Karaburun’a iyi bak buluşması

161

KARABURUN’A İYİ BAKTIK – BAKIN, NELER GÖRDÜK…

17-18 Ağustos 2013 tarihlerinde Karaburun’a iyi bak platformu tarafından düzenlenen ve İzmir Karaburun Yarımadası’nın sorunlarını dile getiren bir toplantı ve panel için Karaburun’ a gittik. Karaburun’ a iyi bakabilmek ve Karaburun Yarımadasının sorunlarını yerinde görerek ve ilk elden yetkili ve yaşayanlardan dinlemek daha anlamlı olacaktı.

Karaburun Yarımadasının sembolü haline gelmiş olan Kara Keçi heykeli herkesin dikkatini çekiyordur muhakkak, çekmiyorsa eğer, Karaburun’a ne için gittiğinizi bilmiyorsunuz demektir. Keçi ailesi ile sohbet edip fotoğraf çektirmek istedik. Keçilerin heykeli bile insanlara küsmüş gibi. Daha girişte anladık ki Karaburun’ da sorun çok büyük ve önemli.

Karaburun Yarımadası’ nın görünürde ve anlatılan iki büyük sorunu var. Yayla Köy ve civarına dikilen ve hala dikilmekte olan Rüzgar Santralleri ve koylara kurulan balık çiftlikleri. Bu çiftliklerde Orkinos üretimi yapıldığı için inanılmaz bir çevre kirliliği var. Anlatılanlar ve gördüklerimiz insanın içini sızlatıyor. Bu sorunları yerinde görebilmek için organizasyon komitesinin çağrı ve davetine katılan 100 araçtan fazla bir konvoy ile köyleri ve koyları kapsayan bir tur için Karaburun’ dan hareket ettik. Yayla Köy’ e gelmeden önce tarihi bir çeşme önünde mola verdik. Yol’ un sol tarafında bir keçi sürüsüne rastladık. Keçiler sanki “ eyvah insanlar diyerek” bizlerden kaçıyordu. Herhalde kalabalıktan ürktüler dedik. Fakat bir göstericinin elinde taşıdığı pankartı okuyunca olayı çözdük. ”DAĞLARDA KEÇİLERİ ZOR TUTUYORUZ” Hani bir devlet büyüğümüze gönderme gibi geldi, fakat durum gerçekten vahim. Keçilerin sorunları büyük.  Rüzgar Güllerinin 100 metreyi aşan boyları, 42 metre kanatları ile dönmeye başladıkları zaman çıkardığı uğultu insanın aklını kaçıracak kadar kötü. Bu uğultu ile yaşamak zorunda kalan Yayla Köy sakinleri ve keçilerine sabır diliyoruz. İnsanlar depresyon tedavisi görmeye başlamış ve gençler köyleri terk ediyor. Köyde kalan yaşlılar ise zaten azalmaya başlamış duyma duyguları ile idare etmeye çalışıyorlar. Zavallı keçilerin ise ne tedavi edecek parası ne de kaçacak bir yerleri var. Birşeyler’i kaçırmadan idare etmeye çalışıyorlar.

Yayla Köy’ de yapılan konuşmalarda sorunlar yetkili kişilerce anlatıldı. Yayla köylülerinin de sorunlarına sahip çıkıp olaylara katılmaları iyi bir gelişme. Genelde bu tür etkinlikler entel-dantel diye nitelendirilen işini gücünü yenmiş  aktivite arayan kişilerce yapıldığı görüntüsü verdiği için, yapıldığı gün bir heyecan yaratır ve daha sonra yeni bir aktiviteye kadar unutulur gider. Karaburun’ da olay ciddi sorunları bizzat yaşayan köylüler ve keçiler olaya sahip çıkıyor.

Rüzgar santralleri bir bakış açısından temiz enerjiyi savunduğu için enerji açısından söyleyecek fazla bir şey kalmıyor. Ancak çevreye verdiği zararlar tartışılmaya değer. Çıkardıkları gürültünün yanında sebep oldukları toz bulutu, tarlaları, zeytin ağaçlarını ve meyve bahçelerini şimdiden kullanılamaz hale getirmiş. Şirket yetkilileri her ne kadar direklerin altlarını sulayacağız diye söz vermişler ise de fazla maliyetli olduğu için, birkaç göstermelik sulamadan sonra bırakılmış. Sorunu dinleyecek bir şirket yetkilisi de ortalıkta yok. Köylüler ve şirket çalışanları her yerde olduğu gibi karşı karşıya kalmış.

Koylarda kurulan Orkinos çiftliklerini görünce gözlerimize inanamadık.  Dünya harikası koylar işgal edilmiş ve yarattığı çevre kirliliği ile denize girilemediği gibi, deniz dibinde canlı türlerinin bile yaşaması imkansız olmuş. Halbuki o güzelim koylar tertemiz kalsa ve turizme kazandırılsa idi eminim onlarca orkinos çiftliğinde daha fazla ülke geliri elde edilirdi. Bir orkinos balığının kesildiği zaman 8 kg civarında kanı aktığını ve bu akan kanın verdiği çevre zararını düşünmek bile korkunç. Kapitalizmin bu doğayı ve çevreyi hiçe sayan ve hiçbir korkusu olmayan kar hırsı, Orkinosların kanı gözlerini korkutursa  ancak durabilir.

Etkinliğin ikinci günü Karaburun Belediye Salonunda  panel yapıldı. Türkiye’ nin en kuzey ve en güneyinden gelen iki panelist ve Karaburun dan  panelistler vardı. Sorunlar artık bölgesel olmaktan çıkıp Türkiye coğrafyasının ortak sorunu olmuş. Sanki birileri Türkiye haritasını masaya yatırmış, nerede bir doğa harikası koy, mera, dere, orman varsa acımasızca talan etmek için projeler üretmiş. Rüzgar enerjisi, elektrik enerjisi, vs doğayı acımasızca tahrip ediyor. Ormanlar kesiliyor, dereler kurutuluyor, denizler yok ediliyor, inanılır gibi değil. Karşımızda hep ayni tablo, bu enerji santrallerini yapmak isteyen ve finanse eden yabancı firmalar, onların yerli ortak ve işbirlikçileri, karşılarında bu doğa tahribatına karşı koymaya çalışan doğa gönüllüleri, Kırklareli’de DAYKO, ve İl Temsilcisi Göksal Çidem, Hatay Samandağ’da Av. Çetin gibi. Bu iki gurup arasına ise maalesef yine devletin polis ve jandarması. Sanki amaç enerji santralleri değil Türkiye Coğrafyasının her köşesinde halk ve askeri karşı karşıya getirmek. Çok tehlikeli ve pis bir oyun. Oyunun pisliği sadece çevreyi kirletmiyor, halk ile devlet arasındaki ilişkileri de kirletiyor ve özellikle de tetikleniyor gibi. Her iki tarafında söylemlerine ve hareketlerine dikkat etmesi gerekiyor.

Şirket yetkilileri halkın tepkilerini biraz olsun hafifletmek, çevreye şirin görünmek için bazı ufak maddi fedakarlıklar da yapmıyorlar değil. Şirket Karaburun’ a girdiği zaman tepkileri hafifletmenin yolunu kolay bulmuş. Karaburun Spor’ a yapılan 20 takım forma yardımı geçici de olsa işi çözmüş. Bu toplantılardan sonra belki 20 çift ayakkabı sözü verilir veya hani daha sempatik olsun diye Afrika’ dan bir futbolcu transferi de yapılabilir. Gelen futbolcu golleri sıraladıkça tribünlerde çoşar sa her şey unutulur  gider.  Yalnız bu Afrikalılar biraz tehlikeli. Afrika bir zamanlar balta girmemiş ormanlar ile kapalı iken ellerinde İncil ile gelen batılı misyonerleri unutmamıştır muhakkak. Afrikalı gözünü açtığı zaman elinde İncil olduğunu, fakat bütün ormanlarının talan edildiğini gördüğünde artık çok geç olmuştu. Acaba bizde de öyle mi olacak? Yaşayıp göreceğiz. Belki herkes unutabilir, çıkarı olan susturulur amma o keçiler var ya, binlerce yıldır o toprakların sahibi o keçiler. Bundan böyle o keçileri dağlarda tutmak çok zor olacak.

KARABURUN’A İYİ BAK

Karaburun’a baktıkça mitolojik tarihinin sanki bugününü de etkilemek için yazılmış olduğu kanısına kapılıyor insan. Bugün BOZDAĞ diye söylenen eski ismi MİMAS olan dağın eteklerinde ve zirvesinde dün yaşananlar ile bugün yaşanmakta olanlar arasında fazla bir fark yok gibi.

Yunan mitolojisi tanrıları Mimas Dağı’nda yaşayan yarı tanrı yarı insan olan gigantların en ünlüsü Mimas’ın verdiği ziyafetlere katılmak için sık sık  Mimas Dağı’nı ziyaret ederlermiş. Mimas Tanrıları ve özellikle baş tanrı Zeus’u verdiği ziyafetler ile oldukça memnun edermiş. Hatta belki de diğer tanrıçalar ve dünyalı ve de ölümlü kadınlar ile yaptığı aşk kaçamaklarına da ev sahipliği yaparmış. Hatta Zeus’un karısı Hera, Zeus’un bu çapkınlıklarını öğrenmek için haberleşme tanrıçası İris’i Mimas Dağı’na gözcü olarak gönderirmiş. Bugün dağın tepesinde bulunan İRİS GÖLÜ bu eski öyküyü anımsatmaktadır. Dinleme ve gözetleme görevi bugün dahi devam etmektedir. Mimas Dağı’na yerleştirilen dev radar alıcıları ile askeri haberleşme sağlanmaktadır.

Zeus ile Mimas’ın  arasına  kim girdi bilinmez. Fakat öylesine büyük bir kin ve nefret ile dolan Zeus, Mimas’ı öldürmeye karar verir. Ancak yarı tanrı olan Mimas’ ın öldürülebilmesi için, bir Tanrı ve bir insanın yardımına ihtiyaç vardır. İşte yerli işbirlikçi dediğimiz olay o gün öyle başlamış. En az Zeus kadar güçlü olan, ayakları yılan, gövdesinin üstü oldukça iri olan Mimas kolay kolay yenilecek bir rakip değildir. Yerli işbirlikçi desteği alan Zeus, Mimas’ ı demircinin yardımı ile öldürür. Tekrar canlanmasın diye karnının içi boşaltılır ve eritilmiş demir ve bakır ile doldurulur. Mimas Dağı’nın içine gömülen Mimas bedensel olarak bir daha uyanamaz ama bu dünya Tanrı Zeus’a da kalmaz. Yerli işbirlikçi demirci ise unutulur gider. Kimbilir belki de Tanrı Zeus onu, Mimas’a ihanet eden bir gün bana da ihanet eder diyerek Mimas’ tan hemen sonra öldürmüş olabilir.

Mimas Dağı bugün, doğaya saygılı çevre direnişçilerinin protestolarına rağmen, hiçbir kural tanımayan emperya-lizmin işgali ile karşı karşıyadır. Temiz enerji parolası ile hareket eden yabancı şirketler ve yerli işbirlikçileri, hiçbir kural tanımadan Mimas Dağı’nı Rüzgar santralleri ile doldurmaktadır. Doğa ve bitki örtüsü tahrip oluyormuş, köylünün geçim kaynağı bağları, bahçeleri, zeytinlikleri tozdan ve çamurdan kuruma tehlikesinde imiş, onlar için hiç önemli değil. Mimas’ın rüzgarı onlar için iyi bir kazanç sebebi olmuş.

Hani diyoruz, Mimas kalksa da rüzgarının kötü amaçlı kişilerce yanlış kullanıldığını görse, acaba ne der? Onu dinleyen pek olmaz ama hani rüzgarını bir süreliğine kesivermez mi acaba…?

Karaburun hep mitoloji ve öykülerle anlatılacak değil tabii. Ancak bugününün öyküleri de ileride anlatılacak kadar güzel. Mordoğan köyünde yıkılmakta olan köy ilkokulunu onararak, o eski binayı bir müze haline getiren Müesser Aktaş’ın öyküsü de ayni destansı güzellikte. Araştırmacı yazar Neşet Öztekin’in destekleri ile köyde kurulan Etnoğrafya ve Tarih Evi görülmeye ve gezilmeye değer. Mordoğan Köyü’nün son 100 yılını yaşar gibisiniz. Köyde kullanılan eşyalar, ütüden fotoğraf makinesine kadar, yaşam alanları, yemek sofrasından gelin odasına kadar düzenlenmiş ve yaşatılmış. Tarih Evi’ni gezerken köyün yaşamını ve tarihini görmüş gibi oluyorsunuz.

Tarih Evi’nin iç düzeni kadar mekanı da önemli, yıkılmakta olan bir okul binasının yaşama kazanılması, hem de kalıcı bir müze olarak takdir edilecek bir olay. Emeği geçenlere, yardım ve desteklerini esirgemeyenlere sonsuz saygı ve teşekkürler.

Karaburun ve Mimas Dağı’na bakıp Şeyh Bedrettin ve Börklüce Mustafa efsanesini dinlememek mümkün mü? 1420’li yıllarda yaşanan bu olay unutulup gitmiş, tarih kitaplarından silinmiş iken Nazım Hikmet’in yazdığı “ŞEYH BEDRETTİN DESTANI” ile tekrar hatırlanıp günümüze taşınan Börklüce Mustafa ve yiğitlerini Mimas Dağı hala unutmamış. Dev Mimas nasıl tanrılara ziyafet verip ağırladığı günlerde seviliyor ve ziyaret ediliyor ise, ziyafetlere biraz ara verince Zeus ile arası bozulunca yerli işbirlikçiler ile o günün egemenleri tarafından yok edildi ise, Aydın İli köylüleri de, Padişah hakkının yanında bey hakkının da iki katına çıkması ile birlikte açlık sınırına yaklaşıp egemen beye itiraz edince yok edilmek istendikleri için biraz direnmeye kalkınca başlarına gelen felaketin destanıdır yaşananlar.

Ürettiğinin kendi yaşamını devam ettirecek kısmının kendinde kalmasını isteyen köylülerin başına çöküp onları cezalandırmaya kalkan Aydın Beyi Cüneyt beklemediği bir direniş ile karşılaşır. Tarlada çalışıp ürettiğinin büyük bölümünü Bey ve Padişah’a vermek zorunda kalan köylüler kim oluyor da koskoca beye karşı koyuyor. Hikayenin büyük kısmını herkes okumuştur ve bilmektedir zaten. Börklüce Mustafa, yiğitleri ve onbinler Mimas Dağı eteklerinde kılıçtan geçirilir, isyan diye tabir edilen köylü hareketi bastırılır ve düzen yeniden kurulur. Düzen dedikleri ne ola acaba? Bey hakkı iki katına çıkar, köylülerin emekleri ile ektiği toprakları tekrar beylere arpalık olarak verilir ve yıllarca sürecek sömürü düzeni yeniden başlar.

Şehzade Mehmet’in veziri Bayezit Paşa bundan böyle “Yezit Paşa” olarak anılır, o günün küçük şehzadesi murat, babası ölüp tahta geçtikten kısa süre sonra vefat eder. Zeus’ a kalmayan dünya vezirlere ve sultanlara da kalmaz, amma düzen devam eder ve din elden gitmez, onbinlerce canın gitmesi ise tarih kitaplarından bile silinir, ta ki Nazım Hikmet Şeyh Bedrettin Destanını yazana kadar.
Neler çekmişsin be Karaburun…

Efsaneye göre; Narcissus’un suya bakıp kendi görüntüsüne aşık olduğu ve suya düşerek nergis çiçeğine dönüştüğü Narcissus kaynağını Karaburun Mordoğan’da bulup ortaya çıkaran Araştırmacı-Yazar Neşet Öztekin ile Narcissus kaynağının önünde.

17-18 Ağustos 2013 tarihlerinde “Karaburun’a iyi bak” buluşmasına balıkçılar ve vatandaşlar denizden de destek verdiler.