İslam Dini ve Laiklik -5-

20

DEVLETÇİLİK – DEVRİMCİLİK ve LAİKLİK

1931 Kurultayında da DEVLETÇİLİK-DEVRİMCİLİK ve LAİKLİK  ilkeleri kabul edildi. Böylece CHP’nin altı temel ilkesi kabul edilmiş oldu. 1935’te de “Fırka” adı Parti’ye çevrildi ve Cumhuriyet Halk Partisi oldu. CHP’nin amblemi (rozeti) de bu yıllarda bulundu. Bunu düzenleyen İlk Öğretim Genel Müdürü ve Köy Enstitülerinin Hasan Ali Yücel ile mimarı olan İsmail Hakkı Tonguç’tur. Bu değerli devlet adamımızın uzmanlık alanı arkeolojiydi. Altı Ok’un tartışmalarla kabul edilen toplantısında okların nasıl olacağı konusunu araştırmayı üstlendi.

İstanbul Topkapı Sarayı Müzesinde Asya’dan bu yana Türklerin üretip kullandıkları okları inceledi.  Rozette yer alabilecek özellikte gördüklerini Ankara’ya götürerek Atatürk Silah Arkadaşları ve Devrim arkadaşlarının görüşlerine sundu, okların yapı ve şekillerine göre özelliklerini de ekledi. Sonunda bugün rozette yer alan ok çeşidi kabul edildi.

1937 yılında yapılan Anayasa değişikliğiyle de Atatürk İlkeleri ve Atatürk Devrimleri Anayasa’da yer aldı. Bu tarihten itibaren Anayasanın 1.Maddesi: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti; Demokratik, Laik Sosyal Hukuk Devletidir. Atatürk İlke ve Devrimleri Devletimizin ayrılmaz maddeleridir.” Şeklinde değiştirildi.

Boş durmayan Cumhuriyet yıkıcıları bu kez “DERSİM İSYANI” adı verilen isyanları başlattılar. Hiç durmuyorlardı.

Gerek 1924, gerekse 1961 Anayasalarımızda Demokratik, Laik Sosyal Hukuk Devletini, Atatürk İlke ve Devrimlerini koruyan maddelere yer verildi. 1930-60 lı yıllarda Cumhuriyet yıkıcıları olarak irtica yanlısı dinciler, şeriatçılar, mezhepçiler, tarikatçılar ve cemaatçiler ile komünistler görülüyordu. Bu nedenle her iki Anayasamızda ayni madde numaraları ile yer alan41 ve 142. Maddeler komünistlerle mücadeleyi ve yaptırımları, 161-162 ve 163. Maddelerde irtica ile mücadeleyi ve yaptırımlarını içeriyordu. Savcılarca bu maddelerden suçlananlar ölüm cezasıyla (idamla) yargılanıyorlardı. Bu nedenle caydırıcılığı vardı ve her vatandaş öncelikle, düşünce suçları da dahil olmak üzere141-142*161-162-163. Maddeler kapsamına girecek eylemlerden uzak duruyordu.

Demokrat Parti 1950’de önce seçimleri kazanmak için tarikat şeyhlerine ziyaretlerde bulunup, vaadler edip, umutlar aşılayıp oylarını aldı ve iktidar oldu. Adnan Menderes Başbakan olarak hükümeti kurduktan sonra ilk icraat olarak, ezanı Türkçeden Arapçaya çevirdi. Yetmedi, Türkçeleştirilmiş ve Öz Türkçe “ ANAYASA” adı verilmiş temel yasamızın adını “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” yaparak dilini de Osmanlıcalaştırdı. Oysa “Osmanlıca” diye bir dil yoktu. Osmanlı Devleti daha önce değindiğimiz Enderun Mekteplerinde  Osmanlı Devleti Bürokratlarına Arapça-Farsça- Türkçe karışımı bir dil öğretiyordu. Bu dili yalnız Enderun mezunları anlıyor, halk kendi arasında Türkçe konuşuyor, yazabildiği kadar da Türkçe yazıyordu. İşte Menderes Hükümeti 1924 Anayasamızı “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu “ yaparak bu dile çevirmiş, halkımız tarafından anlaşılır olmasını güçleştirmişti.

Ardından Tarikat Şeyhlerini onurlandırmaya, isteklerini yapmaya ve Laikliğe aykırı hareket edenleri hoş görmeye, hatta kendisi de Laikliğe aykırı hareket etmeye başladı. 1954 yılında “komünist yuvası” adını verdiği, Dünyada ilk ve tek Türk Eğitim Projesi olan ve UNESKO tarafından ödül alan Köy Enstitüleri’ni kapattı. Yerlerine de İmam Hatip Liseleri açtı. İmam Hatip mezunu olacaklar ve halen imamlık yapanları devlet memuru olarak görevlendireceklerini ve maaşa bağlayacaklarını duyurdu.

Oysa 1928 yılında 1924 Anayasasından “ Devletin dini islamdır” cümlesi çıkarılmış ve Laik Devlet uygulamalarına adım atılmıştı. Bunun sonucu olarak da ülkemizde yaşayan TC Vatandaşlığı kazanan herkes, dini ibadetlerini serbestçe, devlet baskısı ve yardımı olmadan yapabilecekti. Buna göre Sünniler kendi imamlarını, şafiler kendi imamlarını, Aleviler kendi dedelerini, Yahudiler kendi Hahamlarını, Hırıstiyanlar’ da kendi papazlarını seçecekler, pazarlık yaparak seçtiklerinin ücretini ödeyecekler ve ibadetlerini de özgürce yapacaklardı. Diyanet İşleri Başkanlığı da tüm dinlere ayni uzaklıkta durup, ibadet işlerinin düzen içinde yapılmasını sağlayacaktı.

Bu kitabın yazarı 10 yaşında bulunduğu 1953 yıllarında, köy imamı ücretinin tüm köy tarafından ödendiğine ve harman zamanı köy imamının kendisinin veya görevlendirdiği birisinin veya köy ihtiyar heyetinden birisinin nezaretinde teneke ölçü kabul edilerek toplandığına; Din dersi okumak için velilerden izin alındığına, Türkçe ezanın Arapça okunuşuna, Köy Enstitülerinin kapanışına, İmam Hatip Liselerinin yerlerini alışına, Adnan Menderes’in TBMM’de Milletvekillerine” Siz isterseniz hilafeti getirirsiniz” dediğine, ülke gezilerine çıktığında gittiği yerlerde ilk ziyaretlerini Tarikat Şeyhlerine yaptıklarına ve Laiklik kurallarını, yasalarını hiçe saydığına; yokmuş gibi davranıp karşı gelenlerin kovuşturulmadığına yakından tanık olmuş ve yaşamıştır.

Demokrat Partililer ve Adnan Menderes Hükümetleri; içinden çıktıkları, yıllarca birlikte görev yapıp kader birliği ettikleri, hatta Demokrat Parti Başkanı ve Cumhurbaşkanı olan Celal Bayar’ın Kurtuluş Savaşında Kalpaklı Kuva-i Milliyeci olduğu, Cumhuriyet Yönetimini gönülden desteklediği, İnönü Hükümeti zamanında İktisat (Ticaret) Bakanlığı yaptığı, İş Bankasını Atatürk’ün direktifleriyle kurduğu, 1936-1938 yıllarında Başbakan olduğu, Dersim İsyanını bastırdığı ve suçluları cezalandırdığı, yanındaki arkadaşlarının da ayni kadrolardan geldiği CHP’sini suçlamaları akıl alacak gibi değildi. Birlikte ülkemizi yönettikleri CHP’sini ve arkadaşlarını dinsizlikle suçlayıp, halkın ibadetlerine izin vermediğini, camileri yıktığını veya kışla yaptığını, yüzde 99’u Müslüman olan yurttaşlarımızın Laik bir devlet değil, dini İslam bir devleti özlediklerini, beklediklerini ve bunu gerçekleştireceklerini söylüyorlardı.

Oysa hem 2017 yıllarında, hem de Laikliğin kabul edildiği ve Anayasada yer aldığı 1937 yılından bu yana savundukları karıştırıcı ve saptırıcı bir sav vardı. “Avrupa da ve dünyada uygulanan Laiklik bizde uygulanan Laiklik gibi değildir. Buna Sekülerizm ve seküler adı verilir. Dini okullar ve ruhbanlar ile kilise ve cemaatlar kendi başlarınadır. Devlet bunlara karışmaz. Bizde ise Diyanet İşleri Başkanlığı her şeye karışır.” Diyorlardı. Doğruları vardı, ama yanlışları çok fazlaydı. 1937 yılından itibaren tüm denilenler uygulanmış, yalnız irtica ve şeriat yanlılarının Cumhuriyeti tehdit ettikleri gerekçesiyle önlemler alınmıştı. İşte DP ve yandaşları, irtica ve şeriatın önündeki engellerin kaldırılmasını istiyorlardı, olmayan öbürlerini de gerekçe olarak sıralıyorlardı. Zaten 1950 den itibaren din ile devlet işlerini karıştırarak İslam Devletine yeşil ışık yakmışlardı. Laik uygulamadan yana olan CHP’li ve Demokrasiden yana düşünce taşıyan, bilimsel doğruları savunan yurttaşlarımız “ Diyanet İşleri Başkanlığı Sünnilere olduğu gibi Alevilere ve diğer tarikat mensuplarına da ayni yardımı yapsın veya hiç birine yapmasın. Alevi, Şafi, Musevi veya Hıristiyan vatandaşların da verdiği vergilerle yalnız Sünni vatandaşlara hizmet veriliyor ve zorla Sünni Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi okutuluyor. Diyanet İşleri Başkanlığı 1937 yılında olduğu gibi tüm dinlere ayni mesafede durmalı, parasal destek vermelidir. 2017 yılında Diyanet İşleri Başkanlığın bütçesi Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinden fazladır. Bu bütçe ile din hizmeti verilmemekte, dindar ve kindar nesil yetiştirilip Cumhuriyet yıkıcılığı yapmak üzere devlet kadrolarına yerleştirilmektedir. İmam Hatip Liseleri din okullarıdır. Milli Eğitim Bakanlığının denetiminde dini cemaatler tarafından açılır. Avrupa ve dünyada böyledir. Bu okullardan mezun olanlar din adamın olurlar. Oysa bizde Devlet Adamı olmakta ve din ile devlet işlerini birbirine karıştırarak Laikliğin canına okumak istemektedirler.” Düşüncelerini taşımaktadır.

1954 lü yıllardan sonra tabandan gelen irtica ve şeriat ve de İslam Devleti çığlıklarına kendini iyice kaptıran Demokrat Partililer ve ADNAN Menderes, CHP’nin mal varlığına el koymaya, partiyi kapatmaya, kendi milletvekillerinden kurduğu Tahkikat (İnceleme) Komisyonlarına yargının tüm yetkilerini vererek, kendisine karşı çıkanların tümünü cezalandırıp hapse atmaya başlamıştır.

1960 Devrimiyle taşlar yerine oturdu. Bundan sonra, 1061 Anayasası ile getirilen özgürlük, demokrasi ve insan hakları sayesinde Laiklik de güvence altına alınmış oldu, derken; Süleyman Demirel” Tetik çekenle tespih çekeni bir tutamazsınız. Anayasanın 141 ve 142.maddeleri devlete tetik çekenlerin cezalandırılması içindir. Oysa 161-162-163. Maddeleri ise dini cemaatlerin, ibadet edenlerin, tespih çekenlerin cezalandırılması içindir. İkisini bir tutamazsınız. 141-142 kalsın ama, 161-162-163. Maddeleri kalksın” diyerek yeni bir tartışma başlatmış, Başbakanlığı döneminde “ tespih çekenleri” işlediği suçları görmezden geldiği gibi, İlim Yayma Cemiyetlerinden, Komünizimle Mücadele Derneklerine, Türk İslam Kuruluşlarından, Milli Türk Talebe Birliği teşkilatlanmalarına kadar her türlü Şeriat, tarikat ve cemaat yapılaşmalarına, palazlanmalarına, devlet kadrolarına dolmalarına yardımcı olmuştur.

Bu Cumhuriyet yıkıcılarına karşı Cumhuriyet koruyucuları da tepkilerini gösteriyor, Laikliğin ayaklar altına alınmasına ve karşı gelip suç işlemiş olmasına karşın Hükümetin gevşek tutumu ile hoşgörülü davranışlarına gösterilerle karşı çıkıyordu. O yıllar 1920 Türkiye’si ile 2017 Türkiye’ sinin ortasında yer alan yıllardı. 1920 Türkiye si TBMM’si Başkanının açış konuşmasıyla 2017 yılı TBMM’si Başkanının  açış konuşmalarına ve de 1978-1968 yıllarında verilen tepkilerle bugün verilen tepkileri sizlerle paylaşarak kıyaslamanızı istiyorum.

24 Nisan 1920, Atatürk Meclis Başkanı seçildikten sonra yaptığı ilk konuşmada: “… Hayatımın bütün evrelerinde olduğu gibi son zamanların krizleri ve felaketleri arasında da bir dakika geçmemiştir ki, her türlü huzur ve rahatımı ve her türlü kişisel görüşlerimi, Ulus’un mutluluk ve esenliği adına feda etmekten zevk duymayayım.

Gerek askeri ve gerek siyasi yaşamımın bütün dönemlerini kapsayan uğraşlarımda her zaman ilkem, Ulus’un iradesine dayanarak milletin ve vatanın muhtaç olduğu amaçlara yürümek olmuştur. Bugün saygıdeğer kuruluşumuzun ( TBMM) genel oyuyla oluşan güveni, layık olduğumun çok üstünde görmekle beraber şahsım için bir gaye olarak değil, birlikte giriştiğimiz kutsal mücadelenin yöneldiği amaçlara ulaşmak için milletin bağışladığı bir dayanak olarak kabul ediyorum. Bu ulusal birliğin bana yüklediği sorumluluk, biliyorum ve hepiniz bilirsiniz ki pek ağırdır. İçinde yaşadığımız eşi bulunmayan dakikaların güçlüğüne rağmen, bu ağır ulusal sorumluluğun altına, ancak saygıdeğer kurulunuzun (TBMM) yardımlarından ve daima doğruluk yolundaki mücadelelere yoldaş olan Allahın yardımından ümitli olarak çalışacağım…” ( Yücel Demirel’in eseri “ATATÜRK BELGELER, EL YAZISIYLA NOTLAR, YAZIŞMALAR) Yapı Kredi Yayınları günümüze uyarlanmış hali.)

2017 Yılının TBMM Başkanı İsmail Kahraman, 25 Nisan 2016‘ da “ İslam Ülkeleri Akademisyen ve Yazarlar Birliği’nin ( AY-BİR) toplantısında diyor ki: “ 1982 Anayasası’nda Allah ifadesi geçmiyor. Laiklik yeni Anayasada olmamalıdır.”

İsmail Kahraman TBMM Başkanı olarak 22 Eylül 2016’da Anı Kabir’e gitmedi ama Dolmabahçe Sarayında yapılan “ Sultan II.Abdülhamit Han ve Dönem Sempozyumunu açtığı konuşmasında “Hal edilmeseydi, Meriç Nehri ile Ağrı Dağı arasına sıkışmış kalmayacaktık. Sadeliği ve temizliği seven Müşvik, rikkatli, alabildiğine nazik, kibar bir devlet adamıydı.” Diye demeç vermiş ve gerçek düşüncesini yansıtmıştır.

23 Nisan 2017’deki Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda Atatürk’ün adını hiç anmamış, bir şeyler bahane ederek ANIT Kabir’e de gitmemiştir. Oysa ki o koltuğa oturmasını Atatürk’e borçludur.

3 Mayıs 2017’deki TBMM’si Başkanlık Divanı toplantısından sonra üyelere yemek vermiş ve yemek sonunda HDP’li Sırrı Süreyya Önder’den yemek duası yapmasını istemiştir. Sırrı Süreyya Önder: “ Ben sekülerim ( Laik’im) diye öneriyi geri çevirmiş, bunun üzerine duayı AKP İdare Amiri Erdoğan Özegene yaptırmıştır.

Gördüğümüz, yaşadığımız ve izlediğimiz, okuyup incelediğimiz gibi, 2017 Türkiye’ si 1920 Türkiye’sinin çok gerilerine düşmüştür. Cumhuriyet yıkıcılarına karşı Cumhuriyet koruyucuları yıldırılmış, bastırılmış, ürkütülmüş, korkutulmuş, tehdit edilmiş, hapislere atılmış ve öldürülmüştür. 1920’deki Kuva-i Milliye direnci ve mücadelesi, Kalpaklıların Vatanseverliği mumla aranmaktadır. Bizler gibi, sizler gibi bir avuç vatanseverlerin dışında olanlar ikbal peşine düşmüşler, iktidarın yalakalığını yapmaya başlamışlardır.

MACİT SABIR – Emekli Eğitimci-Yazar