Devletliağaç Köyü

Kırklareli İl merkezine 45 km, Kofçaz İlçe merkezine 17 km uzaklıkta şirin bir köyümüzdür Devletliağaç. Osmanlı Padişahı 1.Murat Kırklareli’ni almadan önce savaştığı POLOS Kalesinde yoğun bir direniş ile karşılaşır.

Hedef Balkanlara doğru yürüyüş ve güvenli bir bölge oluşturmak olduğu için Devletli ağaç köyünün olduğu bölgeye kadar ulaşılır. Bölge Rumlarca “AUSGUBE” toplanma yeri olarak anılmaktadır. Ulu ağaç bir toplanma işaretidir. Buluşma noktasıdır. Polos Kalesi ile ilgili haberler gecikince endişe başlar. Devletli ağaç bölgesinde bulunan Ulu Ağacın gölgesinde dinlendiği sırada Polos Kalesinin düştüğü haberi gelir. Köye ismini veren o meşhur sözünü orada söyler “ Sen ne ulu, devletli bir ağaçsın ki gölgende bu sevinçli haberi aldım” Yüzyıllara dayanan Ulu Ağaç insana karşı direnememiş ve yok edilmiştir. Ancak Ulu Ağacın olduğu bilinen veya tahmin edilen bölgeye 06.Şubat.2005 yılında Tugay Komutanı Tuğgeneral A.Baki Erdoğan’ nın girişimleri ile 5 adet Çınar fidanı dikilmiştir. Bu güzel olay bütün köylünün katılımı ile düzenlenen bir tören ile ölümsüzleşmiştir.  Bir daha yeni bir 1.Murat gelir de altında dinlenir mi bilemeyiz elbette ama, bu güzel ve ölümsüz ana bir katkı da 10.Mayıs.2005 tarihinde Tümen Komutanı Tümgeneral A.İhsan Gürcihan tarafından dikilen ağaçlar ve düzenlenen “ Mehmetçik Parkı” ile efsane gerçeğe dönüşmüştür.

Devletli ağaç yıllarca Kırklareli il merkezinden uzak sade bir köy yaşamı yaşamıştır. Kırklareli’ nde yaşayıp hala bu köyün nerede olduğunu bilmeyen aydınımız vardır. Politikacılar bile “zaten kaç oy, kaç seçmen var” diyerek buralara uğramak zahmetine girmemişlerdir. Orada yaşayan insanları anlamak için biraz gayret, bilgi ve saygı gereklidir.

Köy alevi- Bektaşi geleneğinin yoğun ve yozlaşmadan yaşandığı, Türklerin Orta Asya geleneklerinin, saygı ve sevginin kusursuz ve karşılıksız yaşandığı bir köy. Komşu komşunun malına, mülküne, kazancına ve inancına saygılı, küçükler büyüklere karşı gerekli saygı ve hürmeti, büyükler küçüklere karşı sevgiyi esirgemez bir anlayış içinde yaşadıkları için köyde huzur ve güven dolu bir yaşam vardır

Köyde,  ABDAL MUSA-KIZILCIKLI BABA-VEİS BABA ve KARA BABA   adına mumlar yakılıp, dualar ediliyor ve kurbanlar adanıyor. Bu gelenekler yüzlerce yıldır devam etmektedir. Babaların nazarlamalarında adına türbedar diyebileceğimiz görevli aileler tarafından bu gelenekler sürdürülmektedir. Türbedar aileler bu konuyu inanarak, ve bu konuda görevlendirilmiş ve seçilmiş kişiler olduklarının bilincinde aksatmadan devam ettirmektedirler. Bu bir gönül işidir ve gerçekten insanın inanması gereklidir. Yoksa yüzlerce yıldır hiçbir maddi getirisi olmayan bu görevlerin sürdürülmesi mümkün olmazdı.

BDAL MUSA adına mum yakma ve dua etme görevi Ayşe Güler’ e verilmiştir. Abdal Musa’ nın  “İNSAN HASTALIKLARINA” iyi geldiği ve şifa verdiğine inanılmaktadır. Her Salı akşamı nazarlamasında mumlar yakılır ve dualar edilir. Bizim köye gidişimizde bir Salı gününe rastladığı için bütün mumlar insanların sağlığı için yansın, bütün dualar insanların huzuru ve mutluluğu için edilsin. Bu güzel ve anlamlı geleneği sürdüren Ayşe Güler’ in sağlığı ve mutluluğu için de bizim dualarımız kabul olsun.

Köyde nazarlamasına dua edilen ve mum yakılan KIZILCIKLI BABA’ nın ise yağmur bulutları, dolu ve yıldırım düşmesine iyi geldiğine inanılıyor. Burada dikkatimizi çekmesi gereken önemli husus Orta Asya Şaman gelenekleri ile ilgili bağlantıdır. Şamanizimde Gök Tanrının gücünce inanılır ve  insanlara gökyüzünden gelecek kötülüklerden koruması için dualar edilir. Yağan yağmurların insanlara felaket değil, bereket olması için, dolu ve yıldırımların gökyüzünden insanların felaketleri için düşmemesi için dualar edilmesi, mumlar yakılıp adaklar adanması bize yabancı gelmiyor olsa gerek. Bu geleneği sürdüren insanların bütün bu karşılıksız görevleri sadece kendi için değil tüm komşuları ve insanlık için sürdürmesi takdir ve saygı ile karşılanacak bir davranıştır. Perşembe akşamları adına mumlar yakılıp, dualar ediliyor ve gökyüzünden insanlara bereket yağacağına inanılıyor.

Abdal Musa adına burada dikkatinizi çekmek gerekiyor. Abdal Musa’ nın Horasan Erenlerinden olduğu ve mezarının ve dergahının da Antalya Elmalı da olduğu bilinmektedir. Anadolu’ da birçok yerde anılmasına rağmen nasıl oluyor da Kırklareli’ nin bir sınır köyünde adına mum yakılıp dualar edilip adaklar adanıyor.

Abdal Musa müritlerinden olduğu bilinen Kaygusuz Abdal’ ın Balkanlarda ve Trakya üzerindeki etkileri ile hocası Abdal Musa’ da buralarda onunla birlikte anılmış olabilir. Kayıtlardan Abdal Musa ile ilgili derlediğimiz kısa bilgilerle Abdal Musa’ yı tekrar hatırlayalım.

Anadolu’nun ünlü erenlerinden ve ermişlerinden olan Abdal Musa Sultan, aynı zamanda ünlü bir ozan ve düşünürdür. Aslen Horasan’lı dır. Azerbaycan’ın Hoy kasabasına gelmiş ve bir süre orada yaşamış olduğundan, “Hoylu” olarak tanınmıştır. Hacı Bektaş Veli’nin amcası Haydar Ata’nın oğlu, Hasan Gazi’nin oğludur. Kaygusuz Abdal Menkıbesine göre “Köse Musa” adıyla da anılır.  Abdal Musa Sultan, Horasan Erenlerinden ve Hz. Peygamber soyundandır. 14. yy. da yaşadığı ve Osmanlıların Bursa’yı fethi yıllarında Orhan Bey’in askerleriyle savaşlara katıldığı ve büyük yararlıklar gösterdiği tarihi kaynaklarda yazılıdır. Hacı Bektaş Veli’nin önde gelen halifelerindendir. Payesi sultanlık, mertebesi “Abdallık”. Pir evindeki hizmet postu ise, “Ayakçı Postu”dur. Bu post Bektaşi tarikatındaki on iki posttan on birincisi olup, diğer adı ”Abdal Musa Sultan Postu”dur. Ayakçılık, Abdallık mertebesidir.

Elmalı, Tekke köyündeki dergahı, ilk Bektaşilerin dört büyük “Asitanei Bektaşiyan” dan biridir. Ancak, Anadolu’nun inanç coğrafyasında seçkin bir yeri, etkin bir gücü olan Abdal Musa Sultan adına daha birçok yerde makam ve mezarlar yapılmıştır. Birçok yazar ve araştırmacı, Abdal Musa Sultan’ı konu alan araştırmalar yapmışlardır. Bazılarına göre, Abdal Musa Sultan; Bursa’nın fethine katıldıktan sonra Manisa, Aydın ve Denizli yöresinde bulunmuş, daha sonra da Türkmen ve Yörükler’ in yoğun bulunduğu Elmalı yöresinde tekkesini kurmuştur. Ayrıca Denizli’de yatan “Büyük Yatağan Baba”dan esinlendiğini de belirtmişlerdir. Abdal Musa Sultan, Elmalı yôresinde kurduğu tekkesinde sayısız kişiler irşad etmiş (uyarmış) ve bunlar arasında büyük ozanlar yetişmiştir. Bunların en ünlüsü de, Alevi-Bektaşi edebiyatın abidelerinden sayılan Kaygusuz Abdal’dır.

 

 

 

Onunla ilgili olarak Abdal Musa Sultan Velayetnamesi’nde konu edilen söylenceyi şöyledir:

“Alaiye reyinin oğlu Gaybi, Abdal Musa’ya derviş olup, Kaygusuz adını alınca, babası oğlunu kurtarmak ister. Tekke Beyi’nin yardımını talep eder. Tekke Beyi’ de Kılağılı İsa adlı pehlivan yiğidini Abdal Musa’nın tekkesine yollar. İsa, dergah’a varır ve kapıya gelince: Çağırın bana Abdal Musa’yı diye gürler. Ancak, atı ürker ve İsa’yı sırtından atar, sürükleyerek parçalar. Tekke beyi bu olaya çok sinirlenir ve ordusuyla harekete geçer. Abdal Musa Sultan’ı yakmak için öbek öbek odunlar yığılır. Ateşler tutuşturulur. Abdal Musa Sultan’da üç yüz kadar müridi ile semah ederek yola koyulur… Bu öyle bir geliş ki, onlarla birlikte dağlar, ağaçlar, kayalar da beraber yürür. Dervişler bir gülbank çekip ateşe girer. Ateş onları yakmaz, onlar ateşi söndürürler. Bu manzarayı gören Kaygusuz’un babası, duruma hayranlıkla bakar, Abdal Musa’nın ellerini öper ve geriye döner. Kaygusuz bu dergahta kırk yıl hizmet eder…”

Abdal Musa Sultan’ın kerametleri, kendi adı verilen Velayetname’ de anlatılır. Abdal Musa Sultan Velayetnamesi günümüz Türkçesi ile Ali Adil Atalay tarafından beşinci kez olarak yayınlanmıştır. Kerametlerinden biri de şöyle: “Abdal Musa Sultan, bir pamuk içine kor halinde bir ateş parçasını müridlerinden biriyle, Geyikli Baba’ya gönderir. Geyikli baba da, ona bir bakraç içinde geyik sütü gönderir. Bu kerametin, yorumu da, “hayvanatı iradesine bağlamak, bitkilere hükmetmekten zordur” şeklindedir.

Şair, düşünür, Horasan ereni Abdal Musa Sultan’ın keramet ve erdemleri yedi yüzyıldan bu yana dillerde söylenir.

Tekke yapıldığı günden beri mutfağında hiç ateş sönmemiştir. Bakın Abdal Musa kendinin kim olduğunu nasıl anlatmış;

Kim ne bilür bizi nice soydanuz 
Ne zerre ottan ne hod sudanuz 
Bizim meftunumuz marifet söyler 
Biz Horasan mülkündeki baydanuz 
Abdal Musa oldum geldim zemana 
Arif anlar bizi nice sırdanuz
Abdal Musa’ yı anlamak için arif olmaya gerek var mı bilemem.
Horasan’dan Rum’a zuhur eyleyen 
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi 
Binip cansız duvarları yürüten 
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi? 
Doksan altı bin Horasan Pirleri 
Elli yedi bin de Rum erenleri 
Cümlesinin servirazı serveri 
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi? 
Balım Sultan arkadaşı, yoldaşı 
Kızıldeli Sultan dürür hem eşi 
Abdal Musa Sultan dersen ne kişi 
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi?

Abdal Musa’ nın bugün için geçerliliğini yitirmeyen öğütlerini bir defa daha hatırlatalım, ders almak isteyenlere elbette;

ABDAL MUSA’NIN ÖĞÜTLERİ

“Mümin ol. Halim selim ol. Ahde vefa et. Musibete sabret. Sözü düşün, sonra söyle. İbadete, malına güvenme. Yalan söyleme. Hak divanından ayrılma. Bilmediğin kişiye yar olma. Vaktini zayi etme. Kimsenin uğradığı kötü duruma gülme. Kendinden ulu kimse ile mücadele etme. Dünya için gönlünü mahzun etme. Mevki sahibi kimseye yüzsuyu dökme”.

VEİS BABA’ nın adına yakılan mumlar ve edilen duaların ise hayvan hastalıklarına iyi geldiğine inanılıyor. Zeliha Aktürk, Perşembe akşamları mumunu yakıp dualar ediyor. Veis Baba, daha önce nazarlamasının bulunduğu tahmin edilen yerde bulunan evin yıkılması üzerine Zeliha Aktürk’ ün rüyasına girer ve “ benim evimi yıktılar, bundan böyle benim dualarımı sen et, mumlarımı sen yak” diye vasiyette bulunur. Evin yeniden yapımında efsane gibi olaylar yaşanır. Veis Baba’ nın mezarının Bulgaristan sınırında bulunduğu ve zaman zaman ziyaret edildiği söyleniyor.

Ayhan Köse’ nin mumunu yakıp, duasını ettiği BULUNDU BABA ve Hasan Altıntaşlar’ ın mumunu yakıp, duasını ettiği KAYBI BABA’ nın insanların kayıplarının bulunmasında yardımının olduğuna inanılıyor.

“Kaybı Baba’ nın tahminen sonraları Kaygusuz Abdal olarak ün yapan Alaiye reyinin oğlu Gaybi olma ihtimali yüksektir. Gaybi ismi halk arasında Kaybı olarak telaffuz edilmiş olabilir.”

Köyde bu kadar çok baba olması hepimizin dikkatini çekmiştir herhalde.  Köylü bu babalara gerekli saygıyı gösterip, mumlar yakıp dualar ettikten sonra yılda bir defa “ CEBRAİL KURBANI” adı altında, horoz, “İSMAİL KURBANI”  adı altında Koç ve son olarak “ADAK” adı altında Dana kurban edip, cem yapmak suretiyle inançlarına uygun ve saygılı görevlerini yerine getirmektedir.

1976 Yılında köye öğretmen olarak gelen Mehmet Baştürk ile sosyal ve kültürel etkinlikler artmaya başlar. Mehmet Baştürk, babası Mehmet Baştürk’ ünde köyde eğitmenlik yaptığı yıllardan dolayı köyün yabancısı değildir. Eşi öğretmen İfakat Baştürk’ ün de fedakarca çabaları sonucu köyde ilk defa tiyatro gurubu kurulur. Oynadıkları ilk oyun “KOLSUZ KAHRAMAN” isimli tiyatro eseridir. Mehmet Baştürk bir rejisör gibi öğrencilerini hazırlar. Ancak bir aksilik olur ve başrol oyuncusu gelmez. Mehmet Baştürk, Kolsuz Kahraman olarak sahnede yerini alır. Oyunu izleyen Kaymakam çok beğendiği oyuncuyu öğretmen Mehmet Baştürk’ e benzetir ama ilişki kuramaz. Olay oyundan sonra anlaşılır. Kolsuz Kahraman Mehmet Baştürk protokol sıralarında tekrar yerini alır.

İfakat Baştürk’ ün girişimleri ile köyde folklor ekibi kurulur.  İfakat Baştürk öğretmen okulu yıllarında iyi bir folklorcudur. Öğrencilerine bildiklerini öğretir ve Devletli Ağaç köyü folklor ekibi Kofçaz’ da yapılan etkinliklerde birinci olur.

Mehmet Baştürk köyde futbol takımı kurar. Takımın formalarını dikme işini eşi İfakat Baştürk halleder. Başarılı bir futbol takımı, Kaymakamlık kupasında final oynar. Mehmet Baştürk’ ün futbola olan tutkusu ileride çocuklarının da hayatını belirleyecektir. Oğlu Alptekin Baştürk iyi bir futbolcu olmasının yanında spor akademisini bitirip iyi bir öğretmen ve futbol antrenörü olur. Alptekin Baştürk amatör kümeye kadar düşen Kırklareli Spor da fahri antrenörlük görevine başlayınca Kırklareli Sporda yükselme devri başlar. Amatör küme şampiyonluğunu, 3. Lig şampiyonluğu ve nihayet 2. Ligde başarının simgesi bir Kırklareli Spor doğar. Ancak kendini spora bu kadar kaptıran Alptekin Baştürk’ ün aile düzeni de bozulur ve haklı sızlanmalar başlar.

 

 

Küçük oğlu Gültekin Baştürk ise genç milli futbol takımının yıldız adayları arasında yerini alır.

Mehmet Baştürk’ ün öğretimde, sporda başarı hırsı ve azmi ileride öğrencilerinin de hayat çizgilerini belirler. Bugün köy muhtarlığını yapan Mutlu Uslu “ öğretmenimizden aldığımız çalışma azmi ve hırsı ile bugün başarılı bir yerdeyiz. Köyde olumlu bir mücadele var. Arkadaşımın 40 baş hayvanı varsa ben, elli baş hayvan yapmaya çalışıyorum” diyerek aldıkları eğitimin kendileri için nasıl faydalı olduğunu belirtiyor.

Mehmet Baştürk ve eşi İfakat Baştürk, köyde sağladıkları eğitim ve kültürel gelişmenin yanında örnek hayvancılık yapmaya başlarlar. Köyde günde 2 kg süt veren kara sığır dediğimiz yerli ırka alternatif olarak ilk defa Almanya’ dan “MOLTOFON” cinsi inek getirilir. Ancak köylü eski sevdası kara sığır ineklerden kolay vazgeçmez. Ancak Mehmet Baştürk’ ün inadı ve ineklerinde verimli olmaları sebebiyle moltofon cinsi süt inekçiliği çabuk benimsenir. Bugün köyde devam eden inekçilik o günlerin nesilleri ile sürmektedir. Köyde ki süt fazlalığı ve istikrarı mandıracıların da dikkatini çeker. Doğu Süt Ürünlerinin sahibi Emrullah Doğu’ nun sahibi olduğu Peynir ve Kaşar fabrikası yörenin en kaliteli peynir ve kaşar’ ını üretmektedir. Köye hatırı sayılır ölçüde süt parası girdiği için refah seviyesi diğer balkan köylerine göre hayli yüksektir.

Köy ilkokulunun bugünkü perişan halini gördükten sonra insan sormadan edemiyor “ taşımalı sistem adı altında öğretmenler köylerden neden uzaklaştırıldı ? “ Bahane sıralayacak olursak elbette fazlasıyla bulunur amma…

Bugün köylerde cıvıl cıvıl çocuk sesleri yok. Okullar bakımsızlıktan dökülmüş vaziyette. Ne tiyatro gösterileri, ne folklor ekipleri nede futbol müsabakaları var..

Sohbetler uzayıp, sorulacak ve öğrenilecek çok fazla konu olduğu için vakit hayli geç oldu. Muhtar Mutlu Uslu ve eşi birlikte akşam yemeği yemek için bizleri, beraber geldiğimiz eski öğretmenleri Mehmet Baştürk, Tatlı Pınar köyünden Bektaşi dedesi ve iyi bir şair olan Hasan Hüseyin Aslan ve eşim Gülden Karaca, evlerine davet ettiler. Hep birlikte yenilen yemekte köyün sorunları ve yapılmak istenenler hakkında uzun bir sohbetimiz oldu. Bektaşi sofralarındaki bereketin ve bolluğun artık unutulmaya başlanan sofra geleneklerimizden olduğuna inandım. Yemek öncesi ve sonrası edilen şükür duaları, toplum hayatımızda bazı değerlerin hala kaybolmadığı gösteriyordu.

Muhtar Mutlu Uslu ile 15-19 Eylül 2014 tarihlerinde Kırklareli Muhtarlar Derneğinin düzenlemiş olduğu KIBRIS GEZİSİ’ nde beraber olduğumuz için bazı düşüncelerini paylaştık. Orada gördüklerini köyünde uygulamak için büyük bir heyecan içinde projeler hazırlamaya başlamış bile.

KIBRIS’ ta köylerimizi ilgilendiren önemli bir konu hakkında hayli bilgi alması ve sorular sorması dikkatimi çekmişti. Köylümüzün önemli bir gelir kaynağı olan hayvancılık ciddi bir sorun olmaya başladı. Her ne kadar hayvan beslemek, sütünden, etinden faydalanmak ekonomik bir değer ise de ahırların köy içinde olması sorun yaratmaya başlamış. Köyü ziyarete gelenlerin tezek kokuları ve gübre yığınları ile karşılaşması ziyaretçiler kadar köylüyü de rahatsız ediyor. Ayni durum Kıbrıs’ ta yaşanmış. Ancak çözüm ahırların köy dışına çıkarılması ile bulunmuş. Köyün uygun bir yerine yapılan toplanma yeri ideal bir çözüm olmuş. Köy tezek yığınlarından kurtulduğu gibi, ortak alanda temizlik, gübrelerin toplanması ve en önemlisi veteriner hizmetlerinin müşterek karşılanması gibi artı faktörler çözüm getirmiştir. Tezek kokusundan dolayı hayvancılıktan vazgeçmek yerine aksine hayvancılık daha verimli ve teşvik edici olmuştur. Sanayicilerin bir arada toplanması için düzenlenen Organize Sanayi Bölgeleri gibi bir çalışma. Organize Tarım ve Hayvancılık Bölgeleri olarak düzenlenebilir. Muhtar Mutlu Uslu “ Bu olay Kıbrıs’ ta başarılı oldu ise benim köyüm de bunu başarabilir ve başaracağız” diyerek böyle güzel bir proje için çalışmalara başlamış. Başarılar sevgili muhtarım. Başarın tüm köylerimize örnek olacaktır ve hayvancılığı teşvik edecektir. Ayrıca çok önemli bir hizmeti daha olacaktır bu projenin. Kızlarımız artık köye evlenmek istemiyorlar. Her gün tezek temizlemekten ve en önemlisi tezek kokmaktan korktukları için evlenecekleri gençlerden şehre gitme sözü istiyorlar. Köyünde tarlasını bırakıp, hayvanlarını satan gençlerimiz şehirlerde kapitalizme ucuz iş gücü olmaktan kurtulamıyorlar. Bu proje ile belki köylerimiz daha güzel ve temiz yaşam alanları haline gelecektir. Yaşam köylerde daha güzel bir hale gelecekse eğer bu projenin sayesinde olacaktır. Belki o zaman köylerimize yine Mehmet ve İfakat Baştürk gibi öğretmenler öncülük eder ve köylerimizde sosyal ve kültürel aktiviteler artarak köy hayatı canlanır.

Köy içinde dolaşırken eski ve yıkık bir bina dikkatimizi çekiyor. “Nalbant Marin’ in evi “ diyor muhtar. Nalbant Marin Balkan savaşları öncesinde köyde yaşamış önemli ve zengin bir şahsiyet olsa gerek. Evinin olduğu yerin altından geçtiği tahmin edilen bir tüneli keşfeden define arayıcıları eve bir hayli zarar vermişler.

Nalbant Marin’in zenginliği başına dert olmuş herhalde. Köyü eşkiyalar bastığında evinin altına kazdığı tünelden kaçarak köy dışına çıkıp canını kurtarmış olmalı. O yıllarda keşfedilmeyen tünel bugün artık bilinmektedir. Zamanında Nalbant Marin’ in canını kurtaran tünel bugünlerde kendi canını kurtarma uğraşı veriyor.

Bu defa, dileklerimizi köyde yaşama geçirmeye başlayan bir idealist, bir şair, pul ve antik eşya koleksiyonu yapan ve köyde işlettiği kahvenin adını “CEM CAFE BAR “ olarak lanse eden ve bu konuda hayli iddialı olan ALİ RİZA BAŞKURT’un Cafe Barı’na konuk oluyoruz. Ali Riza Başkurt ile Kıbrıs gezisinde tanıştık. Muhtar Mutlu Uslu gibi o da kendi dalında neler yapabilirim diyerek araştırmalar yapıyordu. Bulgaristan sınırında, Kırklareli’ ne 54 km uzaklıkta bir köyde CAFE BAR, tam Avrupai bir ideal gibi görünüyor. Ali Riza Başkurt basit bir çözüm üretti Kıbrıs gezisinde. Kırklareli’ nin değerli saz ve ses sanatçısı Terzidere Köyünden Hasan Öztürk ile anlaşarak köyde türkü ve sohbet geceleri düzenleme kararı aldılar. İlk zamanlarda belki kimse gelmez, gelemez olsun biz kendi kendimize bile olsa beraber olup sohbetler edip şarkılar söyleyerek bunu gelenek haline getirebiliriz. Güzel bir başlangıç, başarılar dileriz.

Ali Riza Başkurt köy şartları, ailenin ekonomik durumu gibi sebepler yüzünden okulunu bitirememiş. Ancak okumak içinde sönmeyen bir ateş gibi yıllarca yanmış. Bu yangını ancak şiirler yazarak bir nebze olsun gidermeye çalışmış. Ekonomik durumu iyileşince okuluna kaldığı yerden devam kararı almış. Yıllar biraz hızlı geçmiş ama olsun insanda azim olduktan sonra yılların ne önemi var. 23 yaşında Çorlu’ da açıktan ortaokul bitirme sınavlarına katılır. Yazılı sorusu da insanın yarasını deşecek cinstendir hani “ BİR ÇOBANIN DUYGULARI”

Ali Riza Başkurt, yaramı nasıl deştiniz dercesine döşenmiş yazmaya. Herkesin bir sayfayı doldurmakta zorlandığı yazılıda 6 sayfa yazarak, hem yeni bir rekor kırmış, hem de okuyan öğretmenlerin duygulanıp gözyaşları ile ağlamalarına sebep olmuş. Öğretmenler okuduklarına inanmak istememişler. Ali Riza “bana beni sordunuz, bende anlattım” demiş.

Ali Riza Başkurt’ un şair yönünü Kıbrıs’ ta keşfedemedik. Ancak köyde şiir defterini görünce hayretler içinde kalmamak mümkün değil. Yılların birikimi 1900 civarında şiir, tarih ve günleri yazılarak şiir defterlerinin arasında okurlar ile buluşacağı günü beklemiş. Belki gün bu gündür deyip Devletliağaç Köyüne veda edelim.