Hacıfaklı Köyü

329

Hacıfaklı, Kırklareli ilinin Pınarhisar ilçesine bağlı bir köydür. Istırancalar’ın yorgun eteklerinde kurulmuştur. Bulgaristan’ın çeşitli yörelerinden gelen göçmenler devletin onları Ergene ovasına yerleştirme düşüncesini ‘’Biz keklik sesi duymak isteriz keçilerimiz hoplasın zıplasın bre’’diyerek reddetmişler ve Bulgarların yaşadığı bir köy olan HACIFAKLI’ya yerleşmişlerdir.

HACIFAKLI sert poyrazların estiği suyun az bulunduğu ve susuzluğun (komşu köylerin aksine) çok şiddetli yaşandığı bir coğrafyadır. Bunun nedeni de köyün diğer yerleşim yerlerinde olduğu gibi bir akarsu kenarına değil akarsulardan uzak tabanı kayalık küçük bir tepeciğin üzerine kurulmuş olmasıdır. Köyün tepeye kurulmasında da rivayetlere göre en büyük etken şu an köy korusu içinde kalan Bakacak ismindeki tepeye yaslanmış ve bir salgın hastalık sonucu telef olduğuna inanılan eski köyün hazin sonu etkili olmuştur. Çünkü sert poyrazlar Bakacak Tepesi ni aşıp salgın hastalık taşıyan mikropları köyden uzaklaştıramamış ve şu an ESKİ YURTLUK olarak anılan köy yok olmuştur.

HACIFAKLI kelimesinin anlamı HACI’ lara FAK (tuzak) kelimelerinin oluşan hacılara tuzak kurulan yer anlamındadır. Bu ismin verilmesi hakkında iki halk söylencesi anlatılır. Bu söylencelerden ilki HACIFAKLI nın Balkanlardan gelen hacıların hacı adaylarının hac yolu üzerinde olduğuna ve HACIFAKLI civarında yaşayan Bulgar çetelerinin hacılara tuzaklar kurularak soymalarını anlatır. İkinci söylence ise Pınarhisar Bey i Hacı Bey’ e HACIFAKLI civarında tuzak kurulduğunu ve tuzak ile Hacı Bey in katledilişini anlatır.  HACIFAKLI tarihi bilinmemekle beraber birlikte Osmanlı Türklerinin Rumeli ye ilk çıktıkları dönemde Müslüman Türkler tarafından kurulduğu tahmin edilmektedir. Köyün ilk sakinleri ve kurucuları HACIFAKLI da birkaç asır yaşamışlar ve bilinmeyen bir nedenden dolayı köyü terk etmişlerdir. Anlatılanlara göre şu anki sakinleri köye ilk yerleştikleri zamanda köyde Müslümanların yaşadığına dair camii ve Müslüman Mezarlığı varlığını devam ettirmekteymiş. Bugün kullanılan mezarlık Türklerden kalan mezarlık üzerine yapılmıştır. Ayrıca köy camii 1916-17 de eski camii yıkılarak, yeniden inşa edilmiştir. Köyün ihtiyarları köye yerleşildiği yıllarda bir hamam ve işlevlerini bilmedikleri ve iki kulenin varlığından bahseder. Daha sonra bu hamam ve kuleler taşları yeni inşaatlarda kullanılmak amacıyla yıkılmıştır. Köy kurucuları olan Türkler köyü 19.yy. başlarında terk etmişler. Ancak nereye gittiklerine niçin terk ettiklerine dair bir bilgi yoktur.Fakat bu dönemde Balkanlardaki karışıklık ve Balkanları saran vebanın etkisiyle olabileceği düşünebilir. Türkler HACIFAKLI yı terk ettikten bir süre sonra köye Bulgar köylüleri yerleşirler.Bulgarlar HACIFAKLI da 30 yıl kadar yaşamışlar ve Bulgaristan dan göç eden Türklerin iskan edilmelerinden sonra bir yıl beraber yaşamışlar ve köyü terk etmişler.Bulgarlar köye yerleşince mezarlık ve camiye dokunmamışlar kendi kiliselerini inşa etmişler mezarlıklarını kurmuşlardır. Ancak 2, Balkan Harbi sonunda Hacıfaklı Bulgar köylüleri topluca Bulgaristan’ a gitmiştir.

Köy’ ün uzun yıllar süren sessizliğini ve susuzluğunu köye gelen genç ve idealist bir öğretmen bozar. Keklik sesi dinlemekten ve keçilerin dağlarda zıplamasını seyretmekten yorgun düşen köylüler, susuzluğa çareyi Üsküp Merasındaki eski bir kaynaktan çözmeye kalkarlar. Öğretmen Erdoğan Kantürer okul bahçesinde öğrencilerine diktirdiği ve bakımını emanet ettiği çam ağaçları için öğrencilerine güvenmektedir. Her türlü olumsuz ve susuz koşullara rağmen o çam ağaçları sulanmış ve öğrenciler ile birlikte büyümüştür.

Köy okulunda bugün cıvıl cıvıl öğrenci sesleri duyulmuyor. Köy okulu sanki yarın öğrenime başlayacak gibi tertemiz badana edilmiş ve tekrar öğrencilerine kavuşacağı günü bekliyor. Ancak bugünkü nüfus yapısına göre ve tercih edilen taşımalı eğitim sistemine göre öğrenciler Üsküp ve Pınarhisar’ a gidiyor. Okul şimdilik imama lojman olarak tahsil edilmiş.

Köy’ün su sorunu YSE Müdürlüğü tarafından çözülmüş. Evlerdeki musluklardan sular akıyor. 40 yıl önce ilk köylü yürüyüşüne başlayan Hacıfaklı köylülerinin o destansı yürüyüşünü, o günlerin idealist öğretmeni Erdoğan Kantürer’ in kaleminden izleyelim.

Kırklareli’nin ilk köylü eylemi

1970’li yılların başında Pınarhisar’ın Hacıfaklı Köyünde öğretmen olarak atanmıştım. Doğduğum Kaynarca’ya göre hayli küçük olan bu dağ köyü bir tepenin üzerindeydi. Okulların açılacağına yakın annemle babam eşyalarımı traktör arabasıyla getirip küçük öğretmen evine yerleştirmiş ve dönmüşlerdi. Dönerken Babam (aydınlıkta olsun) şöyle seslenmişti; “Bak çöcüğüm işini iyi yap, bizi mahcup etme…”  Babamın sözüne uydum, işimi iyi değil daha iyi yapmaya çalıştım her zaman…

Dağ başındaki bu küçük köyde yapayalnızdım artık. İki sınıflı ilkokul yeni onarılmıştı, sınıflar badana ve yağlıboya kokuyordu. Köy meydanına çıktım, hayvanların kırlardan dönüş saati olduğundan kimseler yoktu ortalıkta. Köyün kuzeyine doğru yürüdüm, bir de baktım ki köy dışındayım. Güneşin kavuşmak üzere olduğu saatlerdi. Köyün dışı büyük büyük kayalarla kaplı idi. Bir kayanın üzerine oturup karşılarda duvar gibi yükselen Papaz Bayırına doğru bakınırken, aşağılardan çan sesleri duyulmaya başladı ve koyunların melemeleri. Biraz sonra köye dönen sürüler gözüktü. Değişik sesler çıkaran çanların sesleri ve koyunların melemeleri çok hoş ve çok sesli bir müzik oluşturuyordu. Çok sevdiğim bu dağ müziğine sonraları Istranca Senfonisi adını koymuştum.

Bu küçük köyde çocuk çoktu. Okulda tam altmış beş öğrenci vardı ve tek öğretmen. Yeni onarılmış okulda badana ve yağlıboya kokularına mis gibi çocuk kokusu da karışmıştı… Bu kadar çok öğrenciyi ilkin yadırgamıştım ama alıştım, her işin bir kolayı bulunuyordu işte. Ancak bir ay kadar sonra bir öğretmen daha geldiğinde çok daha verimli olmaya başladık. Öğretmen Hüseyin Yiğit ile çalışmaya başlamıştık. Yıl sonunda Hüseyin öğretmen askere gidince yerine Hüsnü Güngör öğretmen gelmişti. Hüsnü Güngör, Ceylanköy’lü idi; Mehmet Başaran’ın köylüsü… Onun sayesinde ünlü eğitimci-yazar Başaran’ı yokluğunda tanımış ve Köy Enstitülerine ilgim daha da artmıştı.

İkimiz de, eğitim öğretimin yanı sıra köy kalkınması için, köyün sorunlarının çözümü için de çalışmamız gerektiğini, bunun görevimiz olduğunu düşünüyorduk. Hacıfaklı’nın en önemli sorunu içme suyunun olmayışı idi. İçme suyunu, -hatta kullanma suyunu bile- kadınlar köy dışındaki kuyulardan taşıyorlardı. Köyün beş yüz metre dışında ve alçaktaki kuyulardan, yaz-kış, yağmur çamur demeden su taşıyorlardı kadınlar.

Bir tepe üzerinde kurulu Hacıfaklı Köyü merasında doğru düzgün bir kaynak bile yoktu. Yükseklerdeki kaynaklar Üsküp ile Çayırdere ve Akören Köylerinin meralarında idi. Ama bu kaynakların uzaklığı beş kilometreden fazlaydı. Ve o yıllar bir köye beş kilomet-reden fazla su borusu verilmiyordu. Sonunda Üsküp merasında küçük bir kaynak bulundu. O sıralar köylere hizmet götüren Yol Su Elektrik (YSE) Müdürlüğü’ne başvuruldu. Bulunan su çok yeterli olmasa da “getirilebilir” sözünü alındı. Ancak bir sorun vardı; Üsküp Belediyesi’nin rızası gerekiyordu ve başkan da biraz tersti. YSE Su Müdürü İlhan Bey; “Ben Belediye Başkanının rızasını alırım, o işi bana bırakın.” diye bir anlamda söz verir.

Bu söz üzerine köylüler kaynağı temizlemeye koyuldular. Kaynarca’nın önceki belediye başkanlarından Ömer Aydın’ın verdiği küçük su motoru ile kaynağın suyunu boşaltıp içini temizledik. Kaynağın suyu biraz daha artmıştı. 1971 yılıydı. Buğday ekim işleri bitince köylüler serin bir Kasım gününde imece düzenlediler. Köylü arkadaşlar kazmaları, kürekleri alıp su borularının döşeneceği kanalı açmaya gittiler. Ancak işe yeni başlamışlardı ki; Üsküp Belediye Başkanı Durmuş Aksu kaynağın başına gelir ve köylülere seslenir; “Bu kaynak bizim merada. Bu suyu alamazsınız. Ben buraya hayvanları sulamak için yalaklar yaptıracağım.” der.

Köylüler umutsuz ve üzgün köye dönmüşlerdi. Ben motosiklete atlayıp hemen Pınarhisar Jandarma Karakolu’na gittim. Karakol komutanı;

“Olay merkez ilçe sınırları içinde, bizim alanımızda değil. Ancak Üsküp Belediyesi’nin rızası olmazsa olmaz bu iş…” Oradan Kırklareli’ne gittim ve YSE Su Müdürü İlhan Beyle görüştüm; “Siz; Üsküp Belediye Başkanını bana bırakın, demiştiniz ?!” Müdür çok üzüldü ama yapacağı bir şey yoktu. “Başkan söz vermişti, yazık, çok yazık…” demekle yetindi.

Üsküp Belediyesi kaynağı temizleyip suyu ortaya çıkarıncaya kadar bir şey dememiş, su meydana çıkınca suya sahip çıkmıştı. Ne yazık su da onların merasındaydı. Köylü arkadaşlarla birlikte enayi yerine konduğumuza kanaat getirdik. Gece kahveye çıktığımızda Hüsnü Öğretmenle; “Bu haksızlığa karşı çıkmak gerekir, hakkımızı aramalıyız. Baksanıza başkan hayvanları sulayacakmış, yahu burada insanlar susuz… Hayvanlardan bile aşağı mıyız be! Hakkımızı aramalıyız.” dedik. Köycek karar verildi; yarın Kırklareli’nde olacağız. Kırklareli’nde Atatürk heykelinin önüne bir çelenk koyup, çelenge boş bir su kovası asacaktık. Böylece basında haber olup haksızlığı herkese duyuracaktık. Ertesi sabah otuz kadar köylü, bir çelenk ve bir kova alıp Ahmet Gündüz’ün ve köyün ilk traktör arabasına doluştuk, Kaynarca’dan bir minibüsle Kırklareli’ne gidecektik. Ben Kaynarca İlkokulu’na gidip pankart yazmak için öğretmen arkadaşlardan yardım istedim. Hepsi, özellikle Muammer Yaybüyük öğretmen yardımcı oldular. Pankartlarımız hazırdı; “Memleketin efendisi susuz!” “Hayvanlara su var, insanlara su yok!”

Geriye döndüğümde minibüsün yanında otuz köylüden on beş köylü kalmıştı, diğerleri ortada yoktu. Kaybolan köylüleri dert edinmedik, on beş kişiyle yola koyulduk. Kırklareli’ne geldiğimizde bir fotoğrafçı bulmak için köylü arkadaşlardan ayrıldım. Dingiloğlu Parkı’nın belediye tarafındaki dükkanında bulduğum fotoğrafçı Kambur Memet’in bir ayağı biraz aksıyordu, ne kadar zorlasam da köylü arkadaşlara yetişemedik. Meğerse yolda sivil polisler Hacıfaklı’ların önünü kesmişler; “Nereye böyle?” diye sormuşlar. “Hacıları karşılamaya gidiyoruz” demiş Ramiz aga. Muhittin Kurt sert çıkmış; “Siz kim oluyorsunuz be?” Polisler kimliklerini çıkarmışlar. “Bakın valimiz sizi bekliyor, su işini halledecek. Aksi halde izinsiz yürüyüş olur, cezası altı aydan başlar.” Anlaşılmıştı ki; Valiliğin eylemden nasılsa haberi olmuş, polisler hazır bekliyorlarmış. Ceza lafını duyan köylüler bir şey diyememişler. Beş altı kişilik bir heyet Valinin yanına çıkmış. Vali; “Siz benim evlatlarımızsınız, sizi susuz bırakır mıyız? Meseleyi çözeriz merak etmeyin.”

Vali sormuş;“Sizin başınız kim?” Yılmazın Memet arkalardan seslenmiş; “Hoca.” Der demez Muhittin Kurt lafa karışmış; “Bizim başımız maşımız yok kendiliğimizden geldik, suyumuz yok, onun için…”

Vali üstelememiş; “Köyünüzü susuz bırakmayız, meraklanmayın.” diyerek uğurlamış köylüleri.

Köylüler valinin yanından çıkınca topluca Atatürk Heykeli’nin önüne geçtik fotoğrafçı Mehmet Er fotoğrafımızı çekti. Hepimiz çok üzgün ve umusuzduk.
Meydana yakın bir yerel gazetenin tabelasını gördüm, galiba Atayolu Gazetesi idi. Sonradan Nazif Karaçam olduğunu öğrendiğim gazetenin yazarına durumu yani uğradığımız haksızlığı anlatım. Yazarın rengi sarardı, endişeyle seslendi; “Memlekette sıkıyönetim var, siz ne yapıyorsunuz? Dikkatli olun.”
“Sıkıyönetim İstanbul’da burada bir şey yok ki…” “Buralarda da sivil sıkıyönetim var, siz yine de dikkatli olun.” dedi gazeteci.

O günlerin heyacanıyla bu uyarının pek ayırdına varmamıştım. Ve sanıyorum Kırklareli’ndeki ilk köylü eylemlerinden biriydi, beklide ilkini gerçekleştirmiştik…

Hacıfaklı’nın su hikayesi uzun… Üsküp’te ki kaynaktan su alamadık. Başka kaynaklar ise çok uzaklardaydı. Su mücadelesini bırakmadık. Köyün kuyusu genişletilerek üzerine Yel Pompası kuruldu.(köylüler “pırpır” adını takmışlardı) 1972 yılı Anneler Günü’nde çeşmelerden su aktı. Ama o kış çıkan bir fırtınada pırpır paramparça oldu. Daha sonra bir kademeli pompası olan bir su motoru getirildi…

(Kaynak: Erdoğan Kantürer’in basım aşamasındaki “Çukur Değirmenden Öyküler” kitabı)