Göç (Öykü) – 1

117
Gülay Gökçen

‘‘O insanlar evlerinden, toprağından zorla koparıldılar. Mal mülk de önemli değildir de aslında, cana gelen mala gelsindir belki o an. Hepsinden de acı olan evlatlarını, analarını, babalarını bırakıp da yollara düşmektir.’’ dedi Zehra Öğretmen.  Derin bir iç çekip titrek sesiyle ‘‘Ben de bunları yaşamış bir ailenin kızıyım. 1982 yılındayız. Bu yıl Balkan Savaşlarının yetmişinci yıl dönümü.’’ derken gözleri doldu.  Sınıftaki arkadaşların ben dahil pür dikkat dinlediklerini fark ettiğimde zaten uğultu da kesilmişti. Yoksa tarih dersini oldum olası sevmem. Hatta ‘‘Zehra öğretmen dersleri böyle ağlamaklı anlatsa belki dinleriz’’ diye geçirdim içimden. Yanımda oturan Mine’nin kulağına ‘‘ne dram ne dram…Off bu halde bile sıkıcı yaaa…’’ diye fısıldadığımı zannetmişken Zehra öğretmen duydu tabii. Dudaklarımızdaki dersin konusuna uymayan tebessümü de görünce ‘‘Ayağa kalkın!’’ dedi. Az önceki o ağlamaklı titrek ses gitmiş yerine çatık kaşlarının ifadesine uyan tok ve sert bir ses gelmişti. Ayağa kalktık. Mine’nin de kaşları çatılmıştı. Kızgınlıkla bana bakıp sıranın altından kalçama bir çimdik attı. ‘‘Nuray ve Mine, size ödev. Balkan Savaşları sırasında göç etmek zorunda kalan bir aile tespit edip, röportaj yapacaksınız, iki gün içinde de getireceksiniz.’’ dedi. ‘‘Tamam hocam’’ dedim, Mine’nin konuşmasına fırsat vermeden. Yoksa suçu bana atacak iş bana kalacaktı. Nitekim öyle oldu. Mine üzerime çullandı.

‘‘Naptın kızım sen. Hiç yoktan başımıza iş açtın. Daha matematik ödevini yapmadım. Off Nuray yaaa’’

‘‘Ne biliyim ben fark etmez zannettim.’’ diyebildim. ‘‘En azından Zehra öğretmen sıfırı basmadı’’ diye hem kendimi hem de Mine’yi avutmaya başladım.

Eteklerim tutuştu. Akşam anneme sordum. Çevremizde böyle hikayesi olan birileri var mı diye. Annem de seferber oldu. Allahtan uzaktan bir komşumuzun eşinin tarafı göçmen çıktı. Rica ettik götürdüler bizi bir teyzeye. Teyze Balkan Savaşları sırasında Trakya’ya göç edip yerleşmişmiş falan. Mine istemeye istemeye geldi. Gidene kadar yaptığım hatayı başıma kaktı.

Neyse çok uzakta da değilmiş. Vardık. İçeri buyur ettiler. Durumu anlattık. Teyzeyle konuşmak için izin istedik. Doksan yaşındaymış. Hafızası dün gibiymiş. Vay be. Sadece kulakları pek iyi işitmiyormuş. Odasına girdik. Oda adeta boş gibiydi. İçeride kuzineli bir soba vardı. Hemen arkasında da tahtadan yapılmış bir sedirin üzerinde de yaşlı teyze yatıyordu. Yerde de minderler. Gelini teyzenin odasının eski günlerdeki gibi kalmasını özellikle istediğini söyledi. Böyle rahat ediyormuş.

Gelini kulağına fısıldayacak gibi eğilip bağıra bağıra ‘’Anaacığııımm bu kızçaaazların bir dersi varmış da, seni dinlemeye gelmişler, savaştan nasıl kaçtığınızı bi eskileri anlatıver hele!!’’ diye seslenirken bir taraftan da minderleri göstererek oturun işareti yaptı.  Kadın ufarak teferekti. Yattığı sedirde yarı oturur bir şekilde rahat edebiliyordu. Kafasındaki örtüyü düzeltirken de bizi süzdü. ‘’Hoşgeldiniz’’ dedi.  Sonra derin bir iç çekti. Gözleri sulanır gibi oldu. Sanki nereden başlayacağını bilemez gibi başını yana çevirip yutkundu. Biraz öylece suskun durdu.

‘‘Ortalık fena karışıktı o sıralar diye başladı. Komşu köyden haberler gelmişti. İki gün öncesi Bulgar çeteleri köydeki evleri basmışlar, erkekleri önlerine katıp köyün koruluğunda onlara işkence yapmışlar. Kocam bunu duyar duymaz toparlanın, dedi, göndericem sizi. ‘‘Sizi derken dedim, ya sen Ahmedim ya sen’’ dedim, hiç unutmam, elim ayağım titremeye başlamıştı. ‘‘Ben değil’’ dedi .’’Bebemizi, anamı, babamı  ve seni, kardeşim de sizinle gelecek o göz kulak olur size’’ ‘‘Olmaz’’ dedim hemen. Ahh ahh Ahmedimi çok sevmiştim ben anam vermedi de kaçtıydık. Nasıl bırakıp gideydim. Bilemedim kızçaazlarım. Napsam bilemedim. Ne ondan ne bebemden geçerdim. Ahmedim de tutturdu. Ben kalacam bu toprakları savaşıp kurtaracaaaz, diye. Ne deseydim. ‘‘Bu halde nasıl giderim, onu nasıl bırakırım’’ diye de düşündüm kaldım. Dedim ‘‘ben de seninle kalırım’’. Zorla ikna ettim. Sabah yangından mal kaçırır gibi at arabasına birkaç pılı pırtı attık. Kış kıyamet… Halil bebemi Kaynanamın ellerine bırakıp da onları gönderdiğim  günü hiç unutmam… Bizimle kalsa ölecek belki… Mecbur… ‘‘Ben Ahmedimi de bırakamazdım.’’ dedi, içini çekti. Sanki ağlamaklı olmuştu. Yavaş yavaş konuşuyor arada boğazına dizilen kelimeleri de gelininin eline tutuşturduğu suyla itelemeye çalışıyordu. Ben dikkat kesilmiştim. Mine de pencereden dışarıyı seyretmeyi bırakıp o da kulak kesildi.

‘’Bebeğinden haber alabildin mi bari sonraları’’dedim.

‘’Dur hele kızçaazım. Bir soluklanayım da’’ ‘‘Gönderdik onları komşu köydeki kafilelerle. Ortalık sakinleşince Edirne vilayetindeki akrabalarımızda buluşmaya söz verdik. Ahmedime iki gün sonra haber geldi ki Savaşa katılsın. Dolunay vardı o gece. Savaş hazırlıklarını haber alan Bulgar çeteleri aç vampirler gibi etrafa dağılmış kan dökeceklerdi. Köyü bastılar. Kapımıza dayandılar. Gafil avlandık. Ellerinde silahlar…Kattılar önlerine camiye götürdüler bizi… Cami mahşer yeri… Kadınlı erkekli. Ayırdılar bizi… Bulgarca konuşurlar. Ben pek anlamazdım. Erkeklerimiz bilirdi dillerini. Talimat vermişler ki gözleri renkli olan erkekler öne çıksınlar. Ahmedimin gözü kahve… Çıktılar öne herkesin gözü önünde tüfekle devirdiler dalyan gibi adamları. Birden bir çığrış koptu. Adamlardan bir kaçı saldırdı Bulgarlara ama baş edemediler. Gözlerim Ahmedimi ararken kadınları zorla dışarı çıkardılar ‘dağılın’ dediler. Kapıdan çıkarken gördüm onu öylece put gibi durmuş, eli silahlı çetenin karşısında çaresiz… Dondum kaldım. Ağlasam neye ağlayacağım. Uzak diyarlara giden bebeme mi. Çetenin elinde çaresizliğini gördüğüm Ahmedime mi. Neyse ki yaşıyor, dedim içimden. O gece ve sonraki geceler hep çıkagelecek diye bekledim. Her gün gözüm yollarda onu bekledim. Artık yollara da çıkamaz olduk. Daha tehlikeli oldu her yerler. Savaşın bitmesini bekledik. Tam bir yıl Ahmedimi bekledim. Ağladım, ağladım. Aradım taradım. Sordum soruşturdum. Ahmedimden bir daha hiç haber alamadım. Ortalık durulunca komşularımızdan bir kaçı Edirne vilayetine göç edeceklermiş diye duydum. Onların peşine takıldım, artık ümidi kesince. Evladımın hasretiyle Ahmedimin hasreti yüreklerimi dağlar olmuştu. Gidip evladımı Halilimi bulayım, dedim. Güç bela vardık Trakya’ya. Tam altı ay yavrumun yaşadığı yeri bulmakla geçti. Neyse ki kavuştum Halilime, sağ salim. O gün bu gündür aslanımı ben büyüttüm. Çalıştım çabaladım. Tarlalarda gündeliğe gittim. Şükürler olsun.’’

‘‘Peki eşinizden hiç mi haber alamadınız’’ dedim titrek sesimle. Çok etkilenmiştim.

‘‘Yok be kızanım. Alamadık. Ahmedimi götürdüler. Nereye götürdüler, ona ne yaptılar hiç bilemedik..’’

‘‘Halilim aslanım hayırlı evlat oldu. Evlendi barklandı, torunlarım oldu. Torunum Zehra da tarih öğretmenidir ha. O çok uğraştı dedesinin izini bulmak için ama yok olmadı.’’

Hikayenin sonunda Mine ve ben tarif edilmez bir ruh haline bürünmüş Şefika Teyze’nin anlattıklarından çok etkilenmiştik. Eve gelene kadar konuşmadık. Şefika Teyze’nin anlattıkları gözümün önünde bir film şeridi gibi geçti.

Mine evine giderken ‘‘Vay be, biz şimdi Zehra öğretmenin hikayesini bizzat babaannesinden mi dinledik’’ dedi.