Bir devrimcinin son yolculuğu; Nasuh Mitap

191

“Evet, ben Devrimciyim, halkıma ve bütün insanlara sömürüsüz, baskısız, özgürlük, bolluk ve mutluluk dolu bir gelecek sağlamak için mücadele etmeyi insanlığın ulaşabileceği en yüce ideal ve dava olarak görüyorum. Ve böyle bir davanın saflarında yer almaktan onur duyuyorum”

1968 Kuşağının son temsilcilerinden, Devrimci Gençliğin idealist önderlerinden NASUH MİTAP Kırklareli’de yurdun çeşitli yörelerinden gelen binlerce dost ve dava arkadaşı tarafından son yolculuğuna görkemli bir törenle uğurlandı.

Nasuh Mitap Kırklareli’nin yetiştirdiği değerli bir devrimci dostumuzdu. 1968 kuşağının üzerinden geçen emperyalist rüzgarlar hepimizi bir yerlere savurdu. Kimimiz emperyalizmin sıktığı kurşunlarla, kurduğu idam sehpaları ile genç yaşta mezara, kimilerimiz işkence odalarında can vererek, kimilerimiz ( NASUH gibiİ) yıllarca suçsuz yere hapislerde çürüyerek hayatlarının en güzel ve verimli çağlarını heba ederek yaşamak zorunda kaldı.

68 kuşağı denilen ve yıllarca yanlış anlaşılarak veya hiç anlaşılamayarak haksız yere suçlanan ve hala bir suçlu gibi yargılanmak istenen, gençliğimizin en güzel ve verimli yıllarının heba edildiği gençlik yıllarımızın bu kadar haksız yere yargılanma sebepleri nelerdi? Konu üzerinde çok yazılar yazıldı, yorumlar yapıldı, bilen bilmeyen fakat o yılları dolu dolu yaşamayan yaşayamayan herkes bir şeyler konuştu, gerçeklerden korkarak, saklanarak ve mümkün olduğunca saptırılarak.

68 kuşağının gelişini bilmeyen ve göremeyen sığ düşünceli aydınlar, 68 kuşağının o yıllarda Avrupa’ da başlayan devrimci akımlardan ( özellikler Fransa ve Almanya) etkilenerek bir özenti ve taklit şeklinde başladığını öner sürerek bu 68 kuşağı akımının kökü dışarıda bir komunist eylem olduğu suçlamasında bulundular. Halbuki biz tamamen özümüze dönük, Atatürk Devrim ve İlkelerine bağlı, özgürlük ve eşitliklerden her kesimin eşit faydalandığı, ezen ve ezilenin olmadığı, çalışan işçinin emeğinin karşılığını, üreten köylünün ürettiğinin karşılığını aldığı, insanların birbirlerine saygı ve sevgi ile yaklaştığı, “TAM BAĞIMSIZ” bir Türkiye özlemi ile taleplerimizi meydanlarda yüksek sesle söyleme cesareti göstermek istiyorduk.

1966-67 li yıllarda üniversitelerimizde öğretim gören değerli öğretim üyeleri bizlere derslerimiz kadar önemli ve değerli hayat bilgileri, topluma ve insana saygı ve sevgi ile nasıl yaklaşmamız gerektiğini de öğretiyordu. O yıllarda Türkiye bir aydınlanma devrini yaşıyordu. Felsefe öğreniminin doruğa çıktığı yıllardı. Ankara’ da Siyasal Bilgiler Fakültesi, İstanbul Sultan Ahmet İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde Ord.Prof.Nihat Sayar,Ord.Prof.Reşat Kaynar, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümü hocalarından Prof.Macit Gökberk,( Macit Gökberk Kırklareli’ li Şükrü Naili Gökberk’ in oğludur) Prof. Bedia Akarsu, Prof.Takiyettin Mengüşoğlu gibi Dünya çapında değerli felsefeciler derslerinde ve yaşamlarında bir insanın en değerli öğrenim şeklinin, sürekli okuyan, yargılayan, sorgulayan, eleştiren ve eleştiriye açık insanlar yetiştirmekle mümkün olacağını derslerinde, yazılarında, kitaplarında ve konferanslarında anlatıyorlardı.

Hocalarımızdan feyz alan biz öğrencilerde bu öğrendiklerimiz toplum ile paylaşmak sevdasına düşmüştük. Guruplar halinde köyleri geziyor, işçilerin çalıştığı fabrikalara gidiyor, sendikalar ile bilgi alışverişinde bulunuluyordu. Bazı kesimlerin aklına yatmıyordu bu olanlar. “ Siz öğrencisiniz, gidin okulunuza derslerinizi çalışın” diye azarlandığımız çok ortamlar olmuştur.

Üniversitelerin salonlarında her hafta sonu konulu toplantılar olup önemli toplumsal konular tartışılır olmuştu. Toplantılarda felsefenin yanında, Marksizim, Leninizim, Kominizim gibi konularda ön plana çıkmaya başlayınca, bugüne kadar toplumu emir ve komuta ile, sormadan sorgulatmadan biat kültürü ile yönetmeye alışmış yöneticiler rahatsız olmaya başladı. Neler oluyordu bu gençlere, Türkiye kominizme doğru gidiyor diyerek korku salmaya toplantılarımızı kaba kuvvetle basıp, şiddet uygulanmaya başladılar. Ertesi gün gazetelerde “ karşıt görüşlü öğrenciler üniversitede çatıştı” başlıklarını okumaya başladık.

Okuyan, araştıran, sorgulayan karşıt görüşlerine saygı duyan öğrenciler gitmiş, onların yerine birbirlerinin canlarına kasteden öğrenciler gelmişti. Kaygımız okumak olmaktan çıkmış, bir sokak başında kimliği meçhul kurşunlara hedef olmadan evine ulaşabilmek olmuştu.

Önce Üniversite gençliğinde, daha sonra işçi ve köylüden başlayarak toplumun tüm kesimlerine yansıyan toplumsal uyanış ve eşitlik-özgürlük beklentileri idari kesimlerin uykularını kaçırmaya başladı. Başbakan Süleyman Demirel’ in iti ite kırdırma politikası diye gizlemeye çalıştığı gerçekler, Genel Kurmay Başkanı Memduh TAĞMAÇ tarafından “ Sosyal hak arama eğilimlerinin ekonomik gelişmelerin çok ilerisine geçmesi karşısında milli nizamın korunabilmesi için”    ifadesi kullanılarak durum daha gerçekçi ifade ediliyor ve  :

12 Mart 1971 günü saat 13.00 da TRT radyosundan;

“Parlamento ve hükümet, süregelen tutum, görüş ve icraatıyla yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk’ün bize hedef verdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasasının öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.”‘

sözleriyle, ordunun hükümete muhtıra verdiğini açıklıyordu.

Nihat Erim başkanlığında kurulan hükümet, uyanma ve aydınlanma çağının bittiğini, kafasını kaldıracak olanların kafalarına “ BALYOZ GİBİ İNECEĞİZ” diyerek gençliğe gözdağı vermek istiyordu.

Bugün Silivri duruşmalarında izlediğimiz “ BALYOZ DAVASI” var ya işte o günlerde temeli atılmıştı. Gerçekten aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen, her kesimin düşüncesine saygı duyan eşitlik ve özgürlüklerin tüm insanlar için eşit olmasını, isteyen aydınlanma döneminin üzerine karabulut gibi çöken, balyoz gibi inen bir faşist dönem başlamış oluyordu. O dönemde binlerce genç hapishanelerde, işkence odalarında katledildi. Türk milletinin omuzlarına verdiği, gökyüzündeki yıldızlar kadar değerli yıldızlar ile yetinmeyip, göğüslerinde kalp yerine Amerikan emperyalizminin teneke parçalarını taşıyan anlı şanlı generaller özgürlüklerin Türk Halkına çok bol geldiğini ve bol gelen elbiseyi biraz daralttıklarını söyleyerek yaptıkları ile öğünüyorlardı.

Devrimci gençliğin önderlerinden Kırklareli’ li hemşehrimiz Nasuh Mitap bu tutuklama furyasında çıkarıldığı ve 11 yıl hapis cezası ile cezalandırıldığı mahkemede kendisini şöyle ifade ediyordu. Savunuyordu diyemeyiz, çünkü kendini savunmak zorunda kalacağı bir suç işlememişti ki.

“Savunmalarımda suçlu değil haklı olduğumuzu, Devrimciliğimden dolayı yargılanıyor olduğumu anlattım. Evet, ben Devrimciyim, halkıma ve bütün insanlara sömürüsüz, baskısız, özgürlük, bolluk ve mutluluk dolu bir gelecek sağlamak için mücadele etmeyi insanlığın ulaşabileceği en yüce ideal ve dava olarak görüyorum. Ve böyle bir davanın saflarında yer almaktan onur duyuyorum. Mahkemenizin vereceği karar ne olursa olsun esas olarak tarih önünde Devrimciliğimin gereklerini yerine getirememekten dolayı yargılanacağımı biliyorum. Ve bu yargılamada aklanmayı umut ediyor ve diliyorum, Sosyalizme, ülkemin ve halkımın özgür, bağımsız ve aydınlık geleceğine olan inancımı tekrar bildiriyorum. insanlığın en yüce değerleri için, bütün dünya işçilerinin ve ezilen halkların kurtuluşu için mücadele eden bütün Devrimcilere buradan selam ediyorum.”

Selamın alındı Nasuh kardeş, Türkiye’ nin her köşesinden gelen binlerce dostun tarafından. Seni de selam ve sevgileri ile ebedi dinlenme yerine selam, sevgi, saygı ve alkışlarla gönderdiler. Rahat uyu arkadan yeni bir nesil geliyor ve bu aydınlanma çağı kaldığı yerden mutlaka devam edecek.

Nasuh Mitap Kimdir?

1960 yılların sonunda Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okudu. Üniversite yıllarında Dev-Genç içinde yer aldı. Fakülte içerisinde Hüseyin Cevahir ile yakınlaştıktan sonra THKP/C içerisinde bulundu.

Daha sonra THKP/C kadrolarından ayrışarak Devrimci Gençlik dergisi üzerinden Devrimci Yol hareketinin tohumlarını attı. Devrimci Yol’un bir siyasal harekete dönüşebilme süreçlerinde önemli rol aldı.

12 Eylül askeri darbesi ile birlikte tutuklandı. Devrimci Yol Ana Davası’nda idam istemiyle yargılandı. 11 yıl hapishanede kaldı. Dönemin karıştır-barıştır uygulaması ile birlikte Mamak’ta bir süre de Ülkü Ocakları Derneği yöneticilerinden Muhsin Yazıcıoğlu ile birlikte kaldı.

Mustafa Karaca – Sarantalı Köylüm