Çayırlı Köyü (1)

58

Çayırlı Köyü (1.Bölüm)

“Önce KEKLİK’ler, sonra ARAP ATLARI köyü terk etti.”

Kırklareli Merkez ilçe’ye 30 km uzaklıkta, 17 haneli küçük bir köyümüzdür Çayırlı Köyü.

Köyün tarihini sorduğumuzda geçmişe dair bilgi verecek çok az insan kaldığını görürüz. Kimlerdensiniz diye sorduğumuzda ise kendilerini 93 Harbi diye bildiğimiz 1877-78 Osmanlı- Rus Savaşından sonra Selanik Osman Pazarı ve çevresinden gelen göçmenler olarak tanımlarlar. Köy bir GACAL köyüdür. Daha önceki sayılarımızda bahsetmiş olduğumuz yerli Yörüklere buralarda Gacal denir. Yörenin yerlisi demektir. Ancak ard arda gelen savaşlar yaşanan acı göç hikayeleri kimin neye ve nereye göre yerli, nereye göre göçmen olduğunu ayırt edemeyecek kadar karmaşıktır.

Çayırlı Köyüne eski muhtarlardan İsmail Engin, gazetemiz Spor ve Nostalji yazarı Nihat ÖZGE ve Köy-Koop eski başkanı Erdoğan Kantürer ile birlikte gittik. Daha önce haber verdiğimiz muhtar Ediz Engin bizi köy kahvesinde bekliyordu.

İsmail Engin 1995-96 yılları arasında muhtarlık yapmış. Çocuklarının okulu dolayısıyla Kırklareli’ ne taşınmak zorunda kalınca muhtarlığı bırakmış. Ancak köyde kalan arazilerden dolayı köyden ve çiftçilikten ayrılamamış. Kırklareli’ de ikamet etmesine rağmen köyde çiftçilik devam ediyor.

Engin ailesi “ESKİ MUHTARLAR” olarak anılıyor. Köyün kurucuları arasında yer alan dededen sonra muhtarlık torun Ediz Engin ile devam ediyor. Zaten bu 17 hanelik köyde muhtarlık özveri ve karşılıksız çalışma ile yürüyen bir makam. Ediz Engin eski muhtarlar ailesinin son nesil ferdi olarak zorunlu muhtarlığa devam ediyor.

Köyün geçmişe dair bilgi verebilecek yaşlı kişilerini sorduğumuzda iki kişi kaldığını, bir tanesinin hasta yattığı için gelemeyeceğini, ikinci yaşlı Süleyman Çetin (87) ise artık bazı olayları hatırlayamadığını ve fazla bilgi veremeyeceğini söylediler.

Perşembe günleri 17 hanelik Çayırlı köyünün pazarı oluyormuş. Kırklareli’ den minibüs ve kamyonetleri ile gelen 6 esnaf Pazar tezgahlarını hazırlıyordu. Nihat Özge aradığımız adam Hacı Süleyman Çetin ile birlikte aramıza katıldı. “Pazarda gezerken Süleyman Çetin’e rastladım” dedi. Süleyman Çetin sohbete katılınca köy hakkında güzel bilgilerde ortaya dökülmeye başladı.

Süleyman Çetin’ in avcılık ve atçılık ile başlayan sohbeti birden bire köyün tarihi seyrini de değiştirdi. Hiçbir yazılı kaynakta bulamayacağımız yaşanmış hikayeler ortaya çıkmaya başladı.

Siz eğer gerçeğe ve bilgiye ulaşmak istiyorsanız köyün yaşlıları size gerçeği aktarmaya hazırdır. Yeter ki siz, onları saygı ile dinleyip gerçek bilgiye ulaşmak istediğinizi hissettirin. Mükemmel bir kültürel belleğe sahip olan köy yaşlıları bize gerçeği her zaman aktarır. Onların belleği güçlüdür.

EMLAK-I ŞAHANE

Köyün kuruluş tarihi olarak 1877-78 harbi sonrası olarak söyleniyor. Köy yeri Hazine-i Hassa tarafından yönetilen ve adına “ EMLAK-I ŞAHANE” denilen Padişah arazisi imiş. Osmanlı Devlet anlayışında Osmanlı Mülkü’ nün tamamı Zat-ı Şahane denilen Padişah ve Hanedan’ a ait bir anlayış ile yönetiliyordu. Ancak Padişah ve Hanedan’ın özel harcamaları için ayrılmış olan ayrı bir bölüm ve adına “ EMLAK-I ŞAHANE” denilen bazı araziler ayrı bir anlayış ile idare ediliyordu. Bu arazilerden elde edilen gelirler devlet hazinesine girmeden doğrudan Padişah ve hanedan masrafları için harcanıyordu. Tanzimat’la birlikte Topkapı Sarayı dışına çıkarak İstanbul yaşamı ile temasa geçen saray halkının aşırı masrafları resmi tahsisatta karşılanamaz hale geldi.

Ali Paşa’nın sadrazamlığı sırasında 17 Ağustos 1858’de çıkarılan bir fermanla, hanedanın kendilerine tahsis edilen gelirlerle yetinmeleri ve israfa son vermeleri bildirildi. Devam eden savaşlar, kaybedilen topraklar, savaş ve ganimet ekonomisine bağlı gelir sistemi, kaybedilen topraklardan gelen milyonlarca göçmen Trakya kapılarına dayanınca Emlak-ı Şahaneler de gelen göçmenlere verilmeye başladı. İşte bu şartlar altında Selanik Osman Pazarı köyünden gelenler önce Erikler köyüne iskan edilmek istenir. Ancak gelenler altında atları, belinde silahları, ayaklarında körüklü çizmeleri ile diğer göçmen guruplarından farklı bir görüntü sergiledikleri için Erikler köylüleri korkar “ bu gelenler savaştan kaçan zavallı köylülerden daha çok, eşkiyaya benziyor” der ve bu gurubu köylerinde istemez. Yeni gelenlerde istenmedikleri yerden ayrılarak bugünkü yerinde yeni bir hayat demek olan köylerini kurarlar ve adına etrafı sulak çayırlardan oluştuğu için “ ÇAYIRLI KÖYÜ ” derler.

Erikler köylülerinin yeni gelen göçmenlerden korkmaları biraz haklı sebeplere dayanıyor. Köyün kurucularından olan Süleyman Çetin’in dedesi Deli Hasan kısa sürede namını “Çeteci Deli Hasan” olarak duyuruyor çevreye. O yıllarda (1877-78) bölgede devlet kontrolü kalmadığı için, Osmanlı Ordusu mağlup olmuş, Rus Ordusu İstanbul kapılarına dayanıp Yeşilköy civarında karargah kurmuş, başıboş asker kaçakları, serseri ve kanun kaçakçılarından oluşan guruplar köyleri basıp, kadınları kaçırıp tecavüz etmekte ve direnenleri öldürmektedirler. Osman Pazarlı gacallar yeni Çayırdereli’ler her akşam çetecilerin gelip köyü basmasını beklemektense kendileri bir çete kurup köylerini savunmaya geçerler. Çünkü bu köy çekilebilecekleri son duraktır. Çeteci Deli Hasan’ın şöhreti bölgede duyulmaya başlayınca köye baskınlar durur ve çevre huzura kavuşur.

Köyün diğer kurucu ailelerinden Enginler ( Eski Muhtarlar) ve Maksut Ağa özel koşu atı yetiştiriciliği yapmaya başlarlar. Her türlü olumsuz acı yaşamlara karşın Çayırlı Köylüleri yeniden hayata tutunur ve acıları unutup yeni bir yaşama başlarlar. Maksut Ağanın CEYLAN isimli atı ve Enginlerin TUFAN isimli atı bölgede şöhret olurlar. Trakya da girdikleri her yarıştan birincilik ile dönerler. O yıllarda Trakya kasabalarında yapılan her düğünde, kurulan her panayır veya eğlencede pehlivan güreşlerinin yanında at yarışları da heyecan verici spor müsabakaları olarak halkın ilgisini çekmektedir. Enginlerin Tufan isimli atı köyde herkesin sevgisini kazanır. Köyün genç kızları yarış öncesi Tufan’a özel bir beslenme rejimi uygularlar. Genç kızlar en taze ayrık otu köklerini bulup köye getirir, evlerinde yıkayıp temizledikten sonra ince ince kıyarak Tufan’ı besliyorlarmış. Tufan’ da kendisine uygulanan bu özel rejimin karşılığını, girdiği yarışlarda birinci olarak ödermiş. Yarış sonrası için şampiyona özel bir statü uygulanır ve köyde serbest gezmesine izin verilirmiş. Tufan evden çıkıp köyün bakkalına gider ve oradan bir avuç yumuşak kesme şeker almadan ayrılmazmış. Bakkal Tufan’a bir avuç şeker yedirip, yelesini sevip okşadıktan sonra evin yolunu tutarmış.

Tufan’ın yıllar süren şampiyonluk günleri bittikten sonra Tufan bir gün kendini at arabasına koşulmuş olarak bulur. Tufan’a binmiş ve onunla yarışlara katılmış olan İsmail Engin Tufan’ın bir gün arabaya koşulurken gözlerinden yaşlar gelerek ağladığını görür. O’nun bu üzgün hali, içli içli ağlaması köyde herkesi üzer, ancak yapacak bir şey yoktur. Hayat devam ediyor ve Tufan’a tarlada çift sürerken ihtiyaç vardır.

Maksut Ağanın atı Ceylan ise zayıf ve çelimsiz görünüşü ile bir yarış atından ziyade hastalıklı bir beygir gibidir. Ancak yarış başlayınca o beygir fırtına gibi esen bir yarış atı oluverir. Ceylan’ da Tufan gibi girdiği yarışlarda daima birincilikler alarak Çayırlı Köyünün ismini Trakya’ da duyurur.

Köyde atçılık bu kadar ileri düzeylere gidince doğal olarak Jokeylik bir meslek haline gelir. Köyden yetişen Rafet Can ve Şükrü Can (nam-ı diğer pipolu Şükrü) Türkiye’nin ünlü jokeyleri arasında yer alırlar. Torun Sencar Can ise Jokey İhtisas Kulübünün ünlü bir jokeyi olarak engelli yarışlarda ismini duyurur.

Süleyman Çetin ile başladığımız atçılık muhabbeti bakın bizi nerelere götürdü. Süleyman Çetin’in bir de avcılık tarafı varmış. Bir zamanlar köy çevresine KEKLİK sürüleri gelirmiş. Avcılar sabaha kadar keklik avlayıp avcılık yaparmış. Ancak bilinçsiz avlanmalar katliama dönüşünce köyün etrafına artık keklikler gelmez olmuş. İyi yarış atlarının gittiği gibi kekliklerde gitmiş ve bir daha geri dönmemişler. Yeni nesil artık atları ve keklikleri ancak ansiklopedilerde resimlerde görebiliyor.

Kahveci Hikmet Olur’un rehberliğinde köyü geziyoruz. Süleyman Çetin’in oğlu Süleyman’ın koyun sürüsüne rastlayıp, köyün hayvancılığı hakkında sohbete dalıyoruz. Köyde bir zamanlar 15000 civarında koyun varmış. Bu gün bu sayı 200-300 olarak ifade ediliyor. Süleyman Çetin köyde tek koyun besicisi olarak kalmış. Koyunlarında köyü terk etmesinden sonra tek ümit ineklerde kalmış. Köyde 500 civarında inek besleniyor ve 2,5 ton süt elde edilip satılıyor. Daha önceleri ciddi bir besicilik kolu olan manda besiciliği ise tamamen bitmiş. Ancak manda sürülerinin yerini köy meydanında gezen birkaç hindi almış. Meydan bize kaldı diye kabararak objektifimize poz veriyorlar.

Hikmet Olur’un 7 kardeş ile birlikte büyüdüğü baba evine geliyoruz. Bir zamanlar çocuk sesleri ile cıvıl cıvıl olan avlular artık sessizliğe, evler ise yıkılmaya bırakılmış. Kardeşler geçim derdi ile Kırklareli, Bursa, İstanbul gibi yerlere göç ederken köyde baba ocağını bekleme görevi Hikmet Olur’ a kalmış.

Köyün Kayalı Barajına bakan en güzel manzaralı tarlasını İstanbul’dan gelen bir emekli satın almış. Tarlada arıcılık ve bağcılık yapmaya başlamış. Tarlanın bir bölümüne ise ceviz fidanları dikmiş.

Köyü gezip tanımaya çalışırken vaktin nasıl geçtiğini anlamadık. Pazarı da gezelim dediğimizde tezgahların toplanmaya başladığını gördük. 17 hanelik köyün pazarı bu kadar kısa sürede bitiyormuş meğer. Kahveye girdiğimizde ise bir başka satıcının arkamızdan kahveye girdiğini gördük. Adının Ali Acı ve kendisinin Çankırılı olduğunu öğrendiğimiz ve eşofman altı veya pijama altı diyebileceğimiz ve fiyatı 3 adet 10tl olan pijamalardan alıyoruz ve Ali ile bir çay içimi sohbete dalıyoruz.  İşsizliğin ve çaresizliğin insanı nerelere sürüklediğini ve ekmek kavgasının nerelerde ve hangi şartlar altında verildiğini Ali’nin gözlerinde görüyoruz.

Köyde şair ve bestekar Abdi Özütaş’ın ismini duymuştuk. Kırklareli’nin sevilen sanatçısı Faruk Yılmaz daha önce köye gelip Abdi Özütaş’ın şiir ve bestelerini yazdığı defterini almış. Ancak geri getireceğine dair söz vermiş olmasına rağmen bestelerin ve şiirlerin olduğu defter bir daha geri gelmemiş. Faruk Yılmaz herhalde bu bestelerden iyi türküler çıkarıyordur. Abdi Özütaş ise onu Cennette dinliyordur.