Perşembe, Şubat 22, 2018
   
Yazı Boyutu

Macit Sabır

MACİT SABIR-İSLAM DİNİ VE LAİKLİK-5-

 

DEVLETÇİLİK-DEVRİMCİLİK ve LAİKLİK


1931 Kurultayında da DEVLETÇİLİK-DEVRİMCİLİK ve LAİKLİK  ilkeleri kabul edildi. Böylece CHP’nin altı temel ilkesi kabul edilmiş oldu. 1935’te de “Fırka” adı Parti’ye çevrildi ve Cumhuriyet Halk Partisi oldu. CHP’nin amblemi (rozeti) de bu yıllarda bulundu. Bunu düzenleyen İlk Öğretim Genel Müdürü ve Köy Enstitülerinin Hasan Ali Yücel ile mimarı olan İsmail Hakkı Tonguç’tur. Bu değerli devlet adamımızın uzmanlık alanı arkeolojiydi. Altı Ok’un tartışmalarla kabul edilen toplantısında okların nasıl olacağı konusunu araştırmayı üstlendi.

 

İstanbul Topkapı Sarayı Müzesinde Asya’dan bu yana Türklerin üretip kullandıkları okları inceledi.  Rozette yer alabilecek özellikte gördüklerini Ankara’ya götürerek Atatürk Silah Arkadaşları ve Devrim arkadaşlarının görüşlerine sundu, okların yapı ve şekillerine göre özelliklerini de ekledi. Sonunda bugün rozette yer alan ok çeşidi kabul edildi.

1937 yılında yapılan Anayasa değişikliğiyle de Atatürk İlkeleri ve Atatürk Devrimleri Anayasa’da yer aldı. Bu tarihten itibaren Anayasanın 1.Maddesi: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti; Demokratik, Laik Sosyal Hukuk Devletidir. Atatürk İlke ve Devrimleri Devletimizin ayrılmaz maddeleridir.” Şeklinde değiştirildi.

Boş durmayan Cumhuriyet yıkıcıları bu kez “DERSİM İSYANI” adı verilen isyanları başlattılar. Hiç durmuyorlardı.

Gerek 1924, gerekse 1961 Anayasalarımızda Demokratik, Laik Sosyal Hukuk Devletini, Atatürk İlke ve Devrimlerini koruyan maddelere yer verildi. 1930-60 lı yıllarda Cumhuriyet yıkıcıları olarak irtica yanlısı dinciler, şeriatçılar, mezhepçiler, tarikatçılar ve cemaatçiler ile komünistler görülüyordu. Bu nedenle her iki Anayasamızda ayni madde numaraları ile yer alan41 ve 142. Maddeler komünistlerle mücadeleyi ve yaptırımları, 161-162 ve 163. Maddelerde irtica ile mücadeleyi ve yaptırımlarını içeriyordu. Savcılarca bu maddelerden suçlananlar ölüm cezasıyla (idamla) yargılanıyorlardı. Bu nedenle caydırıcılığı vardı ve her vatandaş öncelikle, düşünce suçları da dahil olmak üzere141-142*161-162-163. Maddeler kapsamına girecek eylemlerden uzak duruyordu.

Demokrat Parti 1950’de önce seçimleri kazanmak için tarikat şeyhlerine ziyaretlerde bulunup, vaadler edip, umutlar aşılayıp oylarını aldı ve iktidar oldu. Adnan Menderes Başbakan olarak hükümeti kurduktan sonra ilk icraat olarak, ezanı Türkçeden Arapçaya çevirdi. Yetmedi, Türkçeleştirilmiş ve Öz Türkçe “ ANAYASA” adı verilmiş temel yasamızın adını “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” yaparak dilini de Osmanlıcalaştırdı. Oysa “Osmanlıca” diye bir dil yoktu. Osmanlı Devleti daha önce değindiğimiz Enderun Mekteplerinde  Osmanlı Devleti Bürokratlarına Arapça-Farsça- Türkçe karışımı bir dil öğretiyordu. Bu dili yalnız Enderun mezunları anlıyor, halk kendi arasında Türkçe konuşuyor, yazabildiği kadar da Türkçe yazıyordu. İşte Menderes Hükümeti 1924 Anayasamızı “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu “ yaparak bu dile çevirmiş, halkımız tarafından anlaşılır olmasını güçleştirmişti.

Ardından Tarikat Şeyhlerini onurlandırmaya, isteklerini yapmaya ve Laikliğe aykırı hareket edenleri hoş görmeye, hatta kendisi de Laikliğe aykırı hareket etmeye başladı. 1954 yılında “komünist yuvası” adını verdiği, Dünyada ilk ve tek Türk Eğitim Projesi olan ve UNESKO tarafından ödül alan Köy Enstitüleri’ni kapattı. Yerlerine de İmam Hatip Liseleri açtı. İmam Hatip mezunu olacaklar ve halen imamlık yapanları devlet memuru olarak görevlendireceklerini ve maaşa bağlayacaklarını duyurdu.

Oysa 1928 yılında 1924 Anayasasından “ Devletin dini islamdır” cümlesi çıkarılmış ve Laik Devlet uygulamalarına adım atılmıştı. Bunun sonucu olarak da ülkemizde yaşayan TC Vatandaşlığı kazanan herkes, dini ibadetlerini serbestçe, devlet baskısı ve yardımı olmadan yapabilecekti. Buna göre Sünniler kendi imamlarını, şafiler kendi imamlarını, Aleviler kendi dedelerini, Yahudiler kendi Hahamlarını, Hırıstiyanlar’ da kendi papazlarını seçecekler, pazarlık yaparak seçtiklerinin ücretini ödeyecekler ve ibadetlerini de özgürce yapacaklardı. Diyanet İşleri Başkanlığı da tüm dinlere ayni uzaklıkta durup, ibadet işlerinin düzen içinde yapılmasını sağlayacaktı.

Bu kitabın yazarı 10 yaşında bulunduğu 1953 yıllarında, köy imamı ücretinin tüm köy tarafından ödendiğine ve harman zamanı köy imamının kendisinin veya görevlendirdiği birisinin veya köy ihtiyar heyetinden birisinin nezaretinde teneke ölçü kabul edilerek toplandığına; Din dersi okumak için velilerden izin alındığına, Türkçe ezanın Arapça okunuşuna, Köy Enstitülerinin kapanışına, İmam Hatip Liselerinin yerlerini alışına, Adnan Menderes’in TBMM’de Milletvekillerine” Siz isterseniz hilafeti getirirsiniz” dediğine, ülke gezilerine çıktığında gittiği yerlerde ilk ziyaretlerini Tarikat Şeyhlerine yaptıklarına ve Laiklik kurallarını, yasalarını hiçe saydığına; yokmuş gibi davranıp karşı gelenlerin kovuşturulmadığına yakından tanık olmuş ve yaşamıştır.

Demokrat Partililer ve Adnan Menderes Hükümetleri; içinden çıktıkları, yıllarca birlikte görev yapıp kader birliği ettikleri, hatta Demokrat Parti Başkanı ve Cumhurbaşkanı olan Celal Bayar’ın Kurtuluş Savaşında Kalpaklı Kuva-i Milliyeci olduğu, Cumhuriyet Yönetimini gönülden desteklediği, İnönü Hükümeti zamanında İktisat (Ticaret) Bakanlığı yaptığı, İş Bankasını Atatürk’ün direktifleriyle kurduğu, 1936-1938 yıllarında Başbakan olduğu, Dersim İsyanını bastırdığı ve suçluları cezalandırdığı, yanındaki arkadaşlarının da ayni kadrolardan geldiği CHP’sini suçlamaları akıl alacak gibi değildi. Birlikte ülkemizi yönettikleri CHP’sini ve arkadaşlarını dinsizlikle suçlayıp, halkın ibadetlerine izin vermediğini, camileri yıktığını veya kışla yaptığını, yüzde 99’u Müslüman olan yurttaşlarımızın Laik bir devlet değil, dini İslam bir devleti özlediklerini, beklediklerini ve bunu gerçekleştireceklerini söylüyorlardı.

197……

Oysa hem 2017 yıllarında, hem de Laikliğin kabul edildiği ve Anayasada yer aldığı 1937 yılından bu yana savundukları karıştırıcı ve saptırıcı bir sav vardı. “Avrupa da ve dünyada uygulanan Laiklik bizde uygulanan Laiklik gibi değildir. Buna Sekülerizm ve seküler adı verilir. Dini okullar ve ruhbanlar ile kilise ve cemaatlar kendi başlarınadır. Devlet bunlara karışmaz. Bizde ise Diyanet İşleri Başkanlığı her şeye karışır.” Diyorlardı. Doğruları vardı, ama yanlışları çok fazlaydı. 1937 yılından itibaren tüm denilenler uygulanmış, yalnız irtica ve şeriat yanlılarının Cumhuriyeti tehdit ettikleri gerekçesiyle önlemler alınmıştı. İşte DP ve yandaşları, irtica ve şeriatın önündeki engellerin kaldırılmasını istiyorlardı, olmayan öbürlerini de gerekçe olarak sıralıyorlardı. Zaten 1950 den itibaren din ile devlet işlerini karıştırarak İslam Devletine yeşil ışık yakmışlardı. Laik uygulamadan yana olan CHP’li ve Demokrasiden yana düşünce taşıyan, bilimsel doğruları savunan yurttaşlarımız “ Diyanet İşleri Başkanlığı Sünnilere olduğu gibi Alevilere ve diğer tarikat mensuplarına da ayni yardımı yapsın veya hiç birine yapmasın. Alevi, Şafi, Musevi veya Hıristiyan vatandaşların da verdiği vergilerle yalnız Sünni vatandaşlara hizmet veriliyor ve zorla Sünni Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi okutuluyor. Diyanet İşleri Başkanlığı 1937 yılında olduğu gibi tüm dinlere ayni mesafede durmalı, parasal destek vermelidir. 2017 yılında Diyanet İşleri Başkanlığın bütçesi Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinden fazladır. Bu bütçe ile din hizmeti verilmemekte, dindar ve kindar nesil yetiştirilip Cumhuriyet yıkıcılığı yapmak üzere devlet kadrolarına yerleştirilmektedir. İmam Hatip Liseleri din okullarıdır. Milli Eğitim Bakanlığının denetiminde dini cemaatler tarafından açılır. Avrupa ve dünyada böyledir. Bu okullardan mezun olanlar din adamın olurlar. Oysa bizde Devlet Adamı olmakta ve din ile devlet işlerini birbirine karıştırarak Laikliğin canına okumak istemektedirler.” Düşüncelerini taşımaktadır.

1954 lü yıllardan sonra tabandan gelen irtica ve şeriat ve de İslam Devleti çığlıklarına kendini iyice kaptıran Demokrat Partililer ve ADNAN Menderes, CHP’nin mal varlığına el koymaya, partiyi kapatmaya, kendi milletvekillerinden kurduğu Tahkikat (İnceleme) Komisyonlarına yargının tüm yetkilerini vererek, kendisine karşı çıkanların tümünü cezalandırıp hapse atmaya başlamıştır.

1960 Devrimiyle taşlar yerine oturdu. Bundan sonra, 1061 Anayasası ile getirilen özgürlük, demokrasi ve insan hakları sayesinde Laiklik de güvence altına alınmış oldu, derken; Süleyman Demirel” Tetik çekenle tespih çekeni bir tutamazsınız. Anayasanın 141 ve 142.maddeleri devlete tetik çekenlerin cezalandırılması içindir. Oysa 161-162-163. Maddeleri ise dini cemaatlerin, ibadet edenlerin, tespih çekenlerin cezalandırılması içindir. İkisini bir tutamazsınız. 141-142 kalsın ama, 161-162-163. Maddeleri kalksın” diyerek yeni bir tartışma başlatmış, Başbakanlığı döneminde “ tespih çekenleri” işlediği suçları görmezden geldiği gibi, İlim Yayma Cemiyetlerinden, Komünizimle Mücadele Derneklerine, Türk İslam Kuruluşlarından, Milli Türk Talebe Birliği teşkilatlanmalarına kadar her türlü Şeriat, tarikat ve cemaat yapılaşmalarına, palazlanmalarına, devlet kadrolarına dolmalarına yardımcı olmuştur.

Bu Cumhuriyet yıkıcılarına karşı Cumhuriyet koruyucuları da tepkilerini gösteriyor, Laikliğin ayaklar altına alınmasına ve karşı gelip suç işlemiş olmasına karşın Hükümetin gevşek tutumu ile hoşgörülü davranışlarına gösterilerle karşı çıkıyordu. O yıllar 1920 Türkiye’si ile 2017 Türkiye’ sinin ortasında yer alan yıllardı. 1920 Türkiye si TBMM’si Başkanının açış konuşmasıyla 2017 yılı TBMM’si Başkanının  açış konuşmalarına ve de 1978-1968 yıllarında verilen tepkilerle bugün verilen tepkileri sizlerle paylaşarak kıyaslamanızı istiyorum.

24 Nisan 1920, Atatürk Meclis Başkanı seçildikten sonra yaptığı ilk konuşmada: “... Hayatımın bütün evrelerinde olduğu gibi son zamanların krizleri ve felaketleri arasında da bir dakika geçmemiştir ki, her türlü huzur ve rahatımı ve her türlü kişisel görüşlerimi, Ulus’un mutluluk ve esenliği adına feda etmekten zevk duymayayım.

Gerek askeri ve gerek siyasi yaşamımın bütün dönemlerini kapsayan uğraşlarımda her zaman ilkem, Ulus’un iradesine dayanarak milletin ve vatanın muhtaç olduğu amaçlara yürümek olmuştur. Bugün saygıdeğer kuruluşumuzun ( TBMM) genel oyuyla oluşan güveni, layık olduğumun çok üstünde görmekle beraber şahsım için bir gaye olarak değil, birlikte giriştiğimiz kutsal mücadelenin yöneldiği amaçlara ulaşmak için milletin bağışladığı bir dayanak olarak kabul ediyorum. Bu ulusal birliğin bana yüklediği sorumluluk, biliyorum ve hepiniz bilirsiniz ki pek ağırdır. İçinde yaşadığımız eşi bulunmayan dakikaların güçlüğüne rağmen, bu ağır ulusal sorumluluğun altına, ancak saygıdeğer kurulunuzun (TBMM) yardımlarından ve daima doğruluk yolundaki mücadelelere yoldaş olan Allahın yardımından ümitli olarak çalışacağım…” ( Yücel Demirel’in eseri “ATATÜRK BELGELER, EL YAZISIYLA NOTLAR, YAZIŞMALAR) Yapı Kredi Yayınları günümüze uyarlanmış hali.)

2017 Yılının TBMM Başkanı İsmail Kahraman, 25 Nisan 2016‘ da “ İslam Ülkeleri Akademisyen ve Yazarlar Birliği’nin ( AY-BİR) toplantısında diyor ki: “ 1982 Anayasası’nda Allah ifadesi geçmiyor. Laiklik yeni Anayasada olmamalıdır.”

İsmail Kahraman TBMM Başkanı olarak 22 Eylül 2016’da Anı Kabir’e gitmedi ama Dolmabahçe Sarayında yapılan “ Sultan II.Abdülhamit Han ve Dönem Sempozyumunu açtığı konuşmasında “Hal edilmeseydi, Meriç Nehri ile Ağrı Dağı arasına sıkışmış kalmayacaktık. Sadeliği ve temizliği seven Müşvik, rikkatli, alabildiğine nazik, kibar bir devlet adamıydı.” Diye demeç vermiş ve gerçek düşüncesini yansıtmıştır.

23 Nisan 2017’deki Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda Atatürk’ün adını hiç anmamış, bir şeyler bahane ederek ANIT Kabir’e de gitmemiştir. Oysa ki o koltuğa oturmasını Atatürk’e borçludur.

3 Mayıs 2017’deki TBMM’si Başkanlık Divanı toplantısından sonra üyelere yemek vermiş ve yemek sonunda HDP’li Sırrı Süreyya Önder’den yemek duası yapmasını istemiştir. Sırrı Süreyya Önder: “ Ben sekülerim ( Laik'im) diye öneriyi geri çevirmiş, bunun üzerine duayı AKP İdare Amiri Erdoğan Özegene yaptırmıştır.

Gördüğümüz, yaşadığımız ve izlediğimiz, okuyup incelediğimiz gibi, 2017 Türkiye’ si 1920 Türkiye’sinin çok gerilerine düşmüştür. Cumhuriyet yıkıcılarına karşı Cumhuriyet koruyucuları yıldırılmış, bastırılmış, ürkütülmüş, korkutulmuş, tehdit edilmiş, hapislere atılmış ve öldürülmüştür. 1920’deki Kuva-i Milliye direnci ve mücadelesi, Kalpaklıların Vatanseverliği mumla aranmaktadır. Bizler gibi, sizler gibi bir avuç vatanseverlerin dışında olanlar ikbal peşine düşmüşler, iktidarın yalakalığını yapmaya başlamışlardır.

MACİT SABIR

Emekli Eğitimci-Yazar

 

MACİT SABIR İSLAM DİNİ VE LAİKLİK –4-

LAİKLİK

 

LAİKLİK -4-

Atatürk ve silah arkadaşları hem Kurtuluş Savaşı boyunca TBMM’de ve yurt düzeyinde; hem de Cumhuriyetin ilanından sonra ayni yerlerdeki dini çıkarları için kullanan insanlarla ve oluşturdukları topluluklarla da mücadele etmişlerdir. Daha önce de belirttiğimiz gibi Sarıklılar-Fesliler ve Toprak Ağaları bir araya gelip saldırıya geçmek için hep uygun ortamları kollamışlardır. Yenilenen TBMM ile Cumhuriyeti ilan eden Atatürk ve Silah arkadaşlarıyla bunlara katılan Devrimci arkadaşları, ilk olarak TC Devleti olmanın gereğini, olmazsa olmazını yerine getirme kararı almışlardır. Bu kararla devlet dairelerinde görev yapan ne kadar Padişah ve Halife yanlısı ile Medrese, Tekke, Zaviye, Cemaat müridi varsa temizlenmiş, yerlerine de Kurtuluş Savaşına katılmış, savaşı desteklemiş, Cumhuriyetin ilanını benimseyip alkışlamış; okumuş, bilgili, yüklendiği işi bilgi, birikim ve liyakatıyla yapabilecek kişileri getirmiştir.

Bu kararlar 1 Kasım 1922 tarihinde TBMM’de alınan “ Hilafet ve Saltanatın birbirinden ayrılması” kararından ve Padişahın İngiliz Zırhlı Savaş Gemisine binip yurt dışına kaçmasından sonra uygulamaya konulmak üzere hazırlanmaya başlanmış ve Cumhuriyet ilanına kadar olgunlaştırılıp uygulama aşamasına gelinmiştir.

Cumhuriyetin ilanıyla kadro yenilenmesi yapılmış; çağdaş eğitim veren okulların yanı sıra eğitim ve öğretim kurumları, hocaları, imamları, şeyhleri ve müritleri de işlevlerine devam ediyorlar, Osmanlı yasalarından gelen haklarını kullanmaya aynen devam ediyorlardı.

Yine ÜÇ AYLAR’ da gezici imam olarak cer’lere çıkıyor, askerlik yapmıyor, devlet kadrolarında bilgi, beceri ve deneyime(liyakat) bakmadan üst düzey memure olmak istiyor ve “ şeriatın kanunudur” deyip herkesi yönetmeye kalkıyorlardı. Cumhuriyet kadrolarının iş başına geçmesi, bu kesimin saltanatlarını sona erdirmişti. Kazan içten içe kaynamaya başlamıştı.

Tüm okullar, TC Milli Eğitim Bakanlığına bağlanmış, Medrese, Tekke ve Zaviyeler bunu kabul etmemişti. TC Devletinde böyle çift başlı bir eğitim ve öğretim olamazdı. 3 Mart 1924’de TBMM’si Tevhid-i Tedrisat ( Eğitim Birliği) yayasını kabul etti. Bu yasayla TC Devletinin tüm okulları Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olacak ve bakanlık uzmanlarının hazırladığı programlar uygulanacaktı. Ayni gün ikinci bir kanunla da Hilafetin (Halifeliğin) kaldırılması ve Osmanlı Hanedanlarının TC Devleti sınırları dışına çıkarılmasına karar verildi. 3-4 Mart1924 Tarihinde Halife Abdülmecit sabaha karşı İstanbul’dan yurt dışına çıkarıldı. 5 Mart 1924 günü İstanbul Maarif ( Milli Eğitim) Müdürlüğü, Tevhid-i Tedrisat ( Eğitim Birliği) Kanun gereği Medreselere el koydu. Bu giderek tüm yurtta uygulandı.

30 Kasım 1925 tarihinde de TBMM’si Tekke ve Zaviyeler ile Türbelerin kapatılmasına dair kanun kabul edildi ve 700 yıldan beri ülkemizi etkisi altına alıp cahil bırakan, aklını bırakıp başkalarının aklıyla hareket etmesini sağlayan sistem sona erdirildi. Erdirildi ama, haklarını kaybettiğini sanan din bezirganları kazanı daha çok fokurdatmaya başladı.

Atatürk ve Silah Arkadaşlarıyla Devrimci Arkadaşları yeni kurdukları TC Devletini korumak için gerekli önlemleri almışlar, gerekli yasaları da 1924 Anayasasından aldıkları yetkiyle yapmışlardır. 1924 Anayasasında “ TC Devleti, demokratik Sosyal bir hukuk devletidir. Devletin Dini İslamdır” yazılsa da din ve devlet işlerini birbirinden ayrılarak , bir bakıma laik bir yönetime adım atmışlardır.

LAİKLİK:

En kısa ve öz tanımıyla din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıydı. Yani 700 yıldır Şeriata hükümlerine( Din yasalarına) göre Medrese, Tekke ve Zaviyelerden yetişenlerce yönetilen devletimiz, din devleti olmaktan çıkıyor, Demokratik Hukuk Devleti oluyordu. Bu içlerine sindiremeyenler, hazmedemeyenler ve kaynayıp fokurdayan kazanın altına odun atan çoktu.

Atatürk ve Silah Arkadaşlarıyla Devrimci Arkadaşları kurmuş oldukları Cumhuriyet Halk Fırkasıyla Milletvekillerini bir ideoloji etrafında toplayıp parti disiplini altında birliktelik oluşturmalarını sağladılar. Bu kurallara uymayan fesli, sarıklı ve Toprak Ağası Milletvekilleri farklı sesler çıkarmaya başladılar. Kendilerine bu farklı sesleri de bir ideolojide birleştirebilmeleri ve disiplin altına alabilmeleri için bir siyasi parti kurmaları önerildi, hatta onaylanarak Silah Arkadaşlarından Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy,  Dr.Adnan Adıvar gibi milletvekillerinin yeni kurulacak partide yer almalarını istediler. 17 Kasım 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruldu. Genel Başkan Kazım Karabekir oldu. İnönü Hükümetine gensoru vererek, yolsuzluk araştırması açılmasını istediler. İnönü soruşturmaların rahat yapılabilmesi için istifa edip sonuca kadar tarafsız kalmayı, Atatürk’le de görüşerek uygun buldu. Mecliste yeni kurulan partinin üye sayısı sanki sihirli bir el değmişçesine Cumhuriyet Halk Fırkası üye sayısını geçti ve hiç beklenmedik şekilde Rauf Orbay Hükümetin başına getirildi. Cumhuriyet Halk Fırkası Hükümetinin Bakanı’nı  suçlayanlar şimdi onu yargılayıp cezalandıracak göreve getirilmişlerdi.

Yurdun her tarafından fesli, sarıklı ve ağa takımının peşinden gitmeye hazır kişiler Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına üye olmaya başlamışlardı. Cumhuriyet tehlike altındaydı. Tüm bunların üstesinden gelinmeye çalışılırken, 15 Nisan 1925’te “ Din elden gidiyor,şeriat gelmeli, Hilafet Sancağı düştüğü yerden kaldırılmalı, Halifelik ilan edilmeli “ diyerek Şeyh Sait isyan etti ve Cihat ( Din Savaşı) çağrısı yaptı. Rauf Orbay Hükümeti biraz da olaya sıcak baktığından, bazı düşünceleri onayladığından isyanı bastırmakta yetersiz kaldı ve istifa etti. İnönü hükümeti kurdu. Çıkardığı Takriri Sükun Kanunu ile isyanı bastırıp suçluları cezalandırdı. Ardından Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, kurucuları tarafından, irticayı körüklediği gerekçesiyle 3 Haziran 1925’te kapatıldı.

 

 

Şeyh Sait İsyanı ile amaçlarına ulaşamayan Fesliler, Sarıklılar ve Toprak ağaları milletvekili ve taraftarları, bu kez Atatürk’e suikast düzenleyip ortadan kaldırmak ve amaçlarına daha kısa yoldan ulaşmak istediler. Hatta bunlar aralarına, yanlarına Atatürk’le silah arkadaşlığı yapmış Kalpaklılardan da aldılar ve 7 Haziran 1926’da Atatürk’e İzmir’de suikast düzenlediler.

İzmir Valisi Kazım Dirik’in önsezileriyle suikast önlendi ve suçlular cezalandırıldı.

9 Eylül 1923 ‘de kurulan Cumhuriyet Halk Fırkası, yaptığı Devrimlerle Cumhuriyetimizi yüceltmeye, halkımızı mutlu bir yaşama ulaştırmaya çalışıyor, bunun en önemli koşulunun da LAİKLİK olduğunu bilerek; programında ve Anayasada olmamasına rağmen uyguladılar.

1927’de yapılan Cumhuriyet Halk Fırkası Kurultayında ( Atatürk’ün NUTKU okuduğu kurultayda) Parti Program ve Tüzüğüne CUMHURİYETÇİLiK, ULUSÇULUK, HALKÇILIK ilkeleri eklendi.

DİPNOT:1

1928 yılında Anayasa’dan “ Türk Devletinin dini İslamdır” cümlesi çıkarıldı. Böylece LAİK DEVLET olma yolunda engel görülen durum giderilmiş oldu. Laik Devlet olma kuralları daha geniş alanlarda kullanılmaya başlandı. Atatürk Silah Arkadaşları ve Devrim Arkadaşları 1930 yılında, tek partiden çok partili döneme geçme kararı aldı. Kitabımızın başında yer alan Serbest Cumhuriyet Fırkasını kurmaları için, Başkanı Fethi Okyar olmak üzere diğer arkadaşlarını da görevlendirdi. Fesliler, Çarıklılar ve Toprak ağaları yine gizli bir el tarafından düzenlenmişçesine yeni kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkasının yönetim kadrolarında yer alıp Atatürk Cumhuriyetini yıkma planları hazırlamaya başladılar. Bunu sezen Fethi Okyar ve arkadaşları Atatürk Cumhuriyeti, İlkeleri ve Devrimlerini yıkmak isteyen bu kişilerin ele geçirdiği partiyi kapattılar. Atatürk maddi ve manevi tüm varlığını adadığı Türk Ulusunun; kendiler için kötü düşünceler taşıyan F ESLİ ( Padişahçı), Sarıklı ( Dinci-irticacı-gerici) ve Toprak Ağası( Toprak Reformuna karşı çıkan ve yurttaşlık yasasını kabul etmeyip aşiret sistemini devam ettirmek isteyen bu iç düşmanları neden desteklediklerini merak edip hazırlattığı BEYAZ TREN’ le yurt içi inceleme gezileri yapma kararı aldı.

Dincilerin, şeriatçıların, mezhepçilerin, tarikatçıların etkisi altında kalmayacak bir kültür düzeyinde gördüğü, kendileri gibi Selanik göçmeni olan Kırklareli halkının Toprak Ağaları ve Toprak ağalığı gibi bir sorunları da yoktu. Öyleyse Kırklareli halkı neden Cumhuriyet Halk Fırkasını, hemşehrileri Atatürk’ün partisini desteklememişler de, Atatürk Cumhuriyetini yıkmak isteyen kötü düşünceleri desteklemişlerdi.? Bunu öğrenmek için Kırklareli, Edirne (Trakya) gezisine çıkmıştı. Bizim de kitabı yazma amacımız buydu.

Atatürk Cumhuriyeti düşmanları hiç boş durmuyorlar, yeni kötülükler peşinde koşuyorlardı. Atatürk Kırklareli gezisini bitirip Edirne’ye geçtiği gün, Manisa ve Menemen’de şeriat bayrağı açılarak isyan başlatıldı. Nakşibendi tarikatına mensup kişiler, 23 Aralık 1930 günü Laz İbrahim Hoca tarafından kışkırtılarak Manisa sokaklarında ellerinde yeşil bayrak “Şeriat isteriz. Cumhuriyet yıkılacak hilafet gelecek” sloganları ve ellerinde balta, bıçak, tırpan, tüfek silahları ile toplu harekete geçtiler. Peşlerine takılanlarla birlikte çok yakın olan İzmir’in Menemen ilçesine geçtiler. Başlarında Derviş Mehmet adlı Nakşibendi yobaz vardı. Menemen camiinde sabah namazı kıldıktan sonra Derviş Mehmet Menemen halkına dönerek” Menemen şu anda 72 bin müslüman Arap askeri tarafından kuşatılmıştır. Bütün halk kurtulmak istiyorsa bu yeşil bayrak altında toplanmalıdır. Bizi dinimizden imanımızdan eden Atatürk Cumhuriyetini yıkma zamanı gelmiştir. Herkes bu Cihad’a katılalıdır.”  Diye haykırarak halkı kandırıp etrafına toplamaya çalışıyordu. Yakınlarda olan polis merkezi ve Jandarma Karakolunda görevliler, hala anlaşılamayan(!) bir nedenle olayı görmelerine, sesleri işitmelerine rağmen, çıkıp olayı önlememişler, perdelerini çekip biz yokuz, görüntüsü vermişlerdir. En yakın Jandarma Karakolunda görev yapan yedek subay Mustafa Fehmi Kubilay, mangasını alarak olayı bastırmaya gitmiştir. Kubilay’ın mangasında talim için kullanılan kuru-sıkı barutlu tahta mermiler vardı. Gerçek mermi yoktu, verilmiyordu. Önce havaya ateş ettiler, durmayınca da korkutmak için üzerlerine ateş ettiler. Demek ki isyancıların tahta mermilerden haberi vardı. Derviş Mehmet korkmadan kendilerine ateş eden jandarmaların üzerine yürüdü ve : “Görüyorsunuz bana mermi işlemiyor. Ben Mehdiyim ve sizleri kurtarmaya geldim. “ diyerek halkı iyice kendine inandırdı. Jandarmalar bunun üzerine kaçmaya başladılar. Kubilay tek başına kaldı. Derviş Mehmet ve gözü dönmüş yardakçıları Kubilay’ı musalla taşına yatırıp Zıvana ( veya orakla) diri diri başını boynundan kesip şehit ettiler. Kubilay ilk Devrim Şehidimiz olmuştu. Bununla yetinmeyen gözü dönmüş elleri kanlı katiller Kubilay’ın başını yeşil şeriat bayrağının tepesine dikerek sokaklarda dolaşmaya, naralar atmaya başladılar. Kendilerine engel olmak isteyen ŞEVKİ ve HASAN adlı iki bekçiyi de şehit ettiler. Polis ve İlçe Jandarma merkezi sessizlik içinde olayları perdelerin arkasından izliyordu.

Sonunda haber verilen Ordu Birlikleri olay yerine gelerek şeriatçıları dağıttılar. Derviş Mehmet ve iki adamın öldürüldü. Yakalananlar General Mustafa Muğlalı Başkanlığında kurulan Askeri Mahkemede yargılanarak cezalandırıldı.

İşte tam bu noktada Mustafa Muğlalı olayını da anımsayıp, kendisini suçlamak isteyen Fesli, Sarıklı ve Toprak Ağası kişilerin hınç, kin ve nefretlerini Menemen Olayına kadar uzandığını bilmemiz gerekir.

Mustafa Muğlalı, Menemen’ de Nakşibendi ayaklanmasının suçlularını cezalandırdığı için yalnız sağlığında değil, ölümünden sonra da suçlanmaya, karalanmaya ve intikam alınmaya çalışılmıştır. Mustafa Muğlalı Harp Okulunu 1901’ de, Harp Akademisini 1904’de bitirdi. 1.Dünya Savaşında Adana Bölge Komutanlığı Kurmay Başkanlığı yaptı. Tümen Komutanı olarak Kurtuluş Savaşına katıldı. Kalpaklılar, Kuvay-ı Milliyeciler ve Atatürk’ün silah arkadaşları arasında yer aldı. Genci Kurmay Başkan Yardımcılığı yaptığı sırada, Kubilay Olayı patlak verdi. İsyanı başlatan ve suçlu olan Nakşibendi Tarikatı mensuplarının yargılanması için görevlendirilen Askeri Mahkemenin başkanlığına getirildi. Vermiş olduğu kararlardan dolayı da artık iyi bildiğimiz üç grubun ve mensuplarının kinlerini ve nefretlerini üzerine çekti.

 

Son görevi sırasında Doğu Anadolu’da Van’ın Özalp İlçesinde Hudut Tabur Komutanlığı yaptı. Görevi sırasında yine bildiğimiz o üç grubun İran’dan getirdikleri kaçak silahları ve afyonları haber aldı. Kaçakçılar getirecekleri silahlarla yine Cumhuriyeti yıkmaya kalkışacaklar, Afyonları da yurt içi ve yurt dışında satarak kazandıkları paraları ayni amaç için kullanacaklardı. Mustafa Muğlalı Askeri İstihbaratla bu kaçakçılık olayını haber aldı. Yakalamak üzere tertibat aldı. Ama içerden bir bilgi sızdırması da kaçakçılara yapılmıştı. Çatışma çıktı. Kaçakçılar askerlerin üzerine dağlardan taşlar yuvarlayarak ve silahlarıyla ateş ederek kurtulmaya çalıştılar. 10 saat süren çatışma sonunda kaçakçılardan 33 kişi öldürüldü, geri kalanlar yakalanıp yargılandı ve cezalandırıldı. Fesliler, Sarıklılar ve Toprak Ağaları derhal Mustafa Muğlalı’yı “ 33 kişiyi yargı kararı olmadan kurşuna dizdirdi” diye suçladılar. Yargılandı ve aklandı. Emekli oldu. 1950 yılında Demokrat Parti iktidara gelince, emekli olduktan üç yıl sonra, D.P tarafından tekrar mahkemeye verilerek yargılandı. Yargılanırken öldü. Edirnekapı Şehitliğine gömüldü. Ölümünden sonra 20 yıl hapse mahkum edildi. Bu olay sonradan CHP tarafından TBMM gündemine getirildi ve yoğun tartışmalara neden oldu. 1960 Devriminden sonra, tıpkı günümüzde yaşanan Ergenekon olayları gibi bir kumpasa uğradığı belgeleriyle kanıtlandı. Suçsuz bulunup aklandı. İtibarı iade edildi. 1988 yılında naaşı Ankara Devlet Mezarlığına nakledildi. Özalp İlçesindeki Askeri Kışlaya da Mustafa Muğlalı adı verildi. 2010 lu yıllarda tekrar suçlu damgası vurulup kışlanın adı değiştirildi. Bu olay ve benzerleri Atatürk Cumhuriyeti düşmanlarının Cumhuriyetin ilanından bu yana boş durmadıklarının ve yıkmak için her türlü yollara başvurduklarının çok açık ifadesi ve kanıtlarıdır.

Mustafa Muğlalı parantezini kapatıp LAİKLİK konumuza kaldığımız yerden devam edelim.

Atatürk Menemen olayını haber alır almaz Trakya Gezisini yarıda bırakıp olay yerine gitti. CHP Manisa-İzmir ve Menemen yetkilileri ile toplantı yapmadan önce, polis, Jandarma ve askeri yetkililerden gerekli bilgileri almış ve yeterli hassasiyetin gösterilmemiş olmasından çok üzüntü duymuştu. CHP’li yetkililerle yaptığı toplantıda, bu olayın aylar önce Balıkesir, Manisa Merkez ve İlçeleri ile bazı köylerinde başlatıldığını, dini kurslar verildiğini, gece toplantıları yapıldığını, zikir ayinleri düzenlendiğini öğrendi. Atatürk CHP’lilere” Peki onlar böyle Cumhuriyeti yıkmak için çalışırken siz ne yapıyordunuz? Hiç mi önlem almak aklınıza gelmedi ?” diye sorunca, yetkililer” zamanımız, paramız, aracımız, gerecimiz yoktu. Bu nedenle gidemedik” yanıtını alınca “ Cumhuriyet yıkıcıları fırınının, bakkalının, ayakkabı tamircisinin, terzisinin kazancından ayırıp saldırıyor, sizler var olan olanaklarınızı kullanmıyorsunuz. Bu böyle olmaz, olmamalı” diyerek o ünlü konuşmasını ve sonunda ünlü özdeyişini söylemiştir. “ Cumhuriyet kendisini koruyacak muhafızlarını kendisi yetiştirecektir. Bu muhafızların öncelikli silahı BİLİM, FEN ve İRFAN olacaktır. Cumhuriyet yönetim ve Devlet kadrolarında yer alacak bu donanımlı muhafızlara saldıracak Cumhuriyet yıkıcıları, yıldırım çarpmışa dönecekler ve bir daha bu tür kalkışmalarda bulunamayacaklardır. Gençler, Cumhuriyeti biz kurduk, O’nu koruyacak ve yükseltecek olan sizlersiniz.

Sonrasında da yasal düzenlemeler yapılmaya başlanmış, kanuni boşluklar doldurularak daha sıkı önlemler ve yaptırımlar alınmıştır. Çünkü dünya üzerinde her yönetim, her rejim ( kurucu irade) kendisini koruyacak önlemler alır. Bu rejimin var olma nedenidir. Az ilerde okuyacağımız gibi, Cumhuriyet yıkıcıları önce bu Anayasa maddelerini değiştirmişler, sonrasında da medrese, tekke ve zaviye benzeri özel okullarını, dershanelerini, ışık evlerini, cemaat okullarını, yurtlarını engelsiz olarak açmışlar ve yetiştirdikleri müritlerini Cumhuriyet yıkıcıları olarak devlet kadrolarına ve siyasi parti yönetimlerine almışlardır.

12 Eylül karanlığında daha da güçlenen ve Turgut Özal’ın da tarikatçı olması nedeniyle arkalarını sağlama alan Cumhuriyet yıkıcıları, bu zaman kadar takiyye yapıp” ikiyüzlü davranıp” halka kendilerini Cumhuriyet ve kazanımlarından yanaymış gibi gösterenler, 1980’nin ikinci yarısından itibaren korkusuz ve fütursuzca Cumhuriyete meydan okumaya başlamışlardır. İşte o yıllarda Prof.Muammer Aksoy amacını Atatürk’ün “ Gençler Cumhuriyeti biz kurduk. O’nu koruyacak ve yüceltecek olan sizlersiniz” özdeyişinden alan ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ’ni kurmuş ve Cumhuriyet yıkıcılarıyla mücadeleye başlamıştır.

Macit Sabır
Emekli Eğitimci-Yazar
   

MACİT SABIR İSLAM DİNİ VE LAİKLİK -3-

 

TÜRKLERDE İSLAMİYETLE GELEN EĞİTİM

TARİKAT: Sözcük anlamı gidilecek yoldur. Mezheplerden herhangi birine bağlı olan din adamı,” Benim yorumlarım ve benim yolum sizi Allah’a daha sevap kazanmış, daha cenneti hak etmiş olarak ulaştırır” diyerek, mezhebinin alt birimlerinde kendilerine itibar sağlayıp dünyalık edinmek üzere tarikat kurmuşlardır. Kendilerine şeyh Adı verilen tarikat liderleri, kendilerine hiç düşünmeden körü körüne bağlanan müritleriyle, kurmuş oldukları kendi okullarında (TEKKELERDE) “ Tekke: Tarikatların dini okullarıdır. Her tekkenin şeyhi kendi rale-i tedrisinden (kendi bilgilerine dayalı okulundan) yetiştirdiği müritlerini başta devlet kurumları olmak üzere toplumun tüm katmanlarına salar ve kendisi de tekkesindeki postuna oturup onları yönetir ve keyfini sürdürür. “ Şeyh uçmaz, mürid uçurur”atasözü , şeyhlerin kendisine bağlı müridleriyle toplumu nasıl aldattıklarının en güzel örneğidir. Tekkelerin daha küçüğüne ZAVİYE adı verilir. Amaçları ve işlevleri aynidir. Tekkelerin şubeleri de olabilir ama zaviye tektir.

CEMAAT: Tarikatların daha altında ve daha az topluluğa yönelik HOICA ünvanlı din sömürücü ve kendilerine dünyalık edinici insanların kurduğu dini bir teşkilattır.

Atatürk Cumhuriyetinin TEKKE ve ZAVİYE’leri kapatmasından sonra gelişip serpilmişler ve kendi müritlerini yetiştirip başta devlet kadroları olmak üzere yerleşmişlerdir. Özel okullarında, özel yurtlarında ve özel dershanelerinde, özel evlerinde özel eğitimden geçirerek Cumhuriyet düşmanı olarak yetiştirilen beyinleri yıkanmış bu insanlar, hocalarının sözünden çıkmayan birer robot olmuşlardır.

 

Medrese, Tekke ve Zaviyelerde görev yapanlar ile müritler ve öğrenciler askerlik yapmazlardı. Savaşlarda imam olarak geri hizmet verirlerdi. Bu kurumların mensupları üç aylar boyunca gezginci imam olarak kendi yörelerindeki halkı dolaşıp; yer, içer, konaklar ve şeyhlerine hem öğrenci hem de varidat toplarlardı.

Yeni Çeri Ocakları Bektaşi tarikatındandı. Bu nedenle sunni imamlarla devamlı çatışma halindelerdi.

1404-1418 yıllarında yaşayan Şair Nesimi suni mezhebinin dayatmalarına ilk karşı çıkan ve isyan edendir. İman ve Akıl tartışmasını ilk başlatan bilge kişidir. “ Allah biz insanların içinde iyilik, doğruluk ve güzellik olarak bulunur. Şeytan da yine biz insanların içinde fenalık, yanlışlık ve çirkinlik olarak bulunur. İnsanlar aldığı eğitimle: hangi duyguları bastırırsa diğer duygular dışarı vurur. Şeriat aklın yolu olduğuna göre, aklımıza göre imanımızı belirlememiz gerekir. İmanımıza göre aklımızı belirlemek, insan kişiliğini yok etmektir” diyen Şair;

“Sofular secde eder ol caminin mihrabına

Benim secdem yar olmuş kime ne?

Sofular haram dediler ol aşkın badesine

Ben doldurur ben içerem, günah benim kime ne?

Kah çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi,

Kah inerim yeryüzüne seyreder alem beni”

Dizeleriyle de toplumda büyük yankı uyandırmış, suçlanmış, derisi yüzülüp tuz basılarak işkenceler çektirilmiş ve öldürülmüştür.

Simavnalı Şeyh Bedreddin, kurduğu tarikat ile; hak, adalet, eşitlik, birlikte üretim, birlikte paylaşım konularında İslam Dinine yeni ir anlayış getirmiş, Nesimi’ den sonra1420 li yıllarda Osmanlı’ya baş kaldırıp devleti ele geçirmek ve din devleti kurmak istemiştir. Aydın İli yöresinde silahlı güç oluşturmuş, ortak yaşam ve ortak üretim anlayışıyla halkı da etrafına toplamıştır. Bu günkü Aydın ilinin Ortaklar Beldesinin adı Şeyh Bedreddin’den gelmektedir. Erol Toy “Azap Ortakları” isimli 2 ciltlik yapıtında bu olayı tüm ayrıntılarıyla anlatır.

Osmanlı Ordusu Şeyh Bedredin’in silahlı güçlerini yenip kendisini de idam etmiştir.

Osmanlı Devletindeki Celali İsyanların temelinde de dinsel öğeler, şeyhler, hocalar ve babalar yer almaktadır. Amaçları; Müridlerini ve yandaşlarını devlet kadrolarına taşıyıp önce varidat ve yetkilere ulaşmak, sonra da devleti ele geçirmektir.(Çıkardıkları isyanlar sonunda bu amaçlarına ulaşmışlardır.)

Lale Devrini sona erdiren Patrona Halil İsyanının nedeni de “dinden sapmak, eğlence ve safahata dalmak” olarak özetlenir.

Padişah Genç Osman’ı öldüren Yeni Çeri ayaklanması, yine Yeni Çeriler'in kazan kaldırması, Padişahları indirmesinin altında da Mezhep ve Tarikat çatışmaları yatmaktadır. Aleviler ellerindeki silahlı güç olan Yeni Çeri Ordusunu, devletten pay almak, sunni mezhebin ve Nakşibendi tarikatının hakimiyetine son vermek için kullanmak istemişler, sonuç da II.Mahmut tarafından topa tutulup öldürülmüşlerdir.

Kurtuluş Savaşı sırasında Padişah Vahdettin ve Sadrazam Damat Ferit tarafından kurulan Hilafet Ordusu da, Padişah ve Halife’ye isyan eden Kuva-i Milliyecileri yakalamak, cezalandırmak, öldürmek ve dinimizi kurtarmak amacıyla kurulmuş bir ordudur.

Görüldüğü gibi islamiyetin kabulünden günümüze kadar dini isyanlar hep olagelmiştir

Macit Sabır

Emekli Eğitimci-Yazar

   

MACİT SABIR İSLAM DİNİ VE LAİKLİK -2-

 

 

 

TÜRKLERDE İSLAMİYETLE GELEN EĞİTİM

MS 1.yy da Karahanlılar döneminde Türkler İslamiyeti toplun olarak kabul etmişledir. Bu kabul pek kolay olmamıştır. Abbasi Sultanı ve Halife Harun Reşit’in eşi Türk’tü. Harun Reşit, ordusundaki askerleri de savaşçı Türklerden seçmişti. Oğulları Memun ve Mutasım da yarı Türk olduklarından, soydaşlarıyla iyi ilişkiler kurmuşlar ve Türkleri İslam Dinine girmeye davet etmişlerdir. Türkler bin yıldan fazla bir süredir inandıkları dini inançlarını bırakıp başka bir dini kolay kabullenemiyorlardı. Türklerin BİLGELERİ, başta Dede Korkut, Farabi ve İbni Sina olmak üzere halifeye gidip İslam dini konusunda bilgi edindiler. Başlangıçta Halife, Şamanlıkla ilgili tüm inançlarını bırakıp İslamiyetin Şeriat hükümlerine göre yaşamaları şartını ileri sürmüştü. Türkler bunu kabul etmediler. Örf, adet, gelenek ve göreneklerinden, hele mezarlarına taş dikemeyeceklerini, kitabe yazamayacaklarını ve mezar yerlerinin belli olmayacağını öğrendiklerinde, dinlerinin değiştirmekten vazgeçtiler. Halife Harun Reşit ise Türklere mutlaka İslamiyeti kabul ettirmek istiyor, bu sayede yalnız Araplar tarafından, Arap Yarımadasında kabul edilmiş olan İslamiyeti; Türklerin kabul etmesiyle “Cihan Şumul” (Dünyayı kaplayan) bir din haline getirmek istiyordu. Türklere tekrar haber göndererek BİLGE kişileri davet etti ve şeriat hükümlerini yumuşatmayı kabul etti. Bunun üzerine TÜRK BİLGELERİ de İslamiyeti yakından tanıyan ve Şamanlık konusunda derin bilgi sahibi olan Bayazeti BESTAMİ, Hacı Bayram Veli,Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Mevlana Celallettin Rumi’ler Halifenin başkentine giderek Şamanlık ve İslamiyetin ortak noktalarını belirleyecek kuralları belirlediler. Bu kurallara göre eğitim alıp İslam bilgini (ŞEYHİ) oldular. Orta Asya ve Anadolu’ya yayılıp Türklere özgü İslamiyeti öğretmeye ve yaymaya başladılar. Verdikleri eğitim ve öğretimleri de Karahanlılar dönemindeki uygulamaları bırakıp, Halife Harun Reşit zamanında başlatılan Abbasi Eğitim ve Öğretim programlarına geçtiler. Bu eğitimin nasıl olduğuna yakından bakmadan, Cumhuriyetimizi tehdit eden irtica tehlikesini doğru yorumlayamayız.

İSLAM DİNİNDE EĞİTİM VE ÖĞRETİM

Başlıkta parantez içinde yazmış olduğumuz ŞERİAT-MEZHEP-TARİKAT-CEMAAT Sözcüklerinin Türkçe karşılıklarını ve tam anlamlarını, hatta kapsama alanlarını bilmemiz gerekir.

İSLAMDA ŞERİAT: Kur’an daki ayetlerden ve Peygamberin hadislarinden çıkarılmış dini esaslara dayanan müslümanlık yasası, İslam hukuku.

DİNDE ŞERİAT : İslam dininin doğuşundan ve Kur’an ile hadislerin; Dünyayı, insan hayatını düzenleyici ilkeleri ortaya koymasından sonra düzenlene bir kurumdur. Ana konusu İslam dininin ileri sürdüğü genel kurallara göre Müslümanların davranışlarını tespit etmek ( saptamak) tır.

İnsanla insan, insanla toplum, insanla Tanrı arasındaki bütün ilişkiler şeriatın kapsamı içindedir. Kur’an da hüküm ve buyruk niteliği taşıyan ayetlerin yorumlanması ( tefsir) ve Hz.Muhammed’in yine Kur’an hükümlerine dayanarak söylediği sözlerin ( hadis) incelenmesi şeriatın konusudur. Şeriatın konuları ayni zamanda Kur’an ın konularıdır. Kur’an da yazılanları doğru anlayıp yerine getirmektir. Bütün kıyametler de buradan kopmaktadır. Herkes Kur’an ı kendine göre yorumlamaya, anlamlandırmaya ve ibadet ile sosyal yaşamlarını bu yorumlamaya göre yapmaya başlamışlar; bunun sonucunda da Müslümanlar Müslümanlara karşı kin besleyip düşman olmuşlardır.

Şeriat’ın ( Kur’an’ın ) iki ana konusu vardır.

1- Dünya işleri ( fıkıh): insanların sosyal yaşamlarıyla; doğum, ölüm, evlenme, boşanma, ticaret, borç, senet, yemin, tören, düğün gibi konuları içine alan sure ve ayetlerdir.

2- Ahiret işleri: İbadet, namaz, niyaz, günah, sevap, cennet, cehennem, melek, şeytan konularını içine alan sure ve ayetlerdir.

Bu iki ana konuyu en iyi anlayan yorumlayan ve çevresindekilere anlatan Hz.Muhammed’ dir. Bunlara HADİS denir.

MEZHEP ( izlenen doğru, gidilen yol, benimsenen görüş demektir.

Hz.Muhammed’in ölümünden sonra, Kur’an ı yorumlayan kişiler çoğalmış, her yorumlayan “ ben daha doğruyu söylüyorum” demiş ve mezhepler doğmuştur. Özetle Kur’an ı en iyi yorumladıklarına toplumca karar verilen dört imam, dört mezhep’in de imamı olmuşlardır. Bu mezhepler HANEFİ, MALİKİ, ŞAFİ ve HANBELİ mezhepleridir. Hz.Ali’ den sonra 5. Mezhep ŞİİLİK ilan edilmiştir. Şiiler kendi din anlayışlarına göre bir şeriat düzeni kurdular. Bunun temeli de Hanefi mezhebinin şeriat kurallarını şii inançlarına göre değiştirerek yeni bir din kurumu ortaya koydular. Çağımızda bunun en tipik örneği İRAN’ dır.

Osmanlı Devleti Hanefi mezhebine bağlı şeriat düzeninin uyguluyordu. Zaman içinde bazı değişmeler gözlense de temel ayniydi.

Şeriat’ın özü insan aklıdır. İnsan akıl, mantık ve düşüncesine doğru gelenler, dinimizce de doğrudur. Yanlış gelenler dinimizce de yanlıştır. Ama dini kendi çıkarları için kullanan insanlar, kendilerine çeşitli dini ünvanlar yakıştırarak “ sizin aklınız ermez” diyerek kendi düşüncelerini dayatmışlar ve çok tehlikeli olan İman(Bir Müslüman’ın Allah’a tüm benliğiyle sorgulamasız bağlanması) ile Akıl ( düşünerek bilgi edinerek, deneyerek ve gözleyerek yapma) çatışması ortamı yaratmışlardır.

Tek Tanrılı dinlerden Musevilik( Yahudilik) ve Hırıstiyanlık mukaddes kitaplarında “ DEVLETİ ELE GEÇİRME, DEVLETİ KURMA VBE DEVLETİ YÖNETME” yoktur. Bu yalnız bizim dinimiz olan İslamiyet’te ve Kur’an da vardır. Bu nedenle bizim dinimiz siyasi bir din olmuştur. Her din adamının gönlünde devleti ele geçirmek yatar ve işin kötüsü bunu Kur’an ın emri olarak bakıp kendisine inananları da Cihad’a ( Din Savaşına ) davet eder.

Mezheplerin eğitim ve öğretim kurumları medreselerdir.   Medrese;( İslam diniyle ilgili derslerin okutulduğu eğitim ve öğretim kurumları) dır. Müderris ve Molla ünvanlı dini bilgilere sahip kişiler tarafından ders verilir. Her medresenin ünlü bir şeyhi veya hocası vardır. Bu hocanın müridi olup rahle-i tedrisinden geçmek öğrenciye itibar kazandırır. Medreselerde özellikle Türklerin İslamiyeti kabul ettiği yıllarda Abbasiler döneminde ve Halife Harun Reşit zamanında dini bilgilerin yanı sıra ilmi bilgilerde verilmiş ve Avrupa’nın çok ilerisinde düşünen, soran, sorgulayan, keşif, icat ve buluşlarda bulunan ilim adamları yetişmiştir.

Türkler de medrese eğitimine eğitimine geçerek eğiştim ve öğretimlerini planlı, programlı ve sistemli bir hale getirmişlerdir. Farabi ve İbni Sina da Türklerin medresede eğitim, öğrenim görmüş ve hocalık yapmış bilginlerindendir.

Selçuklular, Anadolu Selçuklu Devleti ve Osmanlı Devletinin Kanuni Sultan Süleyman zamanına kadar medreseler, bugünkü tanımıyla ilkokuldan üniversiteye kadar; dini ve ilmi bilgiler veren değerli ilim ve devlet adamı yetiştiren kurumlardı. Orta Asya’dan gelen Türk İslam Evliyaları( adları daha önce verildi) tekkelerinde tarikat okulları açarak dini ve ilmi bilgilerle Türk İslamiyet anlayışına göre Türkleri eğitip öğretmişlerdir. Ne zaman ki Halifelik Osmanlı Padişahlarına geçmiş, Türk İslam anlayışı bırakılmış, suni inancına göre ibadetler başlamış, medreselerde yalnız dini konular işlenmiş, diğer mezheplerden oluşanlar dışlanıp cezalandırılmıştır.

Mezhep lideri imamların da amacı devleti ele geçirmektir. Bu nedenle medreseleri kendilerine mürit yetiştiren birer kurum haline getirmişler, halkın aydınlanmasını ve bilgilenmesini istememişler ve kendilerine göre uygun zamanın geldiğine karar verip isyanları başlatmışlardır.

Osmanlı Devleti medreselerin bu durumunu anlayınca, Sarayda hem şehzadelerin hem de Osmanlı bürokratlarının eğitim ve öğretim gördüğü; yine ilkokuldan üniversiteye kadar bölümleri olan Enderun okulları açmıştır. Bu okullarda temel dini bilgilerin yanı sıra daha çok ilmi bilgiler öğretilmiş, sadrazamlar, vezirler, valiler, zabitler, zaptiyeler, defterdarlar hep bu eğitim kurumundan yetişmiştir. Savaşlarda başarı gösterip, paşa ünvanına sahip olan Osmanlı Devlet adamları da 1839 Tanzimat Devrinde (askeri okullar açılıncaya kadar) bu okullardan mezun olmuşlardır.

Macit  Sabır
Emekli Eğitimci-Yazar
   

Login Form