EDİRNE’ DE GÜLŞANİLİK ve GÜLŞENİLİK -6-

 

 

 

Gülşanilik ve Gülşenilik kelimeleri arasındaki küçük farkı görmeden Bedreddin hareketini

doğru yorumlamak mümkün değildir. Bazı bedreddinilere sorduğumuzda “Gülşani ve Gülşeni “ nedir diye, verdikleri cevap “ ikisi de ayni “ oldu. Halbuki tarihsel gelişimi ve isimlerin anlamlarını analiz ederek yapacağımız bir araştırmada o kadar çok anlam ve yorum farkı olduğunu görünce şaşırırız.

 

Önce Gülşaniliği anlatalım.

Bedreddin babaları ve dedeleri ŞEMLE denilen bir başlık kuşanırlar. Buna Gül denilmektedir. Hatta gül o kadar bu toplumun parçası olmuş ki Bulgaristan da 1877 göçüne kadar geçimlerin büyük çoğunluğunu Gül Yağı ticareti ile karşılamışlar. Gül Balkanlarda yaşayan Bedreddinilerin hayatında çok önemli bir yere sahip olmuştur. Bugün dahi Bulgaristan ekonomisinde Gül YAĞI ticaretinin büyük bir payı vardır. Bedreddinilerin gülü hayatlarının önemli bir parçası haline getirmesinden dolayı onlara “GÜLŞANİ” denilmeye başlanmıştır. Gülşanilik ve Bedreddinilik eşit anlamda anlaşılır olmuştur.

Gülşani kelime anlamı olarak da Bedreddin ve bedreddinilerin karakter yapısına uygun düşmektedir. Gülşani,” güllerin en güzeli, en şanlısı, insanlık yolunda olan dost yolcusu, güzeli ve gerçeği söyleyen engin insan gibi anlamları vardır. Kelime tam olarak Bedreddini anlatmaktadır aslında.

 

Kelimeyi birde Türk Dil kurumunca yapılan isim analiz çalışması ile anlamaya çalışalım.

 

“Gülşan isminin analizi yapmak kişinin hangi karakteristik özelliklere sahip olduğunu öğrenmektir. Gülşan ismindeki her harfe karşı bir karakteristik özellik denk gelmektedir.

G: İnatçı kişilik, gerginlik

Ü: Başarısı sürekli engellenen

L: Sanatsal yeteneğe sahip

Ş: Çok üretken ve güçlü

A: Atılgan-enerjik

N: Sağduyulu ,

Gördüğünüz gibi inatçı kişiliğe sahip, başarısı sürekli engellenen, üretken fakat her şeye rağmen sağduyu sahibi bir insan karakterini anlatmaktadır ki, bu karakterlerin tamamı bizi Bedreddin’ e götürür.

 

BEDREDDİN VE MEDRESELERDE OKUTULAN KİTAPLARI

 

Bdreddin’ in ölümünün üzerinden 100 yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen kitapları hala medreselerde ders kitabı olarak okutulmakta, devlet yönetimi, hukuk ve İslam dini hakkındaki fikir ve görüşleri tartışılmak ve kabul görmektedir. Taraftarları Balkanlarda her geçen gün çoğalmaktadır, her türlü baskı ve sindirmeye rağmen. Velhasıl Osmanlı bütün gücü ve ihtişamına rağmen Bedreddin’den hala kurtulamamıştır. Balkanlarda her ne kadar Bedreddin ismi kullanılmasa da ismi kadar saygın bir başka isim “ GÜLŞANİLİK” giderek yayılmaktadır. Bedreddin’ in yolundan yürüyen taraftarları devlete ve kurumlarına saygılı oldukları kadar İslam dininin insan sevgisine uygun kuralları ile dine saygılı oldukları ölçüde, yobazların ve din istismarcılarının karşısındadırlar. Yeniçeri ocağının temel öğretisi olan Bektaşilik Balkanların en güçlü öğretisidir. Balkanların sosyal yapısı da Bektaşiliği benimsemiş ve kolaya kolay vazgeçecek gibi değildir. Anadoludan gelen Yörük Türkmen ve aleviler ve Balkanlarda yaşayan Hıristiyan halklar çabuk kaynaşmış ve bektaşiliği benimsemiştir. Ancak Osmanlı devlet yapısı 1512 de Yavuz Sultan Selim’ in Halifelik makamını Mısır’ dan İstanbul’ a taşıması ile Sünni bir yapılanma istemektedir. Osmanlının yeni yapılanmasında Sünnilik devlet desteği ile güçlendirilmek istenmektedir. Bu durum Balkanlardaki toplumların yapısına ters düştüğü için beklenen gelişmeler gecikmektedir.

 

MISIR’DA İBRAHİM GÜLŞENİ HAREKETİ

 

Edirne İbrahim Gülşeni Tekkesi)

 

 

 

 

Osmanlı’nın Bedreddiniler veya Balkanlardaki ismi ile Gülaşanıler’ in toplum üzerindeki etkisini kırmak ve itibarsızlaştırmak için aradığı bahane Mısır Kahire’ de bulunur. İbrahim Gülşeni isim bir şahsın önderliğine kurulan Gülşenilik tarikatı Sünni Osmanlı toplumunda hızla yayılmaktadır. Tarikat Halvetilik, Mevlevilik, Bektaşilik ve Melamilikten alıntılar ile yeni ve farklı bir yol izlemektedir.

Tarikatın Mevleviliği farklı bir yorum ile kullanması Osmanlıyı rahatsız eder. Şeyhülislam Çivicizade Mehmet Efendi Mısır Kadısı olduğu yıllarda Gülşeniler hakkında verdiği bir fetva ile onları “ sapık, mülhid ve zındık” ilan eder ve kestikleri hayvanların yenmeyeceğini, imamlıkların kabul olmayacağını söyler.

Bu fevte ile yaratılan kavram kargaşasında halk gülşani-gülşeni ayırımının farkına varamadan tümünü sapık kabul eder ve gülşanilik ilk darbeyi alır. Artık gülşaniler de sapık damgası yememek için kendilerini gizlemek zorunda kalır ve birçok bedreddin taraftarı Bektaşiliği kabul eder veya Bektaşiliğe döner.

Padişah Kanuni Sultan Süleyman 1523 yılında İbrahim Gülşeni’ yi İstanbul’ a çağırır. Kanuninin meşhur fetvacısı Ebussuud Efendinin huzurunda yargılanmaya başlanan İbrahim Gülşeni kendini iyi savunur ve tarikatını anlatır. Mevlevilik ile ilişkisinin Hz.Mevlana’ nın üç yüz yıl önce İbrahim Gülşeni’ nin ortaya çıkacağını söylediği iddia edilen sözlerinden kaynaklandığını, aslında Hz.Mevlana’ nın onun gelişini bildiğini ve onun için Mevleviliği görüşlerine dahil ettiğini anlatır. Bu işe çok kızan Ebussuud efendi hemen Mevlananın tutuklanıp idam edilmesini buyurur. Mevlananın üç yüz yıl önce öldüğü söylenmesi üzerine “ o zaman başka birinin bulup getirin” der ve,  Edirne’ de bulunan İbrahim Gülşeni halifesi Muhyiddin Karamani İstanbul’ a getirilir. Karamani ulema heyetinin yaptığı yargılama ile zındıklık ve ilhad suçlarından mahkum olur ve idam edilir. Osmanlının ve güçlü Kanuni’ nin adalet anlayışını görüyoruz. İbrahim Gülşeni kendi canını kurtarmak için Edirne’ de bulunan halifesinin canın feda eder. O zaman anlar ki devlet gücü ile baş edilmez, Padişah’ a karşı çıkılmaz yalnızca biat edilir..

Biraz halveti, biraz Mevlevi, biraz Bektaşi, biraz da Melamilikten alıntılarla kurulan tarikat daha sonra Nakşibendiliği de harmanlayarak içinden çıkılmaz anlaşılmaz bir hale gelmiştir. Halifesi Karamani’ ni idam edilmesi İbrahim Gülşeni’ yi korkutur ve çark eder. Gülşenilerin devletten gördüğü tepki üzerine İbrahim Gülşeni  daha dikkatli davranarak tamamen devlet yanlısı Sünni bir çizgi izlemeye başlar ve taraftarlarına “ Farzlardan sonra dikkat edeceğimiz ilk şey padişahın hizmetinde kusur etmemektir” tavsiyesinde bulunur.

İbrahim Gülşeni’ nin bu değişiminden sonra Padişahın lütuflar gelmeye başlar. Önce Kanuninin mali desteği ile Edirne tekkesi maddi olarak güçlenir ve Ebusuud efendinin fetvası ile dini yönden güçlenir. Ebussud Efendi. “Ehl-i sünnet ve’l-cemâat itikadı üzre olup şer‘-i şerif muktezâsınca amel edip selef-i sâlihîn tarikine sâlik olan kâinen mâ kân makbuldür. Şeyh İbrâhimlidir demekle onlara dahl ve taarruz câiz değildir.” Diyerek  İbrahim Gülşeni’ nin yolunu açar.

İbrahim Gülşeni dini bilgi ve görüşlerinin yanında dönemin fikri, ve siyasi atmosferi hakkında çalışmalar yapar. Yani Güşlenilik tam Padişahın istediği yönde yürümeye başlar.

 

Gülşeniliğin yayılması ile birlikte kavram kargaşası da yaşanır. Gülşani, Gülşeni ayrımını yapamayan ve hızla Sünnileşmeye başlayan Balkan coğrafyası bu karışıklıktan oldukça fazla etkilenir. Şeyhülislam Ebusuud efendinin fetvasına rağmen Gülşenilerin üzerine yapışan zındıklık kolay kolay silinemez ve onlarda zaten silinmesi için çaba sarf etmezler. Bu durumdan en çok zararı Gülşani denilen Bedreddiniler görmeye başlar ve sorulduğunda artık kendilerine Bektaşi demeye başlarlar. Ne de olsa Bektaşilik Balkanlarda hala saygın yerini korumaktadır.

Bektaşilik bu seyri gösterirken İbrahim Gülşeni’ ni aslında Ruşenilik olan ve zamanla Halvetilik ve Nakşibendilik gibi değişik yollara ayrılan tarikat gerekli kavram kargaşasını yarattığı için yoluna yine aslına dönmek suretiyle devam eder. Balkanlarda artık Halvetilik ve Nakşibendilik devlet destekli olarak yayılmaktadır. 16. yy la damgasını vurur. Ancak bu durum balkan halklarına ters gelmeye başlar. Çalışıp üretmeye, tarlada, işte ve evde hayatı müşterek yaşayıp kadın erkek ayrımı yapmayan balkan insanları tekkelerde günlerce, aylarca, yıllarca yan gelip yatan bu dervişleri önceleri pek anlayamazlar. Bir kişi odaya kapanıyor ve yan gelip yatıyor. Aylarca, yıllarca odadan çıkmıyor ve birileri ona hizmet etmek zorunda. Yıllarca çalışmaya alışmış insanlara bu durum ters geliyor. Ürününden devlete vergi adında pay veriyor, çocuğunu askere gönderip savaşlarda ölmesini izliyor ve birileri ise askere gitmiyor, devlete vergi vermiyor çile çekme adı altında yıllarca yan gelip yatıyor.

İşte balkanlarda çözülmeye başladığımız yıllar böyle başlıyor ve 1912 yılına kadar devam ediyor. En sonunda Balkan bozgunu dediğimiz 1912 yılında tam bir soykırım yaşanarak geri çekilmek zorunda kaldık.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MUSTAFA kARACA