Çayırlı (2)

55

Köy meydanında bir yanmış ağaç dikkatimizi çekiyor. Ağaca yıllar önce yıldırım düşüp ağacın gövdesini yakmış. Kırılan dalları ve gövdenin büyük bir kısmı olduğu yerde duruyor.

Arsa sahibi ağacın dallarının alınmasına izin vermiyormuş. Ağacın olduğu alan bir zamanlar hıdırellez eğlencelerinin yapıldığı alan imiş. Ağacın altına mani küpü konur, içine dilekler yazılı kağıtlar atılırmış. Dileği yerine gelen ise bir mani veya türkü söyleyip eğlenceye katılırmış. O güzel imece çalışmaları ve beraber eğlenme günleri artık gerçekten gerilerde kalmış. Önce yarış atları, sonra keklikler ve en sonunda Hıdırellez eğlenceleri de köyü terk etmiş.

Emekli bir öğretmen olan Gazetemiz Spor ve Nostalji köşesi yazarı Nihat Özge biz Süleyman Çetin ile avcılık ve atçılık sohbetine devam ederken, okulu ziyaret ediyor. Yıllardır devam eden taşımalı sistem denilen okuma sistemi ile köylerde okullar kapanmış ve öğrenciler başka bir merkeze taşınıp eğitimlerini devam ettiriyorlar. Okullarda öğrenci azlığı, daha iyi bir eğitim kalitesi gibi sebeplerle bu sistem devam ediyor. Ancak bir zamanlar 60-70 öğrencisi, 3 öğretmeni ile cıvıl cıvıl çocuk seslerinin duyulduğu okul binaları artık kaderine ve çürümeye terk edilmiş.

Kırılmış kapı ve pencereler, çatısından uçan kiremitler ile harabeye dönen okulun bahçesindeki Atatürk büstü hala ayakta dimdik duruyor. Atatürk sanki bize mesaj veriyor “SİZ OKULLARI TERK ETSENİZ BİLE, BEN TERK ETMİYORUM. YENİ ÖĞRENCİLER GELENE KADAR NÖBETTEYİM.”

İlimizde birçok köy ilkokulunun bahçesinde bulunan Atatürk büstlerinin ilgililer tarafından bakım ve boyası yapılmak üzere depolara toplandığını ve bir daha geri gelmediğini bildiğimiz için, okul bahçesinde duran Atatürk büstüne sevindik doğrusu.

Okul’ un dış görünüşü kadar iç görünüşü de yürek burkucu idi. Kırılan kapı ve pencerelerin parçaları, kırılan masa ve sandalyeler bir köşeye toplanmış çürümeyi bekliyordu.

Bu manzaralardan öğreniyoruz ki köylerde okullar ve öğretmenler sadece çocukların eğitimine yaramıyormuş. Öğretmenin köyün sosyal yaşamındaki yerinin önemini bir defa daha anlıyoruz.

Konu öğretmenlerden açılınca köyde öğretmenlik yapan eski öğretmenler de gündeme geldi. Eski bir dostun kulaklarını çınlattık. Kızılcıkdere köyünden tanıdığımız duayyen gazeteci İsmet Solak köyü sık sık ziyaret ediyormuş. O yılların idealist öğretmenlerinden Fatma öğretmen ile evlilik aşamasında olduğu için köye önce sevgilisi ve daha sonra eşi olan muhterem kadını görmeye geliyormuş. Bu sohbet ile kulaklarını çınlattığımız İsmet Solak ağabeyimizi telefonla arayarak halini hatırını sorduk ve köy ile ilgili bir hatırasını paylaşmasını rica ettik. İsmet Solak o günleri güzel bir gençlik anısı olarak hemen hatırladı.

İsmet Solak bir gün yine Fatma öğretmeni görmek üzere Çayırlı köyüne gider. Aniden bastıran sağanak yağmur Teke derenin taşmasına sebep olur,  eşşek sırtında Teke dereyi geçmeye çalışırken taşan dere suları içinde sırılsıklam ıslanır.( İsmet Solak zaten Fatma öğretmen’ e sırılsıklam aşıktır ) Kara Hamza köyüne kadar o vaziyette gider ama gittikten sonra 20 gün yataktan kalkamayacak derecede hasta olur. Buradan kendisi ve eşine sağlık ve mutluluk dileklerimizi ileterek devam edelim kendi işimize.

Köyün çıkışında sol tarafta kalan kahvenin duvarı dikkatimizi çekiyor. Kahvenin duvarı açık hava müzesi gibi eski araç gereçlerle süslenmiş. Kahvecinin merak ve özeni sayesinde köyde kullanılan bütün ev ve iş aletleri özenle temizlenip, boyanmış ve sergileniyor. Pulluklar, çalar, oraklar, gaz lambaları bugünün gençliğinin sadece adını duyduğu, eskiden hayatımızın bir parçası olan eşyalar bir müze titizliği ile sergilenmiş. Emeği geçen, bu uygulamayı düşünen kişileri kutluyoruz.

İnternet sitesinde köy hakkında bilgi sorduğumuzda, kısaca yemekleri, tarihi vs hakkında bir bilgi yoktur diye yazar. Bu duvar müzeyi gördükten sonra Gacal’ların milli yemekleri tarhana çorbası, kuru fasulye, evde yapılmış makarna, bulgur ve üzüm hoşafını nasıl bilemez insan anlamıyorum.

TEKE DERE

Çayırlı köyünün en önemli sorunu olmaya devam eden Teke deresi normal zamanlarda köy ve çevresine hayat vermesine rağmen, kışın yağan yağmurlar ve kar suları dolayısıyla sık sık taşıyor ve çevre tarlalara zarar veriyor. Dere üzerinden geçen köprü bazen geçit vermeyecek derecede sular altında kalıyor. Bütün bu olumsuz koşullara rağmen yine de su ve dere köy için hayatın olmazsa olmaz bir parçası. Köylü bu durumu kabul ederek yaşamaya devam etmek zorunda olduğunun bilinci ile elinden geldiğince tedbir alıp yaşama devam ediyor.

Bütün bu bilgiler ışığında tekrar muhtar ile görüştüğümüzde son olarak bir mesajı ve dileği olup olmadığını soruyoruz. Muhtar Ediz Engin “ 17 hane kalmış, kaderine terk edilmiş bir köyün ne sorunu olabilir ki. Okulumuz kapalı, öğretmenimiz yok. Camimiz açık, imamımız var. Sağlık ocağımız ve ebe-hemşiremiz yok ama Kırklareli 1 nolu sağlık ocağından her ay bir hekim ve hemşire ile birlikte sağlık ekibi gelip aylık kontrolleri yapıyor. Köyde düğün geleneğimiz kalmadı. Artık köy düğünlerimizi Kırklareli’ de salonlarda yapıyoruz..” diyerek sorun sayılmayan sorunlarını dile getiriyor. Köy muhtarlığı önünde bulunan Atatürk Büstü 20.Aralık 2004 tarihinde Tema gönüllüsü Elmacık’lı Hasan Tuna’nın girişimleri ile yapılmış. Buradan kendisine teşekkürlerimizi gönderiyoruz.

Muhtar Ediz Engin’e Mehmet Küçün- Mustafa Erken- Yusuf Yavuz- Ahmet Erken köy ihtiyar heyeti olarak yardımcı oluyorlar.

Buraya kadar anlattıklarımız Çayırlı köyünün kuruluş ve 1877-78 yıllarından itibaren 132 yıllık yaşam öyküsüdür. Ancak bu verimli ve bereketli toprakların Trakya’nın ortasında boş bırakılması mümkün değildir diye düşündüğümüzü söyledik. Gerçi köylülerin sadece günlük yaşam derdinden geçmiş ile ilgili çalışma yapması mümkün değildir. Ancak sözlü tarih dediğimiz kulaktan duyma kahve sohbetleri esnasında söylenenler yaşlılar öldükçe unutulup gitmiş. Hani bir söz var “ bir yaşlı öldüğünde, bir kütüphane yanmış gibidir” diye, işte o söz buralarda geçerli galiba.

Kahvede sohbetimize katılan bir köylü, Soğucak dere mevkiinde eski mezarlar ve yerleşim yerleri olduğunu söyledi. Tarlalar sürülünce pulluklara takılan çanak çömlek parçaları ancak definecilerin ilgisini çekmiş. Bir efsaneye göre orada bir katliam yaşanmış ve mezarlar orada öldürülenlere ait. Ancak bu pek inandırıcı gelmiyor. Giden kafile hadi çanak çömleklerini yanında taşıyordu. Peki ev kalıntıları, temel duvarları ne oluyordu. İnanmak istemesek de orada bir eski yerleşim yeri, köy olduğu kesin. O bölgeden çıkan bir küp bugün Kırklareli Vilayet Bahçesinde sergileniyor.

Soğucak dere mevkiinin biraz ilerisindeki bölgede ise yöre halkının KAPAK KAYA diye isimlendirdiği Dolmen Mezarlarına rastlanıyor. Dolmen mezarları Trakya da Karaabalar- Süloğlu hattı üzerinde oldukça fazla. Burada çok eski yıllara ait bir Orta-Asya kültürü izlerine rastlamak mümkün. Ancak son kalan mezar da hazine arayıcıları tarafından tahrip ediliyor.

ÜÇ HÖYÜKLER

Köyün eski bir yerleşim yeri olması olasılığı Kapak Kaya mezarı, Soğucak Dere mezar ve yerleşim alanı bölgelerinden sonra ÜÇ HÖYÜKLER Mevkii denilen bölge ile daha bir netlik kazanıyor. Höyük olayı bizi çok daha eski yıllara götürüyor. Özellikle Trak Kral veya önemli kişileri için yapılan höyükler Kırklareli İline Dokuz Höyük Köyünden sonra ikinci önemli bir bölge. Dokuz sayısı ve üç sayısı bizi farklı araştırma boyutlarına taşıyacak galiba.

Kırklareli civarında bulunan bir Trak mezarından çıkan üç gümüş tas bizim bu tezimizi doğrular niteliktedir. Bu gümüş veya altın kaplar yöneticilerin yönettiği bölgedeki hakimiyetini gösteren sembolük bir simgedir. Üç gümüş kap mezarın ait olduğu savaşçının yönetici kimliğini ve ona bağlı üç yönetim bölgesi olduğunu simgeler.

Çayırlı köyü Üç Höyükleri Kırklareli Kültür Varlıkları envanterine “ BATI TÜMÜLÜSÜ” adı ile 39 – 01 – 477 – 03 envanter nosu ile kayıtlı. Tümülüs’ün özelliği MS 3. yy Erken demir çağına ait olması.

Bölgenin özelliği ve TRAKLAR

Köyün bulunduğu bölge ormanlık alan, su kaynaklarına yakın ve dere kenarında olması gibi özelliklerden dolayı tam Traklar’a ait bir yaşam alanı gibi geliyor. Yani bu bölgenin yaşamsız boş kalması mümkün değildir.

Bölgede bulunan Tümülüslerin dış özellikleri bile bölgede Trak kabilesinin yaşadığına dair önemli ipuçları veriyor. Hadi gelin lafı biraz uzatalım ve Traklar hakkında kısa bir bilgi hatırlaması yapalım.

Prof.Dr.Engin Beksaç’ın “TRAKYA’ DA HÖYÜKLER “ çalışmasından öğrendiğimize göre bu höyüklerin coğrafi konum seçimleri hiç biri tesadüf değildir. Traklar Güneş sistemini çok iyi inceleyen ve bilen bir ulustur. Her ne kadar kendi aralarında birleşemeden, sürekli geçimsizlik ve ayrılıklarla güç kaybetseler de dönemin en kültürlü halklarından biridir. Tarihin babası Heredot’un dediğine göre, Traklar antik çağın Hintlilerden sonra dünya üzerinde en kalabalık nüfusa sahip halkıdır. Traklar birleşebilseydi karşılarında kimse duramayacaktı. Sanki bugün bize benziyorlar gibi.

Bölge Trakların yaşam alanı olduğu için onlara ait bölgesel işaretler diyebileceğimiz Dolmen mezarları yanında bizim höyük dediğimiz Tümülüsler de dikkat çeker. Tümülüsler incelendiğinde ise ortak nokta TRAK ATLISI figürü olarak belirginleşir. Erken demir çağının veya Trak çağının en belirgin özelliği ise atlı bir Trak savaşçısıdır. Traklar at ile özdeşleşen, at ile beraber savaşabilen savaşçı bir halktır. Dolayısıyla at yaşamda olduğu gibi ölümden sonra da gerekeceği inancı ile mezarlarında at ve savaşçı figürünü hep kullanmışlardır.

Belki Trak atlılarının ruhu buralarda hala yaşıyordu o yıllarda ve Trak ruhu Çayırlı köyüne de yansıdığı için at yetiştiriciliği ve yarışları Çayırlı köyünün sosyal yaşamında önemli bir rol oynamıştır.

Son yarış atları Tufan ve Ceylan gittikten sonra köyünde ruhu gitmiş olacak ki, köy bir daha o canlı günlerini zor göreceğe benziyor.

Küp ile ilgili küçük bir anekdot Doğuş Kırtasiye sahibi Abdullah Başkur dan geldi. Yakın geçmişte, bir gün yoldan geçenler küpün içinden ıslık sesi geldiğini duyarlar. Sesi duyan korku ile küpün yanından uzaklaşır. İnsanın aklına her türlü ihtimal geliyor tabii. Şeytan girebilir, cin çıkabilir. Olay polise intikal eder. Gelen polisler küp’ün içinde akşamdan sızmış bir sarhoş bulurlar.