İslam Dini ve Laiklik -2-

157

TÜRKLERDE İSLAMİYETLE GELEN EĞİTİM

MS 1.yy da Karahanlılar döneminde Türkler İslamiyeti toplun olarak kabul etmişledir. Bu kabul pek kolay olmamıştır. Abbasi Sultanı ve Halife Harun Reşit’in eşi Türk’tü. Harun Reşit, ordusundaki askerleri de savaşçı Türklerden seçmişti. Oğulları Memun ve Mutasım da yarı Türk olduklarından, soydaşlarıyla iyi ilişkiler kurmuşlar ve Türkleri İslam Dinine girmeye davet etmişlerdir. Türkler bin yıldan fazla bir süredir inandıkları dini inançlarını bırakıp başka bir dini kolay kabullenemiyorlardı. Türklerin BİLGELERİ, başta Dede Korkut, Farabi ve İbni Sina olmak üzere halifeye gidip İslam dini konusunda bilgi edindiler. Başlangıçta Halife, Şamanlıkla ilgili tüm inançlarını bırakıp İslamiyetin Şeriat hükümlerine göre yaşamaları şartını ileri sürmüştü. Türkler bunu kabul etmediler. Örf, adet, gelenek ve göreneklerinden, hele mezarlarına taş dikemeyeceklerini, kitabe yazamayacaklarını ve mezar yerlerinin belli olmayacağını öğrendiklerinde, dinlerinin değiştirmekten vazgeçtiler. Halife Harun Reşit ise Türklere mutlaka İslamiyeti kabul ettirmek istiyor, bu sayede yalnız Araplar tarafından, Arap Yarımadasında kabul edilmiş olan İslamiyeti; Türklerin kabul etmesiyle “Cihan Şumul” (Dünyayı kaplayan) bir din haline getirmek istiyordu. Türklere tekrar haber göndererek BİLGE kişileri davet etti ve şeriat hükümlerini yumuşatmayı kabul etti. Bunun üzerine TÜRK BİLGELERİ de İslamiyeti yakından tanıyan ve Şamanlık konusunda derin bilgi sahibi olan Bayazeti BESTAMİ, Hacı Bayram Veli,Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Mevlana Celallettin Rumi’ler Halifenin başkentine giderek Şamanlık ve İslamiyetin ortak noktalarını belirleyecek kuralları belirlediler. Bu kurallara göre eğitim alıp İslam bilgini (ŞEYHİ) oldular. Orta Asya ve Anadolu’ya yayılıp Türklere özgü İslamiyeti öğretmeye ve yaymaya başladılar. Verdikleri eğitim ve öğretimleri de Karahanlılar dönemindeki uygulamaları bırakıp, Halife Harun Reşit zamanında başlatılan Abbasi Eğitim ve Öğretim programlarına geçtiler. Bu eğitimin nasıl olduğuna yakından bakmadan, Cumhuriyetimizi tehdit eden irtica tehlikesini doğru yorumlayamayız.

İSLAM DİNİNDE EĞİTİM VE ÖĞRETİM

Başlıkta parantez içinde yazmış olduğumuz ŞERİAT-MEZHEP-TARİKAT-CEMAAT Sözcüklerinin Türkçe karşılıklarını ve tam anlamlarını, hatta kapsama alanlarını bilmemiz gerekir.

İSLAMDA ŞERİAT: Kur’an daki ayetlerden ve Peygamberin hadislarinden çıkarılmış dini esaslara dayanan müslümanlık yasası, İslam hukuku.

DİNDE ŞERİAT : İslam dininin doğuşundan ve Kur’an ile hadislerin; Dünyayı, insan hayatını düzenleyici ilkeleri ortaya koymasından sonra düzenlene bir kurumdur. Ana konusu İslam dininin ileri sürdüğü genel kurallara göre Müslümanların davranışlarını tespit etmek (saptamak) tır.

İnsanla insan, insanla toplum, insanla Tanrı arasındaki bütün ilişkiler şeriatın kapsamı içindedir. Kur’an da hüküm ve buyruk niteliği taşıyan ayetlerin yorumlanması ( tefsir) ve Hz.Muhammed’in yine Kur’an hükümlerine dayanarak söylediği sözlerin ( hadis) incelenmesi şeriatın konusudur. Şeriatın konuları ayni zamanda Kur’an ın konularıdır. Kur’an da yazılanları doğru anlayıp yerine getirmektir. Bütün kıyametler de buradan kopmaktadır. Herkes Kur’an ı kendine göre yorumlamaya, anlamlandırmaya ve ibadet ile sosyal yaşamlarını bu yorumlamaya göre yapmaya başlamışlar; bunun sonucunda da Müslümanlar Müslümanlara karşı kin besleyip düşman olmuşlardır.

Şeriat’ın (Kur’an’ın ) iki ana konusu vardır.

1- Dünya işleri ( fıkıh): insanların sosyal yaşamlarıyla; doğum, ölüm, evlenme, boşanma, ticaret, borç, senet, yemin, tören, düğün gibi konuları içine alan sure ve ayetlerdir.

2- Ahiret işleri: İbadet, namaz, niyaz, günah, sevap, cennet, cehennem, melek, şeytan konularını içine alan sure ve ayetlerdir.

Bu iki ana konuyu en iyi anlayan yorumlayan ve çevresindekilere anlatan Hz.Muhammed’ dir. Bunlara HADİS denir.

MEZHEP, izlenen doğru, gidilen yol, benimsenen görüş demektir.

Hz.Muhammed’in ölümünden sonra, Kur’an ı yorumlayan kişiler çoğalmış, her yorumlayan “ ben daha doğruyu söylüyorum” demiş ve mezhepler doğmuştur. Özetle Kur’an ı en iyi yorumladıklarına toplumca karar verilen dört imam, dört mezhep’in de imamı olmuşlardır. Bu mezhepler HANEFİ, MALİKİ, ŞAFİ ve HANBELİ mezhepleridir. Hz.Ali’ den sonra 5. Mezhep ŞİİLİK ilan edilmiştir. Şiiler kendi din anlayışlarına göre bir şeriat düzeni kurdular. Bunun temeli de Hanefi mezhebinin şeriat kurallarını şii inançlarına göre değiştirerek yeni bir din kurumu ortaya koydular. Çağımızda bunun en tipik örneği İRAN’ dır.

Osmanlı Devleti Hanefi mezhebine bağlı şeriat düzeninin uyguluyordu. Zaman içinde bazı değişmeler gözlense de temel ayniydi.

Şeriat’ın özü insan aklıdır. İnsan akıl, mantık ve düşüncesine doğru gelenler, dinimizce de doğrudur. Yanlış gelenler dinimizce de yanlıştır. Ama dini kendi çıkarları için kullanan insanlar, kendilerine çeşitli dini ünvanlar yakıştırarak “ sizin aklınız ermez” diyerek kendi düşüncelerini dayatmışlar ve çok tehlikeli olan İman(Bir Müslüman’ın Allah’a tüm benliğiyle sorgulamasız bağlanması) ile Akıl ( düşünerek bilgi edinerek, deneyerek ve gözleyerek yapma) çatışması ortamı yaratmışlardır.

Tek Tanrılı dinlerden Musevilik( Yahudilik) ve Hırıstiyanlık mukaddes kitaplarında “ DEVLETİ ELE GEÇİRME, DEVLETİ KURMA VBE DEVLETİ YÖNETME” yoktur. Bu yalnız bizim dinimiz olan İslamiyet’te ve Kur’an da vardır. Bu nedenle bizim dinimiz siyasi bir din olmuştur. Her din adamının gönlünde devleti ele geçirmek yatar ve işin kötüsü bunu Kur’an ın emri olarak bakıp kendisine inananları da Cihad’a ( Din Savaşına ) davet eder.

Mezheplerin eğitim ve öğretim kurumları medreselerdir.   Medrese;( İslam diniyle ilgili derslerin okutulduğu eğitim ve öğretim kurumları) dır. Müderris ve Molla ünvanlı dini bilgilere sahip kişiler tarafından ders verilir. Her medresenin ünlü bir şeyhi veya hocası vardır. Bu hocanın müridi olup rahle-i tedrisinden geçmek öğrenciye itibar kazandırır. Medreselerde özellikle Türklerin İslamiyeti kabul ettiği yıllarda Abbasiler döneminde ve Halife Harun Reşit zamanında dini bilgilerin yanı sıra ilmi bilgilerde verilmiş ve Avrupa’nın çok ilerisinde düşünen, soran, sorgulayan, keşif, icat ve buluşlarda bulunan ilim adamları yetişmiştir.

Türkler de medrese eğitimine eğitimine geçerek eğiştim ve öğretimlerini planlı, programlı ve sistemli bir hale getirmişlerdir. Farabi ve İbni Sina da Türklerin medresede eğitim, öğrenim görmüş ve hocalık yapmış bilginlerindendir.

Selçuklular, Anadolu Selçuklu Devleti ve Osmanlı Devletinin Kanuni Sultan Süleyman zamanına kadar medreseler, bugünkü tanımıyla ilkokuldan üniversiteye kadar; dini ve ilmi bilgiler veren değerli ilim ve devlet adamı yetiştiren kurumlardı. Orta Asya’dan gelen Türk İslam Evliyaları( adları daha önce verildi) tekkelerinde tarikat okulları açarak dini ve ilmi bilgilerle Türk İslamiyet anlayışına göre Türkleri eğitip öğretmişlerdir. Ne zaman ki Halifelik Osmanlı Padişahlarına geçmiş, Türk İslam anlayışı bırakılmış, suni inancına göre ibadetler başlamış, medreselerde yalnız dini konular işlenmiş, diğer mezheplerden oluşanlar dışlanıp cezalandırılmıştır.

Mezhep lideri imamların da amacı devleti ele geçirmektir. Bu nedenle medreseleri kendilerine mürit yetiştiren birer kurum haline getirmişler, halkın aydınlanmasını ve bilgilenmesini istememişler ve kendilerine göre uygun zamanın geldiğine karar verip isyanları başlatmışlardır.

Osmanlı Devleti medreselerin bu durumunu anlayınca, Sarayda hem şehzadelerin hem de Osmanlı bürokratlarının eğitim ve öğretim gördüğü; yine ilkokuldan üniversiteye kadar bölümleri olan Enderun okulları açmıştır. Bu okullarda temel dini bilgilerin yanı sıra daha çok ilmi bilgiler öğretilmiş, sadrazamlar, vezirler, valiler, zabitler, zaptiyeler, defterdarlar hep bu eğitim kurumundan yetişmiştir. Savaşlarda başarı gösterip, paşa ünvanına sahip olan Osmanlı Devlet adamları da 1839 Tanzimat Devrinde (askeri okullar açılıncaya kadar) bu okullardan mezun olmuşlardır.

Macit Sabır – Emekli Eğitimci-Yazar