Kırklareli Hatırlamalısın (2)

269

İnsanların kentsel hafızaya duyarlı olması güzel bir şey. Kırklareli Hatırlamalısın derken kentsel hafızayı canlı tutmayı, genişletmeyi önemsiyoruz. Bu yaklaşım aynı zamanda kent kimliğini inşa eden kültürel, mekansal, doğal özellikleri de ele almayı gerektiriyor. Kent kimliğini belirleyen, kenti diğerlerinden fark edilir kılan bütün özellikler bir bütün oluşturuyor. O nedenle kent kimliğinden bahsederken bir şehrin ruhunu da keşfetmiş oluyorsunuz. Kente özgü unsurları içinde barındıran bu kimlik yaşama anlam ve değer katıyor. Uzun süre yaşadığı yerden uzak kalanların geldiği yere dönmeyi hayal ederken duydukları mutluluk böyle bir farkındalıkdan besleniyor. Kente kimliğini kazandıran bir farkındaliktır bu. Zihinlerde yaşayan meydanlar, sokaklar, hala ayakta kalabilmiş evler, kokularını, renklerini, sahiplerini özlediğimiz dükkanlar, hatıralarla dolu parklar ruhsal bir doyumun en değerli araçları değil midir?

Bu kimliği kaybetmeden yenilenmeyi başarabilmek gerekiyor bu yüzden. Geçen yazımın sonuda bahsettiğim üç örneği paylaşırken bu düşüncelerden yola çıktım.

Kırklareli’nin kültürel ve coğrafi zenginliğinden haklı olarak sıkça bahsedilir. Gerçekten öyle değil midir? Trakya’nın her köşesi böyledir. Kırklareli deyince bir kent fanatiği olarak görülmesin ama, bu zenginliği özellikle vurgulamakta gerekiyor. Bu kentin adı Cumhuriyetten sonra 1924 yılına kadar Kırkklise olarak kalmıştır. Osmanlı tarafından ele geçirildikten sonra kalesi olmayan tek yerdir aynı zamanda.

Bunları neden hatırlatıyorum? Kırklareli coğrafi olarak ilginç bir bölge. Bu durum tarihsel gelişmeler açısından da kentin hayatını derinden etkilemiş. Kent, 93 Harbi nedeniyle, sonra Balkan savaşlarında önce Ruslar, sonra Bulgarlar tarafından işgal edilmiş, sonra geri alınmış. Kurtuluş Savaşı yıllarında, 26 Temmuz 1920’de Yunan işgaline uğrayan Kırkkilise 10 Kasım 1922’de kurtarılmış, 1924 yılında vilayet olmuş. Mübadele yıllarındaki göçlerde şimdiki nüfüsu oluşturan büyük toplumsal hareketlilikler yaşanmış. Daha sonraki yıllarda ise şehrin eski insanları olan ve Türkler ile barış içinde yaşayan Museviler şehri terk etmişler. Onların bıraktığı boşluğun kentin ekonomisine olumsuz etkileri olmuş, kültürel, sosyal dokular değişmiş.

Bütün bu hareketliliğe baktığımızda yaşanan acılar yanında, değişkenlik ve kültürler arası ilişkiler şehir yaşamına ve kültürüne çok şeyler kazandırmış olmalı. Eski binalar kadar, maddi olmayan kültürel varlıklar toplumsal geçişkenlikler içinde varlıklarını sürdürmüşler. Peynircilik, şarapçılık, besicilik gibi uğraşlar ve folklorik zenginlikler de bölgesel kültürün gelenekleri içinde yaşamaya devam etmişler. Bu berberliklerin ne kadar farkındayız? Yakın zamana kadar çok şey atlanmış. Asıl mesele bu. Yayla Meydanı’na bu çerçeveden bakıldığında kent kimliğinin çok önemli bir ögesi olduğunu fark etmekte geç kalmışız. Yayla Meydanı gibi özgün bir mekanın bu gün hala olması gerektiği gibi değerlendirilmeyişi bu nedenledir. Uzun geçmişe dayalı ihmaller ve sonrasında yapılan tercihler hep yakınageldiğimiz bir unutkanlığın eserleri aslında. Şüphesiz yapılan bazı güzel işler olmuş. Yayla evlerinin restorasyonu, parkın düzenlenmesi, müzelerin açılması gibi… Ama yeterli mi? Bugün Yayla Meydanı sadece bir park olarak değerlenirken, onu çevreleyen mimari dokuyla ilişkileri yok sayılabilir mi? Bu önemli bir konu. Hala parkın önünü, güzelliğini kapatan trafo binası bir ucube örneği olarak dikkatlerden nasıl kaçmış?

Geçen yazımda İstasyon resmini bu bağlamda hatırlatmak istedim. Biraz da geçmişi daha iyi düşünelim diye. İstasyon mevkii aynı adı taşıyan caddesinde süregelen hareketliliğe rağmen alınan yanlış kararlar ve ilgisizlik nedeniyle perişan bir halde bildiğiniz gibi. Demem şu ki, Kırklareli İstasyon’u tek başına tarihsel anlamıyla bir kimliğin parçası sayılacak önemde bir yer. Osmanli Demiryolları Tarihi’nden uzanıp Balkan Harbi’ndeki yenilgi sonrası bu istasyonda yaşanan hadiselerin çok azını biliyoruz hala… Yani şehrin tarihinde önemli anlara şahitlik yapmış bir mekan burası. Bir zamanlar, bu topraklarda gayrimüslim vatandaşların bağcılık ve şarap üretimi ile de uğraştıkları yıllarda üretilen şarabın ihtiyaç fazlasının, Fransız uzmanların gözetiminde, trenle Fransa’ya ihraç edildiği söylenir. Bu İstasyon öte yandan Atatürk’ün 1930 seçimleri sonrasındaki yurt içi gezi programları sırasında kullanılmış. Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk şeker fabrikalarından sayılan Alpullu Şeker’i ziyarete gelirken Trakya demiryolunu kullanmış ve 20 Aralık’da Kırklareli’ne, burada ayak basmıştır. Belki yakın bir gelecekte, Kapıkule-Halkalı hattına bağlanacak hızlı tren hattı için yeniden inşa edilecek Yeni Kırklareli İstasyonu için bir ilham kaynağı olacak bir değere sahip Kırklareli İstasyon Binası.

Bildiğim kadarıyla Kırklareli Tran Garı binası ve çevresi 2.derece sit alanı olarak ilan edilmiştir. İstasyon binasının bulunduğu çevresel dokuyla birlikte taşıdığı tarihi, kültürel ve sosyal özelliklerini göz önünde bulundurarak Kent Kimliğine yakışan bir görünüme kavuşması umarım daha fazla gecikmez.

Aynı mekansal hassasiyeti göstermemiz gereken biğer bir köşe ise Dingiloğlu Parkı’dır. Sanırım burası da koruma altına alınmış, 2.derecede bir sit alanı. Koruma altına alınması nedense İstasyon Binası örneğinde olduğu gibi bir farkındalık yaratmaya yetmememiş olmalı. Gezenler, görenler bilir. Bu parkın içinde Eski Halk Evi Binasını ayrı tutarsak, iki önemli kültür varlığı vardır. İlki Park’a kimliğini veren 1928 yılında heykeltraşı Kenan Ali Yantuç olan ünlü Atatürk Heykeli’dir. Bu heykel aynı zamanda Atatürk’ün siyasi tarih ve Cumhuriyet döneminin kültürel değişimi yönünden önemsediği bir ziyaret nedeniyle tarihi bir anlam taşır. Heykel Atatürk’ün Kırklareli’ne geldiği 20 Aralık 1930 tarihinden önce 8 Mayıs 1930 tarihinde İsmet İnönü Hükümeti’nin kararıyla yapılmıştır. Parkın diğer yaşayan varlığı ise asırlık Doğu Çınarıdır. Yakın döneme ait Cumhuriyet Meydanı çevresini içine alan hangi Kırklareli fotoğrafına baksanız bu ağaç farkedilir. Parkın yıllardır yaşayan bu varlığı kent kimliğinin ayrılmaz bir parçası olarak, özenle korunacak bir ilgi odağıdır. Ama nedense Atatürk Heykeli ve Doğu Çınarı’nın bulunduğu mekan koruma altına alınsa da gerekli olan özenden nasibini almamıştır henüz. Parkın durumu herkesin bildiği gibi üzücü.

Son olarak Vilayet Meydanı için de bir şeyler söylemek istiyorum. Belki başka bir yazıda yeniden ele almak lazım. Kırklareli Kimliği için genel anlamda meydanlarımıza gereken önemin verildiğini düşünmüyorum. Tabii bu şehir planlamasıyla ilgili, bu nedenler de sebepleri muhtelif olan bir sonuç. Ama çok gerilere gitmeye gerek yok. Atatürk Heykeli hariç, Vilayet Meydanı için son yıllarda gerçekleşen yapılanmanın, kent kimliğiyle ne kadar örtüştüğünü, kent dokusunda nasıl imgesel tezatlara yol açtığını, bütünselliği nasıl bozduğunu sormadan geçmek mümkün mü? Bu tür yanlışlardan dönmek için uzun planlara gerek yok. Benzer hataların tarihi sokakların ruhuyla tezat iş yerlerine göz yumularak tekrarlandığını gördüğümde Kırklareli adına üzülüyorum.

Yazıya başlarken söyledim, kentler kimlikleri ile yaşayan, ruhları olan mekanlardır. Bu özellikler kentlere anlam ve değer katar. İçinde yaşadığı insanlarla beraber herkesin alakasını çeker ve kentsel var oluş çizgisini sürdürülebilir kılar. Kentleri farkındalık yaratan kültürel ve doğal özellikleri o kentte yaşayanların bağlılıklarını ve kente saygılarını çoğaltır. Değişim ile birlikte koruma duygusu da pekişir bilinçlerde. Bu bakış öğreticidir, önemlidir. Bu duygu ve bilinç yeni nesillere de aşılanırsa, kentin zaman içindeki mekansal ve ruhsal bütünselliği, orasını yaşanır kılar.

Başka bir yazıda buluşmak üzere hoşçakalın.