Kim ayırmış bizi, neden ayrıyız?

162

Benim köyüm Çağlayık Kırklareli Merkez İlçenin son köyü, hemen karşımızda Kofçaz İlçesinin köyleri; Karaabalar, Ahlatlı, Ahmetler var. Aramızdan mülki sınırı belirleyen bir dere akıyor ancak bu dere sadece mülki sınır değil; sosyal, kültürel, ekonomik, inanç vb. görünmeyen öyle bir sınır çizmiş ki aramıza anlaşılır gibi değil.

Küçük çocuktuk; onlar amıca dediler, kızılbaş dediler anlamadık. Büyüdük genç olduk, zaman geldi sevdiklerimiz oldu; onlar alevi bize kız vermezler dediler yine anlamadık, ama yaşanmış bazı aşk hikâyeleri yarım kaldı.

Oysa ne güzel de geçiniyorduk ufak tefek doğal olayların dışında pek te anormal bir durumumuz yoktu. Belirgin farkımız; arazi durumları uygun olduğu için bizden çok çiftçilik, hayvancılık yapmaları, bizim onlara göre daha çok avcılığa düşkün olmamız, yeterli arazimiz olmadığı için sık sık saman ekin vb. satın almak için onlara gitmemizdi. Biz küçükken köylerimiz fakirdi, her yıl onlarca insan ekmek kavgası uğruna, bize göre çiftçilik ve hayvancılık açısından daha elverişli olan bu köylerde çobanlık çıraklık yapmak üzere gider, hiç te yadırganmazdı. Yadırganmak bir yana o ağa çoban ilişkisi hala da süren ebedi dostluklara vesile olurdu. Benim babam, abilerim, hatta onların sayesinde 5-6 yaşlarında bir çocukken ben de bu tezgâhtan geçtim. Çok şükür ki kalıcı izler bırakıp ebedi dostluklar kurduk, kesintisiz sürüyor, bu gün gidemeyeceğimiz, çalamayacağımız, kabul edilmeyeceğimiz kapı yoktur diyebilirim ammaaa… sıra kız vermeye gelince olmaaaz; onlar ‘gacal’ hatta aç gacal, gacal çingenesi vs. Sadece kız vermek te değil, falancanın oğlu filânca şehirde üniversite de okurken bir kız bulmuş dendiğinde genellikle ilk tepki; acaba bizlerden mi? Zoraki onaylanmak zorunda kalan bir kaç istisna dışında bu katı kural bozulmadı.

Rahmetli babam Osman Çavuş’un bize nasihati, vasiyeti; evlât ben bazıları gibi çalmadım, kumar oynamadım. Çok şey veremedim belki ama çıraklık çobanlık yaptım sizi helâl lokma ile besledim, ne yapın edin çocuklarınızın boğazından haram lokma geçirmeyin, ondan çıkmazsa torununuzdan çıkar. O çoban olarak gittiği köylerde bir daha silinmeyecek izler bırakmış. Biz onun çevre köylerde, konumuz itibarıyla özellikle Karaabalar ve Ahlatlı’da bıraktığı izlerden yürüyor, onun adına saygı gösterenlere baba dostu diyerek saygı gösteriyor, karşılığını fazlasıyla alıyoruz. Ahmetler’de kendi kurduğumuz kalıcı dostluklar var.

Gün gelip oğlunu aynı yerlere aynı işler için gönderirken şu talimatı verir; bana bak evlât, gittiğin yerde elin gelini var kızı var, ola ki bir şikâyet gelirse sakın ha buraya gelme, ya öl ya Sofya’ya git. O kendini Bektaşi olarak tanımlamazdı ama işte size hayat felsefesinde benimsediği eline diline beline sahip ol kuralı. Bu kural karşısında evlât asla çerçeve dışına çıkmaz, yüreğine sevda ateşi düşer ama karşısındaki şartını söyler; anam he derse olur, başka yolu yok. Çaresiz anaya yalvarır ne olur ver kızını diye, cevap kesindir; olmaz gızanım, siz gacalsınız, size gız veremeyiz. Bir başka ilginç hikâye; Karaabalar köyünden amcamız bizim köylü asker arkadaşına dert yanar; ah be asker arkadaşı, bizim kız İstanbul’da sizin köyden biriyle evlenmek ister, pomak olsa bir derece de, epten de gacal beyav… halbuki asker arkadaşı da gacalın özüdür… Gün gelir biri sorar; beni gacal deyip vermedin de ne oldu baba? Ama artık iş işten çoktan geçmiştir. (Gacallığın ne olduğunu da halâ biliyor değiliz ya…)

Yağmur duasıyla beraber yapıldığı için bazen bizim taraftan tepki aldı Ahmetler Gülbaba’yı Anma Etkinlikleri, yanılmıyorsam bazı yıllar ayrı yapıldı diye biliyorum, yeniden birleştirildi. Ne gariptir ki bu yıla kadar bana hiç katılmak nasip olmadı, bu yıl ısrarla her şartta katılmayı hedefledim katıldım (kendi arabam olduğu için.) Gerek bizim köyden gerek başka yerlerden, gerici diye bilinen şalvar, sarık, cüpbeli erkekler de vardı, kara çarşaflı kadınlar da. Her türlü giyinen, her yöreden, sosyal sınıftan insan fark gözetmeden oradaydı. Dileyen yağmur duası yaptı, dileyen Gül Baba’yı andı dileyen ikisini de yaptı, kimse kimseyi hor hakir görmedi, zaten işin özü bu değil mi?

Gün geldi amıcalığın ve aleviliğin kelime olarak anlamlarını öğrendim ama içerik olarak aramızda ayrışmaya neden olabilmelerini asla anlamadım anlamam da. Hz. Peygamber efendimizin en çok bilinen isimleri; Ahmed, Mahmud, Muhammed ve Mustafa’dır. Soyunu sürdüren kızı Hz. Fatma damadı Hz. Ali, torunları Hz. Hasan, Hz. Hüseyin… Biz alevi değiliz, kardeşlerim; Ali, Hasan, Mustafa, İsmail, yeğenim Hüseyin, kız kardeşlerim Fatma, Ayşe. Benim adımın Hz. Muhammed’in adına olası saygısızlıkları önlemek için, Mehemmed, Mehmed, Mehmet olarak değişime uğradığı bildirilir, yani aslı Muhammed’dir. Alevi diye bildiğimiz komşularımızın da, Ahmet, Mehmet, Mustafa, Ayşe, Fatma vb. isimleri çok kullandıklarını biliyoruz. Genellikle kişi çocuğuna sevdiği kişilerin isimlerini koyduğuna, biz Ali’yi Hasan’ı Hüseyin’i vb. onlar da Ahmed’i, Mehmed’i, Mustafa’yı vb. sevdiğine, bunca ortak sevdiğimiz ve değerlerimiz olduğuna göre bizi ayıran ya da ayırmaya çalışan kim, kimler. Allah, din, peygamber, vatan, bayrak bir olduğuna göre bu ayrılık niye? Ben anlamış değilim, anlayan var mı?

Niçin dostlar, neden ayrıyız?
Adımız, cinsiyetimiz
Başka ne ki farkımız?
Babamız Adem, annemiz Havva
Neden bu anlamsız kavga,
Nedir bu dava?
Ben ellerimi uzattım
Haydi siz de uzatın;
Beraber koşalım, kulaç atalım,
Uçalım mutluluğa.
Mehmet KAYGISIZ
Namı-diğer Bilge Köylü