “Bu konuda müdürün yetkili olduğunu ve benim ricamı da hiç dikkate almayacağını” belirtince, başka bir çözüm düşündüm. Kırklareli CHP Milletvekili İrfan Gürpınar’a (daha sonra Turizm ve Tanıtma Bakanlığı yaptı) telefonla ulaşarak bana bu olanağı sağlamasını rica ettim. Tamam deyip not aldı, telefon numarasını öğrendi. Kütüphanede beklememi söyledi. Yarım saat kadar sonra kütüphane müdürü beni çağırdı. Yanında bir görevli bardı. Tanıştıktan ve amacımın ne olduğunu, zamanımın neden sınırlı olduğunu öğrendikten sonra, yanındaki görevliye; “… İnceleme odasını Macit Bey’e ayıralım. İstediği dokümanları da bu odaya götürelim. Kapının anahtarı bizde kalsın. Kütüphane kapandığında anahtarı gece bekçisine verir, Macit Bey geldiğinde içeri alıp kapıyı açmasını ve istediği kadar çalışmasına izin verdiğimi söylersiniz…”

Sorun çözülmüştü. Mesai saati bitiminde veya bitimine az bir süre kala (kooperatif işlerinin bitmesiyle birlikte) soluğu kütüphanede alıyor ve notlarımı çıkarıyordum.

Ayrıldığımı veya tekrar geldiğimi haber vererek çalışmalarıma yanılmıyorsam üç kez, üçer gün olmak üzere 9 gün devam ettim. Ardından 12 Eylül 1980 ihtilali geldi ve ben tekrar gittiğimde, Milli Kütüphane’nin alıştığım çalışma şeklinin de değiştiğini, tanıdığım görevlilerin gittiğini, tanımadıklarımın geldiğini gördüm. İsteğimi iletince görevliler; “Arşivler araştırmaya kapatıldı. Yeni bir emre kadar mesai saatleri içersinde bile ulaşamazsınız.” diyerek beni geri çevirdiler.

Tuttuğum notlar benim yazacağım kitap için bir noktaya kadar yeterli, bir noktadan sonra ise yetersizdi. Arşivdeki dokümanların hemen hemen hepsini okumuş, belleğime kazımış sonra da Afet İnan notlarından başlayarak çok hızlı şekilde, sözcükleri ve cümleleri kısaltarak not almaya başlamış, bitirdikten sonra da kişilerin önem sırasına göre diğerlerine geçmiş, yarıya da gelmiştim. Trakya’da Yeşilyurt gazetesi arşivinin 1930 Belediye Başkanlığı seçimleri ve öncesi ve sonrası ile Atatürk’ün ziyareti öncesi, iki ziyaret günü ve sonrası sayılarını okumuş, gerekli notları çıkarmak üzere sayılara işaret şeritleri koymuştum. Ama 12 Eylül ihtilali ve karanlığıyla bu çalışmam yarım kalmıştı.

Çıkardığım notları kitaplığımın arşivine koyarak, tekrar uygun zamanın gelmesini bekledim. Ve 2016 yılında yazmaya karar verdim.

Daha önceki yıllarda yoğun görev yaptığım Sivil Toplum Örgütleri çalışmaları, gazetelere yazdığım köşe yazıları, yazmaya başladığım öyküler ve gazete yazı işleri müdürlüğü görevleri yüzünden, notlarımı tekrar ele alıp gözden geçirerek yazmaya başlayamadım. Sabahattin Ali Kültür Günleri’nde, konuklarımız ve konuşmacılarımız olan Türkan Saylan ve Mustafa Ekmekçi bizim evimizde konakladılar. Mustafa Ekmekçi kitaplığımın zenginliğini ve düzenini görünce; “Bu kitaplığa bu yazdıkların ve yaptıkların az bile gelir. Devam et, sırada neler var?” diye beni teşvik edince, bu kitabın projesini ve not alma çalışmalarımı kısaca özetledim. “Böylesine güçlü kaynaklara dayanacak ve tarihe ışık tutacak bir kitap yazmak çok önemli. Sen bu işin üstesinden gelirsin. Ben Ankara’ya dönünce Milli Kütüphane’ye ulaşır, sana da bilgi veririm.” diyerek beni tekrar yüreklendirdi. Hemen notlarıma ulaşmak isterim ama nereye konulduğunu bir türlü bulamadım. Yazmakta olduğum kitabım da olduğundan fazla aranmadım. Mustafa Ekmekçi, sözünde durup beni aradı ve “Milli Kütüphane internete geçme çalışmaları yapıyormuş. Yakında bir “tık”la, Ankara’ya gelmeden Milli Kütüphaneye ulaşabilecek, yarım kalan çalışmalarını da tamamlayabileceksin.” haberini vererek beni sevindirdi.

Sonrasında sağlık sorunlarım çıktı, başka öykü ve kitap yazmalar öncelik kazandı.

Aralıklarla (eşimi evimizde yaptığım dağınıklığa gücendirmeden) yaptığım aramalarda notlarımı bulamadım. Tam ümidimi yitirdiğim anda buldum. Kaldığım yerden notlarıma devam etmek için Milli Kütüphane internet sayfasına girdiğimde; “İnternet arşivi hazırlama çalışmalarımız aralıksız devam ediyor. Bitince yararlanabilirsiniz.” notu karşıma çıktı. Bu arşivleme 2006 yılında tamamlandı. Benim tekrar uzun süren trafik kazası, ardından sağlık sorunları  ve ameliyatlar dönemi başladı. Aralıklarla çıkarmaya çalıştığım notları bir türlü tamamlayamadım. “Zamanım var, şu anda yazmakta olduğum 6. ve 7. kitaplarımı bitirince yazarım.” diye ötelediğimde, birden kendimi açık kalp ameliyatında buldum ve “Ölüm başımda dolaşmaya başladı. Bu kitaba öncelik ver ve görevini tamamla.” diyerek kendime yeni bir çalışma planı yaptım.

2016 yılı 20-21 Aralık Atatürk’ün Kırklareli’ye gelişinin 86. yıldönümünde bir A4 kağıdına arkalı önlü notlar yazarak “Atatürk Kırklareli’ye (NEDEN) Geldi?” diye sorular taşıyan fotokopileri, CHP Çarşamba toplantısında ve Öğretmen Evi’nde arkadaşlarıma dağıttım. İlgi topladı. En çok ilgiliyi de SARANTALI KÖYLÜM GAZETESİ sahibi Mustafa Karaca toplamış olacak ki; elinde fotokopi yanıma gelip; “Bu sorular çok önemli, sen bunların yanıtlarını biliyor musun, yoksa soruyor musun?” düşüncesini dile getirdi. Yaptığım ön hazırlıkları kısaca özetleyince Mustafa Karaca’nın; “Yazmaya başla, ben bir taraftan da internet gazetemizde yayınlamaya başlarım. Hem yazar, hem de yayınlarız.” önerisi bna da çok çekici geldi.

Bilgisayarımda yarısına geldiğim ve her gün belleğimi en az 4 saat bu kitap için bir çalışmam vardı. Ya onu bırakıp bu kitaba başlayacak, ya da başka bir çözüm üretecektim.

Ürettiğim çözüm de Mustafa Karaca da görev üstlenecekti. Bu yönden önce düşüncemi onunla paylaştım: “Ben her gün Öğretmen Evinde dört saatimi geçiriyor ve bunun 2-3 saatinde de kitap okuyorum. Kitap okuma yerine kitap yazayım. El yazısı ile yazacağım için, yazdıklarımı bilgisayara aktarmak gerekir. Eğer bu yardımı yaparsan hemen yazmaya başlarım.” Önerimi Mustafa Karaca çok olumlu karşıladı ve yazma işini üstleneceğini sevinerek söyledi…

Yanılmıyorsam 25 Aralık 2016 tarihinden itibaren de, Öğretmen Evinde, tüm arkadaşlarımın gözleri önünde ve tanıklığında el yazım ile kitabımı yazmaya başladım. Arada bazı sayfaların arkadaşlarım tarafından okunmasını sağladım ve çok olumlu tepkilerini alınca hız kazandım. Kitabımı yazarken yurdumuzun genelinde ve Kırklareli özelinde geçen olayların da kitapta yer almasının tarihe tanıklık etme; geçmişten geleceğe uzanan ve gittikçe daha tehlikeli hal alan Laik Atatürk Cumhuriyeti yıkıcılarını sergileme açısından önem taşıdığını ve 68 kuşağı olarak bunları yazmamın da bir görev olduğu sonucuna vardım. Bu nedenle, kitabım benim de beklediğimden daha çok sayfaya ulaştı. Bu gün 25 Haziran 2017. Kitabımı yazmaya başladığımın altıncı ayı tamamlandığında kitabım da bitmiş olacak. En son gelişen Türkiye olaylarını da yazarak kitabımı tamamlamış olayım.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun 14 Haziran 2017’de Ankara’dan İstanbul’a uzanacak olan “Adalet” arama yolculuğu, bu gün 11. gününde ve ilgi giderek çoğalıyor. Biz de gittik. Bir gün yürüyerek aynı düşünceyi taşıdığımızı dile getirip destek verdik ve bu yürüyüşün ülkemiz için beklediğimiz “Adalet ve Demokrasi”yi getirebilmesi için “Kişisel ve partisel olmasına izin verilmemesini, bir kişiye (Enis Berberoğlu’na) değil, herkese adalet için yürünmesini, bu yürüyüşe, referandumda ‘hayır’ oyu veren %49 veya %54’ün katılımının ve desteğinin sağlanması gerektiğini, bu birlikteliğin bir manifesto haline getirilip, imzalanmasının önemini, yürüyüşün Enis Berberoğlu’nun tutuklu olduğu Maltepe Ceza ve Tutukevi’nde sona erdirilmeyip, Silivri ve Edirne’ye kadar uzatılması gerektiğini, 2019 yılındaki “Laik Atatürk Cumhuriyeti” ortak paydasını oluşturacak seçmenlerimizin özlemini duyduğumuz oy çoğunluğuna ulaşmaları açısından önem taşıdığını, Kurtuluşumuz için başka seçeneğimizin olmadığını” sözlü ve yazılı olarak dile getirdik. Amacımız kendimizi göstermek, Genel Başkanımızla görüntü vermek olmadığı için, başkaları gibi böyle davranışlarda bulunmadık. Köşe yazılarını okuduğumuz bazı kişilerin bu yöntemi seçmelerine ve “…… bu yürüyüşe …… arkadaşlarım için katılıyorum…” demeçlerine, hala ÖRGÜTLERİN BİRLİKTELİĞİNİ SAĞLAYAMAMIŞ olduğumuz için çok üzüldük. Dileğimiz sağduyunun ve solduyunun galip gelmesi ve yanlışlara düşülmemesi…

ATATÜRK’ÜN KIRKLARELİ’YE ZİYARETİ İLE İLGİLİ YAPILAN TÖRENLER

Anımsayabildiğim kadarıyla 1973 yılından itibaren, Atatürk’ün Kırklareli’ye geliş tarihinin ilk günü olan 20 Aralık tarihi Devlet Töreniyle kutlanmaya başlamıştı. 1973 tarihine kadar,1931 yılından başlamak üzere her yılın 20-21 Aralık tarihleri, Kırklareli Belediyesi, sivil toplum örgütleri organizasyonu ve halkın katılımıyla kutlanıyor, Kırklareli Valiliği de bu törenlere davet ediliyordu.

Organizasyon ağırlığı Belediyede olduğu için Belediye Başkanının olayı sahiplenmesine göre bir dönem çok görkemli yapılan anma törenleri, diğer bir dönem sönük geçiyordu. Bu durum Kırklareli halkımızı üzüyordu. O yıllardaki anma törenleri saat 15:00’de özel olarak hazırlanmış, süslenmiş, Türk Bayrakları ve Atatürk fotoğraflarıyla donatılmış olan tren, Kırklareli İstasyonu’na geliyor, davul, zurna ve halk oyunlarıyla karşılanıyor, sembolik olarak Kırklareli’ye geliş fotoğrafı ile İstasyon Caddesi’nde yürünüyor, Atatürk’ün ziyaret ettiği bir yer (bu her yıl değiştiriliyordu) seçilerek orada toplantı yapılıyor, konuşmalarla, şiir okumalarla, şarkı ve türkülerle, halk oyunlarıyla anma töreni zenginleştiriliyordu.

1973 yılında Kırklareli Milletvekillerinin TBMM’ne verdikleri bir önerge ile Atatürk’ün Kırklareli’ye geliş gününün ilki olan 20 Aralık tarihinin Devlet Protokolü kapsamına alınması kabul edildi. Artık bu önemli gün, Belediye Başkanlarının bakış açılarına göre değil, T.C. Devletinin bakış açısına göre kutlanacaktı. “Devlet Töreni” demek, Valilikçe hazırlanıp, Bakanlıkça onaylanan bir anma veya kutlama yazılı programının harfiyen uygulanması ve dışına çıkılmaması demekti. Tıpkı ulusal bayram kutlamaları gibi. Atatürk’ün Kırklareli’ye gelişi programında da, saat 15:30’da sembolik olarak trenin İstasyon Gar Binası önünde durması, tören görevlilerinin, başlarının üzerinde taşıdıkları büyük boy Türk Bayrağı ile vagonun kapısını açmaları, uzatılan Atatürk Büstünü alarak koşar adım söylenen marşlarla Vilayet Meydanındaki Atatürk Heykeline gelinmesi, çelenk sunulması, saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın ardından konuşmaların yapılacağı, şiirlerin okunacağı, marş, şarkı ve türkülerin söyleneceği (bu görev her yıl değişik bir liseye verilir ve protokole sunulurdu) Halk Eğitim Merkezi Salonu’na gelinirdi. Okulun hazırladığı programın öncesinde, Vali ve Belediye Başkanı kısa birer konuşma yapar, ardından bu konuda tek kitap sahibi Nazif Karaçam mikrofona gelir ve daha önce özetini sunduğun kitabını her yıl bir kez daha anlatırdı. Ardından tören biter, gelecek yıl aynısı tekrar edilmek üzere Devlet Töreni kutlama programı ilgili dosyaya konulurdu.

Sivil toplum örgütleri yönetimlerinde resmen görev almaya başladığım 1992’den (emekli olduğum yıl) itibaren, yönetimlerdeki arkadaşlarımızla birlikte yeni projeler geliştirmeye başladık. Kırklareli Valisi Ali Serindağ da katı devlet kurallarını yumuşatınca, Atatürk’ün Kırlareli’ye Gelişini kutlama gününde; ADD, ÇYDD ve TEMA sivil toplum örgütleri işbirliği ile Kofçaz ilçesi Elmacık Köyü İlkokulu önüne Atatürk büstü diktik. Askeri bandonun köye gelmesini ve bu etkinliğin devamı olarak da her ay pratisyen bir doktorun gelip gir gün süresince sağlık taraması ve tedavisi yapmasını, gerek görülen hastaların Devlet Hastanesine tedaviye gönderilmesini sağladık. Sivil toplum örgütleri olarak biz de her hafta köye giderek sorunlarını dinledik ve çözümler ürettik. Vali Ali Serindağ: “Size devlet kutlama programı içinde yer veremem. Bu protokol yasasına aykırı olur. Biz programımızı uygulayalım, siz de bir program yapıp uygulayın. Bizim program saati 15:30’da başlıyor. Siz sabaha alın ve bizi de davet edin. Böylece her iki program da uygulanmış olur.” çözümünü sundu ve uygulandı. Bu proje bizim için pilot uygulaması oldu. Bunun etrafında fikir jimnastiği yapmaya, düşünce fırtınası estirmeye başladık. Kırklareli Vali Yarımcısı Kasım Esen ile çok uyumlu çalışmalar yaparak, Kırklareli’nin uzakta kalan köyleri için, hem insan hem de hayvanlar için sağlık taraması ve tedavisi geliştirip, sivil toplum örgütleri olarak köy problem çözüm ziyaretlerimizi yaygınlaştırıp çoğalttık.

Bu arada köy ilkokulları kapanmış, 8 yıllık ilköğretim uygulamalarına gelişmiş, köylerdeki öğrenciler “Taşımalı Eğitim ve Öğretime” başlamışlardı. Artık köylerde Laik Atatürk Cumhuriyetinin temsilcisi olarak öğretmen yoktu. Türk Bayrağı her hafta göndere İstiklal Marşı eşliğinde çekilmiyordu. Köyler imamla muhtarın dünya görüşlerine bırakılmıştı. Bunun  sonucunda da köylerin okul bahçelerinde yer alan büstler kırılmaya, kaldırılmaya başlanmış, okullar yıkılmaya başlanmıştı. Biz bu durumları gittiğimiz köylerde görmüş ve raporlarımızla Valiliğe sunmuştuk. Bu arada Vali Ali Serindağ’ın tayini çıkmış, yerine bizim düşüncelerimize sıcak bakmayan bir vali gelmişti. Bu nedenle başlanılan iyi projeler de bırakılmıştı.

Derken Ecevit’in Demokratik Sol Parti’si (DSP) iktidar olmuş ve Kırklareli’ye de bu tarihe kadar gelmemiş olan, çalışkan ve Atatürkçü Vali İsmet Metin aranmıştı. Biz hemen ziyaretine gittik ve proje başlıklarımızı sunduk. Çok sıcak karşıladı, yazılı olarak sunmamızı, hemen uygulama başlanacağını bizlere müjdeledi.

PROJELERİMİZ

ATATÜRK ADINA YAKIŞAN KUTLAMA NASIL OLMALIDIR?

1- Atatürk’ün Kırklareli’ye geliş programına sivil toplum örgütleri de katılsın. Bu programlarda resmen yer alsın.

2- Her yıl ezberlenmiş olan kutlama programları yapılmasın. Her yıl Kırklareli Merkez ve ilçe köylerden en gerekli görüleni ele alınsın. Bu köy kalkınmasına önceki yılın 20 Aralık’ında başlansın, sonraki yılın 20 Aralık’ında tamamlanıp, başka bir köyün kalkınmasına başlansın. (Kırklareli’de her yıl 8 köy kalkınmış olacak)

3- Kalkınmaya katkı vermek üzere, köyden gelip kente yerleşmiş ve zengin olmuş iş adamlarının sponsorluğu istenecek, yanı sıra özel teşebbüslerden ve STÖ’lerden de destek ve sponsor alınacak.

4- Köy kalkınması, ekonomik, sosyal ve kültürel yönden ele alınacak ve alternatif ürün yetiştirme konularında kurslar açılacak.

5- Yalnız kalkınmak için seçilen köye değil, taşımalı eğitim yapılan tüm köylere, her sabah öğrencileri almak üzere giden minibüsle, Valiliğimiz Müdürlüğünün bir elemanı STÖ’lerin belirlediği elemanlarla gidecek ve devlet hizmetini köylerimizin ayağına götürüp, sorunlarını dinleyecek, çözüm üreteceklerdir. Dönerli olarak her müdürlük her gün ayrı bir köye gideceği için hizmet akışı da hızlanacak, merkezlerdeki müdürlüklerde olan yığılmalar önlenmiş olacaktır. Memurlar ve STÖ üyeleri aynı minibüsle döneceklerdir.

6- Kapanan köy okulları, “Köy Kültür Evi” olarak düzenlenecek, Halk Eğitim Merkezince kurslar açılacak, köyde nikah ve düğün salonu görevi yapacak, taşımalı eğitim öğrencileri, akşamları belli saatlerde okulda toplanarak, her hafta görevlendirilecek olan bir öğretmen (köyden de olabilir, STÖ üyelerinden de olabilir) gözetiminde, ertesi günkü derslerine hazırlanma, (etüt- mütalaa) çalışmaları yapacaklardır. Her okul bahçesinde Atatürk büstü olacaktır.

Vali İsmet Metin projelerimizi çok beğendi. Hep birlikte Kırklareli merkez köylerini gözden geçirdik ve Çayırlı Köyü’nü kalkındırmak üzere seçtik. Vali Bey, ilgili Vali Yardımcısını çağırarak, ilçe kaymakamlarına kalkınacak köy belirlemeleri için projemiz yazısıyla birlikte direktif verdi.

Projelerimiz, kaçınılmaz olarak bazı aksamalara uğrasa da iki ay içinde tıkır tıkır uygulanmaya başladı. Biz ADD, ÇYDD ve TEMA olarak bu durumdan övünç duyduk ve Genel Merkezlerimize de yazarak, Valimize teşekkür plaketi verilmesini, ziyaretine gelinmesini ve yurdumuzun diğer illerinde de benzer projelerin uygulanmasını önerdik.

Çayırlı Köyü Kalkınma Programı ilk kez devlet töreni programında yer aldı. Sabahtan tören köyde başladı, bitiminde Kırklareli’ye gelinip (trenden büst alınıp gelinmeden) çelenk sunuldu, saygı duruşu ve İstiklal Marşı sonrası Halk Eğitim Merkezi salonuna gidilerek, bizim projelerimiz anlatıldı, bu gidişle tüm köylerimizin çok yakında kalkınabilecekleri dile getirildi. Çayırlı Köyü kadın ve erkeklerinin konuşmalarıyla ve isteklerinin not alınmasıyla tören sona erdi.

Arkadaşlarımızla bir araya gelip başarılarımızı kutladık ve: “İşte STÖ ile devlet işbirliği böyle olur. Artık duvarları yıkıp ötesine geçtik. Yolumuz aydınlık…” dedik, di-ye-me-dik… Valimiz görevden alındı ve bizi valilik kapısından içeri almadılar… Bunların tüm belgeleri ADD, ÇYDD ve TEMA arşivlerindedir…

SON SÖZ

19 Mayıs 1919’dan içinde bulunduğumuz 2017 yılına kadar yaşanan olaylara baktığımızda; Laik Atatürk Cumhuriyeti’nin her an fesliler (saltanat isteyenler), sarıklılar (din devleti ve şeriat hukuku isteyenler) ve şalvarlılar (toprak ağaları ve Kürt milliyetçiliği isteyenler) tarafından iş ve güç işbirliği yapılarak, tehdit edildiğini, yıkılmak istendiğini görürüz.

Bu durum Laik Atatürk Cumhuriyeti’nin en güçlü olduğu, Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı yaptığı 1923-1938 yılları arasındaki 15 yılda dahi devam etmiştir.

Bu nedenle, Atatürk’ün Kırklareli’ye neden geldiğini, iyi analiz etmek için; yalnızca geldiği 1930 yılının 20-21 Aralık günlerini değil, önceki yılların olaylarını ve yazılacak kitabın yazım tarihine kadar yaşanan olayları da araştırmak, görmek, irdelemek ve Laik Atatürk Cumhuriyetinin tarihçe öyküsünü ve tehdit unsurlarını ana hatlarıyla anımsayıp, 1930 Türkiye’sine bakmak gerekir.

Ben böyle bir pencere açarak olaylara ışık tutmaya çalıştım. Bu yolu seçmekle de bir beyin jimnastiği, bir düşünce fırtınası, bir ortak anımsama koridoru açıp okurlarımın ufuklarını genişletmek istedim.

Özellikle kitabı yazdığım 6 ay içinde, Laik Atatürk Cumhuriyetine, Atatürk’e ve bu düşünceyi taşıyanlara karşı yapılan saldırı, ihanet, suç ve tehdit olaylarını da ayrıntılı olarak yazıp yorumlayarak 2017 Türkiye’sinin önceki yıllara göre nerelere sürüklendiğini, daha iyiye mi, yoksa daha kötüye mi gidildiğini gözler önüne sermek istedim. Böyle bir yöntem uygulayınca da kitabımda “Atatürk Kırklareli’ye (NEDEN) Geldi?” temasının (ana konusunun) yanı sıra, iki konu daha işlenmiş oldu. Birincisi; 1919-2017 yılları arası Laik Atatürk Cumhuriyeti’ne yönelik tehdit, saldırı ve kalkışmalar, ikincisi de; 25 Aralık 2016 ile 25 Haziran 2017 arasında geçen ve amacı yine aynı olan olaylar ile toplumun bu olaylara verdiği tepkiler.

Tepki göstermek; yasal olan itirazdan, isyandan, direnmekten geçer. Bizler Laik Atatürk Cumhuriyeti yıkıcılarına karşı, özellikle 2006 yılından başlayarak tepki gösterdik. Anımsayalım:

  • Görkemli Cumhuriyet mitingleri yaptık.
  • 2010 referandumunda meydanları doldurduk.
  • Gezi olayları ile dünyanın en görkemli direnişlerini sergiledik.
  • Ergenekon olaylarının kumpas olduğunu belgeledik.
  • 17-25 Aralık yolsuzluklarını belgeleriyle kanıtlayıp suçlularını da açıkladık.
  • Yerel seçimlerde “artık kurtuluyoruz” diye özlemle sandık sonuçlarını bekledik.
  • Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, ortak bir aday belirleyip, bize yakın siyasi partilerle hareket ettik.
  • 7 Haziran seçimlerinde AKP’nin %40 oyuna karşılık, muhalefetler olarak %60 oy oranına ulaştık, hükümet olmayı, kurmayı başaramadık veya beceremedik.

Seçim kaybeden RTE=AKP’nin iktidarı teslim etmemesine ses çıkaramadık ve “Ben seçilinceye kadar seçim” anlamına gelen “yeniden seçim” isteğine razı gelip, elimizdeki fırsatı kaçırdık.

Buraya kadar sıraladığımız 8 önemli tepki ve direnişleri sandığa taşıyıp oya dönüştüremedik. Bunun nedeni; örgütlerin birlikteliğini sağlayamamak, “en büyük örgüt bizim örgüt” söyleminden vazgeçememek ve bizimle aynı düşünceyi taşıyanları ortak bir paydada birleştirememekti.

16 Nisan 2017 referandumunda, halkımızın aynı düşünceyi taşıyanları bizleri “İzmir Marşı” eşliğinde “Laik Atatürk Cumhuriyeti” ortak paydasında birleştirdi ve bizlere göre %54, RTE=AKP’ye göre %49 oy oranına ulaştırdı ve aklımızı başımıza getirdi. ÖRGÜTLERİN BİRLİKTELİĞİNİ SAĞLAR ve ORTAK PAYDADA BİRLEŞİRSEK, oy oranımızı çoğaltır ve 2019 seçimlerinde kesin zafere ulaşırdık. Bu zamana kadar %25, en çok %30’larda olan sosyal demokrat oyların %50’leri bulması, örgütlerin birlikteliği ve ortak paydada birleşmenin başarısıydı. Kemal Kılıçdaroğlu bu gerçeği gördüğü için; “Bu başarı yalnız CHP’nin değil, ‘hayır’ oyu verenlerin tümünündür” diyerek bu birlikteliğin devamı ve çoğalması için çalışmalara başlamış, ardından ADALET ARAYIŞI için başlattığı Ankara- İstanbul arasındaki yürüyüş, birlikteliği pekiştirip çoğaltmada önem taşıyan bir eylem olmuştur. Önemli olan, geçmişteki sekiz tepki ve direnişte sandığa taşınamayan birlikteliğin, 2019’da “olmazsa olmaz” olarak sandığa taşınması ve Laik Atatürk Cumhuriyetinin kurtarılarak sonsuza dek yaşatılmasıdır.

Tarihimizi doğru okumalıyız: 1919 yılında başlattığımız Kurtuluş Savaşı (Kutsal İsyan) bir devrimdir. Kurtuluş Dönemi de 1922’den sonra başlayan devrimler sürecidir. bunların tümüne “Cumhuriyet Kazanımları” diyoruz. Kazanımlar 1950 yılına kadar devam etmiş, 1950’den sonra da kaybedilmeye, yok edilmeye başlanmış, 2017 yılına geldiğimizde ise kaybedilmeler, yok edilmeler doruk noktasına ulaşmıştır. Bu konu üzerinde  fikir üretip başımıza gelenleri doğru okumak zorundayız. Yoksa tüm Cumhuriyet Kazanımları, başarı değil de başarısızlık olarak gösterilip yok edilecektir. Yok edilen yalnız Laik Atatürk Cumhuriyeti ve Cumhuriyet Kazanımları olmayacak, bizler de çocuklarımız da ve de torunlarımızın geleceği de yok edilecektir.

Kitabımdaki ana konuya eklemlediğim ve yukarıda betimlediğim “Laik Atatürk Cumhuriyetine yapılan tehditler, saldırılar ve yıkıcı faaliyetler” ile “son 6 ayda yaşanan aynı tür olaylar ve toplumda verilen tepkiler” yer aldı. Bu yer alış çok büyük bir kaynak gerektirdiğinden ve her önemli, değerli bilgiyi içerdiğinden, 100 yılın özet bilgilerini belgeleriyle belleklerimize taşıdığından ötürü, “BAŞUCU” kitabı oldu. Kitaba sahip olanlar 1oo yılın bilgilerine ve belgelerine bir “tık” mesafesinde olacaklardır. Zannedersem bu bir ilktir.

Bu nedenle başlangıçta “ATATÜRK KIRKLARELİ’YE (NEDEN GELDİ?” adını verdiğim kitabıma bir ikinci adı da uygun gördüm. “%49 mu? %54 mü? ORTAK PAYDALARI LAİK ATATÜRK CUMHURİYETİ OLANALRIN ‘BAŞUCU’ KİTABI” dedim.

Bu kitabı yazmaktan amacım: 2019 yılı seçimlerinde gerçekleşmesini, yaşamım kadar istediğim ve özlediğim “ORTAK PAYDA İÇİN ÖRGÜTLERİN BİRLİKTELİĞİNİ SAĞLAMAK için; karınca kararınca katkıda bulunmaktır.

Karıncaya: “Nereye gidiyorsun?” diye sormuşlar. “Ormanda çıkan yangını söndürmeye” demiş. “Senin taşıdığın su ile orman yangını söner mi?” diye gülmüşler, karınca; “Ne yapayım? Gücüm bu kadar” demiş. Benim de gücüm bu kadar, daha fazlası olsa da verebilsem…

“Gücüm bu kadar” diyen karıncalar doğanın en güçlü hayvanı olan boğa yılanının en korkulu rüyasıdır. Ormanda sürünerek giderken derisine çalılardan bir çizik yiyen boğa yılanının çiziğine karıncalar hücum eder ve canından ederler. Bizler de birer karınca hesabıyla bir araya gelip çalıştığımızda ve gücümüzü birleştirip ortaya (sandığa) koyduğumuzda, deviremeyeceğimiz Laik Atatürk Cumhuriyeti düşmanı yoktur.

Yazdığım kitap, bu amaçlarımızın gerçekleşmesine katkı sunabilecekse; kendimi, ödenmesi mümkün olmayacak kadar borçlu hissettiğim, Atatürk  ve silah arkadaşlarına, devrimci arkadaşlarına ve Laik Atatürk Cumhuriyetine olan borçlarımın bir gıdımını ödemiş olacağım.

Sizler de bu ödemeye kendiniz adına katılmak istiyorsanız, ücretsiz olarak dağıtımını yaptığım “E-Kitap”ı en çok 1 TL’ye çoğaltıp yanınızdaki arkadaşınıza veriniz. Katkılarınız için daha şimdiden teşekkür eder, saygılar sunarım.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

25 Haziran 2017 itibariyle kitaplığımda 5512 kayıtlı, dünya görüşümü ve kültürümü oluşturan, “seçici” davranarak satın aldığım ve en önemli zenginliğim olarak kabul ettiğim kitabım bulunmaktadır. Bu kitaplarımdan binden fazlası, Atatürk, Kurtuluş Savaşımız, Devrimlerimiz ve Devrim Tarihimizle, demokrasi ve özgürlüklerle ilgilidir.

Ben binden fazla olan bu kitapları özümleyen ve bazı önem verdiklerimi (NUTUK gibi) tekrar tekrar okuyan biri olarak; belleğimde yer alan bilgileri bu kitabıma (yer, tarih, kişi ve belgelere tekrar bakarak) aktardım. Kitaplık kayıt defterimde bu kitapların adları yazılıdır. Bu nedenle yazılmamıştır.

DİĞER KAYNAKLAR

  • * Nutuk (Söylev) – Atatürk
  • * Tek Adam – Şevket Süreyya Aydemir
  • * İkinci Adam – Şevket Süreyya Aydemir
  • * Kutsal İsyan – Hasan İzzettin Dinamo
  • * Kutsal Barış – Hasan İzzettin Dinamo
  • * Türklerin Tarihi – Doğan Avcıoğlu
  • * Devrim Tarihi – Doğan Avcıoğlu
  • * Türkiye Tarihi – 4 Cilt – Prof. Ali Sevim, Prof. Yaşar Yücel
  • * Atatürk – Lord Kinross
  • * Bozkurt – H.C.Armstong
  • * Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği – Ahmet Taner Kışlalı
  • * Yapılanlar Atatürkçülükse Ben Atatürkçü Değilim – Nadir Nadi
  • * Atatürk ve Cumhuriyet – Anıl Çeçen
  • * Atatürkçünün El Kitabı – Sami N. Özerdim
  • * Diriliş – Çanakkale 1915 – Turgut Özakman
  • * Şu Çılgın Türkler – Kurtuluş Savaşı Destanı – Turgut Özakman
  • * Cumhuriyet – Kuruluş ve Devrimler – Turgut Özakman
  • * Öfkeli Yıllar – Altan Öymen
  • * Efendi – Soner Yalçın
  • * Beyaz Müslümanlar – Soner Yalçın
  • * Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor – Soner Yalçın
  • * Elveda Güzel Vatanım – Ahmet Ümit
  • * Atatürk Ansiklopedisi – Bilim Kurulu
  • * Atatürk’ün Bütün Eserleri – Kaynak Yayınları
  • * Adam – Yılmaz Özdil
  • * Başından Sonuna Her Yönüyle Kurtuluş Savaşı 1919-1922 Yılları – Cumhuriyet Kitap Kulübü
  • * Cumhuriyetin 80.Yılı – Kuruluş Devri ve Sonrası 1923-2003 Yılları – Cumhuriyet Kitap Kulübü
  • * İrtica – 1945-1999 Türkiye’de İrtica ve Emperyalizm – Cengiz Özakıncı
  • * Atatürk’ün Bana Anlattıkları – Falih Rıfkı Atay
  • * Çankaya – Falih Rıfkı Atay
  • * Atatürk’ün Hatıraları – Falih Rıfkı Atay
  • * Atatürk’ün Sofrası – Falih Rıfkı Atay
  • * Cumhuriyet Tarihi Yalanları – Sinan Meydan
  • * Atatürk ve Türklerin Saklı Tarihi – Sinan Meydan
  • * Akl-ı Kemal – Sinan Meydan
  • * 1923 Kurtuluş Ayarları – Sinan Meydan
  • * Atatürk’ten Hatıralar – Hasan Rıza Soyak
  • * Atatürk’le Yurt Gezileri – Kılıç Ali
  • * Atatürk’ün Yanında – Ruşen Eşref
  • * Atatürk’le Üç Ay – Ahmet Hamdi Başar
  • * Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler – Afet İnan
  • * Atatürk’ten Duymadığınız Anılar – Afet İnan
  • * Ankara Milli Kütüphane Arşivi – Atatürk İçin Hazırlanmış Yurt Gezisi (Trakya) Raporları
  •  Fotoğrafları,  Belgeleri ve Dokümanları
  • * Ankara Milli Kütüphane Arşivi – Trakya’da Yeşilyurt Gazetesi – Ali Rıza Dursunkaya
  • * Gazetenin 1929-1931 yılları arasındaki nüshalarında yayınlanmış, Ali Rıza Dursunkaya imzalı haber, yazı ve fotoğraflar ile 1930 Yerel Seçimleriyle ilgili yorumlar.
  • * 20-21 Aralık 1930 günleri, Atatürk’ün Kırklareli Gezisiyle ilgili haber, yorun ve fotoğraflar
  • * Atatürk Kırklareli’nde – Nazif Karaçam
  • * Suçumuz Köy Enstitüsü Mezunu Olmak – Hamdi İlker
  • * Domuz Dolabı – Köy Enstitülerinin Kapanış Öyküsü – Feyzullah Aktan
  • * Meydan Larousse Büyük Lugat ve Ansiklopedisi

– SON –