Enflasyon Nedir?

127
Necdet Göç

Özellikle 1980 sonrası gündelik yaşamımızda sıkça karşılaştığımız, hatta hayatımızın bir parçası olan enflasyonu Türk Dil Kurumu para şişkinliği, gereğinden fazla şişkinlik, yani “pahalılık” olarak açıklamaktadır.

Halkımız da kendi arasında enflasyonu basit bir şekilde zam ya da pahalılık olarak tanımlamaktadır.

Hayatımızın her anında bulunan birçok alanda ölçü olarak kullanılan enflasyon ülkemizde bu alanda yetkili olan tek kurum olarak TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) tarafından üretici ve tüketici fiyatları aylık ve yıllık olarak açıklanmaktadır. Açıklanan rakamlar sürekli tartışmalı olan TÜİK bu hesaplamayı hangi yöntemle yapıyor bilemiyorum. Bir de enflasyon rakamları genel olarak açıklanıyor. Ancak açıklanan enflasyon rakamları toplumun tamamını ilgilendirse de, en önemlisi temel ihtiyaçların yani gıdanın enflasyonudur. Örneğin rakamı belirleyici unsurlardan ne kadarı toplumun ne kadarını ilgilendiriyor? Bu konuda ne kadar şeffaf olduğu tartışılsa da enflasyon sepetinde gıda ve alkolsüz içecekler, alkollü içecekler ve tütün, giyim ve ayakkabı, konut, ev eşyası, sağlık, ulaştırma, haberleşme, eğlence ve kültür, eğitim, lokanta ve oteller ile çeşitli mal ve hizmetler bulunmaktadır. Bunlardan gıda ve alkolsüz içecekler % 22,77, ulaştırma 15,62, konut 14,34 ile enflasyon sepetinde ağırlıklı belirleyici olarak ilk üç sırayı paylaşmaktadırlar.

Asgari ücretin yeni yılda ne olacağının ya da ne olması gerektiğinin tartışıldığı günlerdeyiz. Bu arada asgari ücretin de çaktırmadan çalışanların geneline yaygınlaştırılmaya çalışıldığını görmekteyiz. Yine bu tartışmaların arasında dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 2.500 TL’nin, yoksulluk sınırının da 8.000 TL’nin üzerinde olduğu birçok emekçi örgütü tarafından açıklanmıştır. Görülüyor ki dört kişilik bir ailenin açlık sınırı asgari ücret civarındadır. Yani insanımız için genel enflasyon değil gıda enflasyonu daha önemlidir.

Ekim ayında “KAPIMIZDAKİ TEHLİKE GIDA ENFLASYONU ve GIDA KRİZİ” başlıklı yazımda öngörülerimi belirtmiştim. Aralık ayı sonu itibarı ile öngörülerimde yanılmadığım ortaya çıkmıştır. Aslında gündemi takip edebilen birçok kişi gıda enflasyonu hakkında öngörü sahibi olabilir. Bu o kadar da abartılacak bir şey değil zaten. Asıl mesele bu içinde bulunduğumuz durumun nedenlerinin analizini yapabilmek ve çözüm üretebilmektir.

Şimdi basit örnekler ile devam etmek istiyorum. Ücretli olarak yaşamının idame ettiren vatandaşlarımız gelirlerinin büyük bir kısmını gıda ihtiyaçlarına harcamaktadırlar. Bu ihtiyaçların başında ve en önemli gereksinimi olanlardan biri de bitkisel yağlar gelmektedir. Ben de bu ülkenin ortalama bir vatandaşı gibi yaşıyorum. 2020 yılının eylül ayında evimin ihtiyacı olarak marketten 5 kg. ayçiçeği yağını 40 TL.’ye farklı bir marka ayçiçeği yağını da 45 TL ödeyerek aldım. Yine aynı markete Aralık ayında gittiğimde aynı marka ayçiçek yağı fiyatlarını kontrol ettiğimde 40 TL olan yağın 56 TL, 45 TL olan yağın da 61 TL olduğunu gördüm. 40 TL’ den 56 TL’ ye çıkan yağın 16 TL’lik fiyat artışının % 40, diğerinin de buna yakın olduğu görülmektedir. Üstelik bunlar 2021 yılı ürününden de üretilmediklerine göre demek ki ilave zamlar bizleri beklemektedir. Yani anlamı Türk Dil Kurumu tarafından “pahalılık” olarak açıklanan enflasyon sadece iki aylık bir sürede en temel ihtiyaçların başında gelen bitkisel yağda yaklaşık % 40 olarak gerçekleşmiştir. Diyelim ki 2021 yılı Eylül ayına kadar bu fiyatlar hiç artmamış olsa bile beslenmede en temel ihtiyaç olan bitkisel yağda yıllık enflasyon % 40 demektir. Bu fiyat artışı diğer temel besin maddelerinde de böyledir.

Bu yıl bitkisel yağ fiyatlarındaki bu artışı ayçiçeği fiyatlarına bağlayabilirler. Doğrudur, uzun yıllardır beklentilerine erişemeyen ayçiçeği üreticisi 2020 yılında oluşan bu fiyatlardan oldukça memnundur. Aslında uzun yıllardır hak ettiği halde alamadığı hakkını 2020 yılında alabildi. Bu da hiç kimsenin üreticiyi düşündüğünden değil dünya genelinde yaşanan kuraklık nedeniyle üretim daralmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca yaşanan pandemi nedeniyle üretim fazlası olan ülkelerin piyasa arzındaki kısıtlamalarının yanında döviz artışı ithalatın cazibesini ortadan kaldırması iç piyasada ayçiçeği fiyatlarını üretici lehine gelişmesine neden olurken bunu bahane eden sanayici ve diğer unsurlar da tüketiciye de zam olarak yansıtmışlardır. 2020 yılında üreticiler bir nebze memnun olurken tüketiciler mağdur olmuştur. Bu arada neymiş paranız olsa dahi istediğinizi istediğiniz gibi ve istediğiniz kadar alamıyormuşsunuz.

Peki, bu durum böyle mi olmalı? Üretici ve tüketici kitlesinden biri memnun olurken diğeri mağdur mu olmalı? Elbette bu ikilemin haricinde herkesin memnun olabileceği çözümler de vardır.

Ülke olarak ürettiğimiz ayçiçeği yağ ihtiyacımızın yaklaşık %40 civarını karşılayabildiğinden oluşan yağ açığımızın geri kalanı ithalat ile karşılanmaktadır. Yağlık ayçiçeği ya da ham yağ dışalımda en çok döviz ödediğimiz ürünlerin başında gelmektedir. Hammadde ya da ham yağ olarak ithalat demek zaten dış ticaret açığı olan ülkemiz için ayrıca yük demektir. Dışa bağımlılık döviz fiyatlarındaki aşırı artış nedeniyle de ülke içerisinde tüketicilerin fiyat artışı yani enflasyon ile karşılaşması demektir.

O halde ne yapmalı?

Öncelikle en ufak hareketliliği bahane ederek çıkar gruplarının istediği doğrultuda ithalat kozunu kullananlar bunun yanlış bir yol olduğunu kabul etmelidirler. Daha sonra da kendi öz kaynaklarımız ile ayçiçeği üretiminin arttırılması gerekmektedir. Pekala bu mümkün müdür? Kısa vadede ihtiyacımızın tamamını üretemesek te üretim artışı potansiyelimiz ile dışa bağımlılığımızı azaltmak mümkündür. Bunun için yapılması gereken ayçiçeği üreticisini koruyup desteklemekten geçmektedir. Yıllardır piyasa koşullarına terkedilen ve ithalat kozu ile sindirilen ayçiçeği üreticisi bundan böyle piyasa koşullarındaki acımasız çarklardan kurtarılarak üretimin arttırılarak devam etmesi sağlanmalıdır. Bu arada üreticinin kazancı önemlidir. Ancak bu kazancın önemli bir kısmı tarımsal destekleme olarak üreticiye sağlanmalıdır ki ürün fiyat artışının da önüne geçilerek tüketici de korunmalıdır.

Bu arada tarımsal destekleme modeli içerisinde ayçiçeği üretimi desteği diğer ürünlere göre daha hissedilir, ancak modelde ürün bazlı desteklemenin daha etkin olduğu görülmektedir. Ancak bu model her ne kadar eşit olsa da adil olmadığı açıkça ortadadır. Yağlık ayçiçeği üretiminin desteklemelerinin bir kısmı alan bazlı önemli bir kısmı da fark desteği olarak ödenmektedir. Zira üreticiler aynı koşullarda üretim yapamadıklarından bazı üreticiler desteklerden adil yararlanamamaktadır. Örneğin kuru koşullarda üretim yapan bir üreticinin sulu koşullarda üretim yapan bir üreticinin birbirine yakın girdi maliyeti bulunmaktadır. Sulama olanakları sağlanan üretici diğerine göre neredeyse iki katına yakın ürün alabilmektedir. Bu durumda ürün üzerinden yapılan destekleme kurak şartlar ile mücadele eden üreticilerin mağdur olmalarına neden olmaktadır.

Burada yapılması gereken başta ayçiçeği olmak üzere toplum beslenmesinde önemli olan temel gıda üretimlerinde adil olma ilkesi ön plana çıkarılarak üreticileri kollayan alan bazlı desteklemelerin etkisinin arttırılması gerekmektedir. Yani eşit destekleme modelinden adil destekleme modeline geçilerek öncelikle üreticinin geliri arttırılmalı, nihayetinde de tüketiciler korunmalıdır.

Yoksa gıda enflasyonu ve gıda krizi kaçınılmaz olacaktır.

Necdet Göç – Türkiye Ziraatçılar Derneği Kırklareli İl Temsilcisi