Karaabalar Köyü

Kırklareli il merkezine 54 km uzaklıkta, Bulgaristan sınırına sıfır noktada şirin bir orman köyümüzdür KARAABALAR KÖYÜ.

Köyün isminin nereden geldiği konusunda bazı tahminler varsa da kökleri Yörük Türklerine dayandığı için “ABA” kelimesi bize yabancı gelmiyor olsa gerek.

Köyün ismi bir müddet KARABALLAR Köyü olarak anılmış. Kara bal, bildiğiniz gibi ormanda, özellikle meşe ormanlarında üretilen kara orman balıdır. Meşe ormanlarında tamamen organik ve doğal ortamda üretilen bal, meşe ağacının özünden arıların aldığı polenlerden dolayı simsiyah bir renk almaktadır. Siyah meşe balı çok değerli bir bal çeşididir. Bu doğal ve organik özelliklerine rağmen “ ABA” daha çok benimsenmiş ve tekrar KARAABALAR ismi kullanılmış.

Bir varsayıma göre KARABAĞLAR ismi telaffuz edilmekte ise de köylü arasında pek rağbet görmemiştir. Olay özüne dönmüş ve Yörük aşiretlerinden Kara abalılar ön plana çıkmıştır. Bilindiği gibi “ABA” Yörüklerin koyun yününden eğirip iplik haline getirdiği yün iplerinin özel bir dokuma tezgahında dokunarak elde edilen bir kumaş şeklidir. Yünün özelliğinden dolayı kışın sıcak, yazın ise serin tutması en belirgin özelliğidir.

Kadınların kullandığı daha ince olan kumaşa “ABA”, erkeklerin kullandığı ve biraz daha kalın dokunan kumaşa ise “ ŞAYAK ” denmektedir. Şayak kumaş bu yörede çok bilinen ve özelliğinden dolayı kullanılan kumaştır. Erkekler özel günlerde ve bayramlarda şayak kumaştan dikilen elbiseler giymekte idiler. Şayak kumaş özel günlerde giyilen resmi bir elbise gibidir. 20 Aralık 1930 tarihinde Atatürk Kırklareli’ ni ziyaret ettiğinde onu karşılayanlar arasında bir şayak elbiseli dikkatini çeker. Atatürk’ e bu kumaşın nasıl yapıldığı ve özellikleri anlatılınca, kendisi de bir takım şayak elbise ısmarlar, parasını öder ve Ankara’ ya gönderilmesini ister.

Köy Osmanlı’nın Rumeli’ye ilk geldiği yerlerden biridir. Dolayısıyla kökleri Yörük Türklerine dayanır. Bektaşiliğin hakim olduğu bir kültür yapısı vardır. Köyün kuruluşu 1400 yıllarına dayanır. Köydeki çevre ve mezar taşları incelendiğinde DOLMEN MEZARLARI ve MENHİR MEZAR Taşları dikkatimizi çeker. Bu mevcut deliller bizi 2000 yıl öncesine kadar götürmektedir. Dolmen mezarları Orta Asya Şaman kültürünün bir parçası olduğu için, buraya gelenlerin Orta Asya göçleri ile gelen ve Horasan Erenleri dediğimiz öncü güçlerin varlığını kanıtlar. Bu bilgiler ışığında Şamanizm’in Trakya’ da devamı olan Bektaşiliğin buralarda çabuk ve kalıcı yayılması bu sebeplerle kolay olmuştur.

Köy ile ilgili bir başka hikaye ise kayık hikayesidir. Köyü Kara Deniz’ den kayıklarla gelenlerin kurduğuna dair bir efsane vardır. Orman içinde, dağ başında kayık ne arar, işi ne diye soracak olursanız eğer, bunun cevabı yamacın arka tarafındaki DENİZOBA Köyünde yatar. Deniz oba Köyünde kayıkların veya küçük teknelerin bağlandığı babalar ve halkalar hala durmaktadır. Bir varsayıma göre Deniz oba ve Karaabalar deniz kıyısında idi ve kayıklar ile Karadeniz’e gelen gemilerden içerilere yük taşınıyordu. Bir başka tahmin ise İğne Ada Longoz Ormanları örneğinde olduğu gibi yılın muayyen aylarında deniz kabarıyor ve ormanları su basıyordu. Bu MED-CEZİR misali olay sırasında kayıklar ile iç kısımlara ulaşım yapılıyordu.

Köyü Karadeniz’den kayıklarla gelenlerin kurduğu efsanesine bir varsayım da ŞEYH BEDREDDİN olayı ile ilgili olabilir. Şey Bedreddin, Börklüce Mustafa Karaburun’ da Beyazıd Paşa tarafından mağlup edilip taraftarları katledildikten sonra ikamet ettiği İznik’ ten kaçarak Sinop’ a İsfendiyar Bey’’ in yanına gider. İsfendiyar Bey Şehzade Mehmet’ ten korkusuna Şeyh Bedreddin’ i Kırım Hanının yanına göndermek üzere Kaptan Kara Haydar’ a emanet eder. Ancak Kara Haydar İsfendiyar Bey’ den talimatlıdır. Kırım diye Karadeniz kıyılarında ve o yıllar Osmanlı egemenliğinde olan Bulgaristan kıyılarında bir yere bırakır. Aldatıldığını fark eden Şeyh Bedreddin o yıllarda Ağaç Denizi diye bilinen DELİORMAN yöresine rotayı çevirir. Erol Toy’ un Azap Ortakları kitabının 1009-1013 sayfalarında olay şöyle anlatılır;

“Sıranın kendisinde olduğunu bilen İsfendiyaroğlu bizi deniz yoluyla Osmanlı Ülkesine çıkarıyor ki; Osmanlı bizimle uğraşırken kendini unutan Şey Bedreddin, şimdi ne yapacağız diye soran yoldaşlarına; “ İlkin kendi aramızda işbölümü yapacağız. Bazılarımız barınmak için bir yer kuracağız. Bazılarımız ava çıkıp yemek amacıyla et bulacağız. Gerisine sonra karar vereceğiz. Yarın sabahtan başlayarak her birimiz, bir yönde tarayacağız ormanı. Sonra yeniden buraya döneceğiz. Yerimizi iyice saptayıp nerede bulunduğumuzu kesinkes anlayalım.”

Şeyh Bedreddin taraftarlarının işte bu şartlar altında oluşturdukları ve bir müddet ikamet ettikleri yer sonradan orada kalanların köyü olabilir Karaabalar köyü. Bu varsayım tarih ve mekan olarak Şeyh Bedreddin olayı ile birebir çakıştığı için daha gerçekçi bir görüş olabilir. (Kaynak; Erol Toy- Azap Ortakları S.1009-1013)

Şimdilik bunlar hepsi hikayelerde ve efsanelere kaldı. Çünkü ne deniz kabarıyor, ne de Karaabalılar kayık görüyordu. Eldeki tek müspet delil Deniz oba köyündeki babalar ve kayıkların bağlanmasına yarayan demir halkalar. Deniz oba köyü ise tepenin arka tarafı Bulgaristan sınırlarında kaldığı için Bulgaristan’a terk edilmiştir. Aradaki sorunu 1926 mübadelesi çözmüştür. Çünkü Türk köyü olan Deniz oba Bulgaristan, Bulgar köyü olan Çağlayık ise Türkiye sınırlarında kalmıştır. Mübadelede Çağlayıklılar Deniz oba’ ya, Deniz obalılar Çağlayık köyüne yerleşirler.

Köyün kaderi göçlerle yazılmıştır bir defa. Köy 93 harbi denilen 1877-1878 Osmanlı–Rus Savaşında Rus istilası yaşar. 1912 Balkan Savaşında Bulgar istilası ve 1920 yılında Yunan istilası yaşanır. İşgal dolayısıyla köy iki defa göç etmek zorunda kalır. İnanılmaz göç hikayeleri ve acıları yaşanır. 1912 yılında Bursa’ ya yapılan göç esnasında Muhtar Şevket Tunç’ un HANİFE isimli halası kaybolur. Bursa’ ya göç etmek zorunda kalan aile, henüz yeni evlerine yerleşemeden tekrar köylerine geri dönmek zorunda kalır. O kargaşa da birçok aile evlatlarını kaybeder. Küçük Hanife’yi bir paşa bulup, kendi evladı gibi sahiplenir. Büyüyüp evlenecek yaşa geldiğinde sarayın berberi ile evlendirir. Yeni evli çifte düğün hediyesi olarak ORHAN GAZİ TÜRBEDARLIĞI verilir. Çift uzun yıllar Orhan Gazi Türbesinde türbedarlık yaparak hayatlarını sürdürür. Yıllar sonra köyden ŞERİF KİRAZ askerlik yapmak üzere Bursa’ ya gider. Türbedar Hanife askere ayran ikram eder ve nereli olduğunu sorar. Asker Kırklareli Karaabalar köyünden olduğunu söyleyince, Türbedar Hanife kendisinin de o köyden olduğunu söyler.

Şerif Kiraz köyüne dönünce bu olayı anlatır. Şevket Tunç Bursa’ya gidip Hanife’yi bulur ve olayı anlatır. Ancak aradan uzun yıllar geçmiştir. Hanife’ ye neler hatırladığı ve köye gelirse evini bulup bulmayacağı sorulur. Hanife köye gelir ve doğrudan “bu bizim evimizdi” diyerek evlerine doğru koşar.

Yıllar sonra birbirlerini bulan akrabalar sıcak ilişkileri Hanife ölene kadar devam ettirirler. Bugün Hanife’den geriye bu acı göç hikayesi kalır.

Muhtar Şevket Tunç’un dedesi Hüseyin Tunç’un abisi olan YÖRÜK ALİ lakaplı ALİ KAYHAN Kurtuluş savaşı sırasında gösterdiği kahramanlıklardan dolayı özel olarak Atatürk’ ten gelen şeref madalyası ile ödüllendirilir. Yörük Ali ölümünden kısa süre önce Şevket Tunç’ u çağırıp Kurtuluş savaşında yaşadıklarını ve bunların unutulmaması gerektiğini anlatır.

Köy 1920 Yunan işgali sırasında boşaltılıp Bulgaristan tarafına göç eder. Çünkü orada halen Deniz oba Yörükleri yaşamaktadır. Bir gün köye birisi gelir. Bu kişi daha sonra fotoğraflarda Atatürk’ ün yanında gördüğü “Beyaz elbiseli” kişidir. Yörük Ali’ ye, “Türkiye’ nin işgal edildiği, bu işgali sonlandırmak için Kurtuluş savaşının başladığı ve eli silah tutan herkesin bu savaşın içinde olması gerektiğini” anlatır. Yörük Ali 40 kadar arkadaşı ile silahlanır ve Trakya’ da çete savaşlarının fitilini ateşler. Kırklareli’ nde bulunan Yunan Taburuna yapılan saldırılar sonucu Yunan taburu mağlup edilir ve Havsa Saksağan Dere ye kadar sürülür. Çete savaşları Kırklareli’ nde çok etkili olur. Yunan kuvvetleri tedirgin olmuştur bir defa. Sakarya Savaşı devam ederken Trakya’ da bulunan Yunan ordusundan kuvvetler Anadolu’ ya geçebilse idi, Sakarya savaşı ve Kurtuluş savaşının kaderi değişebilirdi. İngiliz İşgal kuvvetleri komutanı General Harrington hatıralarında “ Yunan kuvvetlerinin neden Trakya’da çakılı kaldığını anlayamadığını” anlatır. İngiliz Generalinin anlayamadığını Atatürk ve Yörük Ali anlamıştır. Litaratür de Milis kuvveti denilen, halk arasında ise “ çete” olarak adlandırılan bu isimsiz kahramanlar ve onların destansı hikayeleri ile Kurtuluş Savaşı kazanılmıştır. İşte bu kahramanlığından dolayı, olayın gerçeğini bilen Atatürk, Yörük Ali’yi özel kahramanlık madalyası ile onurlandırır.

Köyde bir adet şehit mezarı ve üç baba efsanesi vardır.

Şehit’ in kimliği ve zamanı bilinmemektedir. Ancak anlatılan efsaneye göre Horasan erenlerinden olma ihtimali yüksektir. Yılın muayyen zamanlarında mezarından çıkan ışık huzmesi ile varlığını hissettirmektedir. Köyün koruyucu meleği gibidir. Önemli olaylar öncesinde muhakkak görünür ve efsaneyi bilen köylülerin tedbirli olmasını sağlar.

TATAR BABA EFSANESİ

Ünlü bir komutan olduğu tahmin edilmektedir, veya öyle olması istenmektedir. Köyde yüzlerce yıldır, savaş olmamakta ve bir komutana ün kazandıracak çarpışmalar olmadığına göre efsane Horasan Erenlerine kadar gitmesi gerekmektedir. Tatar Baba’ nın kimliğinden ziyade ona bağlanan bazı efsane ile gerçek arası olaylar yaşanmıştır. Muhtar Şevket Tunç’un amcakızı bir gün rüyasında Tatar Baba’yı görür. Tatar baba bir koç kurban edilmesini istemektedir. Ancak aile aydın bir ailedir ve hurafelere pek inanmamaktadır. Olayı önemsemezler,” Tatar baba kurbanı ne için istesin “ diyerek kurban kesmezler. Kısa süre sonra amcaoğlu denizde boğulur. Tatar Baba tekrar rüyasına girer amcakızının “ ben onlardan koç istedim vermediler, kendi koçları gitti. Şimdi dana kurban etmeleri gerekiyor” diyerek uyarıda bulunur.” Aile yine inanmak istemez. Uzun tartışmalar yaşanır. Aile bir kurban daha verir, bir delikanlı daha gider. Sonunda bir gün arkadaşlarının yanına Sümbül Efendi Camiinin İmamı gelir.  İmama danışırlar. İmam hurafedir, olmaz der amma, rüyayı görenin SARA HASTASI olup olmadığını sorar. İmam “ sara hastaları şeytani rüya görmez, kurbanı hemen kesin” der. Tatar Baba’ ya adanan kurban kesilir ve aile üzerinde dolaşan felaket bulutlarından kurtulur.

O günden itibaren her Çarşamba akşamı Tatar Baba ruhuna mum yakılır.

HASAN BABA EFSANESİ

Hasan Baba sınıra sıfır noktada bulunan tepede sınır bekçisi gibidir. Nazarlama’sının olduğu yerde üç adet ağaç bulunmaktadır. Ağaçlar yüzlerce yıldır oradadır. Ağacından bir dal dahi kesilmesine izin vermez. Bir gün köyden birisi bu efsaneye inanmayıp ağaçlardan bir dal kesmiş. Ne olmuş, ne görünmüş kimse bilmiyor, ayni gece kestiği dalı götürüp ağaçların yanına koymuş. Ne olduğunu da kimselere anlatamamış.

Hasan Baba kime küstü ise üç ağaçtan ikisi kurumuş ve son ağacına da yıldırım düşüp tamamen yanmış. Şimdi köylüler Hasan Baba efsanesini yaşatmak için yeni aldıkları çınar fidanlarını Hasan Baba tepesine dikmek için çalışma yapıyorlar. Umarız dikilen fidanlar yeşerir ve yüzlerce yıl efsane devam eder.

Ülkemizde son zamanlarda yaşanan ağaç katliamları hatırlanacak olursa Hasan Baba’ nın ruhuna rica etmeli ve ağaç katillerinin rüyalarına girmesini istemeliyiz. Belki etkili olur ve binlerce ağaç katliamdan kurtulur.

İSKENDER DEDE

Köyde bulunan babaların yanında İskender Dede’ ye neden dede denildiği hakkında bir fikir yok, ancak anlatılan birkaç efsane bize bir fikir verebilir. Köyde asker düğünü yapılmaktadır. Köye gelen çalgıcılardan bir tanesi İskender Dede yatırının olduğu tahmin edilen yere çişini yapar. Çalgıcının başına gelmedik kalmaz, hastalıklardan kurtulamaz. En sonunda bir hocaya gider, hoca “ sen bir yatırın üzerine işemişsin “ der. Bir şişe okunmuş su hazırlar ve bu suyu çişini yaptığı yere dökmesini söyler. Çalgıcı denileni yapar, köye gelir ve okunmuş suyu çiş yaptığı yere döker.

Köyden Ömer Ağa’nın kışlası da yatıra yakın bir yerdedir. Koyunlar devamlı olarak orada dolaşmaktadır. Çok sağlıklı beslenmelerine ve sağlıklı görünmelerine rağmen koyunlar devamlı ölmektedir. Veteriner de bir hastalık teşhis edemediği için çare olamaz. Çalgıcının hikayesinden sonra Ömer ağa kışlanın yerini değiştirir ve koyunları kurtulur. Demek ki İskender dede yattığı yere çiş yapılmasından hoşlanmıyormuş. Hikaye mi, efsanemi ? İster inan, istersen inanma, ama hayatta yaşanan bir gerçek var işte. Efsane ile gerçek arasındaki ince çizgi bazen çok ince oluyor İskender Dede olayında olduğu gibi. Takdir okuyanların, biz sadece duyduklarımızı aktarıyoruz.

AŞIK AHMET HAYRANİ

Köyde yetişmiş ünlü bir halk ozanı olan Ahmet Hayrani hakkında fazla bir bilgi yok. Önceleri Şeyh Bedreddin taraftarı olan, daha sonra Bektaşiliği benimseyen Aşık Ahmet Hayrani’ nin 1800 lü yıllarda yaşadığı tahmin edilmektedir. Gezgin bir aşık olarak tanınan Ahmet Hayrani ömrünün son yıllarını köyünde geçirmiştir. Mezarının köyünde olduğu tahmin edilmektedir ve yıllardır süren aramalara rağmen bulunamamıştır. Köye gittiğimizde mezarlık içinde otların arasında kaybolmuş bir mezar taşı dikkatimizi çekti. Diğer mezar taşlarından farklılığını zaman içinde yosun tutan taşlar ve otlar örtüyordu. Otları biraz temizleyip taşları biraz yıkayınca mezar taşında bir yazı olduğu dikkatimizi çekti. Ayak ucunda ise farklı bir figür resmedilmişti.

Mezar taşının baş kısmındaki dört çizgi Bektaşiliğini temsil ediyordu. Yazı biraz çözümlenince “Ruhuna Fatiha / mefta hazretleri / Ahmet-1290 ( 1874)” tarihleri belirgin bir şekilde ortaya çıktı. Bu mezar taşı büyük bir ihtimalle yüzyıl’a yakın bir süredir aranan Aşık Ahmet Hayrani’ ye ait olabilirdi. Kesin olarak emin olmasak da isim, tarih, yazı resim bize % 99 a yakın ihtimale götürüyordu. Eğer gerçek ise Karaabalar Köyü için çok önemli bir olay olacaktır.

AHMET HAYRANİ, gerçek bir halk ozanı ve Kırklareli aşığıdır. Şehrin isminin bir zamanlar KIRK KİMSE veya KIRK KİMESNE olduğunu tarihi belgelerden okuyorduk. Ancak nedense KIRK KILISE ismi öne çıkarılmış ve resmi kayıtlarda Kırk Kılıse olarak geçmiştir. Aşık Ahmet Hayrani işte bu durumu kabullenmemiş ve aşağıdaki şiirini yazmıştır.

Hele bakın cahillerin işine
Bizim kadınlara nisa demişler
Muhammed Peygamberin dişisine
Hatçe ana Hayrennisa demişler
Kapının kilidine vurdum perçin
Oturdum ağladım hep senin için
Şu Meryem Ananın yaptığı …
İsmine Hazreti İsa demişler
Sözümü sakın yaban atmayın
Tilki girmez kolay kolay kapana
Dağda koyun güden cahil çobana
Keramet gösteren Musa demişler
HAYRANİ yar elinden oldu nalan
Yalvarırım ona geliyor yalan
Benim candan sevgili yurdum olan
Kırk kimesne’ye KIRKKİLİSE demişler.

 

Köy’e girişte yolun sol tarafında bir kışla dikkatimizi çekiyor. Babası tüten bir ev ve işin ilginç yanı evin ve kışlanın güneş enerjisi ile aydınlatılması. Kışlanın Ahmet Çavuş lakaplı bir ağa’ya ait olduğunu öğreniyoruz. Ahmet Çavuş’ un kız çocukları olmuş. Ahmet Çavuş’ ta “ damat evladımızdır” diyerek, bugün kışlayı yaşatan Mustafa Çavuş’ u  Ahlatlı köyünden iç güveyisi olarak kabul etmiştir.. Ahmet Çavuş öldükten sonra kışlanın devamı damat Mustafa Çavuş’ a kalmış.  Kışla tam bir çiftlik evi. Koyunlar, tavuklar, arılar, köpekler bir arada yaşıyorlar. Köyden uzak olduğu için aydınlatma işi oğlu tarafından çözülmüş. Kendi icatları ve üretimleri güneş enerjisi paneli ile  her taraf aydınlanıyor. Kışlanın içi dahi aydınlatılmış. Şanslı koyunlar geceleri televizyon seyretmese de aydınlıktan faydalanıyorlar.

Mustafa Çavuş’ un anlattıklarına göre bu sene köylünün hüzün yılı olmuş. Sürekli yağan yağmurlar arıların kovandan çıkıp çalışamamasına sebep olmuş. Arı kendini dahi besleyecek bal üretemeyince oğul vermeyi de kesmiş. Bakamayacağı, besleyemeyeceği bir evladı istemeyen ana arılar bu yıl oğul vermemiş. Arı deyip geçmeyin, bizim sadece bal olarak gördüğümüz o kovanların için inanılmaz bir kamu düzeni varmış meğer. Düzen bozulmasın diye ne fedakarlıklar yapılıyormuş meğer.

Süt ve et para yapmayınca koyunculuğun da bir tadı kalmamış. Sürüden bir kısım kuzular satılmak için ayrılmış. Çünkü bir müddet daha elde kalırsa kışın yedikleri yem kendi değerlerinden fazla olacakmış. Ayrıca yeni doğacak kuzulara da ahıl’ da yer açmak gerekiyormuş. Burasının da ayrı bir düzeni var işte.

Mustafa Çavuş ve eşi bu küçücük dağ evinde arıları, kuzuları, tavukları, köpekleri ile  mutlu bir yaşam sürmüşler. Her ne kadar yıllar ve zor yaşam koşulları bellerini bükse de hayat devam ediyor. Peçka sobanın üstünde pişen patatesler gerçekten harika olmuş. Burada birkaç saat geçiren için inanılmaz bir güzellik ve nostalji ama, bir ömür nasıl geçer sen onu yaşayanlara sor.

Yol boyunda dikkatimizi çeken ikinci bir olay ise dağ başında çağlayan gibi akan bir su borusu oldu. Mehmet Kaygısız olayı şöyle anlattı. “ Çağlayık ve Karaabalar arasında dere çatağı içinde küçük bir su kaynağı varmış. Merada gezen hayvanlar su ihtiyacı için buraya inmekte zorlanıyormuş. Köyden bir hayır sever işte bu kaynak suyunu alıp borularla yol boyuna taşımış. Şimdilik sadece suyun akışı sağlanmış. Daha sonra buraya hayvanların su içmesi için yalaklar ve piknik yeri yapılacakmış.” Böyle hayır sever insanlarda var demek. Yaptığı bu güzelliğin reklam edilmemesi için isminin dahi yazılması istemeyen bir insan. Bravo doğrusu halkımız içinde bakın kimler var. Bu olayı bir politikacı yapsa idi bütün TV kanallarını, gazete muhabirlerini çağırır, üstelik masrafları da bütçeye yüklerdi. Örnek alan olur mu bilemem artık.

Köyde yıllar önce yaşanan bir başka olay ise “NALBANT MEZARLIĞI “ olayıdır. Nalbant oğlu sülalesinin düğün alayı ile Deniz oba köyünden gelen düğün alayı bölgede karşılaşırlar. O yılları düşünürsek yol yok denecek kadar dar. Sadece bir at arabası veya öküz arabası geçebiliyor.  Sen geçiyorsun, ben geçiyorum kavgası başlamış. Kavga sonucu silahlı çatışmaya dönüşmüş ve bir mezarlık dolduracak kadar ölü sayısı. Bugün bu bölge “Nalbant mezarlığı bölgesi“ olarak anılmaktadır.

Bize zaman ayırıp bazı ilginç olayları ilk defa bizimle paylaşan Muhtar Şevket Tunç, köy sakinleri Mehmet Ali Kiraz, Nuri Uzu ve bize bu gezide eşlik eden Çağlayık köyünden şair, yazar, gazeteci ve çiftçi Mehmet Kaygısız ve eşine, eşimi yöresel köy kıyafetleri, düğün ve gelin abaları ile giydirip evlerinde misafir eden köy kadınlarına teşekkür ederek köye veda ediyoruz.