Google’ın Unutmadığı HALET CAMBEL

Bugün Google’a girdiğinizde ülkelere göre değişik doodlelar tasarlayan Google’ın Halet Çambel’e özel bir görsel tasarladığını göreceksiniz.

Üstü kapalı açık hava müzesi oluşturarak, Türkiye’de “yerinde koruma modeli”ni gerçekleştiren ilk arkeolog, ilk Hititolog, Türkiyeli ilk kadın eskrimci ve 1936 yılında Berlin’de yapılan olimpiyatlara eskrimci olarak Türkiye’den katılan ilk kadın sporcu olan Halet Çambel’i Google bile unutmazken kaçımız onun adını daha önce duyduk?

İşte bu yüzden yazdık bu yazımızı, Anadolu Tarihine ve Arkeoloji çalışmalarına çok büyük katkıda bulunan, daha genç bir kadınken Hitler’in görüşme talebini reddeden bu koca yürekli kadın kimdir? Hadi gelin, doğum gününde birlikte okuyup tanıyalım onu.

Halet Çambel. 27 Ağustos 1916’da, Berlin’de açtı gözlerini dünyaya. Babası Hasan Cemil Bey Almaya’da Ateşeydi ve Atatürk’ün yakın arkadaşlarındandı. Annesi dönemin Berlin Büyükelçisi İbrahim Hakkı Paşa’nın kızı Remziye Hanım’dı.

1.Dünya Savaşı sonrası mütareke döneminden sonra, 8 yaşındayken Türkiye’ye dönen Çambel Ortaokul ve liseyi Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde okudu. Sanat tarihi öğretmeninin ve İstanbul tarihinin büyüsüne kapıldı. Ayrıca okulda eskrimle tanıştı ve bu dalda kendini geliştirme kararı aldı.

Liseyi bitirdikten sonra Paris Sorbonne Üniversitesi’nde 3 yıl arkeoloji lisans eğitimi aldı ve bu eğitimi Fransız Hükümetinden aldığı bursla gerçekleştirdi. Lisans eğitimi sırasında Hititçe ve İbranice öğrendi.

1935 yılında ilk kazı çalışmasını gerçekleştirmek için Türkiye ‘ye geldi; Dr.Kurt Brittel’in başkanı olduğu Alacahöyük kazısında stajyerdi artık.

Fransa’daki lisans öğrenimi sırasında eskrim ve binicilik üzerine de yoğunlaşan Çambel, 1936 Berlin Yaz Olimpiyatlarında eskrim dalında Türkiye’yi temsil etti ve Suat Fetgeri Aşeni ile birlikte olimpiyatlara katılan ilk Türk kadın sporcu oldu.

Olimpiyatlar sırasında Hitler onunla görüşüp elini sıkmak istedi. Halet Çambel ise hükümetin izni olmadan görüşmeyeceğini bildirerek reddetti bu teklifi.

Daha sonra Adolf Hitler ‘in teklifini reddediş sebebini şu şekilde açıkladı;

“Hitler 1936 Berlin olimpiyatı’nı çok görkemli bir şekilde hazırlatmıştı. Türk kızı mihmandarımız vardı. Oyunlarda bizi hitler’e takdim etmek istediğini söyledi. Ben türkiye’de tanıdığımız Yahudilerden Hitler’in düşüncelerini öğrenmiştim. Teklifi reddettik. ‘Hitler’in yanına gitmeyiz, onun elini de sıkmayız. Biz buraya hükümetimizin emriyle geldik. Yoksa hiç gelmezdik.‘ dedik.”

Ülkesinde yaşayan, belki de kapı komşusu olan Yahudi dostlarına duyduğu saygıdan dolayı dönemin diktatörünü kendi ülkesinde düzenlediği olimpiyatlarda reddetmek ancak onun gibi yüce gönüllü bir insanın yapabileceği bir şeydi zaten…

1938 yılında lisans öğrenimini tamamladıktan sonra Sorbonne’da doktora yapmaya başlayan Çambel, 1939 yılının yaz aylarında İstanbul Fransız Arkeoloji Enstitüsü’nün, Dr. Emilie Haspels baskanlğında yürüttüğü Yazılıkaya/Midas şehri kazısına katılmak üzere Türkiye’ye geldi. II. Dünya Savaşı sebebiyle Fransa’ya dönemeyince İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Helmuth Theodor Bossert’in asistanlığını yaptı.

1940 yılında Tan Gazetesinde çalışan sol görüşlü bir gazeteci-yazar olan Nail Çakırhan ile evlendi. Üniversitede kadro olmadığından bir süre Haydarpaşa Lisesi’nde Fransızca öğretmenliği yaptı. Doktora çalışmasına İstanbul Üniversitesi’nde devam eden Çambel, Türk Tarih Kurumu adına Kırşehir Hashöyük’teki kontrol kazısını gerçekleştirdi. 1946’ya kadar Dr. Bossert ile birlikte Anadolu’da araştırma gezileri yaptı.

En önemli keşfi Karatepe’nin öyküsü ise bir azmin ve zaferin öyküsüdür aslında.

Çambel 1946 yılında Prof.Dr. Bossert’in başkanlığında küçük bir araştırma ekibiyle Kayseri’ye gelir. Ekibin amacı Kayseri-Adana arasında kalan bölgedeki Hitit eserlerini incelemek ve burada bazı kanıtlar bulmaktır. Gezi sırasında başlarına bir çok aksilik gelen ekibin önce gezi arabaları bozulur, yolda mahsur kalırlar. Ekibin neredeyse hepsi hastalanır. Bu arada karşılaştıkları çobanlardan Kadirli’nin doğusunda taştan yapılmış bir aslan heykeli olduğunu öğrenirler ve Kozan’a geçerler. Ekibin neredeyse hepsi hasta olduğundan araştırma gezisi gecikecek/ sonuç vermeyecek korkusuna kapılan ekipten Halet Çambel gönüllü olur ve 39 derece ateşine rağmen kalıntıyı inceleme adına gider. Onun araştırma raporu üzerine 1947’de Türk Tarih Kurumu ve İstanbul Üniversitesi adına Prof.Dr Bossert ve Dr.Bahadır Alkım’la kazı çalışmaları son sürat başlar. Bu esnada destek sıkıntısı yaşayan ekibe Müzeler ve Anıtlar Genel Müdürlüğü parasal destek sağlar.

Yapılan araştırmalar sonucu bulunan kalıntıların Hititler’in son dönemine ait olduğu ortaya çıkar. Bölgede yol olmadığından eserlerin taşınması imkansızdır. Çevre koşulları da kalıntıların oldukları yerde bırakılmasına izin vermeyecek düzeydedir. Dolayısıyla hemen onarıma ihtiyaç vardır fakat o dönemde Türkiye ‘de bunu yapacak restoratör yoktur.

Çaresiz kalan ekibin çaresi yine Halet Çambel olur ve restorasyon çalışmalarını üstlenir. İtalya’daki Roma Merkezi Restorasyon Enstitusü’nün müdürünün de yardımlarıyla bölgeye bir restoratör getirtilip restorasyon çalışmalarına başlanır. 1952 yılında başlayan bu restorasyon çalışmalarında kalıntıların onarımı devam ederken aynı zamanda yeni Türk restoratörler de yetiştirilir.

Restorasyon çalışmalarından bir süre sonra eserlerin açıkta kaldıkça yeniden bozulduğu fark edilince Halet Çambel, restore edilen eserleri yerlestirmek icin bölgede üstü kapalı bir açık hava müzesi kurulmasına ön ayak olur.

Halet Çambel ‘in çalışmaları ve Arkeoloji hayatı

-1948-49 yıllarında Fransız Arkeoloji Enstitüsü’yle birlikte Yazılıkaya Midas şehri kazısını yürütür.

-1963’te Chicago Üniversitesi Doğu Bilimleri Enstitüsü (Oriental Institute) ‘nden Prof. Braidwood ile ortak bir çalışma yürüten Çambel “İstanbul – Chicago Üniversiteleri Güneydoğu Anadolu Tarihöncesi Araştırma Kamu Projesi” çerçevesinde, bu bölgede geniş kapsamlı bir yüzey araştırması başlatır.

İstanbul Üniversitesi ‘nde Prehistorya Kürsüsü’nü kurar.

-1964’te Ergani-Çayönü kazısına başlar ve burada Anadolu’da yaşamış tarih öncesi insanların ilk defa tarım ve hayvancılığa geçişini araştırır. Kote Çemi (Hilar- Çayönü) kalıntılarını gün ışığına kavuşturur ve bu bölgede günümüzden 8.000 yıl önce avcı-toplayıcılıktan tarıma geçildiğinin kanıtlarını ortaya çıkarır.

Diğer yandan ise Keban Barajı’nın yapımıyla su altında kalacak olan alanların taranması çalışmalarını da gerçekleştirir. Bu tarama iki önemli projenin de başlangıcını oluşturur aslında.

Birincisi; ODTÜ ile ortaklaşa gerçekleştirilen, “ODTÜ-Keban Bölgesi Tarihi eserleri kurtarma ve değerlendirme projesi (1967)

İkincisi; Aşağı Fırat Projesi

-1976’da çağdaş arkeometri yöntemlerinin ülkemizde de uygulanması için uğraşan Halet Çambel; Hacettepe, ODTÜ, Çukurova, İTÜ ve Boğaziçi Üniversitelerinin de katılımıyla Tübitak’a bağlı bir “Arkeometri Ünitesi” kurulmasına önemli katkılar sağlar.

-1984 yılında emekli olmasına rağmen Karatepe’deki ve Ergani-Çayönü’ndeki çalışmalarına devam eder.

Ödül ve başarıları

-Osmaniye valiliği üstün hizmet ödülü -2003

-Truva kültür sanat ödülleri, Truva özel ödülü – 2003

-Adana Rotary kulübü hizmet ödülü (2 kez)

-Kültür bakanlığı ödülleri

-Hollanda Kraliyeti Prens Claus ödülü -2005

– Mersin Üniversitesi şeref doktorası- 2000

-Tübingen üniversitesi şeref doktorası- 2004 (Almanya)

-Boğaziçi Üniversitesi şeref doktorası 2005

 

Ölümünün ardından yapılmış bir belgeselde eşi Nail bey ile bulutlar üstünde samovar kipit adlı müthiş şarkıyı söylüyordu. İşte o şarkı;

 

Halet:

işte yeniden bir aradayız ikimiz seninle,

bu geç vakit yaz akşamında

masada eskilerden bir semaver

 

Nail:

yıllar dediğin nedir ki, vız gelir…

sen yine gençliğindeki gibisin.

 

Halet:

evet, ve sen hala yaşlanmadın.

 

birlikte:

semaverse kaynıyor, çay demlendi.

konuş benimle, söyleş…

reçeller elimizde,

her şey değişecek, düzelecek her şey.

 

Nail: hiçbir şey biriktirmedik, ne kürk ne otomobil…

ve aramadık mutluluğu parada.

 

Halet:

mutluluk bu, sen ve ben, geleceğimiz bizim.

işte çocuklar bizim tüm sermayemiz

 

birlikte:

semaverse kaynıyor, çay demlendi.

konuş benimle, söyleş…

reçeller elimizde,

her şey değişecek, düzelecek her şey.

 

kimseyi suçlama bugün bir başımayız diye

çocukların döneceğine inanıyorum

dostlukla oturalım masaya ve çay sunalım herkese

yıllar önce nasılsa yine öyle.

semaverse kaynıyor, çay demlendi.

konuş benimle, söyleş…

reçeller elimizde,

her şey değişecek, düzelecek her şey.

 

Yaşar Kemal’in Halet Çambel‘e dair yazdığı bir yazıdır bu.

Halet Çambel’i anlatmak zordur. Onu derinlemesine anlamak zaman ister. Ben onu biliyordum. Kim olduğunu Arif Dino’dan öğrenmiştim. Halet Çambel, Nazım Hikmet’in, onunla birlikte şiir kitapları yazdığı genç bir şairle evlenmişti. Genç şair Nazım Hikmet’le hapishanedeydi.

Halet, Toroslarda bir Hitit kalesi bulmuştu. O kaleyi ona bizim ilkokul öğretmenimiz Ekrem Bey göstermişti. Halet atına binip Kadirli’ye gelip gidiyordu. Bir keresinde karşılaştık, atını tuttu bana bankayı sordu. Önüne düşüp onu bankaya götürdüm. Atını bağlayacak yer uzaktı, atı ben tuttum. Biraz sonra döndü, atı aldı çekmeye başladı.

“Sen burada ne yapıyorsun? “ dedi.

“Öğretmen vekilliği yaptım Bahçe köyünde, sizin Hitite çok yakın, o yere düşmüş rüzgar heykeli mi ne, oralarda öğrencilerimle çiğdem soğanı çıkarıyor, Cumartesi Pazar çiğdem soğanını sütle pişiriyor, öğrencilerimle yiyoruz. Böylelikle öğrencilerim hastalanmıyor.”

“Başka?”

“Başka şiir, hikaye, roman yazarım”

“Başka?”

“Ağıtlar, destanlar, Karacaoğlan, Dadaloğlu toplarım. Arif Beyle, Abidin Beyle çalışmalarımı çok severim. Onlar sizi de, kocanızı da çok severler. Nazım Hikmet’le kocanızın birlikte yazdığı kitabı Abidin Bey verdi bana.”

“Ne yaptın sen?”

“Okudum, kiseye de göstermedim. Öyle kitapları bizim evde saklamam, komşuda saklanır.”

Tek başına atın üstünde gidip gelmesi o kadar iyi değildir, başına bir bela gelir. O kasabaya hiç olmazsa bir kişiyle gidip gelmeli. Böyle düşünerek onunla ben de, o atlı ben yaya dağa yürürdük. Biraz gittikten sonra o attan indi, atı bana verdi.

“Ata birazda sen bin” dedi.

“Ben binmem” dedim.

“Öyleyse bende ata binmem” dedi. At, ben, o yrümeye başladık. Epeyce yürüdük.

“Ben yürümeyi çok severim, sen ata bin”

“Binemem”

“Bineceksin”

“Ben ata binecek olsam bizim evdeki taya biner seninle gelirdim. Çok güzel bir taydır. Sen ata binmezsen ben buradan kendi köyüme giderim. Kendi köyüme gitmesem de, öğretmenlik yaptığım Bahçe köyüne yarım saatte giderim.”

Ben böyle konuşunca atladı ata bindi, “haydi yürü bakalım” dedi. Atı eşkin sürdü bana baktı, ben de at gibi eşkin gidiyordum.

“Anladım. Atın başını çekerek yürüyüşü seviyor musun?”

“Seviyorum” dedim. “Şu koca Toros dağlarında gitmedik yer, görmedik ter koymadım. Kadınlardan ağıtlar, aşıklardan destanlar, türküler, masallar topladım. Yürüyerek de yazacağım şiirleri, hikayeleri düşündüm, ezberledim, işte böyle…”

Çok çabuk vardık surların ötesine. Belki de saray surlarıydı bu surlar.

Halet gülerek, “İş bittikten sonra burada bir saray göreceksiniz” dedi. “Binpınarlı Toroslarda saray olmaz da ne olur. İnsanlar gelip de burayı mekan edince saray kurmaz da ne yapar.

Bundan sonra be çok geldim gittim. Gittikçe ortaya çıkıyordu saray, Toroslara yakışırcasına. Sonradan rüzgar heykelini de ayağa kaldırdı. Halet sevinç içindeydi, Toroslara uygun bir yeni dünya bulmuştu.

Halet büyü bir ailedendi. Soyunda sadrazamlar vardı. Babası Kurtuluş Savaşına katılmış, büyük elçilik yapmış, Avrupada öok kalmıştı. Halet, Avrupada okumuştu da, istanbul dilini de en güzel konuşanlardandı.

Birkaç zaman sonra bir baktım Halet’in dili değişmiş, Halet Toros, Çukurova diliyle konuşuyotrdu. Sanki Torosların bir köyünde doğmuş büyümüş. Bir de baktım ki Halet bütün köylüleri Halet ablası olmuş. Durumu bozulan, başı belada olan kadınlar geliyorlar. O bölgenin en iyi insanı, en güvenilen insanı, en sevilen insanı.

Arkeolojide hep toprak altına bakıyorlar. Bunun bir de üstü var. Genellikle arkeologlar toprakların üstlerini görmüyorlar. Halet toprağın üstünü bir insanın gücü yettiği kadar üğrendi, sevdi. Dünyayı anlamak, sevmek nasıl olmalıdır, öğrenmek isteyene onu da öğretti.

Selçuklulardan bu yana kilim, halı bütün halkın işidir. Nasıl ekin ekiyorlarsa, koyunlara, keçilere, ineklere nasıl bakıyorlarsa kilime de halıya da böyle. Orta Asyadan gelen Türkmenler kilimlerini de, halılarını da birlikte getirdiler. Kadın ustalar boyalarını da birlikte getirmişlerdi. Cumhuriyete kadar kadınlar kök boyalarını yapıyorlardı. Kendi kök boyalarını yapmayan kadınlar kök boyalarını o işn ustalarında alırlardı.

Anilin boyalar az bir zamanda çabucak dökülür, kök boyalarsa sonuna kadar solmaz. Selçuklulardan kalan kilimler parça parça olsa da solmaz. Bunun için İran anilin boyayı yasaklamıştır. Bizde de Doğu Anadoluda kadınlarsici denilen otu bulmuşlar. Bu ot uzunca sarı bir ottur. Bu saru otu önce kazanda kaynatırlar, suyun içinde belli belirsiz bir sarı kalır. O kazana anilin boyayla boyanmış yünleri teker teker atarlar. Bu yünlerle dokunmuş kilimler, halılar da hiç solmaz.

Hitit sarayının karşısında Ceyhan’ın öte yanındaHumarlı diye bir köy var, kıyısında da bir arslan heykeli. O arslan heykelini görmeye Ceyhanı yüzerek karşıya gittim. Humarlı’ya öğretmenlik yaptığım yıllarda orada bir aşığı görmeye birkaç kez gitmiştim. Bizim oralarda köylerin adı değişiyor, Humarlının adı şimdi ne bilmiyorum. Orada da birkaç yaşlı kadın kilim dokuyordu, bunu gördüm. O bölgedeki köylerde kilim dokuyanlar vardı.

Eskiden her evde birkaç kadın kilim, halı dokurdu. Cığcık köyünde aşağı yukarı her kız her kadın kilim dokurdu. Cığcıklılar anilin boya da kullanmazlar, kök boyalarını kendileri yaparlardı. Bir onların kilimlerinin nakışları Türkmen nakışları değildi. Onların yepyeni nakışları dillere destandı. Onların nakışları nerden geliyor kimse bilemiyordu.

Yıllar sonra İstanbul’da bir kilim sergisi gördüm, Beyoğlunda. Ben kilim meraklısıydım. Beyoğluna geldim gittim, geldi geldi gittim. Bu kilimler kök boya kilimlerdi. Bu nereden çıkıyor onu da öğrendim. Bu da Halet Çambel’in eseriydi.

Yer altını güne çıkarmak Halet’in büyük hüneriydi. Yer üstündeki insanlar da ondan tepyeni bir dünya öğreniyordu. Okuldan kaçan, gönderilmeyen kızları okula gönderiyordu. Halkın içinde o bir büyüydü.

Kadirli’ye geldiği zaman beni aradı, onu buldum. Kadirli’de park gibi bir bahçe vardı.

“Haydi orada oturalım, konuşalım”. Dedi.

Parka gittik.

“Billiyor musun”, dedi, “Nail hapisaneden çıktı.”

“Biliyorum” dedim.

“Nereden biliyorsun?”

“Biliyordum. Onun hapisaneye girdiği günleri de biliyordum ya kimseye söylemiyordum. Sana da söylemedim.”

“Nereden biliyorsun?”

“Arif Dino söyledi”

Gülerek “Amma bela adammışsın” dedi. “Hani bana hikaye okuyacaktın”

O günlerde ‘Beyaz Pantolon’u yazmıştım, okudum. Güzelce dinledi, sevindim.

“Çok güzel” dedi. “Kimseye okudun mu?”

“Okumadım”

“Arif Beye, Naile okusana”

“Sonra, ötekileri yazınca okuyacağım”.

“Ne bala çocuksun sen” dedi. “Nail’in hapsini de bana söylememiştin”.

Yaşar Kemal

18 Ağustos 2011

Ölümünün ardından Halet Çambel

İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nin avlusunda yüzlerce kişi, 12 Ocak’ta, 98 yaşında ölen Prehistorya Anabilim Dalı’nın kurucusu Prof. Dr. Halet Çambel’in naaşını çevrelemiş. Konuşma sırası Prof. Dr. Mehmet Özdoğan’a geliyor.

“Türkiye’de arkeolojisinde birçok kavramı ilk kez o dile getirdi. Ama o kadar mütevazıydı ki öğrenciliğimizde onu sıradan biri sanırdık.” diyor.

Çambel’in kürsüsünü yıllar sonra ondan emanet alan Prof. Özdoğan’ın, törende kendisinden önce ve sonra söz alanların aksine hocasını “sıradanlığıyla” anması yadırganabilir. Hayatı kitaplara, tiyatro oyunlarına, belgesellere konu olan bu bilim insanının, isminin sonuna “efsane” ya da “destan” eklenmeden anıldığı bir metin bulmak çok zor çünkü.

“Çambel okulunun” en parlak ve yaşayan en eski öğrencilerinden Özdoğan’ın sözlerinde ise, yine hocasının öğretisi var oysa…

Birlikte geçirilen yaklaşık 50 yıla rağmen, kendini bu okuldan mezun olabilmiş görmeyen Özdoğan, hiç bitmeyecek öğrenciliğini anlatıyor bu sözlerle. Günü değil, geleceği kurtarma düşüncesini Çambel’in genç zihinlere nasıl usul usul soktuğunu. Ama zamanının yarım asır sonrasında yürüyen bir öğretmenin ayak izlerini takip etmenin ömür boyu sürebilen bir çaba gerektirdiğini…

Öğrencisinin, ardından söylediklerini, en iyi Halet Çambel’in anladığını düşünüyorum.

Hatta, yakınlarının hep bahsettiği o muzipliğiyle gülümsediğini. Özellikle de “sıradan” bölümüne. Çünkü alışılmışın çok ötesindeki donanımını, sahip olduğu tüm imkânları bu sıradanlığı yaşamakta kullanmış ve kendisi dışında gelişen “efsaneyi” -tıpkı bu törende olduğu gibi- uzaktan izlemiş biri Halet Hoca.

Arkeoloji öğrenimini, daha sonra eski diller üzerinde doktora da yapacağı Paris Sorbonne Üniversitesi’nde tamamlamış, ölü dillerin yanı sıra, yaşayan birçok lisanı da çok iyi bilen, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk ama en saygın bilim kadınlarından.

İçecek suyu bile at sırtında taşıdığı Toroslar’ı, Atatürk ve İnönü’nün yakınındaki seçkin aile yaşantısına, Karatepe’de kurduğu çadırı, İstanbul Boğazı’ndaki yalıya tercih eden bir insan…

Karatepe’de değişen gelecek

Halet Çambel, Hitit Kralı Asativatas’ın sınır kalesi Asitivada’yla (Karatepe) 1946’da, İÜ Edebiyat Fakültesi’nde asistanlığını yaptığı Alman asıllı Profesör Helmuth Theodor Bossert’le yaptığı araştırmada tanıştı.

Ekip burada beş yıl çalıştı. Çambel, Bossert’in çalışmayı krallığın başkenti olması muhtemel Misis antik kentine kaydırmak istemesine, “Karatepe’de dağınık durumdaki eserlerin birleştirilmesi gerektiği, yoksa kaybolup gideceği” gerekçesi ile karşı çıktı.

Karatepe’de kalıp bu Hitit kalesini ayağa kaldırma kararı, sadece Çambel’in hayatının dönüm noktası değil, Türkiye arkeolojisinin de kilometre taşlarından biri oldu.

Halet Hoca’nın henüz 1950’lerin başında kurduğu ama kendisinden başka kimsenin inanmadığı düş, bürokrasiye ve o dönemde onu küçümseyen meslektaşlarına rağmen Türkiye’nin ilk açık hava müzesine dönüştü. Çam ormanlarının içinde, baraj gölüne dönüşmüş Ceyhan Nehri kıyısındaki bu müze yanlızca Geç Hitit krallığının anıtsal heykel ve kabartmalarının değil, arkeolojik zenginliklerin doğal çevreyle bütünlük içinde görülebileği dünyadaki nadir örneklerden.

Çambel’i Karatepe’de 2006 kışında ziyaret etmiştim. Kalenin kuzey kapısına doğru yürürken burada karşımıza çıkan bir çam ağacının öyküsünü anlatmıştı bana. Çatal şeklinde gelişen fidenin bir kolu, genç bir köylü tarafından kırılmış. Durumu fark edip korumaya almışlar, yaşatmışlar. Kırılan dalın yeri hâlâ belirgindi. Ancak çatalın diğer kolu üzerinde yükselen kısım 55 seneyi devirmişti.

“Birlikte büyüdük” demişti Halet Hoca, gülümseyerek. Karatepe’deki 60. yılıydı. 91 yaşındaydı ve yılın birkaç ayını burada geçiriyor ve hâlâ geleceği planlıyordu. 95 yaşına kadar da Toroslar’dan kopmadı.

‘İlk olmak aklıma gelmez’

Öğrencilere okul yerine sahada eğitim vermek, prehistorya eğitiminde bilimsel metodolojinin uygulanması, kazı verilerinin çevrede halen yaşayan kültürle birlikte değerlendirilmesi, doğa bilimlerinin arkeolojik araştırmaya dahil olması…

Türkiye arkeolojisinde bu uygulamaların hepsi onunla başlamıştı.

Peki o ilk olduğunun farkında mıydı?

“Aklıma bile gelmez, yapılması gereken bir iş olarak görürüm” diye yanıt vermişti bana.

“1936 Olimpiyatlarına eskrim dalında, ben ve Yavuz zırhlısının çarkçıbaşısının kızı Suat Fetgeri Aşeni katıldık. Şimdi herkes diyor ki, Atatürk’ün emriyle olimpiyatlara katılan ilk Türk kadınları olmuşuz. Farkında değilim.”demişti.

Mehmet Özdoğan’ın bahsettiği “sıradanlık” bu olsa gerek.

Uygarlık mirasını halkla korumak

Gündüz Vassaf, ölümünün ardından Radikal’de kaleme aldığı yazıda Çambel’i şöyle anlatıyor:

“Halet Hanım’ın dünya kültürüne katkısı arkeolojik çalışmalarından öte, kazılarında keşfettiği uygarlıkların mirasına çevre halklarını, köylerini de ortak etmesi. Anadolu topraklarının örttüğü tarihi, günümüzde ülkeyi zenginleştirmek adına çimento fabrikaları kurmak isteyenlere karşı, onlarla birlikte sahiplenerek koruması.”

Vassaf’ın sözlerinin karşılığını, uygarlık tarihi, örenyeri, korumacılık, etnografya, doğa, bilim ve yöre insanının yaşamını bir bütün halinde sunan Karatepe’de görmek mümkün.

Uygarlık mirasını halkla koruma Karatepe Kilim Kooperatifi Başkanı Cengiz Cafri’nin, Fen Edebiyat Fakültesi’ndeki törende Osmaniye şivesiyle haykırışına ise şöyle yansıyor:

“Siz üniversitede onu profesör olarak biliyorsunuz. Biz onu Karatepe’nin anası olarak tanıyoruz. Bıraktıklarını koruyacağız Ana!”

Zeugma’dan 40 yıl önce

1960’ların sonunda Ceyhan üzerine yapılması planlanan Aslantaş Barajı, Karatepe ören yerini baraj gölü içerisinde küçük bir ada haline getiriyordu. Çambel bir yıl boyunca barajın tüm mühendislik planlarını inceledi. DSİ yöneticilerine, barajın kültür varlıkları üzerindeki yanlışlarını ortaya koyan bir rapor sundu. Ve baraj kotunun, Karatepe’yi tehdit etmeyecek şekilde düşürülmesini sağladı. Çambel bugün Hasankeyf’te, Allianoi’de, Zeugma’da yapılan yanlışı, 40 yıl önceden görmüş ve engelleyebilmişti.

Ama Karatepe asla tek örnek değil.

Siyasilerin Türkiye’ye büyük bir prestij olarak sunduğu barajların kültür varlıklarını nasıl etkileyeceğini öngörebilmek, tıpkı bugün olduğu gibi 1960’larda da söz konusu değildi.

Doğu Anadolu’da, Fırat üzerine yapılacak Keban Barajı altında kalacak ve henüz araştırılmayan coğrafyaları yine Halet Çambel dert edindi. 1967’de Chicago Üniversitesi Doğu Bilimleri Enstitüsü Müdürü R. J. Braidwood’la ortak çalışarak baraj alanının envanterini çıkardı.

Fakat devletin bu araştırmalara ilgisi yoktu.

Çambel, kendilerinden bir yıl önce bölgenin ön etüdünü yapan ODTÜ’nün kapısını çaldı; ODTÜ yerleşkesini kurmakta olan Rektör Kemal Kurdaş’ın heyecanından yararlandı ve Keban Baraj Gölü Altında Kalacak Tarihi Eserleri Kurtarma ve Değerlendirme Komitesi, aynı gün, Kurdaş’ın başkanlığında kuruldu.

Yerli ve yabancı 25 heyet, 50’nin üzerindeki tarih öncesi yerleşmede altı yıl boyunca, barajın ilk suları gelinceye dek çalıştı. Kültür tarihi açısından çok önemli görülmeyen Doğu Anadolu’nun Mezopotamya kadar köklü bir mirasa sahip olduğu böylece anlaşılabildi. Keban, bugün özellikle ulaştırma projeleri nedeniyle duyarken yadırgamadığımız kurtarma kazılarının ilk örneklerindendi.

Akyaka’da buluşma

Halet Çambel, 70 yıllık hayat arkadaşı Nail Çakırhan’ı 2008’de kaybetti. Şair ve gazeteci Çakırhan, Karatepe “diplomalı” bir mimardı.

Hitit tanrılarını zamana ve doğaya karşı koruyan, Mimar Turgut Cansever’in tasarladığı çıplak betondan sundurmaları o inşa etmişti. Çakırhan, 1970’ten sonra yaşadığı Muğla Akyaka’da kendisi için doğaya uyumlu, geleneksel ve çağdaş mimariyi buluşturan bir ev tasarladı. Zamanla tüm Akyaka’ya model oluşturan bu tasarım, çevreye duyarlı mimariye öncülük ettiği için Ağa Han Mimarlık Ödülü’ne layık görüldü.

Nail Çakırhan’ın ölümünden birkaç ay önce, Halet Çambel’le önce Akyaka’da karşılaşan arkadaşım Hüseyin Çağlar İnce, 93 yaşındaki Çambel’in o gün akşama kadar Çine Vadisi’nde eşi ve kendisi için mezar taşı aradığını söylüyor. Çağlar’ın aktardığına göre Çambel, yorgunluğuna rağmen bütün akşam Osmaniye’de Ceyhan Nehri kıyısına yapılması onaylanan çimento fabrikasının nasıl durdurulabileceğini anlatmış.

Halet Çambel 15 Ocak’ta Akyaka’da, eşi Nail Çakırhan yanına defnedildi. Her ikisinin mezarında da Halet Hoca’nın Çine Vadisi’nde seçtiği doğal taşlar kullanılmış. Orada bulunan “Çambel okulu”ndan bir arkadaşım “Halet Hoca’ya yakışan mütevazı bir törendi. Mezarın üzerine yörenin yaban mersinleri dikildi. Bir anda ortalık yemyeşil oldu.” diyor.

Vesikalığı ve son birkaç yılda çekilen fotoğrafları dışında, Halet Çambel’in tek başına olduğu bir kareye kolay kolay ulaşamazsınız.

Çalışma arkadaşlarıyla beraber fotoğraflanmayı, kendini onlardan ayrı tutmamayı istemiştir hep.

Başında bir kasket vardır çoğu zaman. Onu mesai paylaştığı köylülerden ayırt etmekte bile zorlanırsınız bazen. Arzuladığı da budur. Onu, Karatepe’de yalnız görüntüleyebilmek için çok ısrar etmem gerekmişti.

Tek bir kareye izin vererek objektif karşısına geçtiğinde ise, yanına Karatepe’nin Aslantaşı’nı almıştı.

Ölümünün ardından geçen 1 sene sonra doğum günüyle andığımız bu güzel kadına sevgi saygı ve teşekkürlerimizi sunuyoruz. Işıklar içinde uyu güzel yürekli güçlü kadın…

KAYNAKÇA
-BBC Türkçe haberler
-Vikipedi
-http://www.arkeolog.netteyim
-Mina Urgan- Dinozorun Anıları
(www.FeminizmHareketi.wordpress.com adresinden alınmıştır.)