Geçmişten Geleceğe İnsana Dair Herşey (2)

252

ÇOK KÜLTÜRLÜ YAŞAMI 1000 YILLARDIR HUZURLA SÜRDÜREN İNSANLARIN ŞEHRİ KIRKLARELİ

Ahmet Rodopman

İnsan uzunca bir süre doğup büyüdüğü şehirden uzak kalınca, değişik ortamlarda değişik kişilerle karşılaştıkça ve birlikte iş yapıp yaşadıkça, küçüklüğünde hiç önemsemediği noktaların kişiliğine ne denli etki ettiğini ancak anlayabiliyor. Kırklareli Lisesinden mezun olup üniversite günleri başlayınca İstanbul’ da en garibime giden soru, NERELİSİN oluyordu. Hele bir de soru; Nerelisin Hemşerim şeklinde gelirse iyice şaşırıyor, yanıt bulamıyordum. Hemşeri isek zaten ikimiz de İstanbul’ lu sayılmaz mıyız ? demek aklımdan geçiyordu ama bunu bile dile getiremiyordum. Çünkü böyle bir ayrımla Kırklareli’ de hiç karşılaşmamıştım. Aynı sınıfta olup öğrenci evlerinde üçer , beşer kalan arkadaşlarımla birlikteliklerimizde ilk kez Sünni, Şafii, Alevi, Doğulu, Karadenizli ayrımlarına şahit oldum. İlk zamanlarda bir hayli şaşırıyordum. Anladığım kadarı ile onlarda bana şaşırıyorlardı. Öncelikle de soy adımın çağrıştırdığı yabancı izlenimi nedeniyle kimi Rum, kimi Ermeni, kimi Bulgar olup olmadığımı soruyor, Türk olduğumu söylesem bile kendilerince bir sınıflamaya sokup değerlendiriyorlardı, ona göre arkadaşlığımızı sürdürüyorduk.

Bunun nedenlerini sorgulayınca kendi kendime, art alanında Kırklareli’ nın benimsettiği çok kültürlülükten kaynaklandığını anlıyordum. Önemli olanın nereli olduğu değil, dini, ırkı, mezhebi hatta cinsiyeti değil, insana özgü olması gereken hal ve davranışlarda olup olmaması idi. Bununsa sonradan öğretilen bir şey olmadığını, küçüklükten beri yaşantının sunduğu bir olağanlık olduğunu sonradan anlayıp algılamaya başladım, bizim küçücük mahallemizde tapu topu 15 hane yaşıyordu. Belki hepsi de başka başka yerlerden gelmiş farklı kimliklerde ailelerdi. Karşımızda oturan en iyi komşumuzun Kızılbaş olması, yanımızda Arnavut bir ailenin oturması, Adapazarı’ndan gelen Çerkez bir aile ile çok iyi komşuluk yapmamız, Kürt Niyazi olarak hatırladığım kiracımız, Yaptığı böreklerin tadını hala unutamadığım Boşnak Teyzemiz ve kimliklerini anımsayamadığım daha niceleri ile tek bir aile gibi yaşayıp geldik. Arkadaşlarımıza niçin Dağlı, niçin Pomak, niçin Gacal , niçin Boşnak veya Roman denildiği sorgulamak bile ne aklımıza gelmiş ne de evimizde bir sorun olup konuşulmuştu. Bunun Kırklareli’ nin tüm mahallelerinde aynı veya benzer şekilde yaşandığını sanıyorum. Bunun nasıl oluşturulduğunu ve korunup sürdürüldüğüne de akıl erdiremiyorum. Kim öğretti, kim önerdi, kim övdü veya kim zorladı da böylesi birbirine benzemez kimlikler bir arada huzurlu ve mutlu yaşadı ? Hangi bilinç, hangi inanış, hangi sosyal bilimsellik bunu başardı diye düşünüyorum. Burada Kırklareli’ nin tarihini ve farklı kimliklerin birlikte yaşamını sağlayan sosyolojik ve sosyoekonomik koşulları birlikte düşünmek gerekir. Şöyle ki; Mahallemizde olduğu gibi, hemen hemen şehrimizin tamamında insanların gelir düzeylerinde çok büyük farklılıklar yoktu. İnsanlar ya küçük esnaf, ya devlet memuru, ya küçük çiftçi veya emeği ile geçinmek zorunda kalan emekçilerdi. Hiç kimse yoksul değildi ama varsıl da sayılmazdı. Namuslu çalışmaları ile geçinmeye çalışan dar gelirli insanlardı. Sonraları edindiğim toplumsal gerçeklilik bilgilerim doğrultusunda değerlendirmelerimde; yoksulluk , çaresizlik, ortak ve yaşamsal sorun olduğunda, insanlar görece farklılıkları umursamayıp, bir birlerine kenetlenerek, varlıklarını sürdürmeyi öncelemelerinden kaynaklandığını da düşünmekten kendimi alamadım

Akalar Mahallesi, Dere Sokağında geçen çocukluk ve ilk gençlik günlerimin tadını hala unutamadıysam ve hala rüyalarımı süslüyorsa komşularımız ve arkadaşlıklarımız bunu sadece bir nedene bağlamanın çok eksik kalacağını düşünüyorum. Onun içinde yine tarihsel geçmişine iniyor, tarihi kazıdıkça Kırklareli de çok uzun yıllardan beri yaşanılan çok uluslu, çok kimlikli birlikte olmayı imparatorluklarda hissedilen farklılıkların bir tebaa da ki birlikteliğine bağlıyorum.

1362 yılında Osmanlı’ nın Kırklareli ve civarına hakim olması ile yerleşik halkın Doğu Roma(Bizans )uyruklu Trakya halkı ile birlikte yaşamaya başlamasıyla başlıyor bu ortak yaşam alanını paylaşım. Neden Trakya halkı deniyor çünkü, M.Ö 5.000 inci yıla kadar uzanan bir insan yerleşkesinden söz etmek gerekiyor. Traklar olarak tarih sahnesine çıkan bu toplayıcı ve avcı toplumların da tek birleşen özellikleri insan olmalarıydı. Gelen yıllarla gerek batıdan gelen, Dorlar, Hunlar ve Helenler , doğudan gelen Persler ve İskitler başta olmak üzere sayısız toplumların istilasına uğradıklarını biliyoruz. Zamanın ruhuna bağlı olarak her gelen ve geçen insan toplulukları, bu yöreden pek çok şeyi alıp götürmelerine karşı, gözle görülmeyen, yaşandıkça hissedilen ve günümüze kadar gelen ve bir kısmımızın hala DNA ların da yer eden özellikler bırakmışlardır. Kırklareli özelinde bakacak olursak, nüfusu yerli Rumlar, Bulgaristan’ın Osmanlı İmparatorluğunun önemli bir parçası olması nedeniyle Bulgarlar ve büyük kısmının Anadolu Selçuklularının kalan Karaman Türklerinden getirtildiği bilinen uç birlikleri olan Türkler oluşturmaktadır. Bu toplum, 1492 yılından sonra İspanya’ dan gelen Museviler ile, çoğu göçer olan ve giderekte yerleşik hale gelen Roman (İngilizce Gypsy), bugün genel kullanımımızla Çingene’ lerle birlikte uzun yıllar keyifli birlikteliklerini sürdürmüşlerdir. Yaklaşık 500 yıl civarında süren bu dingin taşra yaşantısı, 1877 lerde başlayan Osmanlı-Rus Savaşları ve sonrasında gelen Rus İstilası ile tüm Rumeli’de olduğu gibi Kırklareli’ de de taşlar yerinden oynamış ve 40 yıl sürecek bir kabus başlamış olacaktır. Ardından Balkan savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Yunan işgali Kırklareli’ nin nüfuz düzenini alt üst etmiş, Balkanlardan kopup gelen yüz binlerce göçmenin geçiş yolu üzerinde konakladığı, kısmen de kalıp yerleştiği bir yer olmuştur. Son değişikliklerde 1922 yılında Mütareke ile yerli Rumların yerine Yunanistan’ dan gelen soydaşlarımıza, değişik zamanlarda Bulgaristan ve Yugoslavya’ dan yasal ve yasadışı göçlerle gelen kimi Müslüman kimi Türk kökenli misafirlerle bütünleşen bir Kırklareli’ li kimliği oluşmuştur.

ütün bu tarihsel perspektif ışığında bakıldığında pek çok nedenin birlikteliği ile oluşmuş bu mutlu ve huzurlu yaşam düzeni duyarlı insanların hoşgörüsü, sabrı ve ismi konulmamış empati duygusu ile ne mutlu hepimize ki bu günlere gelinebilmiştir. Sonuç olarak yöremizin insanları, kendi özgür istençleri ile edinilmemiş kaderleri olan kimlikleri ile değil de, evrensel ölçülerde kendi seçimleri ve kişisel başarı anlayışları ile değerlendirip, dil, din, milliyet, cinsiyet farklarını önemsemeyip, aynı coğrafyanın sorunlarını sırtlayıp gelmişlerdir.

Belki bazılarımızın farkına varmadığı şehrimizin bu muhteşem özelliği bizler için bulunmaz bir değerdir. Dedelerimizin, babalarımızın , özenle koruyup günümüze değin getirdikleri bu çağdaş yaşama geleneğini bozmadan sürdürüp, daha da geliştirmenin, hepimizin boynumuzun borcu olarak benimsemeliyiz.