Geçmişten Günümüze; Kaynarca

Kaynarca suları Ergene’nin en büyük su kaynaklarıdır ve Trakya’nın en büyük su gözü; saniyede 1200 litre su. Kaynarca suları, Kaynarca ile birlikte yedi köye hayat verir:

Ataköy, Ceylanköy, Hamzabey, Eskitaşlı, Yenitaşlı, Turgutbey…

Prof. Dr. Mehmet ÖZDOĞAN Hamamsuyu’nda bulunan arkeolojik kalınıtıları MÖ 6000 olarak tarihlendirmiştir. Bu hesaba göre insanlar 8000 yıldır yaşıyorlar Kaynarca’da. Özdoğan’a göre; “Kaynarca, İstanbul’u Avrupa’ya bağlayan tarihi yol üzerindedir. Kaynarca aynı zamanda kuzey balkanlara giden askeri yolun kesiştiği yerdedir.”

Kaynarca suları ile ilgili ilk yazılı belge “tarihin babası” Heredot’un (MÖ 484-430) yazdıklarıdır. Heredot Tarihi dördüncü kitap 91. Sayfada Pers Kralı Darius’un –Makedonya Seferinde (MÖ-513)bu suların başında

konakladığını ve burada 38 tane soğuk ve sıcak su kaynağından söz eder: “Tearos’un suları bir ırmağın verebileceği suların en üstünü ve en güzelini vermektedir. İranlıların ve bütün imparatorluğun kralı ve en iyisi ve en güzeli Histapes (Vistape) oğlu Darius, İskitler üzerine yürürken bu kaynakların yanından geçti.”

Darius, Kaynarca sularını çok beğenir, Koca Kaynağın başına diktiği sütuna şu sözleri yazdırır; “Ben Darius bütün dünyaya, Tearos en güzel sulara sahiptir.”

Daha sonraları Trakların, Romalıların ve Bizanslıların yönetimine geçen Kaynarca 1369 yılında Türklerin yönetimine geçer. Ünlü Osmanlı gezgini Evliya Çelebi’nin yolu 1658 yılında Kaynarca’ya düşer:

“Binyüz adet bağlı, bahçeli, kiremitli evleri vardır. İki hanı, bir küçük hamamı, camii ve dükkanları vardır. Burada Melek Ahmet Paşa’ya yetişip, Vize Paşasının mektuplarını verdim. Burada kayalar arasında bir su kaynar ki, sanki Kevser şarabıdır. Bu suyun Tuna’dan kaynaklandığı gerçektir. Sultan Çelebi Mehmet (1413-1421) zamanında Tuna’ya saman ve kömür dökülünce bu pınarlardan samanlı ve kömürlü su çıkmıştır. Kaynarca, Kırklareli’ne bağlı Naiplikle (vekille) yönetilen bir yerdir.”

1869 yılında Alman tarihçi Ferdinand Hoschtetter de Kaynarca dan geçer ve kitabına şu notları düşer: “Kaynarca’da yirmi Türk aile, yüz elli Rum evi, elli tanede Bulgar evi vardır. Köyün kenarında ise bol bol mısır yetiştiren  tarlalar  vardır ki ve gözleri  öylesine  okşuyor ki,    insanın hayranlık duymaması olanaksızdır. Kaynarca çevresindeki meşe ormanlarında yol alırken buraları en yakıcı günlerde bile sularda yüzermişçesine insana serinlik verir.”

1880’li yılların başında bir akşamüzeri Kaynarca’ya gelen Vize doğumlu olan ve modern Yunan Edebiyatının kurucularından George Vizinos, “Moskof Selim” isimli romanının ilk sayfasını okuyalım;  “Gerçekten de Kaynarca göreni mest eden bir pınardır ve Türkçe adını, fokurdayan bir kazana benzemesinden almıştır. Buzlu suları öylesine berraktır ki, bembeyaz dağ gibi kayaların dibinden ışıl ışıl erimiş elmas kaynıyor gibidir. Sular insanı büyüleyen esrarengiz bir şırıltıyla durmadan oluk, oluk akar. Sanki mübarek Toprak Ana, o bitmez tükenmez şefkatiyle, geniş ovalarda yaz güneşinin okları altında halsiz kalmış onca bitki ve çiçek kana kana içsin, büyüsün diye yeryüzüne dalga dalga su pompalamaları için yeraltı ruhlarına emir vermiştir.”

Kaynarca’da 1922 yılına kadar çiftçilik ve ticaret yapan Rumlarla genellikle çobanlıkla uğraşan Bulgarlar çoğunluk oluşturuyordu. 1878 Osmanlı-Rus savaşı ve Balkan Savaşları (1912) sonrası Türklerin Kaynarca’ya yerleşmesi artar. Kurtuluş Savaşından sonra Rumlar ve Bulgarlar köyü terk ederler. 1922’den sonra Balkanlardan yoğun bir göç alır Kaynarca. Bu göçler 1924 (Mübadele), 1938 (Romanya), 1951 (Bulgaristan) göçleri ile sürer. Kaynarca’nın nüfusu artar: 800 hane, 4-5 bin nüfus..

Bu kadar bol sulara sahip olmasına karşın Kaynarcalılar tarlalarını sulayamıyorlardı. Çünkü suların kullanım hakkı birkaç tane değirmenciye aitti. 1946’da Kocakaynak suyunu tarlalara akıtmak için köyün ortasından kanal kazma girişimi başlatılır, bu kanal imeceyle ve el gücüyle kazılır  neredeyse tarlalara su akıtılmak üzeredir ama gerçekleşemez, 1950’de hükümet değişir ve yeni vali gelir gelmez bir yazıyla açılmış kanalı gömdürür ama Kaynarcalıların 1960 yılına kadar süren mücadelesi sonunda değirmenler istimlak edildikten sonra, o günlerin Danıştay 6. Daire kararıyla Kaynarca Belediyesi sulara ve suları kullanma hakkına sahip olur.(1962) 4000 dekar tarla su altına alınır, üreticilerin gelirleri artar.

Trakya’da ilk çeltik ekilen yerlerden biridir Kaynarca.

Kaynarcalılar, Alpullu Şeker Fabrikasına pancar teslim etmede yıllarca ilk sıralardaki konumunu korurlar. Sonraki yıllar çeltik fiyatlarının düşmesi nedeniyle çeltik ekimi azalır, pancar ekimi ise konan kotalar nedeniyle azalır. 1990 lı yıllarda günde altı ton süt üretimi köyün ekonomisine önemli katkı sağlar.  Ama SEK özelleşmesinden sonra süt fiyatlarının düşmesi üzerine süt üretimi de azalmaya yüz tutar. Hükümetlerin küçük ve orta boy tarım işletmelerine karşı yeni tutumları nedeniyle tarımsal gelirler azalır bütün ülkede olduğu gibi Kaynarca’da da üretici köylüler sıkıntılara düşerler.

1986’dan sonra Trakya Otoyolu kurulurken açılan taş ocağında dinamit atılmasını Kaynarcalı kooperatifçiler, Cumhurbaşkanına yazdıkları toplu bir dilekçeyle karşı dururlar ama dinamit atılması durmaz. Kocakaynak’ın sularının yarıdan fazlası yok olur, tarla sulamasında sıkıntılar yaşanır ve bu durumdan köyün tarımsal ekonomisi olumsuz etkilenir.

Kaynarca sularının tarımın yanı sıra turizm ve dinlenme amaçlı kullanılmasının Kaynarca ekonomisine önemli katkılar sağlayabileceği sık sık öne sürülmektedir.

(*)Kaynak: Erdoğan Kantürer’in basım aşamasındaki “TEAROS/Kaynarcanın Kitabı” belgesel romanı.

Kaynarca deresi söylencesi

Bir zamanlar Tuna boyunda sürüsünü yayan bir çoban, başkalarının tarlasına kaçan mor koçu çevirmek ister. Tarla ırmağa çok yakınıdır. Seslenir, çağırır, koçu döndüremez. Kırlarda kendi bıçağı ile nakışladığı, özenle işlediği hiç elinden bırakmadığı bir değneği vardır. Kızgınlıkla onu koça fırlatır. Hayvan döner ama değnek de Tuna ’ya düşer, düşer düşmez de yitip gider. Çok üzülen çoban arar tarar bir türlü değneğini bulamaz.

Aradan yıllar geçer. Göçmen olarak Türkiye’ye gelen çoban, bir gün Kaynarca’dan geçerken Kaynarca Deresi’nin gözesine yakın kahve kapısında asılı bir değnek görür. Gözlerine inanamaz. Yaklaşır evire çevire bakar. Değnek yıllar önce Tuna’da yiten değneğidir. Merakla kendisini izleyenlere bunu söylerse de kimseyi inandıramaz. “Biz onu suyun gözesinde bulduk, nasıl olur?” derler. Çoban da değneğin bir ucundaki burgulu boşluğa ağasından aldığı hakları altına çevirerek yerleştirdiğini söyler. Burgulu yeri açar ve altınlarına kavuşur.

Böylece yöre insanı, doğası, yaşamıyla göçtüğü yerlerle bağlantı kurmakta, Kaynarca Deresi’ne “Tuna Kızı” gözüyle bakmaktadır.