Bir de Atatürk gibi düşün

126

Ulu Önderimiz Atatürk’ün 1981’deki 100. doğum yılında Birleşmiş Milletler Teşkilatı UNESCO Örgütü, Atatürk’ü “Yüzyılın devlet adamı” olarak açıklamış ve tüm dünyaya da duyurmuştu. Türk ulusu olarak büyük sevinç ve coşkularla kutladığımız, yurdumuzun her köşesinde etkinlikler düzenlediğimiz, önderimiz, rehberimiz Atatürk’ün, dünya üzerinde 181-1981 yılları arasında yaşayan en önemli devlet adamı seçilmesiyle de büyük onur duymuştuk.

Çinliler okullardaki tarih kitaplarının kapaklarına Atatürk’ün resmini koymuş, Hindistan Atatürk Devrimlerini yurdunda yaşama geçirme kararı almış, Küba başkentine Atatürk heykeli dikmiş, diğer ülkeler de yıl boyunca Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti konusunda etkinlikler düzenleme programları yapmışlardır.

İnal Batu, Atatürk Cumhuriyetinin yetiştirdiği değerli insanlarımızdan biriydi. 1936 yılında Ankara’da doğmuştu. Babası da Kurtuluş Savaşına katılmış, zaferin kazanılmasına ve Cumhuriyetin kurulmasına katkılarda bulunmuş, Selahattin Batu’nun oğluydu.

1959-1960’da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirmiş, ek olarak Diplomasi ve Dış İlişkiler Fakültesi’nden de parlak bir dereceyle mezun olmuştu.

Türkiye Cumhuriyeti’ni “Büyükelçi” ünvanıyla; Lefkoşa, Prag, Birleşmiş Milletler, İslamabad ve Roma’da temsil etmiştir. Meslek yaşamının son durağı Roma Büyükelçiliği olmuş, tüm elçiliklerin en kıdemlisi olduğu ve diplomatik kariyeri de saygı gördüğü için “duayen” ünvanını almıştı. Duayen, o kentte görev yapan tüm büyükelçilerinin sözcülüğünü ve temsilciliğini, görev yaptıkları ülkenin yöneticileri nezdinde yapabilmekti.

İnal Batu, Atatürk’ün Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından 100. doğum yılının kutlandığı 1981 yılında, Roma’da mesleğinin zirvesindeydi.

İngiltere Büyükelçisi bir toplantı sonrasında İnal Batu’ya; “Ekselansları, sizi Türk ulusu adına kutluyorum. Mustafa Kemal Atatürk, Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından “Yüz yılın devlet adamı” seçildi. Ne kadar övünseniz hakkınızdır. Böyle bir ünvan şimdiye kadar hiç kimseye verilmedi. Bizler de bu yıl içinde çeşitli etkinlerle Atatürk’ü daha yakından tanımak ve tanıtmak istiyoruz. Sizden rica etsek, tüm büyükelçilere bir konferans verebilir misiniz?” İnal Batu, bu sözleri duymaktan ve böyle bir öneri almaktan çok mutlu olduğunu ifade eder.

Sonrasını İnal Batu’nun diplomatik dilinden ve diplomatik kaleminden dinleyelim;

“Hemen hazırlıklara başladım. Başta kültür ataşeliklerimiz olmak üzere, yaptığımız toplantıda herkese görevler verdim. Yurdumuzdan 100. yıl ile ilgili yapılan çalışmaların broşür, afiş, slayt, fotoğraf, video gibi materyalleri sağladım. Ankara ve İstanbul Üniversitesi Rektörlükleri ile iletişime kurarak, bu yıl için hazırlanan dokümanların İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, İspanyolca ve bu iki üniversite dışında kalan diğer üniversitelerimizde bulunan yabancı dil uzmanlarınca çevrilebilecek yabancı dillerin tümüne çevrilmelerini sağladım. Her iki üniversiteden ve Ankara Gazi Üniversitesi’nden konularında uzman üç öğretim görevlisinin, sunumlarda bulunmak üzere, konferans gününde Roma’da hazır bulunmalarını sağladım. Tüm bu yaptığımız hazırlıkların yanı sıra “daha neler yapabilirim?” diye düşünüp her gün çalışmaları tekrar tekrar gözden geçiriyordum. En son eklentim, dünya liderlerinin Atatürk hakkında söylediklerinin de tercümelere katılması olmuş, bu sözlere, İngiliz devlet adamı Çorçil’in: “Dünyada yüzyılda bir dahi yetişir. O da bu yüzyılda Türklere nasip oldu.” sözleriyle başlayıp diğerlerini sıraladım.

Çalışmalar ve hazırlıklar bitmiş, 1500 kişilik konferans salonu büyükelçilerle, İtalya devlet adamlarıyla, üst düzey bürokratlarla boş kalmamacasına doldurulmuştu.

Birinci Dünya Savaşı, Çanakkale ve Gelibolu Muharebelerine, Atatürk’ün gösterdiği olağanüstü başarılara değindim. Ardından 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışıyla başlayan “Ulus kendi kaderini kendisi tayin edecektir.” özdeyişinin içerdiği anlamla sürdürülen, egemenliğin padişahtan alınıp ulusa verildiği TBMM açılışı ile kutsal isyan haline dönen Kurtuluş Savaşı ve Zaferi mucizesini anlattım. Cumhuriyetin ilanı, Lozan Barış Zaferi, Atatürk ilke ve devrimleriyle, slaytlar ve video gösterileri eşliğinde konferansımı tamamladım. Salonda kopan büyük alkış fırtınasından başarımın ölçüsünü yakalamaya çalışıyordum. Topluluğu selamlayarak teşekkür ve saygılarımı sunduktan sonra; “Aramızda bulunan Ekselanslardan Atatürk hakkında düşüncesini anlatmak isteyen varsa, kendilerini Atatürk adına dinlemekten onur duyarız.” dedim.

Norveç Büyükelçisi yerinden kalktı, mikrofonda olan benim yanıma geldi, gönülden kutladı, başka hiçbir açıklamaya gerek görmeden şunları söyledi; “Benim ülkem Norveç’te halk arasında kullanılan bir atasözü-deyim vardır. Başarılması, yapılması, üstesinden gelinmesi imkansız olduğu için vazgeçile noktasına gelindiğinde; “Bir de Atatürk gibi düşün” denir. Bu söylemle Atatürk’ün bir değil, bin imkansız işi başardığını söylerler ve öyle çelik bir irade ve özgüven taşı ki, imkansız olan işleri ATATÜRK GİBİ DÜŞÜN ve yap, demek isterler. İşte yüzyılın devlet adamı ATATÜRK BUDUR.”

Ve İnal Batu sözünü şu cümleyle noktalar: “Benim iki saatlik konferansla kazandırmaya çalıştığım bilgiden daha çoğunu Norveç Büyükelçisi bu atasözü-deyimle anlatmıştı…”

20-21 ARALIK 1930’da, HEMŞEHRİMİZ, LİDERİMİZ, REHBERİMİZ

ATATÜRK KIRKLARELİ’YE (NEDEN) GELDİ?

1929 yılında başlayan ve tüm dünyayı etkileyen “ ekonomik bunalım “ yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ nin de ekonomisini etkilemişti. Dünya ülkeleri kapitalizm ile sosyalizm ekonomisi arasında bir seçim yapmak zorunda bırakılıyordu. Bunun sonucunda dünya iki kutba ayrılıyordu. Türkiye bu iki kutup arasında tercihe zorlanıyordu.

Atatürk “ Yurtta barış, dünyada barış “ sloganıyla her iki kutba da hayır veya evet demeden bir ekonomi buldu. “KARMA EKONOMİ“ denilen bu ekonomi ile ülkemizin kalkınmasının daha iyi olacağı sonucuna vardı. Karma ekonomi ; Devlet gücü ve serbest girişimcinin güçlerine göre hizmetleri ve ticaretleri paylaşarak ortaklaşa yürütmeleri, halkın refah ve mutluluğu ile ülke kalkınmasına katkıda bulunmalarıydı.

Atatürk Cumhuriyeti’nin 1930 larda başarıyla uyguladığı “ Karma ekonomi “ Dünya’ da ekonomisi en iyi olan ABD tarafından 2 binli yıllarda geçirdiği ekonomik bunalımda çıkış yolu olarak kabul edilmiş ve uygulanmıştır. AB ülkeleri de ayni yolu izlemiştir, bizden 70 yıl sonra.

Atatürk ve ülkemiz yönetiminde bulunan arkadaşları karma ekonominin yanı sıra yönetim biçiminde de değişikliğe giderek devletçi olan CHP’ nin yanına özel girişimci ve liberal olan Serbest Cumhuriyetçi Fırkası kurulmasına karar verdiler,12 Ağustos 1930. Amaçları çok partili yaşama geçerek karma ekonomi uygulamasını en verimli şekilde halka kadar ulaştırmaktı.

Atatürk bunun için en güvendiği arkadaşı Fethi Okyar’ ı Paris Büyükelçiliğinden çağırıp düşüncelerini açıklayarak “ Serbest Cumhuriyet Fırkasını kurmakla görevlendirdi. 1924 te yaşanan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası talihsizliğini yaşamamak için en yakın arkadaşlarını, kız kardeşi Makbule Hanım ve Cumhuriyet Halk Fırkasından 40 milletvekilinin yeni kurulan partiye girmelerini bizzat istedi.

Serbest Cumhuriyet Fırkası (o yıllarda parti sözcüğü dilimizde yer almıyordu, soyadı yasası da çıkmamıştı) özellikle Ege bölgesi ve Marmara Bölgesinde büyük ilgi gördü. Kısa sürede Atatürk ve Cumhuriyet karşıtları, irtica yanlıları partiye üye ve yönetici oldular.

İzmir’de yapılan mitingde iki parti birbirine girdi. 12 yaşında bir çocuk öldü. Ölen çocuğu babası kucağında taşıyarak Fethi Okyar’ ın ayakları dibine bıraktı ve  “ Bir kurban verdik daha çok kurbanı veririz. Yeter! Bizi kurtar” diye haykırıyordu.

1930 Kasım ayında yapılan belediye başkanlığı seçimlerine giren Serbest Cumhuriyet Fırkası büyük başarı elde etti. Yaklaşık 40 yerde belediye başkanlıklarını kazandı. Bu başarı üzerine halkın bir kısmı il ve ilçe yöneticileri Serbest Cumhuriyet Fırkası yöneticilerini hükümete karşı kışkırtmaya başladı. Bu durumu yakından izleyen Fethi Okyar Atatürk’ e durumu açıklayıp “ Ben size karşı olan bir partinin başkanı olamam” diyerek partiyi kapattı 17 Kasım 1930.

İlimiz Kırklareli’ de de Serbest Cumhuriyet Fırkasının  belediye seçimlerini kazandığı Ankara’ ya telgrafla bildirilmişti. Hatta bazı ilçelerde başkanlıkları almış, belediye meclis çoğunluğunu ele geçirmişti.

Atatürk ve ülkemizi yöneten arkadaşları durum değerlendirmesi yaptılar. Bir takım noksanlıklar, aksaklıklar, yanlışlıklar ve istenmeyen uygulamalar vardı ki halk yeni partiye itibar ediyordu. Bu olumsuzluklar derhal belirlenmeli, üzerlerine gidilmeli ve kara bulutlar dağıtılmalıydı. Bunun için tüm milletvekilleri yurt düzeyine dağılacak, halkı dinleyecek, olumsuzlukları madde madde belirleyip TBMM’ ne taşıyacaktı. Atatürk de özel olarak donanımını yaptırdığı “ BEYAZ VAGON” ile yurt gezilerine çıkacak, olumsuzlukları saptayacaktı.

Kırklareli’nin Atatürk nezdinde ayrıcalığı vardı. Çok sevdiği edebiyat öğretmeni Ömer Naci’ yi İttihat ve Terakki’ den buradan milletvekili yapmıştı. Kırklareli’ de yaşayan Türklerin hepsi Balkan Göçmeniydi. Özellikle Akalar mahallesinin tümü Selanik göçmeniydi. Özetle Atatürk Kırklarelililerin hemşehrisiydi. Atatürk bu nedenle kendisini en çok ve en coşkulu destekleyenlerin Kırklarelililer olmasını bekliyordu. Serbest Cumhuriyet Fırkasının aldığı oyları ve kazandığı belediye başkanlıklarını görünce çok üzüldü. “ Benim hemşehrilerim neden bana oy vermiyor? Bunun nedenlerini gidip yerinde incelemeliyim” diyerek 20-21 Aralık 1930 tarihlerinde Kırklareli gezisine çıkma kararı aldı.

Atatürk Kırklareli’ ne gezi programını önceden yapmış, yanına kız kardeşi Makbule’ yi de alarak Selanik’ten komşuları ile bir araya gelip hasret gidermek istemişti. Balkan Harbi’ nin kaybedilmesi ve Selanik’ in düşmesi üzerine ( 1912-1913 ) Büyük Balkan Göçünde Selaniklilerin hepsi yollara düşüp göç etmişlerdi. Göç yollarında çektikleri zorluk, zahmet, yokluk ve eziyet, işkence, mezalimliklerini yansıtan ağıtlar yakmışlardı. Bu ağıtların en ünlüsü ve sevileni “ SELANİK TÜRKÜSÜ” ağıdı idi. Atatürk anacığından dinlediği bu ağıtı ilk duyduğunda çekilen acıların ruhuna işlemesine engel olamamıştı. Selanik günlerini her hatırladığında bu ağıdı mırıldanırdı.

Kırklareli’ ne gidip, hemşehrileriyle görüşüp, hasret giderip hep birlikte bu ağıdı söylemek istiyordu.

Çalın davulları çaydan aşaya aman aman
Mezarımı kazın bre dostlar belden aşaya
Mezarımı kazın bre dostlar belden aşaya
Koyun sularımı kazan dolunca aman aman
Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver
Al başımdan bu sevdayı götür yare ver
Selanik içinde selam okunur aman aman
Selamın sedası bre dostlar cana dokunur
Gelin olanlara kına yakılır aman aman
Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver
Al başımdan bu sevdayı götür yare ver
Selanik Selanik viran olasın (Aman)
Taşını topracını seller alsın
Sen de benim gibi yarsiz kalasın (Aman)
Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver
Al başımdan bu sevdayı götür yare ver

Kırklareli’ den çekilen telgrafla, Atatürk Kırklareli’ de Belediye başkanlığını Serbest Cumhuriyet Fırkası adayı silah arkadaşı Şevket Dingiloğlu’ nun kazandığını öğrenince daha derinlemesine bir inceleme ve araştırma yapma gereğini duydu. Özellikle Şevket Ödül ve diğer Kırklareli, Tekirdağ, Edirne milletvekillerini köylere kadar göndererek rapor istedi. Yetmedi İzmir Valisi Kazım Dirik’ i de görevlendirdi.

Gelen raporlara göre ; Trakya ve Kırklareli halkının irtica, şeriat, tarikat ve mezhepçilikle ilgisi yoktu. Atatürk Cumhuriyetine gönülden ve coşkuyla bağlı, vatanını milletini seven, askerliğini yapan, gerektiğinde canını seve seve veren, vergisini ödeyen, yasalara saygı gösteren bir halktı. Kırklareli yerli Türkler, göçmen Türkler, Rumlar, Yahudiler ve Bulgarlardan oluşan bir insan topluluğuydu. Yerli Türklerin ve göç eden Türklerin arasında Pomaklar, Boşnaklar ve Arnavutlar da vardı. Kırklareli il ve ilçelerinde camilerin yanı sıra Sinagog ve Kiliseler’ de bulunuyordu. Halk birbiriyle barış içinde kardeşlik duyguları ve iyi komşuluk ilişkileriyle kader, kıvanç ve acılarını paylaşarak ; babadan oğla geçen mesleklerini yaparak, ürettikleri ürünleri birbirlerine satıp paylaşarak yaşamlarını sürdürüyorlardı.  Milliyetleri farklı da olsa hepsi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydı ve herkes bununla övünüyordu. Ama Türk Ocakları daha fazla övünüyordu.

Rapor bilgileri devam ediyordu; Kırklareli Türk Ocağı gençleri ilde yaşayan Rum, Bulgar ve Yahudi yurttaşlara, tıpkı Bulgar Partizanların yaptığı gibi baskı, şiddet ve tehdit uyguluyor, bir an önce mal ve mülklerini kendi belirleyecekleri kişilere satıp kendi ülkelerine göç etmelerini istiyorlardı. Yerli Türklerin ve göç eden Türklerin arasında bulunan Pomak, Arnavut ve Boşnaklara da baskı yaparak ikinci sınıf vatandaş olduklarını söyleyip, mal edinmelerinin önüne geçiyor ve dışlamaya çalışıyorlardı. Oysa Türkiye Cumhuriyeti yasaları açıktı. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını kabul eden ve nüfus cüzdanını alan herkes eşit haklara sahipti. Bu Türk Ocakları bunları bilmiyor muydu ? Başkanları Hamdullah Suphi Tanrıöver Kurtuluş Savaşından bu yana beraber olduğu, hatip yurtsever, milliyetçi, cumhuriyetçi bir milletvekiliydi. Aslı Karesi Beyliğine kadar gidiyor, oradan da Orta Asya Oğuz boylarına uzanıyordu. Manisa ve Balıkesir halkı kendisini çok seviyor ve saygı gösteriyordu. Hatta Balıkesir gezisine gittiğinde Cami hutbesine çıkmasını özellikle istemiş ve halka da istetmişti. Mecliste yaptığı ateşli destek konuşmaları, İstiklal Marşını en güzel ve anlamlı ve gür sesi ile okuması, dinci, gerici ve irticacılara karşı duruşu, padişahlık, sultanlık ve halifeliğin kaldırılmasında üstlendiği roller Hamdullah Suphi Tanrıöver’ in artılarıydı. Türk Ocaklarının kurulması projesi de O’ na aitti.

Gerekçesi; Osmanlı zamanında Türk ikinci, hatta üçüncü sınıf bir insandı. Padişah kulları arasında en itibarsız olandı. Birinin; “ aptal, bön, anlayışsız ve akılsız olduğunu” “ TÜRK GİBİ” sözüyle anlatıyorlardı. Karamanoğlu Mehmet Bey’ in yayınladığı” Herkes Türkçe konuşsun ve Türklüğünü korusun “ fermanı unutulmuş bir taraflara gizlenmiş, Osmanlı Padişahları bile kendi soy kütüklerini araştırmaktan vazgeçmişlerdi. Çünkü karşılarına Oğuz Türklerinin Kayı Boyu çıkıyordu. Artık Padişahlık bitmiş, Cumhuriyet devri başlamıştı.

Bu nedenle övünç duyduğumuz Türlüğümüzün köklerine ulaşıp, gerçeklere ulaşmak ve Türklüğümüzü baş tacı etmemiz gerekirdi. Türk Ocaklarının kuruluş nedeni buydu. Bu amaçları Atatürk ve Tanrıöver uzun uzun konuşarak saptamışlar ve tekrar açılmasına karar vermişlerdi. Atatürk Tanrıöver’ den başkanlığı üstlenmesini istemiş, O’ da severek ve coşkuyla kabul etmişti.

Türk Ocakları gençlere kucak açacak, spor, edebiyat, güzel sanatlar, şiir, müzik, tiyatro etkinlikleriyle hem kendi kültürlerini, hem de halkın kültürünü geliştireceklerdi. Ayrıca Atatürk milliyetçiliği çerçevesinde Türklerin soy kütüğünü de araştıracaklardı.

Atatürk bu konuda yapılan çalışmaları anımsadı. Türk Ocakları öncülüğünde oluşturulan Tarih Bilim Kurulu ( Türk Tarih ve Dil Kurumu henüz kurulmamıştı ) Sovyetler Birliği ile ortaklaşa araştırmalarda bulunmak üzere Orta Asya’ ya gitmişler ve Uygur Türklerinin “ ORHUN ANITLARINI” inceleyerek, bu zamana kadar tüm dünya bilgin ve tarihçilerinin bildiği, halkımızın bilmediği “ TÜRK SOY KÜÜTÜĞÜ” ile geri dönmüşlerdi. Bu inceleme ve araştırmaların bu kadarla kalmaması, daha derinleştirilmesi ve devamlı araştırılıp bulguların dünya devletleriyle paylaşılması için  “TÜRK TARİH VE DİL KURUMU” kurulmasına karar verilmişti. Hazırlıkların sonunda ilk kuruluş toplantısıyla kamuoyuna kuruluşu duyurulacaktı.

Tüm bu güzel gelişmeler ve çalışmalar olurken Kırklareli Türk Ocaklarının ve yurdumuzun diğer illerindeki Türk Ocaklarının ayni tür istenmeyen amaç dışı tutum ve davranışlarının nedenleri neydi.? Bu nedenleri hemşehrileri olan Kırklareli’ ne giderek öğrenecekti.

Atatürk Kırklareli’ ne 6 Mayıs Hıdırellezinde (KAKAVA ŞENLİKLERİ) gelmeyi planlamıştı. Uzun yıllardır özlemini duyduğu Rumeli İlkbaharının bitki ve çiçek kokularını, kuş cıvıltılarını, bülbül şakımalarını, arı vızıltılarını, kedi miyavlamalarını, köpek havlamalarını, eşek anırmalarını, inek böğürmelerini, beygir kişnemelerini, koyun ve kuzu melemelerini, kurbağa vıraklamalarını duyacak o günleri tekrar yaşayacaktı. BİLAL PEHLİVAN ile karşılıklı oturacak Selanik’ teki komşuluk günlerini yad edecek, pişirilen tarhanada, kuskusta ve kol böreğinde Anacığının ustalığını bulacaktı.

Kırklareli’de ününü duyduğu AŞIK ALİ TANBURACI’dan;

Kırmızı gülün alı var
Her gün ağlasam da yeri var
Bugün benim efkarım var
Ah bu gönlüm arzu eder seni yar
Kırmızı gülün pürçeği
Yar önünde oynar köçeği
Neyleyim yarsız döşeği
Ah bu gönlüm arzu eder seni yar

Rumeli Türküsünü ve Selanik Ağıdını ( Türküsünü) dinleyerek rakısını yudumlayacak, leblebisiyle doruklayacaktı. Sonra efkar dağıtmak ve neşelenmek için Rumeli’ nin hareketli oynak ve revnak türkülerine geçilecekti. Vardar Ovası türküsüyle kadehler yenilenecekti.

Atatürk’ ün sazını ve sözünü dinlemek istediği AŞIK ALİ TANBURACI Kırklareli’mizin yetiştirdiği kültür kilometre taşlarından biriydi. Atatürk ile ayni kuşaktandı. Derlemiş olduğu Rumeli türküleri, Kırklareli ve yöresi türküleriyle, yapmış olduğu besteleriyle tanınırdı. Özellikle bestelediği  “ Kırmızı gülün alı var” tüm saz ve ses sanatçıları tarafından başyapıt olarak kabul edilir ve çalınıp söylenirdi. Kırklareli’ ne biz sivil toplum örgütlerinin veya diğer kuruluşların organizasyonuyla gelen Türk sanat ve Türk halk müziği sanatçıları Aşık Ali Tanburacı’ yı ziyaret eder, getirdikleri armağanları sunar ve bestelerini söylemek için izin isterlerdi. Aşık Ali Tanburacı ölünceye kadar Kırklareli’mizin onur ve saygınlığı için çalıştı. Aşık Veysel Sivas- Sivrihisar için ne anlam taşıyorsa, Aşık Ali Tanburacı’ da Kırklareli için ayni anlamı taşıyordu.

Ölümünden sonra besteleri ve derlemeleri Kırklareli Turizm ve Kültür müdürlüğü tarafından, ilimizde iki yıl görev yapan müzikolog ( müzik araştırmacısı ve bestecisi ) Hüseyin Yaltırık tarafından, Kırklareli Şiir, Edebiyat ve Sançtılar Derneği (KIRKSEDER) tarafından, Kırklareli Belediyesi Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü ve Kırklareli Kent Konseyi tarafından yazılı belgeler haline getirildi.

Kırklareli Belediyesi kentimizin bu saygın sanatçısına yıllar sonra da olsa gereken değeri vererek heykelini Kasapoğlu Orta Okulunun bulunduğu cadde kavşağına dikerek ölümsüzleştirmiştir.AŞIK ALİ TANBURACI
(1899-1982 )

1899 yılında Kırklareli’ de doğdu. Balkan Harbi sırasında ( 1912-1913) İstanbul’ a göç etmiş fakat bir sene sonra tekrar Kırklareli’ ne dönerek Kocahıdır Mektebine ( Şimdiki Ticaret Lisesi ) devam etmiştir.

Saz sanatçısı, Mekteb-i İdadi Devre-i Aliye’ de okudu. Niko Tavradis’ ten müzik dersleri aldı. Piyade Küçük Zabit Mektebi’ ni bitirdikten sonra taburun BORAZAN ONBAŞISI oldu. Askerde filüt çalmayı öğrendi. İstanbul’ un işgalinden sonra terhis edilerek Kırklareli Gençler Birliği Bandosu’ na girdi.

Halk Edebiyatı araştırmacısı ve Halk bilimci VAHİT LÜTFİ SALCI ile “ Kırklareli Halk Musikisi Cemiyeti’ ni kurdu. Dereneğin bandosunda KORNET çaldı.

Bir süre Kepirtepe ve ARİFİYE Köy Enstitüleri ile Çayırova Teknik Bahçıvanlık Okulunda saz öğretmenliği yaptı. İstanbul Konservatuarında açılan bir sınavı kazanarak kazanarak radyoda saz çalıp TUNA türküleri söyledi.

“Kırmızı Gül” ve “İslimye” türkülerinin yurt çapında tanınmasını sağladı.

1947 de Muzaffer Sarısözen ve Halil Bedii Yönetken tarafından yapılan derleme gezisine katıldı. Bir süre İl Tahrirat Kalemi ( yazı işleri ) ve bayındırlık Müdürlüğünde görev yaptı.

07 Mart 1981’de kendisine yapılan jübilenin ardından 10 ay sonra, 27 Ocak 1982 yılında Kırklareli’de vefat etmiştir.

İşte Atatürk, bu özlemlerle Kırklareli’ye hemşehrilerinin yanına gelmek istiyordu. Cumhurbaşkanı oluncaya kadar cephelerde asker ve komutanların arasında,  Mecliste milletvekillerin arasında, cadde ve sokaklarda halkın arasında bulunuyor, konuşuyor, tartışıyor, yapıyor, yaptırıyor özetle ulusuyla, halkıyla birlikte olmak istiyor.

Cumhurbaşkanı olduktan sonra devlet protokolü gereği etrafına bir duvar örülüyor ve yalnızlıklara gömülüyor. Çankaya Köşkündeki askerleriyle bile konuşması hoş karşılanmıyordu. Hele bu nedenler yüzünden ayrıldığı çok sevdiği ve saygı duyduğu eşi Latife Hanım ;

Çankaya’ da arkadaş ve memleket meselelerinin görüşüldüğü Atatürk sofrası programlarına istenmeyen gürültüler çıkararak ve hatta sofranın olduğu salona gelip hoşnutsuzluğunu belirterek kendisini arkadaşlarından ve toplumdan soyutlamaya çalışıyordu.

Atatürk bu yalnızlıktan kurtulmanın yolunu  “Beyaz Tren ve Beyaz Vagon“ projesini uygulamakta buldu. Önünde Türkiye Cumhuriyeti ve Cumhurbaşkanlığı amblemiyle Türk Bayrağı motifi işlenmiş bir beyaz lokomotif (BEYAZ TREN) arkasına taktığı Atatürk’ün geceli gündüzlü tüm gereksinmelerini karşılayacak donamımdaki Beyaz Vagon’u yurdunun istediği köşesine, İl’ ine, ilçesine, beldesine ve köyüne götürecekti. Atatürk böylece halkıyla bütünleşecek, Cumhuriyet Halk Fırkası adını verdiği partisinin halkın partisi olmasını sağlayacaktı.

Cumhuriyetin ilk kurulduğu yıllardaki hayalinde Yurdunu, Vatanını, Ulus’ unu eşiyle birlikte dolaşmak, çağdaş giysi, davranış ve kültürle okumanın, bilgi edinmenin ve bu bilgileri kullanarak yaşamanın erdemini halkına göstermek, halkına çağdaş yaşam tarzını benimsetmek istiyordu. Bu nedenle eşi Latife Hanımla ilk gezisini ( İzmir’i saymıyordu Çünkü İzmir Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra ikisinin de ikametgâhı olmuştu.) bu nedenle Latife Hanım’ ın soyunun olduğu UŞAK iline yapmışlardı.  Latife Hanım’ın dedeleri ve nineleri Uşak’daki Türkmenlerden Uşakızadelerdendi. Ünlü yazar Halit Ziya Uşaklıgil de ayni soydan geliyordu. Atatürk ve Latife Hanım evlendikten sonra İzmir’ de kutlamaya gelen Uşak eşrafı damatları olan Atatürk’ ü çifte kavrulmuş bir sevgi ve saygıyla selamlayıp Uşak’ a davet etmişlerdi. Atatürk bu davranışlarından ve davetten çok memnun olmuş ve en kısa zamanda Uşak gezisi yapmaya söz vermişti. İlk fırsatta da Uşak gezisi plan ve programını yapıp Uşak Valiliğine göndermişti. Uşakızadeler, kendi etkinliklerinin de programa eklenmesini Valilikten istemişlerdi. Gerekli yazışma ve görüşmelerden sonra bu istekler kabul edilmiş ve programa dahil edilmişti.

Atatürk Uşak’a geldiğinde ilk karşılayan heyet arasında Latife Hanım’ın akrabalarından ilkokula giden bir kız ve erkek çocuk da görev almıştı. Yeni harflerin ve Cumhuriyet eğitim, öğretim sisteminin sembolü olarak seçilen kız ve erkek öğrencilerin biri konuşma yapacak, diğeri şiir okuyacak, ellerindeki çiçek demetlerini Latife Hanım ve Atatürk’ e sunacaklardı. Anne, baba ve öğretmenleri çocukları çalıştırmış ve görevlerini kusursuz yapmaları için provalar yaparak hazırlamışlardı. Hatta Atatürk kendilerine soru sorarsa ne yanıt vereceklerini, büyüyünce ne olmak istediklerini, sorarsa ne diyeceklerini, ayaklarına gelen, ellerine geçen bu fırsatı en iyi değerlendirip güzel bir meslek seçmelerini ve Atatürk’ ten istemelerini söylemişlerdi.

Önce kız çocuğu (HANDE UŞAKLIGİL) şirin mi şirin, güzel mi güzel yüz hatları, bukle bukle saçları, çağdaş kıyafeti ile “ Hoş geldiniz “ konuşması yapmış ve öğretilen şekilde eteğinin ucunu tutarak hafifçe belini kırıp selam verdikten sonra çiçek demetini Atatürk’ e sunmak istemişti.  Atatürk konuşmasını alkışlarken kendisine çiçek sunmak üzere gelen kızın saçını okşayıp, çiçekleri Latife Hanım’ a sunmasını istemiş, elini bırakmamış, sunumun ardından yanına çekmiş okulunu, sınıfını öğrendikten sonra, büyüyünce ne olacağını sormuş. Kız “ Ben okuyup doktor olmak istiyorum paşam” deyince Atatürk yaverine not almasını ve okul giderlerinin tarafından karşılanacağını belirtmiş. Erkek çocuk Hulusi Mıdıkzade, Kurtuluş Savaşı ile ilgili  Vatan Şairi Orhan Şaik Gökyay’ ın “Bu Vatan Kimin” şiirini okumuş, ardından askerce selam verip, öğretildiği gibi çiçekleri Latife Hanım’ a sunmuş. Latife Hanım ”Eniştenin de elini öp, sonra soruları yanıtla” diyerek Hulusi Mıdıkzade’ yi yönlendirmiş. Atatürk, Hulusi Mıdıkzade’ yi kutlayıp okulunu, sınıfını ve öğretmenini sorduktan sonra, büyüyünce okuyup ne olmak istediğini sormuş. Hulusi Mıdıkzade, babasının kendisine sıkı sıkı tembihlediği gibi “Beni öğretmen yap Paşam” deyince Atatürk, çocuğa bakıp gülümsemiş, etrafını saran kalabalığı gözleriyle tarayıp, bir lider bakışı ile topluluğun kendisini dikkatle dinlemesini sağlamış ve herkesin işiteceği bir ses tonuyla “Bak çocuğum, doktor olmak iste, seni doktor yapayım. İyi bir doktor olmazsan bir veya iki insanın ölümüne neden olursun, bir daha da sana hasta getiren olmaz. Mühendis olmak iste, seni mühendis yapayım. İyi bir mühendis olmazsan yaptığın evlerin, köprülerin biri veya ikisi yıkıldığında bir daha sana iş veren olmaz. Ama ben seni hak etmediğin halde öğretmen yaparsam okuttuğun bütün çocukları cahil bırakır, yanlış eğitir veya zihinlerini zehirlersin yıllarca kimsenin haberi olmaz. Yetiştirdiğin öğrenciler hem kendilerinin hem ailelerinin, hem de ülkenin felaketi olurlar. Bu nedenle öğretmen yapılmaz, öğretmen olunur. Eğer sen okuyarak, bilgi edinerek ve bilgilerini iyi, doğru, güzel kullanarak öğretmenliğe hak ederek ulaşmak istiyorsan sana her türlü yardımı yaparım. “ diyerek engin bilgi ve doğru düşüncesiyle toplumu aydınlatmıştır.

Macit SABIR – Eğitimci Yazar