İslam Dini ve Laiklik -4-

103

Atatürk ve silah arkadaşları hem Kurtuluş Savaşı boyunca TBMM’de ve yurt düzeyinde; hem de Cumhuriyetin ilanından sonra ayni yerlerdeki dini çıkarları için kullanan insanlarla ve oluşturdukları topluluklarla da mücadele etmişlerdir. Daha önce de belirttiğimiz gibi Sarıklılar-Fesliler ve Toprak Ağaları bir araya gelip saldırıya geçmek için hep uygun ortamları kollamışlardır. Yenilenen TBMM ile Cumhuriyeti ilan eden Atatürk ve Silah arkadaşlarıyla bunlara katılan Devrimci arkadaşları, ilk olarak TC Devleti olmanın gereğini, olmazsa olmazını yerine getirme kararı almışlardır. Bu kararla devlet dairelerinde görev yapan ne kadar Padişah ve Halife yanlısı ile Medrese, Tekke, Zaviye, Cemaat müridi varsa temizlenmiş, yerlerine de Kurtuluş Savaşına katılmış, savaşı desteklemiş, Cumhuriyetin ilanını benimseyip alkışlamış; okumuş, bilgili, yüklendiği işi bilgi, birikim ve liyakatıyla yapabilecek kişileri getirmiştir.

Bu kararlar 1 Kasım 1922 tarihinde TBMM’de alınan “ Hilafet ve Saltanatın birbirinden ayrılması” kararından ve Padişahın İngiliz Zırhlı Savaş Gemisine binip yurt dışına kaçmasından sonra uygulamaya konulmak üzere hazırlanmaya başlanmış ve Cumhuriyet ilanına kadar olgunlaştırılıp uygulama aşamasına gelinmiştir.

Cumhuriyetin ilanıyla kadro yenilenmesi yapılmış; çağdaş eğitim veren okulların yanı sıra eğitim ve öğretim kurumları, hocaları, imamları, şeyhleri ve müritleri de işlevlerine devam ediyorlar, Osmanlı yasalarından gelen haklarını kullanmaya aynen devam ediyorlardı.

Yine ÜÇ AYLAR’ da gezici imam olarak cer’lere çıkıyor, askerlik yapmıyor, devlet kadrolarında bilgi, beceri ve deneyime(liyakat) bakmadan üst düzey memure olmak istiyor ve “ şeriatın kanunudur” deyip herkesi yönetmeye kalkıyorlardı. Cumhuriyet kadrolarının iş başına geçmesi, bu kesimin saltanatlarını sona erdirmişti. Kazan içten içe kaynamaya başlamıştı.

Tüm okullar, TC Milli Eğitim Bakanlığına bağlanmış, Medrese, Tekke ve Zaviyeler bunu kabul etmemişti. TC Devletinde böyle çift başlı bir eğitim ve öğretim olamazdı. 3 Mart 1924’de TBMM’si Tevhid-i Tedrisat ( Eğitim Birliği) yayasını kabul etti. Bu yasayla TC Devletinin tüm okulları Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olacak ve bakanlık uzmanlarının hazırladığı programlar uygulanacaktı. Ayni gün ikinci bir kanunla da Hilafetin (Halifeliğin) kaldırılması ve Osmanlı Hanedanlarının TC Devleti sınırları dışına çıkarılmasına karar verildi. 3-4 Mart1924 Tarihinde Halife Abdülmecit sabaha karşı İstanbul’dan yurt dışına çıkarıldı. 5 Mart 1924 günü İstanbul Maarif ( Milli Eğitim) Müdürlüğü, Tevhid-i Tedrisat ( Eğitim Birliği) Kanun gereği Medreselere el koydu. Bu giderek tüm yurtta uygulandı.

30 Kasım 1925 tarihinde de TBMM’si Tekke ve Zaviyeler ile Türbelerin kapatılmasına dair kanun kabul edildi ve 700 yıldan beri ülkemizi etkisi altına alıp cahil bırakan, aklını bırakıp başkalarının aklıyla hareket etmesini sağlayan sistem sona erdirildi. Erdirildi ama, haklarını kaybettiğini sanan din bezirganları kazanı daha çok fokurdatmaya başladı.

Atatürk ve Silah Arkadaşlarıyla Devrimci Arkadaşları yeni kurdukları TC Devletini korumak için gerekli önlemleri almışlar, gerekli yasaları da 1924 Anayasasından aldıkları yetkiyle yapmışlardır. 1924 Anayasasında “ TC Devleti, demokratik Sosyal bir hukuk devletidir. Devletin Dini İslamdır” yazılsa da din ve devlet işlerini birbirinden ayrılarak , bir bakıma laik bir yönetime adım atmışlardır.

LAİKLİK

En kısa ve öz tanımıyla din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıydı. Yani 700 yıldır Şeriata hükümlerine( Din yasalarına) göre Medrese, Tekke ve Zaviyelerden yetişenlerce yönetilen devletimiz, din devleti olmaktan çıkıyor, Demokratik Hukuk Devleti oluyordu. Bu içlerine sindiremeyenler, hazmedemeyenler ve kaynayıp fokurdayan kazanın altına odun atan çoktu.

Atatürk ve Silah Arkadaşlarıyla Devrimci Arkadaşları kurmuş oldukları Cumhuriyet Halk Fırkasıyla Milletvekillerini bir ideoloji etrafında toplayıp parti disiplini altında birliktelik oluşturmalarını sağladılar. Bu kurallara uymayan fesli, sarıklı ve Toprak Ağası Milletvekilleri farklı sesler çıkarmaya başladılar. Kendilerine bu farklı sesleri de bir ideolojide birleştirebilmeleri ve disiplin altına alabilmeleri için bir siyasi parti kurmaları önerildi, hatta onaylanarak Silah Arkadaşlarından Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy,  Dr.Adnan Adıvar gibi milletvekillerinin yeni kurulacak partide yer almalarını istediler. 17 Kasım 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruldu. Genel Başkan Kazım Karabekir oldu. İnönü Hükümetine gensoru vererek, yolsuzluk araştırması açılmasını istediler. İnönü soruşturmaların rahat yapılabilmesi için istifa edip sonuca kadar tarafsız kalmayı, Atatürk’le de görüşerek uygun buldu. Mecliste yeni kurulan partinin üye sayısı sanki sihirli bir el değmişçesine Cumhuriyet Halk Fırkası üye sayısını geçti ve hiç beklenmedik şekilde Rauf Orbay Hükümetin başına getirildi. Cumhuriyet Halk Fırkası Hükümetinin Bakanı’nı  suçlayanlar şimdi onu yargılayıp cezalandıracak göreve getirilmişlerdi.

Yurdun her tarafından fesli, sarıklı ve ağa takımının peşinden gitmeye hazır kişiler Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına üye olmaya başlamışlardı. Cumhuriyet tehlike altındaydı. Tüm bunların üstesinden gelinmeye çalışılırken, 15 Nisan 1925’te “ Din elden gidiyor,şeriat gelmeli, Hilafet Sancağı düştüğü yerden kaldırılmalı, Halifelik ilan edilmeli “ diyerek Şeyh Sait isyan etti ve Cihat ( Din Savaşı) çağrısı yaptı. Rauf Orbay Hükümeti biraz da olaya sıcak baktığından, bazı düşünceleri onayladığından isyanı bastırmakta yetersiz kaldı ve istifa etti. İnönü hükümeti kurdu. Çıkardığı Takriri Sükun Kanunu ile isyanı bastırıp suçluları cezalandırdı. Ardından Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, kurucuları tarafından, irticayı körüklediği gerekçesiyle 3 Haziran 1925’te kapatıldı.

Şeyh Sait İsyanı ile amaçlarına ulaşamayan Fesliler, Sarıklılar ve Toprak ağaları milletvekili ve taraftarları, bu kez Atatürk’e suikast düzenleyip ortadan kaldırmak ve amaçlarına daha kısa yoldan ulaşmak istediler. Hatta bunlar aralarına, yanlarına Atatürk’le silah arkadaşlığı yapmış Kalpaklılardan da aldılar ve 7 Haziran 1926’da Atatürk’e İzmir’de suikast düzenlediler.

İzmir Valisi Kazım Dirik’in önsezileriyle suikast önlendi ve suçlular cezalandırıldı.

9 Eylül 1923 ‘de kurulan Cumhuriyet Halk Fırkası, yaptığı Devrimlerle Cumhuriyetimizi yüceltmeye, halkımızı mutlu bir yaşama ulaştırmaya çalışıyor, bunun en önemli koşulunun da LAİKLİK olduğunu bilerek; programında ve Anayasada olmamasına rağmen uyguladılar.

1927’de yapılan Cumhuriyet Halk Fırkası Kurultayında ( Atatürk’ün NUTKU okuduğu kurultayda) Parti Program ve Tüzüğüne CUMHURİYETÇİLiK, ULUSÇULUK, HALKÇILIK ilkeleri eklendi.

DİPNOT:1

1928 yılında Anayasa’dan “ Türk Devletinin dini İslamdır” cümlesi çıkarıldı. Böylece LAİK DEVLET olma yolunda engel görülen durum giderilmiş oldu. Laik Devlet olma kuralları daha geniş alanlarda kullanılmaya başlandı. Atatürk Silah Arkadaşları ve Devrim Arkadaşları 1930 yılında, tek partiden çok partili döneme geçme kararı aldı. Kitabımızın başında yer alan Serbest Cumhuriyet Fırkasını kurmaları için, Başkanı Fethi Okyar olmak üzere diğer arkadaşlarını da görevlendirdi. Fesliler, Çarıklılar ve Toprak ağaları yine gizli bir el tarafından düzenlenmişçesine yeni kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkasının yönetim kadrolarında yer alıp Atatürk Cumhuriyetini yıkma planları hazırlamaya başladılar. Bunu sezen Fethi Okyar ve arkadaşları Atatürk Cumhuriyeti, İlkeleri ve Devrimlerini yıkmak isteyen bu kişilerin ele geçirdiği partiyi kapattılar. Atatürk maddi ve manevi tüm varlığını adadığı Türk Ulusunun; kendiler için kötü düşünceler taşıyan F ESLİ ( Padişahçı), Sarıklı ( Dinci-irticacı-gerici) ve Toprak Ağası( Toprak Reformuna karşı çıkan ve yurttaşlık yasasını kabul etmeyip aşiret sistemini devam ettirmek isteyen bu iç düşmanları neden desteklediklerini merak edip hazırlattığı BEYAZ TREN’ le yurt içi inceleme gezileri yapma kararı aldı.

Dincilerin, şeriatçıların, mezhepçilerin, tarikatçıların etkisi altında kalmayacak bir kültür düzeyinde gördüğü, kendileri gibi Selanik göçmeni olan Kırklareli halkının Toprak Ağaları ve Toprak ağalığı gibi bir sorunları da yoktu. Öyleyse Kırklareli halkı neden Cumhuriyet Halk Fırkasını, hemşehrileri Atatürk’ün partisini desteklememişler de, Atatürk Cumhuriyetini yıkmak isteyen kötü düşünceleri desteklemişlerdi.? Bunu öğrenmek için Kırklareli, Edirne (Trakya) gezisine çıkmıştı. Bizim de kitabı yazma amacımız buydu.

Atatürk Cumhuriyeti düşmanları hiç boş durmuyorlar, yeni kötülükler peşinde koşuyorlardı. Atatürk Kırklareli gezisini bitirip Edirne’ye geçtiği gün, Manisa ve Menemen’de şeriat bayrağı açılarak isyan başlatıldı. Nakşibendi tarikatına mensup kişiler, 23 Aralık 1930 günü Laz İbrahim Hoca tarafından kışkırtılarak Manisa sokaklarında ellerinde yeşil bayrak “Şeriat isteriz. Cumhuriyet yıkılacak hilafet gelecek” sloganları ve ellerinde balta, bıçak, tırpan, tüfek silahları ile toplu harekete geçtiler. Peşlerine takılanlarla birlikte çok yakın olan İzmir’in Menemen ilçesine geçtiler. Başlarında Derviş Mehmet adlı Nakşibendi yobaz vardı. Menemen camiinde sabah namazı kıldıktan sonra Derviş Mehmet Menemen halkına dönerek” Menemen şu anda 72 bin müslüman Arap askeri tarafından kuşatılmıştır. Bütün halk kurtulmak istiyorsa bu yeşil bayrak altında toplanmalıdır. Bizi dinimizden imanımızdan eden Atatürk Cumhuriyetini yıkma zamanı gelmiştir. Herkes bu Cihad’a katılalıdır.”  Diye haykırarak halkı kandırıp etrafına toplamaya çalışıyordu. Yakınlarda olan polis merkezi ve Jandarma Karakolunda görevliler, hala anlaşılamayan(!) bir nedenle olayı görmelerine, sesleri işitmelerine rağmen, çıkıp olayı önlememişler, perdelerini çekip biz yokuz, görüntüsü vermişlerdir. En yakın Jandarma Karakolunda görev yapan yedek subay Mustafa Fehmi Kubilay, mangasını alarak olayı bastırmaya gitmiştir. Kubilay’ın mangasında talim için kullanılan kuru-sıkı barutlu tahta mermiler vardı. Gerçek mermi yoktu, verilmiyordu. Önce havaya ateş ettiler, durmayınca da korkutmak için üzerlerine ateş ettiler. Demek ki isyancıların tahta mermilerden haberi vardı. Derviş Mehmet korkmadan kendilerine ateş eden jandarmaların üzerine yürüdü ve : “Görüyorsunuz bana mermi işlemiyor. Ben Mehdiyim ve sizleri kurtarmaya geldim. “ diyerek halkı iyice kendine inandırdı. Jandarmalar bunun üzerine kaçmaya başladılar. Kubilay tek başına kaldı. Derviş Mehmet ve gözü dönmüş yardakçıları Kubilay’ı musalla taşına yatırıp Zıvana ( veya orakla) diri diri başını boynundan kesip şehit ettiler. Kubilay ilk Devrim Şehidimiz olmuştu. Bununla yetinmeyen gözü dönmüş elleri kanlı katiller Kubilay’ın başını yeşil şeriat bayrağının tepesine dikerek sokaklarda dolaşmaya, naralar atmaya başladılar. Kendilerine engel olmak isteyen ŞEVKİ ve HASAN adlı iki bekçiyi de şehit ettiler. Polis ve İlçe Jandarma merkezi sessizlik içinde olayları perdelerin arkasından izliyordu.

Sonunda haber verilen Ordu Birlikleri olay yerine gelerek şeriatçıları dağıttılar. Derviş Mehmet ve iki adamın öldürüldü. Yakalananlar General Mustafa Muğlalı Başkanlığında kurulan Askeri Mahkemede yargılanarak cezalandırıldı.

İşte tam bu noktada Mustafa Muğlalı olayını da anımsayıp, kendisini suçlamak isteyen Fesli, Sarıklı ve Toprak Ağası kişilerin hınç, kin ve nefretlerini Menemen Olayına kadar uzandığını bilmemiz gerekir.

Mustafa Muğlalı, Menemen’ de Nakşibendi ayaklanmasının suçlularını cezalandırdığı için yalnız sağlığında değil, ölümünden sonra da suçlanmaya, karalanmaya ve intikam alınmaya çalışılmıştır. Mustafa Muğlalı Harp Okulunu 1901’ de, Harp Akademisini 1904’de bitirdi. 1.Dünya Savaşında Adana Bölge Komutanlığı Kurmay Başkanlığı yaptı. Tümen Komutanı olarak Kurtuluş Savaşına katıldı. Kalpaklılar, Kuvay-ı Milliyeciler ve Atatürk’ün silah arkadaşları arasında yer aldı. Genci Kurmay Başkan Yardımcılığı yaptığı sırada, Kubilay Olayı patlak verdi. İsyanı başlatan ve suçlu olan Nakşibendi Tarikatı mensuplarının yargılanması için görevlendirilen Askeri Mahkemenin başkanlığına getirildi. Vermiş olduğu kararlardan dolayı da artık iyi bildiğimiz üç grubun ve mensuplarının kinlerini ve nefretlerini üzerine çekti.

Son görevi sırasında Doğu Anadolu’da Van’ın Özalp İlçesinde Hudut Tabur Komutanlığı yaptı. Görevi sırasında yine bildiğimiz o üç grubun İran’dan getirdikleri kaçak silahları ve afyonları haber aldı. Kaçakçılar getirecekleri silahlarla yine Cumhuriyeti yıkmaya kalkışacaklar, Afyonları da yurt içi ve yurt dışında satarak kazandıkları paraları ayni amaç için kullanacaklardı. Mustafa Muğlalı Askeri İstihbaratla bu kaçakçılık olayını haber aldı. Yakalamak üzere tertibat aldı. Ama içerden bir bilgi sızdırması da kaçakçılara yapılmıştı. Çatışma çıktı. Kaçakçılar askerlerin üzerine dağlardan taşlar yuvarlayarak ve silahlarıyla ateş ederek kurtulmaya çalıştılar. 10 saat süren çatışma sonunda kaçakçılardan 33 kişi öldürüldü, geri kalanlar yakalanıp yargılandı ve cezalandırıldı. Fesliler, Sarıklılar ve Toprak Ağaları derhal Mustafa Muğlalı’yı “ 33 kişiyi yargı kararı olmadan kurşuna dizdirdi” diye suçladılar. Yargılandı ve aklandı. Emekli oldu. 1950 yılında Demokrat Parti iktidara gelince, emekli olduktan üç yıl sonra, D.P tarafından tekrar mahkemeye verilerek yargılandı. Yargılanırken öldü. Edirnekapı Şehitliğine gömüldü. Ölümünden sonra 20 yıl hapse mahkum edildi. Bu olay sonradan CHP tarafından TBMM gündemine getirildi ve yoğun tartışmalara neden oldu. 1960 Devriminden sonra, tıpkı günümüzde yaşanan Ergenekon olayları gibi bir kumpasa uğradığı belgeleriyle kanıtlandı. Suçsuz bulunup aklandı. İtibarı iade edildi. 1988 yılında naaşı Ankara Devlet Mezarlığına nakledildi. Özalp İlçesindeki Askeri Kışlaya da Mustafa Muğlalı adı verildi. 2010 lu yıllarda tekrar suçlu damgası vurulup kışlanın adı değiştirildi. Bu olay ve benzerleri Atatürk Cumhuriyeti düşmanlarının Cumhuriyetin ilanından bu yana boş durmadıklarının ve yıkmak için her türlü yollara başvurduklarının çok açık ifadesi ve kanıtlarıdır.

Mustafa Muğlalı parantezini kapatıp LAİKLİK konumuza kaldığımız yerden devam edelim.

Atatürk Menemen olayını haber alır almaz Trakya Gezisini yarıda bırakıp olay yerine gitti. CHP Manisa-İzmir ve Menemen yetkilileri ile toplantı yapmadan önce, polis, Jandarma ve askeri yetkililerden gerekli bilgileri almış ve yeterli hassasiyetin gösterilmemiş olmasından çok üzüntü duymuştu. CHP’li yetkililerle yaptığı toplantıda, bu olayın aylar önce Balıkesir, Manisa Merkez ve İlçeleri ile bazı köylerinde başlatıldığını, dini kurslar verildiğini, gece toplantıları yapıldığını, zikir ayinleri düzenlendiğini öğrendi. Atatürk CHP’lilere” Peki onlar böyle Cumhuriyeti yıkmak için çalışırken siz ne yapıyordunuz? Hiç mi önlem almak aklınıza gelmedi ?” diye sorunca, yetkililer” zamanımız, paramız, aracımız, gerecimiz yoktu. Bu nedenle gidemedik” yanıtını alınca “ Cumhuriyet yıkıcıları fırınının, bakkalının, ayakkabı tamircisinin, terzisinin kazancından ayırıp saldırıyor, sizler var olan olanaklarınızı kullanmıyorsunuz. Bu böyle olmaz, olmamalı” diyerek o ünlü konuşmasını ve sonunda ünlü özdeyişini söylemiştir. “ Cumhuriyet kendisini koruyacak muhafızlarını kendisi yetiştirecektir. Bu muhafızların öncelikli silahı BİLİM, FEN ve İRFAN olacaktır. Cumhuriyet yönetim ve Devlet kadrolarında yer alacak bu donanımlı muhafızlara saldıracak Cumhuriyet yıkıcıları, yıldırım çarpmışa dönecekler ve bir daha bu tür kalkışmalarda bulunamayacaklardır. Gençler, Cumhuriyeti biz kurduk, O’nu koruyacak ve yükseltecek olan sizlersiniz.

Sonrasında da yasal düzenlemeler yapılmaya başlanmış, kanuni boşluklar doldurularak daha sıkı önlemler ve yaptırımlar alınmıştır. Çünkü dünya üzerinde her yönetim, her rejim ( kurucu irade) kendisini koruyacak önlemler alır. Bu rejimin var olma nedenidir. Az ilerde okuyacağımız gibi, Cumhuriyet yıkıcıları önce bu Anayasa maddelerini değiştirmişler, sonrasında da medrese, tekke ve zaviye benzeri özel okullarını, dershanelerini, ışık evlerini, cemaat okullarını, yurtlarını engelsiz olarak açmışlar ve yetiştirdikleri müritlerini Cumhuriyet yıkıcıları olarak devlet kadrolarına ve siyasi parti yönetimlerine almışlardır.

12 Eylül karanlığında daha da güçlenen ve Turgut Özal’ın da tarikatçı olması nedeniyle arkalarını sağlama alan Cumhuriyet yıkıcıları, bu zaman kadar takiyye yapıp” ikiyüzlü davranıp” halka kendilerini Cumhuriyet ve kazanımlarından yanaymış gibi gösterenler, 1980’nin ikinci yarısından itibaren korkusuz ve fütursuzca Cumhuriyete meydan okumaya başlamışlardır. İşte o yıllarda Prof.Muammer Aksoy amacını Atatürk’ün “ Gençler Cumhuriyeti biz kurduk. O’nu koruyacak ve yüceltecek olan sizlersiniz” özdeyişinden alan ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ’ni kurmuş ve Cumhuriyet yıkıcılarıyla mücadeleye başlamıştır.

Macit Sabır – Emekli Eğitimci-Yazar