Hamitabat Köyü Tarihçesi

176

Artık Hamitabat Köyü’nün ve bu köyü kuran insanların da kendilerine özgü bir tarihçeleri var.

-Birinci Bölüm-

Tuna Nehri (Neden) akmam diyor nine?

1952 – 53 yıllarındaydı. Köyümüzün Yukarı Mahallesi’nde, Köy Meydanı yanında evi ve dükkânı olan Bakkal Mustafa’nın (Mustafa Sabır)  dokuz, on yaşlarındaki oğlu olarak çocukluğumu yaşıyordum.

Köyümüzde düğün vardı. Davullar adet olduğu üzere, ikindi namazı sonrası Köy Meydanına çıkmış, ‘Osman Paşa Türküsünü’ büyük bir coşku ile çalarak ve davullara her zamankinden daha bir başka ve daha bir hızlı vurarak; kahvelerde bulunan köy halkımızı, damat tıraşına davet ediyorlardı. Evimiz ve geçimimizi sağlayan dükkânımız, Tülümen’lerin alt tarafında, şimdi Bahri Can’a ait olan ev ve dükkânın bulunduğu yerde olduğu için, köyümüzün gelişen olaylarını anında izleme olanağına sahiptim.

Köy Konağından alınan bayrağı taşıyan iki gencin davulların yanına gelmesi ile birlikte, kahvelerden çıkan köy halkının da toplanmaya başladığı görülüyordu. Toplananların arasından Reşat Yüksel ve arkadaşları gür bir sesle ‘Tuna Nehri akmam diyor. Etrafımı yıkmam diyor.’ Kahramanlık Ağıtını, davul ve zurnaların ritmine uyarak söylemeye başladılar.

O zamana kadar böyle bir durumu gözlememiş olduğum için çok etkilenmiştim. Toplananlar bayrak önde, ağıtı söyleyerek düğün evine doğru yola koyuldular…

Babama dönüp sordum: ‘Neden Tuna Nehri akmam diyormuş Baba?’ Babam şöyle bir iç geçirip, Tuna Nehri Ağıtı’nın etkisinden sıyrılmaya çalıştıktan sonra :’Bunu benden değil, Ninen ve Dedenden dinle. Onlar sana daha çok bilgi verebilirler.’Dedi.

Baba tarafımdan Ninem ve Dedem ölmüşlerdi. Anne tarafımdan olanların evleri de bize yüz metre kadar uzaktaydı.

Elli, elli beş yaşlarındaki Ninem sorumu duyunca, davullardan duyup da içinden eşlik ettiği ağıtı, gözyaşları arasında yüksek sesle söylerken beni kucağına oturtup anlatmaya başladı:

“Ben ve Deden burada doğduk. Olanları anamızdan, babamızdan dinledik. Bizim memleketimiz, şimdi Bulgaristan da olan Lofça ve Plevne imiş. Lofça, Plevne’nin ilçesiymiş. Ruslar bütün ordularını toplayıp Plevne’ye saldırmış… Bak, Deden geldi. Gerisini o daha iyi anlatır.”

Anacığımın dediği gibi yüreğim yanmaya başladı yine… Dedem konuyu öğrenip devam etti:

“Ruslar beş yüz yıldır dedelerimizin yaşadığı topraklardan bizleri atmak, yok etmek istemiş. Başımızda Osman Paşa varmış. Cesareti çok, askeri azmış. Rusların ise, cesaretleri az ama askerleri çokmuş. Lofça ve Niğbolu, Plevne kalesine toplanmış. Savunmaya geçmişler. Düşman o kadar çokmuş ki Tuna’daki kum gibi, Türkler o kadar azmış ki tavukların önüne atılan bir avuç mısır gibi. Savaşa katılmış olan babam öyle derdi. Osman Paşa, Padişahtan asker istemiş. Padişah:’Asker yok. Başının çaresine bak. Türk’e yakışanı yap.’ Demiş.

Osman Paşa yakışanı yapmış, Bir avuç askerle bir yıl dayanmış. Düşmana saldırmış, onları yıldırmış, kaleyi korumuş. Dedelerimiz, ninelerimiz hep yanındaymış. Ama kalede yiyecek tükenmiş. Açlık başlamış. Düşmanın da istediği buymuş.

Osman Paşa herkesi toplamış,’Açlıktan ölmek var, vuruşarak ölmek var, teslim (esir) olup yaşamak var. Hangisini yapalım?..’ Demiş. Herkes bir ağızdan ‘Vuruşarak ölelim.’Demiş. Osman Paşa kendini atının üzerine sıkıca bağlatmış. ‘Kuşatmayı yarıp geçmeye çalışacağız. Ölenler şehit, kalanlar gazi olacak. Ama esir olmayacağız. Osmanlı, Plevne’yi gözden çıkarmış. Bize de beş yüz yıl önce atalarımızın kan dökerek aldığı, bizlere yurt yaptığı buraları bırakıp gidin demek istiyor, ama diyemiyor. Biz yirmi bin kişiyiz. Düşman yüz yirmi bin kişi. Etrafımız kuşatılmış. Bu zamana kadar kahramanca savaştık. Toplarımızın gülleleri, tüfeklerimizin mermileri kalmadı. Yiyeceklerimiz tükendi. Bizlere düşen görev, atalarımıza lâyık olan evlatlar olduğumuzu göstermektir. Kendimi atımın üzerine bağlattım. Yaralansam da ölene kadar savaşmak için. Düşman ordusunu yarıp geçmeye çalışacağız. Eğer başarabilirsek hep birlikte Anayurdumuza gideriz. Ölenlerle cennette buluşuruz. Gazi olarak kalacak olanlara vasiyetim, artık burada durmayın. Anayurda göç edin. Allah yardımcımız olsun…’

Dedem, derin bir iç geçirerek devam etti.’ Yirmi bin kişi, yüz yirmi bin kişiye ne yapsın? Savaşmışlar, vuruşmuşlar, kuşatmayı yarmaya çalışmışlar, ortalara geldiklerinde yarıdan fazlası şehit düşmüş… Geri kalanların etrafı sımsıkı sarılmış. Elleri, kolları bağlı gibi hareketsiz bırakılmışlar. Teslim olmamışlar, savaşmaktan vazgeçmemişler ama kıpırdayacak yerleri kalmamış. Yaralıları kucaklarında, kılıçları ellerinde Osman Paşa’nın etrafında halka olmuşlar, atlar ve insanlar birbirine karışmış, öyle sıkıştırılmışlar ki, kollarını kaldıracak hareket alanları yok…

Düşman askerleri; kılıçlarını kaldırmış, tüfeklerini doğrultmuş altı aydır yenmeye uğraştığı, bir türlü yenemediği, kendi sayılarına göre bir avuç olan Türkleri yenmenin zevkini öldürerek çıkarmak üzereler. Birden, düşman komutanının sesi duyuluyor:

“Sakın kılıç sallamayın, sakın ateş etmeyin. Biz de olsak topraklarımızı böyle savunmak isterdik. Bu kahraman insanlara saygı göstermek insanlık borcudur. Ben komutanları ile görüşünceye kadar bekleyin.”

Komutan zorlukla açılan aradan Osman Paşa’ya ulaşır: “Savaşın sonu geldi. Tarihe geçecek kahramanca bir savunma yaptınız. Siz ve askerleriniz öldürülmeyecek ve esir alınmayacaksınız. Silahlarınızı teslim etmeyin. Sizler bizim konuklarımızsınız. Dinlenin, yaralarınızı sarın, şehitlerinizi gömün, kadınlarınızı ve çocuklarınızı yanlarınıza alın. Gücünüzü topladığınızda istediğiniz yere gidebilirsiniz. Sizin gibi bir komutanı ve bu kahraman askerleri saygı ile selamlıyorum. Lütfen bu önerilerimi kabul edin.” der.

Atının üzerinde bağlı, dimdik duran Osman Paşa, bütün gözleri kendisine çevrilmiş, ölmek için bir işaretini bekleyen askerlerine; yaralarından kanlar, gözlerinden kanlı yaşlar akarak bakar:

“Evlatlarım, görevimizi yaptığımıza, yukarıda Allah ve aşağıda Tuna Nehri ile dağlar, taşlar, kuşlar ağaçlar ve bizimle savaşan bu insanlar şahit. Bundan sonra direnmek cinayet olur. Düşman komutanının verdiği sözleri tutacağını umuyorum. Silahlarınızı toprağa dayayınız. Savaşı kaybettik ama esir olmadık. Sizlere söylediklerimi unutmayın. Allah sonumuzu hayırlı etsin.” dedi.

Dedem, Mehmet Özcan (Mehmet Çavuş), askerliğini Kurtuluş Savaşı sonrasında ve Cumhuriyetin ilk yıllarında çavuş olarak yapmış: köye dönüşünde bir dönem muhtarlık yapmış, köyümüzün önde gelen kişilerinden biriydi. Bu nedenle hem askerlik, hem de yöneticilik deneyimleri vardı. Bu duygular içinde derin bir iç geçirerek, bakışlarımla ‘hadi anlatsana ‘ diyen bana baktı ve sözlerine:

“Verilen sözler tutuldu. Sağ kalan dedelerimiz ve babalarımız şehitlerini gömdüler. Yaralarını sarıp, savaş öncesi Plevne ve Lofça’da bıraktıkları kadın ve çocuklarından sağ kalanları buldular. O zamanki savaşlar, yalnız cephede yapılır, iki ordu savaş meydanında karşılaşır, savaşa katılmayan; çocuk, kadın, hasta ve çok yaşlılar, evlerinde savaş sonucunu beklerdi. Yenilen taraf, yenen tarafın isteklerine göre hareket eder, esir alma ve yağma işlemleri savaş sonucuna göre gelişirdi.

Düşman komutanı, Osman Paşa ve askerlerini konuk kabul edince, esir alma ve yağmalama uygulanmamış; silahlar kınlarına konulup, herkes evlerine dönerek yaralarını sarmaya ve gelecek için planlar yapmaya başlamışlardı. Boyumuzun ve soyumuzun önde gelenleri Tuna kıyısında toplanıp şehitlerine dua edip mevlit okuyorlar; acılarını, üzüntülerini, duygularını ve şehitlerinin kahramanlıklarını, iyiliklerini, değerlerini dile getiren ezgiler, maniler, türküler yakıyorlardı. Tuna Nehri’ne bakarak yakılan bu türkülere, nehir de ortak edilmiş, acılar ve üzüntüler Onunla da paylaşılmış, beş yüz yıl bereketinden yararlandığı nehri, ailesinden biri gibi saymış, nehrin de kendileri gibi acı çektiği sonucuna varmış ve ağıtlarını bu duygularla yakmıştır. Bu kadar kahramanlık yapan; yurtlarını, topraklarını, Tuna Nehrini korumak için canlarını veren şehitlerin üzüntüsünü kendileri gibi duyumsayan nehir; akmaktan, etrafını yıkmaktan ve bereket saçmaktan vazgeçmiş; O da yas tutmaya başlamıştır… Ninelerimizin, dedelerimizin yaktığı bu ağıt, kısa sürede tüm yurda yayılmış; Plevne Kahramanlık Ağıtı olarak, Osman Paşa Türkü Marşı veya Marş Türküsü olarak tarihteki yerini almıştır.’

Dedem, cebinden çıkardığı mendili; Ninem, yaşmağının uçları ile gözlerinden süzülen yaşları silerken derin bir iç geçirdiler. Dedem sözlerini şöyle sonlandırmak istedi:

“Plevne Savunma Savaşı’na tarihte Osmanlı-Rus Savaşı adı verilir. 19 Temmuz, 10 Aralık 1877 tarihleri arasında, yaklaşık altı ay sürmüştür. Plevne’nin 40 km. kadar yakınında olan, Lofça Kentindeki dedelerimiz bu savaşa baştan sona katıldılar, canlarını ortaya koydular. Tüm dünyada hayranlık uyandıran kahramanlıklar yaptılar. Ölenler şehit, kalanlar gazi oldular. Tarihin altın sayfalarında adsız kahramanlar olarak yerini aldılar. Şehitlerini unutmayan ve onları sonsuza kadar yaşatmak isteyen geride kalan gaziler de Osman Paşa Marşı ağıtını yaktılar. Bu marşı bizim ninelerimiz, dedelerimiz savaşarak, şehit düşerek, gazi olarak yazdı. Bu marş bizim marşımızdır. Her önemli günlerimizde; sevinçte olsun, üzüntüde olsun bu marşı söylemek, söylendiğini duyunca, duygulanıp katılmak bizim yaşam tarzımız olmuştur. Biz böyle büyüdük. Ninnilerimizde duymaya başladığımız marşı, her yaşımızda ayrı bir coşku ile söyler olduk. Sizleri de bu marş ile büyütüyoruz… Eeee, Torunum, şimdi öğrendin mi TUNA NEHRİ (NEDEN) AKMAM DİYOR?’

Ben de çok duygulanmıştım. Buğulanan gözlerimle onlara bakarak, boğuklaşmış bir sesle, yarım kalmış bir masalın sonunu merak eden bir çocuk isteği ile sorumu sordum:

“Sonra ne olmuş Dede?” Dedem zaten bu soruyu bekliyormuş:

“Boyumuzun ve soyumuzun önde gelenleri toplanmışlar. Osman Paşa’nın vasiyetine uyarak Anayurda göç etmeye karar vermişler. Çünkü toprakları düşmanlar tarafından alınmış ve kendileri de köle olarak kullanılmak istenmiş. Göçe kimlerin katılacağı uzun uzun görüşülmüş. Kan bağı akrabalığı olanlar ile kız alıp verme yolu ile akraba olanlar bir araya gelerek bir boy oluşturmuşlar. Üç yüz hane kadar olmuşlar. Üzeri kapalı arabalarını hazırlayıp, götürebileceklerini yüklemişler. Anayurda kadar 500 km.’ye yakın yol varmış. Bu yol bu kalabalıkla en az 15 gün, en çok bir ay sürermiş. Bunun için gerekli hazırlıklar yapılmış, göç kafilesine yol gösterecek, saldırılara karşı koruyacak, konaklama yerlerini seçecek, yardıma ihtiyacı olanların yardımına koşacak, eli silah tutan genç ve orta yaşlılar seçilmiş, atlar onlara verilmiş.

Göçü yönetmek üzere de boyumuzun bilge kişilerinden beş kişi seçilmiş. Bunların başında, senin babanın babası Molla Ahmet Deden varmış. Uzun ve yorucu bir göç yolculuğundan sonra, 1878 yılının yaz ayları başında Kırklareli’ne ulaşmışlar. Kırklareli o yıllarda Edirne ili’ne bağlı bir Sancak (İlçe) imiş. Başında yönetici olarak da Mutasarrıf (Kaymakam) varmış. Bu kadar kalabalık bir göç kafilesini şehirde konuk edememişler.

Kavaklı Köyü yakınındaki açık alana kamp kurup geçici olarak yerleşmelerini istemişler. Buraya ‘Osman Paşa Göçmen Misafirhanesi’ adını vermişler. Dedelerimiz, babalarımız buraya yerleşmişler. Bu alana ağaç dikmişler. Köyümüzün yerine gelinceye kadar orada beş, altı ay kalmışlar.

Bugün Kavaklı Meşe Korusu olarak anılan yerdeki meşe koruluğu, dedelerimizin diktiği ağaçlardır. Bu gün de bu korulukta yer alan barakalar, tarihsel süreç içinde Türkiye’ye gelen soydaşlarımıza geçici konaklama yeri olarak ayrılmıştır.”

Dedem, köstekli saatini çıkarıp bakarken: “Çok geç olmuş, hayvanların yemini vermem gerek. Torunum, bugün sana anlatacaklarım bu kadar. Bundan sonrasını arkadaşlarımla görüşüp öyle anlatmam gerekiyor. Muhtarlıkta belgeler vardı. Duruyorlar mı bilmiyorum. Bir araştırayım. Bunu köyümüzde şu anda en iyi bilen, Milletvekilliği de yapmış olan, köyümüzün çocuğu Zühtü Akın’dır. O şimdi Lüleburgaz da oturuyor. Köye geldiğinde O’ndan da bilgi alırsın” dedi.