Bayramdere Köyü

1081

Keşkek Dede ve Keşkek Koru Efsanesi

Kırklareli Merkez İlçe’ye 17 km uzaklıkta şirin bir köyümüzdür Bayramdere. Ataköy’de 16 Haziran 2018 tarihinde yapılan 7. Keşkek Şenliklerini izledikten ve KEŞKEK hakkında yeterli araştırma ve bilgilere sahip olduktan sonra yolumuz ister istemez Bayramdere köyüne doğru yöneldi. Bu bölgede “KEŞKEK” denilince aklımıza hemen Bayramdere köyü gelir. Yıllardır Keşkek Dede Korusu hakkında anlatılan efsaneler hala canlıdır. Keşkek’in Ataköy ile ilgisi nedir derseniz eğer “KEŞKEK BAHANE KÖYLÜLERİMİZ İLE YILDA BİR DEFA BERABER OLUP HASRET GİDERMEK ŞAHANE” diye vereceğimiz cevap yeterli olur. Çünkü Keşkek Unesco tarafından “SOMUT OLMAYAN KÜLTÜREL DEĞERLER” olarak tanımlanmış ve koruma altına alınmıştır. Keşkek hem Ulusal, hem Uluslararası bir kültürel değer haline geldiği için insanlığın ortak mirası olarak düğünlerimizin, cenazelerimizin kısaca hüzünlü ve neşeli günlerimizde paylaştığımız ortak bir yemeğimiz olmuştur.

Keşkek somut olamayan bir kültürel miras olarak tüm insanlığın ortak değeri olmasına rağmen KEŞKEK DEDE ve KEŞKEK KORUSU Bayramdere Köyünün sahip olup saygı duyduğu bir kültürel efsane olarak Bayramdere’ de kalmıştır. Aslında bir efsane olarak kalması iyi olmuştur. Acımasızca ağaç katliamının yapıldığı ülkemizde ormanlık alanlar yavaş yavaş yok olurken KEŞKEK KORU’nun bu tahribat karşısında ayakta kalması mümkün olmazdı. Keşkek Dede ve Keşkek Koru’yu yaşanan ve anlatılan efsaneler ve insanların bu olaya inanması korumuştur. Halkın yaşadığı ve anlattığı ve yıllar geçtikçe efsaneleşmiş olaylar artık inancın ötesine geçmiştir. Sen efsanelere inanmasan bile inanan insanlara saygı duy ve inan.
Böyle başlıyor Bayramdere Köyü’nün hikayesi. 1.Murat 1360 lı yıllarda Rumeli’yi fethe başladığında alınmaya başlayan yerlere Anadolu’dan çeşitli sebeplerle kaçan veya göçen Türk boyları akın akın yeni alınan yerlere iskana başlarlar. Orta Çağ Kilisesinin baskı ve zulümleri, Papazların Cennetten arsa satmaya başladığı, din adamı değil emlak komisyoncusu gibi çalıştığı yıllarda bölgeye gelen Müslümanlar adaletli, insana dil, din, ırk ayrımı gözetmeden saygılı tavırları ve idaresi ile saygı ve kabul görürler. Balkanlarda o yıllarda söylenen söz bugün dahi unutulmamıştır. “Papazın külahını görmektense, müslümanın sarığını görmeye razıyım”.

Balkanlar yavaş yavaş Türk egemenliğini kabul eder ve yerleşim başlar. 1.Murat’tan önce de SARI SALTUK Deliorman ve Şumnu, Dobruca bölgelerinde insana sevgi, saygı ve adaletli idaresi ile etkili olmuştur. Bu sebepten Anadolu’dan gelen göçmenler öncelikle Şumnu civarına iskan edilmeye başlanır. Bir grup göçmen dere kenarında konaklar. Günlerden Bayramdır ve zorla koparılan topraklarından geldikleri yeni vatanlarında ilk BAYRAM NAMAZI bu insanlara nasip olur. Dere kenarında ilk kurulan bu köyün adı kılınan ilk Bayram namazından dolayı “BAYRAMDERE KÖYÜ” olarak kayıtlara geçer.

1360-1877  yılları arasında geçen 5 asırlık zaman dilimine bu bölgede huzur vardır, mutluluk vardır, insanlar dil, din, ırk ve renk ayrımı gözetmeksizin kardeşçe yaşar, kardeşçe birbirlerinin dini ve kültürel değerlerine saygı gösterirler. Herkes bilgisine, yeteneğine ve bölgenin imkanlarına göre bir işte uzmanlaşır. Zaten Osmanlının’ da Balkanlarda etnik, dini ve kültürel farklılıkların olduğu bölgede 500 yıl yaşamasının sırlarından biri bu düşünce ve idare yapısında saklıdır. Dere kenarında olduğu için derenin “ÇAKIL TAŞLARI” düven yapımında kullanılır ve bölgenin en ünlü “DÜVEN USTALARI” bu köyden çıkar. Bir başka köy davul yapımında ”DAVULCULAR”, bir başka köy ise AKDERE, Medresesinde yetişen ünlü alim ve bilim adamları ile ilim ve irfan yuvası haline gelir.

Düven, konusunda biraz bilgi verelim dersek eğer, o zamanın Biçer-Döğer makinası ile tanımlayabiliriz. Genç nesillerin unuttuğu harman dövme, yani buğdayın sapı, samanı ve tanesinin ayrıldığı işlemde en önemli araçtır döven. İki adet öküz veya at’ın çektiği bu tahta parçasının en önemli özelliği altına döşenen ÇAKIL TAŞLARI’dır. Çakıl taşları buğday demetlerini parçalar tane ile saman ayrılır ve kışın hem hayvanlara hem de insanlara yemeklik ekmek çıkar. Onun için düven kadar, çakıl taşları da önemlidir. Hani bir Atasözü vardır” BİR ÇAKIL TAŞINI BİLE VERMEM” diye. Çakıl taşları gerçekten önemlidir ve onların işlenmesi büyük ustalık ister. İşte bu güzel insanlar ve değerli ustalar Bayramdere köyünden çıkar. Tabii derenin de insanlara bahşettiği ÇAKIL TAŞLARI’ nı unutmamak gerek.  Çakıl taşı hakkında söylenen bu söz boşuna söylenmemiş demek ki.

Balkanlarda yaşanan bu mutlu düzen Avrupa’nın yaşadığı SANAYİ DEVRİMİ ile birlikte bozulmaya başlar. Avrupa’nın yeni nesil zengin sanayicileri Balkanların doğal kaynaklarına göz dikmiş, halkı ise sanayi ürünlerini tüketecek bir Pazar olarak görmeye başlar.

Sanayi Devrimini atlayan Osmanlı topraklarında yaşayan halkların ayrıcılıkları bir bir kaşınmaya başlar. Önce ırk ayrılığı ile milliyetçilik ateşi yakılır, sonra din ve dil ayrılıkları ile bu ateş körüklenir ve milyonlarca insanın ölümüne, göç etmesine, yaralanıp sakat kalmasına yol açan yangına döner ve savaşlar başlar.

Bu savaşların en kanlısı ve soy kırıma varan katliamların yaşandığı 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ( Halk arasında 93 Harbi olarak bilinir. Hicri 1293) olur. Güçlü Rus Ordusu ile Osmanlıyı kolay yeneceğini sanan Rus Çarı Plevne’de Gazi Osman Paşa’yı karşısında bulur. Tuna Nehri akmam der, Gazi Osman Paşa Plevne’den çıkmam der. Ruslar Ordularının sayıca ve teknik üstünlüklerine ve içimizde satın alınan hainlere güvenerek başladığı savaşta büyük bir yenilgiye uğrar. Gazi Osman Paşa Plevne’den çıkmam, Tuna Nehri’de her türlü ihanete karşılık akmam der. Rus Ordusu defalarca saldırır ve geri çekilir. Gazi Osman Paşa’ya İstanbul’dan beklenen yardım ve destek bir türlü gelmez. Tuna Bölge Komutanı Mehmet Ali Paşa, Gazi Osman Paşa Plevne’de savaşırken, Şumnu’da pehlivan güreşleri düzenler ve Ruslar buradan saldırmaz diye kendini avutur. Sol taraf kolayca çökünce ve İstanbul’dan yardım gelmeyince savaşı kaybedeceğini anlayan Gazi Osman Paşa karşı saldırı ile Plevne’den çıkmaya çalışır. Sonucu hepimizin okuduğu gibi savaş kaybedilir. Ancak Gazi Osman Paşa’nın savaşta kahramanlıkları öyle bir efsaneye döner ki Rus Çarı bile böyle bir kahraman askerin karşısında saygı ile eğilir ve kılıcını iade eder, Osman Paşa’ya bir savaş esiri gibi değil, bir misafir gibi saygı gösterir. Ancak Saray dedikoduları başlar. Padişah 2.Abdülhamit’e yakın çevreler “AMAN PADİŞAHIM, OSMAN PAŞA GELİRSE MAAZALLAH SİZİN TAHTINIZA GÖZ DİKER” diyerek Abdülhamit’i korkuturlar ve Gazi Osman Paşa’yı itibarsızlaştırmaya çalışırlar.

Balkanlarda acılı bir göç başlar. Milyonlarca insan zor koşullar altında evlerini, tarlalarını, birikimlerini ve en önemlisi hatıralarını, atalarının mezarlarını bırakarak yollara düşer. Dönüş yolu acı hatıralar ile dolu ve zordur. Ayrıca Rus Ordusunun ve onlardan cesaret alan Bulgar çetelerinin Türk köylerine ve göçmen kafilelerine karşı saldırıları artmaya başlar. Bölge halkı bu saldırılar karşısında mal derdinin unutmuş, canını nasıl kurtaracağını düşünmeye başlamıştır bu savaş iki ordunun savaşından ziyade etnik bir temizlik savaşına dönüşmüştür.
Önderliğini Pomak liderlerden Ahmet Timirski, (Timraşlı) Abdullah Efendi, Hacı Halil Efendi, Kara Yusuf Çavuş ve Hidayet Paşa adlı kişilerden oluşan “POMAK TİMRAŞ CUMHURİYETİ” i 16 MAYIS 1878 tarihinde Timraş’ta ilan edilir.  İstanbul’da bulunan ve Ayastefanos (Yeşilköy)  Antlaşmasını imzalamış olan devletlerin elçiliklerine gönderdikleri mektupla bağımsızlıklarını ve nedenlerini beyan etmişlerdir.

Rodop Hükümet-i Muvakkatesi mührünü taşıyan bu mektupta başlıca şunlara değinmişlerdir:

“…Silaha sarılmaktan maksadımız, kendi mal, can ve ırzımızı korumaktan ibarettir Ayastefanos Andlaşmasının yerine bir yenisi konmalıdır. Bulgarların irtikap ettikleri cinayetler, tarif olunamayacak kadar büyüktür, bölgemizin ahalisi kamilen Pomak ve müslüman olduktan başka buraya, aramıza, yüz bin müslüman göçmen de sığınmış bulunmaktadır. Ayastefanos Andlaşmasından sonra Ruslar ve Bulgarlar memleketimizi istila ettiler.. Biz ise hükümetsiz kaldık. Ruslar ve Bulgarlar, girdikleri yerlerde, sayısız mezalım ve ağza alınmayacak cinayetler işlediler. Mütecavizleri, geri atmak için silaha sarıldık. Eğer biz bir hükümet kurmamış ve bir zabıta heyeti düzenlememiş olsaydık, memleketimizde karışıklıklar çıkabilirdi. Meriç’in Güney-Batı tarafındaki topraklardan yeni Bulgaristan’a bir karış yer vermemenizi istirham ederiz. Çünkü idaremiz altında bulunan iki milyon Pomak ve Müslüman ahali, işitilmemiş cinayetlerle ismini kirletmiş olan ve her vakit düşmanımız bulunan bir hükümete boyun eğmektense yok olmayı tercih ederler.”

Pomakların bu şanlı direnişi ve kurulan Pomak Timraş Cumhuriyeti İstanbul Yeşilköy (Ayastefanos) önlerinde bulunan Rus Ordusunda tedirginlik yaratır. İstanbul’u almaya çalışırken Sofya’yı kaybetme riskini alamayan Ruslar, anlaşmaya razı olurlar. Tarihimizin bu sayfaları hala gizemini korumaya devam eder. Pomak Timraş Cumhuriyeti varlığı ile Balkanlardaki soy kırımı önlemiş, Rusları geri çekilmeye mecbur etmiş ve Bulgaristan Prensliğini korkutmuştur.  Her türlü olumsuz koşulara ve kirli politikalara rağmen Balkanlarda ( 16 Mayıs 1878-1885 arası sekiz yıl ayakta kalabilmesi bir mucizedir. Bu Pomak Mucizesi sayesinde Balkanlardan göç daha güvenli bir halde başlamıştır.

Trakya’da yeniden kurulan köyler

Kafileler halinde insan seli Trakya’ya akmaktadır. Ancak bu kadar insanı Trakya’da istemeyen 2.Abdülhamit, “ siz savaşmaktan kaçtınız, savaşmadan topraklarınızı bıraktınız” diyerek, gelen göçmenlere iskanda zorluk çıkarır ve pek çok aile Anadolu’ya Bursa- Karacabey-Biga taraflarına iskan edilir. Bazı kafileler ise Kırklareli Kavaklı Korusunda bulunan misafirhaneye yerleşirler ve iskan izni beklerler. (Bu Koru 1989 Göçünde yine misafirhane olarak kullanıldı. Bugün çeşitli ülkelerden kaçak gelen göçmenleri misafir ediyor. Kaderi göçmenler için yazılmış bir yer sanki)

2.Abdülhamit’e yakınlığı ile bilinen ve güvendiği kişi olan Ahmet Cevdet Paşa ( Kırklareli doğumludur)  Abdülhamit’i ikna eder “ bunlar savaştan kaçan değil, savaşa katılan ve kolu bacağı sakat kalmış, kırık dökük insanlardır” diyerek Kırklareli’ de kalmalarını sağlar.
Mülkiyeti ve geliri Padişah’ın özel masrafları ve Harem harcamaları için ayrılmış olan ve Padişah Mülkü anlamına gelen “ HAZİNE-İ HASSA” arazilerinin bir kısmı “Kırklareli-Kızılcıkdere- Bayramdere- Hamit Abad- Kırıkköy”” hattında iskan izni çıkar. Ancak Abdülhamit’in bir şartı vardır “BU KÖYLER YAŞADIKÇA  BENİM ADIM ANILA”
İlk köy savaş artığı dediğimiz savaş gazilerinden sakat kalanlar ve kolu- bacağı  eksik olanların kurduğu köy olur. Adına bu yakıştırmadan dolayı, önce “KIRIKLAR KÖYÜ”, daha sonra “KIRIKKÖY” ismini alır. Kırıkköy’ü , HAMİT ABAD izler. Burada 2.Abdülhamit’in vasiyet veya tasviyesi ile köyün ismi “HAMİTABAD”  olur ve sonsuza kadar 2.Abdülhamit’in ismini yaşatacak tek köydür. (KAYNAK: Macit Sabır- Hamitabad Köyünün Tarihçesi- E-Kitap olarak Sarantalı Köylüm Gazetesi İnternet sayfasında yayınlanmıştır. Link: e-kitap )

BAYRAMDERE KÖYÜ

Yukarıda yazdığımız sebeplerden ve zor şartlardan sonra Kırklareli’ne ulaşan Bayramdere’ liler  kendilerine tahsis edilen bugünkü yerleşim yerinde yeniden hayata başlamak üzere evlerini kurmaya başlarlar. Kendisi ile görüştüğümüz Köy İmamı Hamit Uludağ ‘ın anlattığına göre köy camisi yenilenirken cami avlusunda bulunan bir mezar taşında “ 1303 yılında Bayramdere köyü kuruldu” diye yazmaktadır.  Bugün miladi takvime göre 1887 yılına gelmektedir ki, bu tarihler artık tarihimizden belgeli ipuçlarını yakaladığımız yıllara rastlar. Çünkü Abdülhamit’in “SİZ SAVAŞMADAN TOPRAKLARINIZDAN KAÇTIĞINIZ” suçlamaları yersizdir. Bu insanlar savaşarak ve kırılarak buralara gelebilmiş gerçek kahramanlardır. Ancak buna rağmen 2.Abdülhamit ikna olsun diye Gazi Osman Paşa’ya gidilir ve ondan bu insanlar benimle birlikte savaştı, şehit oldu, gazi oldu yaralandı ve Anayurtlarına gelebildiler “ diye bir fetva verir. Bu belge Hamitabad köyünün arşiv belgelerinde orijinal hali ile bulunmaktadır.

İhaneti kim yaptı?

2.Abdülhamit’in Şumnu ve civarından gelen göçmenleri hainlik ve ihanet ile suçlaması konusunu incelemek üzere bir dostumuza ricada bulunduk. Şumnu doğumlu, 1989 göçü ile Kırklareli’ne yerleşen Şair ve yazar FİRDEVS BÜYÜKATEŞ’e konu hakkında bilgisine başvurabileceğimiz kimse var mı dır diye ricada bulunduk. Firdevs Büyükateş Bulgaristan Varna’da yaşayan araştırmacı-yazar, Rusça, Bulgarca tercümeler yapan, Varna Sabahattin Ali Kültür Derneği Başkanı Rüstem Mümin’den konuyu incelemesi ve varsa tarihi kayıtları göndermesini rica etti.

Hain Boğazı Savaşları

Balkanların en önemli geçit yerlerinden biri olan ŞİPKA GEÇİTİ’ nin en sarp ve geçilmesi imkansız yeri olan ve bugün dahi adı HAİN BOĞAZI (HAİNETO) diye anılan geçit Osmanlı Ordusu tarafından tutulmaktadır. Rus Ordusu defalarca saldırıya geçmesine rağmen boğazdan geçemez ve doğal şartlar gereği de geçmesi imkansızdır.  ŞİPKA Geçiti düşmeden Plevne ve Gazi Osman Paşa’nın mağlup edilmesi de imkansızdır. Ancak işin içine ihanet girince olayın seyri değişir. Savaşın en hızlı olduğu bir anda Osmanlı Ordusu geçiti bırakıp kaçar. Ruslar bu işte bir tuzak olduğu korkusu ile bir gün boyunca geçite saldıramaz. Onlar bile böyle bir hainliği düşünmemiştir herhalde. Sonra bakarlar ki Osmanlı Ordusundan kimseler yok.

Hain Boğazı kolayca geçen Rus Ordusu Şeynova köyünde yapılan savaşta Osmanlı Kuvvetlerini mağlup eder ve Plevne’nin ve ayni zamanda Balkanların kaderinin değiştiği acılı günler gelir. (Doç.Dr.Nedim İpek-1876-1977 Osmanlı-Rus Savaşı- araştırmasında konu detaylı olarak anlatılmıştır).

Bu incelemede dikkatimizi çeken en önemli konulardan bir tanesinin Osmanlı Ordusunda bulunan askerlerin kendilerine teslim edilen silah ve mühümmat sandıklarını açmadan savaş alanından kaçıp gitmesidir. Ordunun bir bölümü kahramanca savaşırken, bir bölümünün haince savaş alanından kaçmasının suçunu silahsız ve kendini savunamayacak köylere ve köylülere yüklenmesi adil değildir. Buna rağmen Türk köyleri sonuna kadar savaşır ve Gazi Osman Paşa’nın Plevne’de direnebilmesine destek olurlar. Gazi Osman Paşa bu durumları bildiğinden ve savaş alanında yaşadığından dolayı köylülerine sahip çıkar ve onların savaştan kaçanlar değil, sonuna kadar kendisi ile birlikte savaşanlar olduğunu bildirir Sultan Abdülhamit’e.  Bu insanlar savaşa katılmasa idi bu kadar gazi ve yaralı nasıl olabilirdi. İnsanlar kolunu bacağını kendisi m kırdı diye düşünmez mi insan.

Hüseyin Özkan, Mehmet Aktaş, Mustafa Konuralp, Osman Çakmak, Hamit Uludağ ve muhtar Kemal Çetintaş ile masamızda sohbete başlıyoruz. Tabi konu köyün tarihi ve KEŞKEK KORU ve KEŞKEK DEDE Efsanesi. Köyde yaşayan herkesin bir yakınının başına gelen veya başkalarından duyduğu bir Keşkek dede hikayesi vardır. Sultan 2.Abdülhamit’ten ferman çıkınca ve köyde iskan başlayınca hayat yeniden başlar. Eski acılar ve hatıralar henüz tazedir. Köye önce bir cami yapılır o günleri ve köyün zor şartları altında. Camiden çıkanlar eski alışkanlıktan olsa Cami çıkışında yüzlerini batıya dönüp dua ederler. Bu olay köy imamının dikkatini çeker ve insanları KIBLE’ye yöneltmek için sembolik bir mezar yapar ve başına bir taş diker. Son zamanlara kadar o taş yerindedir ve taşın üzerinde köy imamı HAMİT ULUDAĞ’ın okuduğuna göre “ 1303 Bayramdere köyü burada kuruldu”. O taş uzun yıllar köyün kuruluş belgesi olarak yerinde durur. Ancak eskiyen Cami binasın yenilenme aşamasında inşaat artıkları ile birlikte o tarihi taş kaybolur.

Köyün yaşlılarından Osman Çakmak’ın (80 yaşında) dedesinden ve babasından duyduklarını anlattığına göre köye ilk yerleşenler, köyün ihtiyaçları için cenaze için mezar tahtası, cami ve okul için veya köy yararına bir işte kullanılmak şartı ile bir alanı köy korusu olarak işaretlerler. Korunun alanı bütün köy halkının imece çalışması ile belirlenir. Bu çalışmalara tüm köy halkı katılır. Türklerin sevinçli ve hüzünlü günlerinin yemeği olan keşkek yapılır çalışanlar için. Kadınlar buğdayları hazırlar, sofraları kurar, erkekler etleri keser hazır hali getirir ve hep beraber türküler eşliğinde yemekler yapılır. Sonunda bu çalışmalara mistik bir hava vermek ve anlam kazandırmak için dualar edilir. İşaretlenen ve sınırları çizilen alan içinde kalan ağaçlardan hiç kimse bir dal dahi kesmeyecektir. Buradan bir dal keseninin hanesi iyi gün görmesin, hayvanları ölsün, arabaları yürümesin diye dualar edilir. Onun için bu korunun bir ismi de DUALI KORU olur. Bu duayı eden kişiye de KEŞKEK DEDE ismi verilir. Gerçek ismi unutulur ve Keşkek Dede halk arasında efsane olur.

Keşkek Dede’yi bir daha gören ve hatırlayan olmaz ama o, korunun bekçiliğine devam eder.
Bir gün bir çoban koyunlarını otlatırken ihtiyacı olan bir sopa keser. İlerledikçe arkasından birinin seslendiğini duyar “ÇOBAN O SOPAYI YERİNE KOY” Çoban yürüdükçe ses arkasından gelir. Çareyi kestiği sopayı yerine koymakta bulur zavallı çoban. Bu ve buna benzer hikayeler anlatıla anlatıla olay efsaneye dönüşür. Kimin inanıp inanmayacağının artık önemi kalmamıştır. Keşkek Dede koruyu bekler ve kimse bir dal dahi kesemez. Bir cenaze için mezar tahtası kesildiğinde, kışın okulda çocukların üşümemesi için odun kesildiğinde sesini çıkarmayan keşkek Dede, DUA dışında kalan sebeplerle korudan ağaç kesmeye kalkanlara kendini hissettirir.

1970 li yıllarda Askeriyenin kış tatbikatı sırasında askerler koruya gelirler ve çadır kurarlar. Köy korucusu İsmail Atalas askerleri Keşkek Dede konusunda uyarır. Genç subaylar bu tür efsanelere, hurafe gözü ile baktıkları için pek inandırıcı bulmazlar. Yine de köylülere saygısızlık yapmamak için dinlerler. Tatbikat bitip toplanma vakti geldiğinde birazda odun kesip götürelim derler. Kesilen odunlar Cemse ismi ile anılan Kamyonlara yüklenir. Ancak kamyonlar bir türlü çalışmaz. Askerler Cemseleri çekmek için köylüden traktör ile yardım etmeklerini isterler. Ancak her türlü zorlamaya rağmen Cemseler çalışmaz. Sonunda korucunun tavsiyesine uyarak kesilen odunlar Keşkek Dede’ye iade edilir ve Cemseler çalışıp gider. Şimdi buna ister inanın ister inanmayın. İster hurafe deyin ister efsane ama yaşanmış ve onlarca şahidi olan bir olay Hüseyin Özkan ile birlikte muhtar Kemal Çetintaş’ın kayınvalidesi Ümmühan Karakaya’yı ziyaret ediyoruz. 1923 doğumlu( 95 yaşında) Cumhuriyetle yaşıt, bir bilge, adeta yaşayan bir kütüphane. 5-6 yaşlarından itibaren köyün bütün hikayesini yaşamış ve yaşlılardan dinleyerek büyümüş. Köyün gelişi ve kuruluşu ile ilgili tüm bilgiler yaşayan insanlardan ve birinci ağızdan. Pırıl pırıl bir belleği var. Her olayı tam olarak hatırlıyor ve anlatıyor.” 5-6 yaşlarında Kuran okuduktan sonra Hocalarımızın nezaretinde Keşkek Koruya gider işaretlenmiş alanın etrafında Kuran okuyarak dolaşırdık.

Keşkek Dede’nin duasını tekrar eder, Korudan bir ağaç kesenin Çocuğu olmasın, hayvanları doğurmasın, sütleri sağılmasın diye dua ederdik” diyor. Ve bir hikaye de o anlatıyor. Bu dualara inanmayan bir köylü başka köyden gelip Keşkek Koru’da kışla kurar ve hayvanlarını getirip kışlaya yerleştirir. Köylüler uyarırlar, “ağaç kesme, kendin için kullanma vs.vs.”. Çoban kimseyi dinlemez. O gece yıldırım düşer ve kışlası yanar. Keşkek Dede yine insaflı davranır hayvanlarına dokunmaz ama, hayvanlarda süt vermez. Çoban çareyi Koruyu terk etmekte bulur.

Hüseyin Özkan ile birlikte köyün bir başka bilgesi Keşkek Dede’nin torunu Gülsüm Konuralp’i ( 80 yaşında) ziyaret ediyoruz. Dedesinin artık bir efsane olmasından memnun . Zaman zaman geceleri insanları korkutmadan feneri ile Koru’da dolaştığını görmüş. Görünen insan değil elbet, hareket eden ve Korunun sınırlarına çıkmayan bir ışık huzmesi. Dinleyince bile insanın tüyleri diken diken oluyor.

Çift sürmeye tarlaya giden Yusuf Ağa’nın mandalarının boyunduruğu kırılır. Hazır korudan geçerken bir dal keseyim der. Kırılan boyunduruğu onarır. Ancak kestiği dal mandasının boynuna batar ve …

Hikayeler böyle gidiyor. Hüseyin Özkan ile birlikte yolumuzu KEŞKEK KORU’ya yönlendiriyoruz. Köyden yaklaşık 2-3 km uzaklıkta ağaç denizi gibi yemyeşil bir alan. Keşkek Dede muhtemelen Deli Ormanlı olmalı diye düşündüm. Keşkek Koruya baktıkça Ağaç Deniz denilen Deli Ormanın ormanlarını özlüyordu mutlaka.

Arabadan inip Koru’ya adım atmıştık ki yolumuz kocaman bir yılan tarafından kesildi. Yılan bizi görünce hemen bir ARDIÇ AĞACI’nın köküne doğru kayboldu. Sanki Keşkek Dede bize ilk uyarısını yapıyor gibi geldi. Fakat bu mevsimde ve bu saatlerde yılanların İstasyon turu olduğu için olsa gerek bol miktarda herkesin gördüğü bir olay deyip geçebilirdik, ama yine de aklımıza Keşkek Dede gelmedi değil.

Efsaneden çıkıp biraz gerçeğe dönersek eğer bugün Bayramdere’ ne neler oluyor, neler yaşanıyor. Bayramdere köyü uzun yıllar merkeze hem çok yakın, hem çok uzak kalmış. Yeni yeni şehrin nimetlerinden faydalanıyor. Muhtarın gayretleri ile su olayı çözülmüş, alt yapı çalışmaları devam ediyor. En önemlisi çeşitli sebeplerle köyden göç etmek zorunda kalanlar ekonomikleri düzelince ve de emekli maaşını da hak edince köye dönüşler başlamış.

İSMAİL KAYA

İsmail Kaya, köye yeniden bağcılığı getirmeye çalışıyor. Yeni ekmeye başladığı 36 dönüm bağında çalışırken ziyaret ediyoruz. Boşa kaybedecek bir dakikası bile yok. Daha önce ekmiş olduğu b10 dönüm civarında bağından elde ettiği üzümleri Fransa’ya pazarlamış. Müşteri talebi olunca bir 36 dönüm daha ekiyor. Şaraplık ve pekmezlik olarak. Köylümüzün buğday para etmiyor, ayçiçeği taban fiyatı düşük, ürettiğimizi pazarlayamıyoruz gibi şikayetlerine kapak olsun diye kendi müşterisini oluşturmuş. İlerleyen teknoloji ile birlikte küçülen Dünya’da ticaret artık sınır tanımıyor. Sen iyi ve kaliteli bir ürün üretirsen alıcısı mutlaka seni bulur. İsmail Kaya ayni zamanda iyi bir bal üreticisi. Ürettiği organik balların müşterisi şimdiden hazır. Köylümüze alternatif ürün ve Pazar konusunda iyi bir model. Köylümüzün ondan öğrenmesi gereken çok şey var.  İsmail Kaya “BAL ve ÜZÜM,- ARI ve BAĞ beni hiç yanıltmadı ve aldatmadı” diyor. Hani deriz ya hep Kırklareli Bağ şehriymiş demek eskilerin bir bildiği varmış.

Köyde yine bir alternatif ürün olarak Hüseyin Özkan’ın karpuz tarlasını ziyaret ediyoruz. İlk hasadı Hüseyin Özkan koparıp bize hediye ediyor. Organik ürünün tat ve lezzeti bambaşka oluyor. Harika bir lezzet ve koku. Kırklareli halkı hormonlanmış ürünler alacağı yerde kendi köylüsünün doğal ürünlerini tüketmeli. Bundan böyle hedefimiz yerel üreticileri desteklemek amaçlı olmalı ve “Yerelde  Üret-Yerelde Tüket” slogan olarak yayılmalı.

BAYRAMDERE- VESELİNOVA

Bayramderelilerin ilk Bayram Namazını kıldığı ve yerleştiği köy 1921 yılına kadar BAYRAMDERE olarak kayıtlarda yazılıdır. 1921 yılında köyün ismi, Köy’ün güneyinde bulunan ve adına” VESELİNOVSKİ ŞELALESİ) denilen şelaleden dolayı VESELİNOVA ismi verilir. Bu durum 1934 yılı kayıtlarına kadar halk arasında “Bayramdere”,  resmi kayıtlarda “VESELİNOVA” olarak devam eder ve 1934 yılından sonra VESELİNOVA ismi yerleşir halk diline. Köyün nüfusu sanki Kırklareli Bayramdere köyü ile eşit gider ve 800 civarında olur. 2001 nüfus sayımında köyün nüfusu 819, 2011 yılında 593, 2015 yılında 705  kişi olarak yazılmıştır. ( 2011 Yılında 593 olan nüfusun 388 Bulgar, 189 Türk)

Bu arada Bulgaristan’ın ilk Cumhurbaşkanı JELU JELEV Bayramdereli hemşehrimizdir.

BAYRAMDERE’de Politika

Bayramdere köyünde ilk olarak 1976-1980 yılları arasında Dr.AHMET KAYA CHP Belediye Meclis Üyesi olarak görev yapmıştır. Ahmet Atalas ise Doğru Yol Partisi 1989-1994 yılları arasında İl Genel Meclis Üyeliği yaparak Kırklareli halkına hizmet vermişlerdir.

Ahmet Atalas’ı daha önceki yıllarda tanıdığımız için Babaeski’de bulunan işyerinde ziyarete gidiyoruz. Babası Mustafa Atalas’ın 20 yıl boyunca Bayramdere köyü muhtarlığı yaptığını ve köye hizmet verdiğini öğreniyoruz. Ahmet Atalas ile sohbetimizde babasının öğlenleri saat 12-14 arası mutlaka iki saat uyuduğunu ve bugünkü sağlığının ^(93 yaşında) düzenli uykuya bağlı olduğunu belirtiyor. Keşkek Dede korusu ile ilgili onlarında birebir yaşayıp şahit olduğu müşterek Keşkek Dede efsaneleri var.

EYÜP KAYA

Keşkek Dede’nin anne tarafından birinci derece torunu olan emekli kütüphaneci Eyüp Kaya ile Bayramdere köyünü konuşmaya devam ediyoruz.

Eyüp Kaya, yıllarca Kırklareli Halk Kütüphanesinde çalıştığı için kitap okumaya ve yerel tarihe meraklı bir kişi. Köyü ilk kuranların içinde baba tarafından dedesi EMİN HOCA, anne tarafından dedesi Keşkek İsmail ( Keşkek Dede), Halil Ağa ve Çoban Ağa’nın olduğunu söylüyor. Babasının dedesi olan Emin Hoca İstanbul Fatih Medresesinde dini eğitimini aldıktan sonra tekrar Bulgaristan’a Bayramdere köyüne döner. 93 Harbi’ne kadar her şey yolunda giderken savaş tüm Balkanları etkilediği gibi Bayramdere köyünü de etkiler. Bayramdere köyünden önce bu 5-6 aile göçe başlar. Ancak zorluklar orada olduğu gibi burada da kendini gösterir ve yıllar süren bir iskan sorunu yaşanır. Eyüp Kaya’nın dedesinden dinlediğine göre yeni gelen göçmenler iskan edilecek yer ararken bugün kü Bayramdere köyü civarında orman içinde eski bir Kilise binası görürler. Demek ki buralarda daha önceleri yaşam varmış diyerek Orman ve dere kenarı arasında ki bölgeye yerleşmeye başlarlar. Bu kilise son zamanlara kadar ayakta kalabilmiş ancak daha sonra bina yapımlarında kesme taştan olan taşları sökülerek evlerin temellerinde kullanılmış. Kırklareli civarında olan bir çok kilisenin uğradığı akıbete uğrayıp yok edilmiş. Bunların içinde Üsküp Kasabasında olan ünlü Ayasofya Kilisesi, Bedre, Eriklice ve Polos Kiliseleri gibi onlarca kiliseyi sayabiliriz. Taşların binaların temelinde kullanılması için bir tarih yok edilmiş.
Emin Hoca, Bayramdere köyünü kurduktan sonra Bulgaristan’da bulunan anne-baba ve diğer köylüleri Türkiye’ye getirmek için yollara düşer. Gittiğinde anne-baba ölmüştür ve köyde artık yeni ve zorlu bir yaşam vardır. 6 günlük bir yolculuktan sonra bugünkü yaşam alanları olan Kırklareli Bayramdere köyüne yerleşirler.

Köye girişte sol tarafımıza denk gelen yerde “SUSAM ÇATAĞI” denilen bir yerden bahsediyor Eyüp Kaya. Konuyu merak edip incelemiş ve bir zamanlar o bölgede SUSAM ekimi yapılıyormuş. Şimdi ki nesiller SUSAM’ın adını bile unuttular. Yediğimiz simitler de olamasa susam’ı biz de unutuyor gibiyiz.

Bugün adı Kofçaz Kazsı olan köyümüzün eski isminin “KEŞİRLİK” olduğu aklımıza gelince ve Keşir’in Orta Asya’da dilimizde “HAVUÇ” olduğunu hatırlarsak, belki buralar da eski izlerimizi rastlarız diye düşünmek mümkün oluyor. Hani belki “SUSAM KÖY” denilse de olurmuş.

MANDIRA GÖLÜ veya Mandır Köy denen bölgede bulunan çanak çömlek kalıntılarının içinden kül çıkınca hazine avcılarının dikkatleri buralara yönelmiş ve kısa süre de yörede bulunan höyükler kazılarak imha edilmiş. Maalesef bu tür hazine yağmacılarına karşı alınacak ciddi önlemler olmadığı için tarihi değerlerimiz yok ediliyor. Belki bir TRAK MEZARI veya Trak köyü olabilir ihtimali daha ağır basıyor. (MUSTAFA KARACA)