Beyci Köyü

Kırklareli’ ne 46 km, Kofçaz İlçesine 20 km uzaklıkta şirin bir sınır köyümüzdür BEYCİ KÖYÜ.

İnternet bilgilerine bakarsak, köyün bir Bulgar köyü olduğu ve halkının da Pomak olduğunu, yemekleri ve gelenekleri hakkında bir bilgi olmadığına dair birkaç satır yazı görebilirsiniz.  Beyci Köyü uzun yıllar Tatlıpınar Köyünün bir mahallesi olarak kayıtlarda kalmıştır.

Tatlıpınar Köyünün Penço mahallesi olarak bilinen Beyci Köyü, Bulgar vatandaşlarımızın oturduğu bir yer imiş. Balkan Harbinde bölge Bulgar işgaline uğrayınca ferdi ve fevri birçok tatsız olay yaşanmış. 2. Balkan Harbi sonrası bölge tekrar geri alınınca Bulgar vatandaşlar köyden ayrılmak zorunda kalmış. Bulgarlardan boşalan evlere ise yavaş yavaş Tatlıpınar köylüleri yerleşmeye başlamış. Dolayısıyla köy bir Bulgar köyüdür, ahalisi pomaktır gibi bilgiler eksik ve yanlıştır. Beyci köyü Tatlıpınar köyünden gelen Türk vatandaşlarının yaşadığı bir köydür ve alevi inancı yaygındır.

Köy 1912-1952 yılları arasında Tatlıpınar Köyünün Penço mahallesi olarak yaşamını sürdürmüş. Buradaki Penço ismi bizi yanıltmasın. Bu durumdan rahatsız olan köylüler bir mahalle olarak kalmaktansa kendi köy tüzel kişiliklerini kurma çalışmasına girmişler. Köy’e resmi heyetler gelip gitmeye başlamış. Gelene “ Beyim hoş geldiniz”, gidene “ beyim güle güle” dendikçe bu hitap tarzı dikkatleri çekmiş. Gelen memur “amma beyci köysünüz beya, madem öyle köyün adı “BEYCİ” olsun” deyince, herkes bu isim üzerinde mutabık kalmış ve 1953 yılından itibaren köyün resmi adı “BEYCİ KÖYÜ” olmuş.

Köyde kimlerin yaşadığına, örf ve adetlerine, neler yiyip neler içtiklerine bakacak olursak. Köy tipik bir orman köyü ve Türk köyüdür. Kurulan sofraları dost sofrasıdır, kardeşlik sofrasıdır. O sofralara her gelen oturamaz, herkes içinde kurulmaz. Sofrada dostluk vardır, sevgi vardır, saygı vardır. İnsan olan herkese açıktır amma, Hz.Mevlana’ nın dediği gibi “ kim olursan ol, gel” denmez. Bu sofralara “nasbini alan gelsin“ düşüncesi ile oturulur. Onun için bu sofralar çok zengindir. Bir tas çorba bazen 30 kişiye yetecek kadar çoktur, bir tencere fasulye bazen bir sofrayı doyurur. Sevgi, saygı gibidir. Paylaştıkça çoğalır.

Beyci köyü Balkan Savaşı sırasında Bulgar işgalini, 1. Dünya Savaşı sırasında Yunan işgalini yaşamış. Üzüntülü geçen işgal ve yokluk yıllarının acısın yaşamış. Köyde eskilerin hatırladığı ve asla hatırlamak istemediği bir “KABAK MUHAREBESİ“ olayı yaşanmış. Köy, dere kenarında bulunan tarlaları bostan ve meyve bahçesi olarak kullanıyormuş. Bostan ve kabak ekimi her ailenin ihtiyacını karşılayacak kadar yapılıyormuş. Bir gün bostan bekçisi, “komşunun tavuğu komşuya kaz görünür “ misali, komşunun bostanına dadanmış. Komşunun bostanından kopardığı kabakları, önce kendi bostanının köküne bırakıyor, daha sonra da sanki kendi bostanından koparmış gibi herkesin gözü önünde evine götürüyormuş.  Kabakları azalmaya başlayan komşu durumu fark edince kızılca kıyamet kopmuş.  Komşuya hesap sormaya gidişi ölümü olmuş. Olayı duyan ağabeyi katilin eşini öldürmüş. Eşi ölen adamda ağabeyi öldürünce bir kabak için dört kişi canından olmuş. Bu olay çevre köylerde, aileler arasında büyük üzüntüye sebep olmuş. O, TATSIZ GÜNE KADAR KAVGA BİLE OLMAYAN KÖYLERDE, dört kişinin bir kabak yüzünden ölmesi uzun süre anılardan silinmemiş.

Olayda kabak, yine kabağın başına patlamış. Köylü bir daha dere boyuna kabak ekmemiş ve uzun yıllar kabağın ismini bile duymak istememiş. Olaydan birkaç yıl sonra bölgede büyük bir kuraklık yaşanmış. Gürül gürül akan dereler, çobanların su içtiği ve hayvanlarını suladığı pınarlar kurumuş. Çevre köyler toplanıp, ( Malkoçlar-Aşağı Kanara-Yukarı Kanara- Tatlıpınar) Beyci Köyünde “”adına daha sonra “ DERE KURBANI” denecek olan yağmur duasına çıkmışlar. Dualar okunup kurbanlar kesilmiş ve kuraklıktan kurtulmak için adaklar adanmış. Bu gelenek o yıllardan beri devam etmektedir.

Hasan Hüseyin Aslan’ dan kurban ile ilgili bir şiir

Akıl ermez yaradanın sırrına
Acep bilmem kime indi bu kurban
Üç  ayağı bağlı birisi boşta
İsmail Nebi’ ye indi bu kurban(koç kurban)
Cihanda söz iken özü çoğ iken
Davut sofradayken Musa yoğ iken
İsmail’ e inen kurban sağ iken
Muhammed Ali’ ye indi bu kurban(Koç kurban)
Bu yolun aslıdır güruh-u nacı
Adem’le Havva’ da kaldı bir ucu
Hızır Nebi’ deydi ipinin ucu
Pir Bektaş Veli’ ye indi bu kurban(Koç kurban)

(Hüseyin Yaltırık tarafından 1985 yılında türkü olarak derlenmiştir.)

Köyde yaşam kolay olmamış elbette. Kışın yollar kardan kapandığında günlerce evlerinden dışarı çıkamamış insanlar. Böyle bir kış gününde Orta Okula kayıt yaptırmak için köyden, Kırklareli’ ne doğru yola çıkan Yamen Kayan ve arkadaşları kuvvetli bir kar fırtınasına kapılır. Tastepe Köyüne geldiklerinde hava kararmış tipiden ve yağan kardan yol değil köy bile görünmez olmuştur. Tastepe köyünde bir eve sığınırlar ve geceyi orada geçirirler. Trakya insanı böyle işte okumak için nelere katlanmış.  Doğuda yapıldığı gibi “ nerede bu devlet diye” bağırmamış kimse. Kış şartlarıdır diyerek olayı kabullenmişler ve hayat böyle devam etmiş. Hiçbir zaman devletine ve onun görevlilerine saygısızlık etmemişler.

Köy yavaş yavaş çoğalmaya, nüfus artmaya başlayınca, yeniden bir göç şarkısı dillerde dolaşmaya başlamış. 1960-70 yılları arasında köyde ilkokul çağında 70 civarında öğrenci varmış. Köy okulundan cıvıl cıvıl öğrenci sesleri geliyormuş. Köyün büyükleri çevre köyler ile birlikte Lüleburgaz İlçemizde satılığa çıkan “YENİ BEDİR” köyündeki çiftliği satın alarak, aralarında paylaşmışlar. Herkes gücüne göre 1 veya 2 hisse alarak köyden göç etmeye başlamış. Lüleburgaz, İstanbul’ a yakınlığı, topraklarının daha verimli olması sebebiyle daha cazip gelmiş Beyci Köyü sakinlerine.

Yeni Bedir’e gidenleri yenileri takip etmiş, büyüyen çocuklar lise okumak için köyden ayrılmış ve köyün nüfusu giderek azalmaya başlamış. Bugün köy 20 hane ve 100 kişi ile en düşük seviyeye gelmiş.

Köy muhtarı Hakkı Bodur yeni projeler ile köyde yaşamı cazip hale getirmeye, azalan nüfusu biraz olsun çoğaltmaya çalışıyor. Bu konuda yavaş yol alsa da, bir gün köye dönüşün hızlanacağına ve köylerin daha huzurlu yaşam alanları olacağına inanıyor. Hele Malkoçlar Muhtarı Mustafa Aydoğdu’ nun projeleri hayata geçip, Malkoçlar sınır kapısı açılır, Bulgaristan ile sınır ticareti başlarsa, planlanan gölet kısa sürede faaliyete geçip sulama sorunları çözülürse bölge yeniden bir cazibe merkezi haline gelecektir.

1976-77 yılları arasında köyde öğretmenlik yapan ERDOĞAN KANTÜRER’ in o yıllardaki öğrencileri de toplantımıza katılınca sohbetimizin konusu anılara doğru gitmeye başladı. Kantürer köye geldiğinde öğrencilerin hiç gülmediğini ve öğretmen karşısında gülmekten korktuklarını fark eder. “ niye gülmüyorsunuz” diye sorduğunda “ öğretmen kızar, ayıptır” diye cevap alır. Olur olmaz her şeye gülünmez elbette ama, gülünmesi gerektiği yerde gülmenin kimseye bir zararı olmadığın ve buna ne öğretmenin ne de başkasının kızacağını anlatmak uzun zamanını alır öğretmen Kantürer’ in. O günden sonra köyde çocukların şen gülücükleri duyulmaya başlar. Ancak öğretmen Kantürer’ in Beyci Köyü öğretmenliği uzun sürmez, merkeze alınır. Çocuklara tarih, coğrafya, matematik öğreteceğine gülmeyi öğreten öğretmenin ne işi var köyde, komünist mi ne..?

Köyde şimdi okul kapalı, birkaç küçük öğrenci de taşımalı sistem gereği, Kofçaz İlçeye gidiyor. Okul bomboş ve terk edilmiş gibi. Neyse ki köy imamı okulun lojmanını bu terk edilmişlikten kurtarıyor. Okullardaki Atatürk büstleri Valilik emri ile “ temizlik ve bakımı yapılmak üzere” yıllar önce toplanmış. Ancak nasıl bakım ise bugüne kadar hala yerine konulmuş değil. Ancak Beyci Köyü muhtarlığı yeni bir Atatürk büstü alarak bu açığı kapatmış. Sınır köyümüzde dalgalanan Türk Bayrağı altında tertemiz Atatürk büstü köye giren herkesin dikkatini çekiyor.

Köyde böyle bir toplantı olur misafirler gelirde civar köylerin haberi olmaz mı hiç. Malkoçlar Köyü Muhtarı Mustafa Aydoğdu, Aşağı Kanara Köy Muhtarı Ali Bayar ve eski muhtar Emin Demir katılan konuklarımız arasında idi. Ancak asıl gelmesi gereken kişi Tatlıpınar köyünden Nazmi Kayan’ ıda aramızda görmek istiyorduk. Kırklareli’ nde yaşayan Beycililerden öğrendiğimize göre köyün asıl tarihi ve hikayeleri onda imiş. Çağırmak ayıp olur, biz köye gidip alalım diye ısrar ettik. Ancak burada köylülerin ince bir oyununa geldik. Köyde birkaç fotoğraf çekelim diye zaman ayıralım dediler. Bizim fotoğraf çektiğimiz süre içinde bir araba gidip Tatlıpınar’ dan Nazmi Kayan’ ı alıp gelmiş.

Asıl sohbet işte ondan sonra başladı. Nazmi Kayan bilge kişiliği, davranışları, yaşadığı olaylar ve olayları anlatış biçim ile tam bir yaşam üstadı. Genç nesillerin henüz yaşarken böyle bilgelerden ders alması gerekir diye düşünüyorum. Söylediği nefesler, Nazım Hikmet’ in şiirleri gibi buram buram memleket kokuyor, sevgi saygı kokuyor. İnsanlar bir sofraya oturmasını biliyorsa eğer, o sofrada ne yendiği değil, neler paylaşıldığı daha önemlidir. Fakat asıl önemlisi o sofradan nasıl kalkılması gerektiğidir.

Nazmi Kayan kuraklık günlerini anlatan nefesinde bizlere şöyle seslenir;

Baytarlar geldiler şap aşısı yaptılar
Hayvanlarımız telef oldu, ölüsünü attık, dirisini sattık
Kalmadı bu işte hayır
Hayvanları otlatalım dedik
Köy kenarı kabaklık
Üste çıktık yasaklık
Sınıra geldik asker çattı
Çamlık boyuna indim çamlık bekçisi çıktı
Kırlarda koyun, evlerde kuzu
Kalmadı bu işin ne tadı ne tuzu.

Diye köylülerin yaşadıkları zorlukları anlatıyor. Dizelerde bile köylünün köyünde ne zor şartlar altında yaşadığı anlatılmaktadır. Köylüye, köyünde her şey yasak. Ondan sonra da köylümüzden hayvancılık yapmasını beklemişiz. Bu insanlar gönüllü sınır bekçileri olarak korunması gerekirken, onlara hayatı zehir etmek için her türlü zorluğa başvurmuşuz, kanun adına, yasaklar adına.

Köy önemli bir halk şairi yetiştirmiştir. Alevi töre ve geleneklerini satırlarında dile getiren Hasan Hüseyin Aslan’ ın dizelerinde memleket sevgisinin önce köyünü, törelerini  ve büyüklerini sayıp küçüklerini sevmekten başladığını, bu sevginin insanı zaten memleket sevgisine götüreceğini belirtir. Hasan Hüseyin’ in şiir ve nefesleri Hüseyin Yaltırık tarafından bestelenmiş ve Trakya Türküleri antoljisinde yerini almıştır. İşte bu yüzden alevi vatandaşlarımız arasında bitmeyen bir Atatürk sevgisi, asla sönmeyecek olan bir vatan ateşi yanmaktadır. Hasan Hüseyin Aslan’ ın şiir ve nefeslerinden birkaç örnek okursak bu derin felsefeyi daha iyi anlamış oluruz.

Ah Etme Gönül
Ah etme gönül derdine bir çare bulursun
Hep bende değil sende de bir yare bulunsun
Hep sev bir güzeli vaslına hasret çekersin
At zulmetin kalbinden mehpare bulursun
Sil gözünün yaşını sen dökme seherde
Aşkında senin böyle bir emmare bulunsun
Kalbinde yanan aşk-ı muhabbet ateşinde
Ne olur güzelim sende bir hare bulunsun
Zahid bizi zanneder sanki cevr ü cefada
Sizlerde de haşre kadar bir kare bulunsun
Ar eylemeyin cümle kusurumu hey erenler
Sizlerde de Vahit gibi bir çare bulunsun
Hasan Hüseyin Aslan – Kırklareli
Sevdim Seni Ta Gönülden (Ya Ali)
Sevdim seni ta gönülden Şah-ı merdan ya Ali
Şüphem yoktur yardımcımsın Şah-ı merdan ya Ali
Didar sende dizar sende cemal sende celal sende
Her sırrın esrarı sende Şah-ı merdan ya Ali
Enbiyanın evliyanın cümle eşya mahlukatın
On iki imamın tahtı Şah-ı merdan ya Ali
Cafer Baba gözün aç bak cihan Ali ile revnak
Gönül gözün cemalin pak Şah-ı merdan ya Ali
Hasan Hüseyin Aslan – Kırklareli

Oturak nefesi. Hüseyin Yaltırık tarafından 22.02.1986 tarihinde derlenmiştir. Trakya Bölgesinin Tasavvufî Halk Müziği, Hüseyin Yaltırık, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2002.

Eğildim Bir Dolu İçtim 3
Eğildim bir dolu içtim
Pirin elinden elinden
İçüben kendimden geçtim
Pirin elinden elinden
Bu meydana gelen Ali
Biz severiz kalu beli
Erenlerden kesmem eli
Pirin elinden elinden
Bu meydana gelen ölmez
Ölse de hem mundar olmaz
Aşıklar yolundan dönmez
Pirin elinden elinden
Yandım Pir Sultan’ım yandım
Bu yola inandım kandım
Yezid’in yolunda öldüm
(Yezid’in yolundan döndüm)
Pirin elinden elinden
Hasan Hüseyin Aslan – Kırklareli

Oturak nefesi. “Pirin elinden elinden” yerine “Şahın aşkından aşkından” da denir. 1996 yılında Hüseyin Yaltırık tarafından derlenmiştir. Trakya Bölgesinin Tasavvufî Halk Müziği, Hüseyin Yaltırık, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2002

Yöre’ de alevi inancının yaygın olduğunu söyledik. Peki  bu kadar çok sözü edilen, yüzyıllardır yanlış anlaşılan, toplumsal olaylarla zulüm ve kıyıma uğrayan Alevilik nedir ?

Alevilik, Hak Muhammed Ali, On iki İmam ve Ehlibeyt sevgisini temel alan bir inanç ve ibadet yoludur. Alevilik inancı insanın yaşamı boyunca, Hak ile bütünleşmesini amaçlayan kıldan ince, kılıçtan keskin bir yolda yürümesini, eline diline ve beline sahip olup, hak yemeden hak yedirmeden, sevgi, saygı, hoşgörü insanlık yolunda ilerleyerek, insanın kendini bilmesini ve kendini arayıp bulmasını, Hakkın yarattığı her canlıya değer vermesini hedef alır, diye özetleyebiliriz.

Aleviliği bu şekilde özetledikten sonra,  Kime ve kimlere Alevi denir tanımını da özetlememiz gerekir Alevi: Hz.Muhammed, Hz.Ali’ ye ve onların soysundan gelen Ehlibeyt’ e gönülden bağlı, ibadetlerini Ehlibeyt Namazı, muharrem yası ( muharrem orucu) Cem, Semah, Muhasip kardeşliği, Aşure olarak yapan,

Aslı, insanlık ve doğruluk
Cevheri, yumuşak huylu olan
Hazinesi, bilgi olan
Kemali, marifet sahibi olan
Meyvesi, dostluk ve sevgi olan
Her dine, millete, mezhebe, her düşünüş ve inanca, görüşe kıymet veren

“din” ve şeriat adına toplumun kandırıldığı uydurma bilgilerden, hurafelerden sıyrılmış, vahdet-i vücut (varlık birliği) inancına sahip, yetmiş iki millete ayni gözle bakan Alevilik yani insanlık yolunun neferlerine Alevi denir.

Alevilik ne değildir diye soracak olursak;… Alevilik, Şiilik değildir, Alevilik, ayrı bir din değildir, Alevilik, salt mezhep değildir, Alevilik, salt kültür değildir, Alevilik, salt felsefe değildir, Alevilik, salt tarikat değildir, Alevilik, salt bir yaşam biçimi değildir, Alevilik, Şamanizm değildir, Alevilik, Muhammed’siz Ali’siz bir yol değildir…

Aleviler kalplerindeki bu Muhammed ve Ali sevgisini nefeslerinde şöyle dile getirirler;

“İçilmez dolu içilmez
Sevgili dosttan geçilmez
İkisi birdir seçilmez
Nur-ı Muhammed’le Ali”