Kırklareli Muhtarları Karadeniz Gezisi -2

173

KIRKLARELİ MUHTARLARI KARADENİZ GEZİSİ -2-

ORDU-TRABZON-RİZE

Ordu’ da konakladığımız AYZEK Hotel’ den ayrıldıktan sonra yolumuza Trabzon-Rize istikametine doğru devam ediyoruz. Bugün hedefimizde Trabzon ve Rize var. Doğanın Karadeniz bölgesine bahşettiği muhteşem güzelliklerin seyrine doyum olmuyor. Trabzon’ da mutlaka görülmesi gereken iki önemli yer,  SÜMELA MANASTIRI ve ATATÜRK KÖŞKÜ.

Sümela Manastırı hakkında yazılmış onlarca kitap, yüzlerce makale ve seyahat edenlerin paylaştığı anıları var. Yani bize anlatacak fazla ve farklı bir şey kalmamış. Ancak bizlerinde yaşadığı bazı farklılıklar var elbette. Manastıra ulaşmak oldukça meşakkatli. Otobüs bizi bir noktaya kadar getiriyor ve yolculuğumuza yerel firmaların işletmeciliğini yaptığı minibüsler ile devam ediyoruz. Manastıra çıkmak için gidiş-dönüş 6.tl ödeniyor. Minibüslerde bizi belli bir noktada bıraktıktan sonra yolumuza yürüyerek devam ediyoruz. Bu arada yağmur şiddetini artırarak devam ediyor. Ancak bu kadar yol gelip, yürüdükten sonra pes etmek yok. Ne yağmur, ne fırtına bizi yolumuzdan geri çeviremez.

Zirveye ulaşıp manastırı gezmeye başladığımızda harika manzaralar ve 800 yıl önce kayaların içine oyularak yapılmış ve içleri resimlenmiş duvarları görünce hayranlığımız bir kat artıyor. Hepsi gerçekten bir sanat eseri. Girişte manastırın tarihçesi hakkında Türkçe- Almanca- İngilizce- Fransızca kitabe var. Manastırı gezmek isteyen her insan bu yapılanmanın hikayesini okusun diye. Rehberimiz zaman kaybını önlemek için ( 50 kişilik gurup herkes okumaya başlarsa bir saatte sıra gelmez, üstelik yağan yağmur dolayısıyla guruptan kopmalarda olmuştu, başka guruplardan da araya karışanlar olunca ) herkesin bildiği ansiklopedik bilgiler ile kısa bir açıklama yapmak isteyince, özel güvenlik görevlisi kılıklı bir kişi hemen müdahele etti. “ Yasak hemşehrim, açıklama yapamazsın, rehberlik kartını göster) Kısa süreli bir tartışma oldu. İki dakikalık bir açıklama için 10 dakika tartıştık. Üstelik saygısızca zamanımızı çaldı. Böyle önemli tarihi ve turistik mekanlara bu tip saygısız insanları niye görevlendirirler anlamadım. Sanki “ bu yağmurlu havada ne işiniz var dağ başında elin gavurunun yaptığı manastırı ve resimleri görüp te ne olacak” der gibi, hepimize kanunları ve müze yönetmeliğini sıralamağa çalıştı.

Ancak biz yine de Trabzon Valiliğinin hazırlattığı Sümela Manastırı’nın Fransızca, Rusça, Yunanca, İngilizce ve Türkçe olarak tanıtıldığı kitapçıkta, manastırın tarihi pozisyonunun yanı sıra bugüne kadar ulaşmış efsanelerin de yer aldığı kitapçıktan Sümela Manastırı ile ilgili iki küçük hikayeyi sizlerle paylaşalım.

“İsa Peygamberin havarilerinden olan Lukas’ın bir tahta parçası üzerine çizdiği Meryem Ana resmi (ikona) yıllar sonra kendiliğinden Atina’ya uçmuş. Renginin koyuluğundan ötürü daha sonraları Kara Meryem, Kara Melek, Kara Madonna gibi adlarla ünlenen bu resim, Theodosius döneminde, 4’üncü yüzyılda Atina’dan ayrılmak istemiş.

İkona daha sonra melekler tarafından uçurularak, Maçka dağlarının yamaçlarındaki dağ kavuklarından birine yerleştirilmiş. O günlerde Barnabas ve Sophranios isimli keşişler rüyalarında Meryem Ana’yı görmüşler ve Meryem Ana keşişlere Trabzon’a gidip ikonanın olduğu kovukta kendisi adına bir kilise yaptırmalarını söylemiş.

Keşişler deniz yolu ile Trabzon’a gelerek, Maçka dağlarının yamaçlarındaki taş kovuğu içindeki Meryem Ana ikonasını bulmuşlar.

Onlardan önce bu resmi gören yerliler, ikonayı yakmak istemişler, yanmamış. Balta ile parçalamak istemişler kırılmamış. Dereye atıp uzaklaştırmak istemişler, derenin suyu ikonayı sürüklememiş. Meryem Ana tarafından görevlendirilen iki keşiş, melekler tarafından ikonanın konulduğu kovuğa önce bir kilise, sonra bir manastır yapmışlar. Hayatlarının geri kalan kısmını Sümela’da geçiren iki keşiş, aynı gün ölmüşler.”

Kutsal Damlalar

Diğer bir efsanede de manastırın ortasındaki kutsal havuzdan bahsedilirken, efsane şöyle anlatılıyor:

“Manastırın ortasındaki kutsal havuza, 30-40 metreden iri su damlaları değişik aralıklarla düşermiş. Kutsal olduğuna inanılan bu damlalar, yüzyıllar boyunca umutsuz hastaların ve kısırların umudu olmuş. Tarih boyunca Müslüman, Hristiyan birçok hasta, efsanenin getirdiği umudu paylaşmak amacıyla manastırı ziyaret ederek zengin adaklar ve kurbanlarla damla tedavisine girmişler.”

Kitapçıkta ayrıca Sümela Manastırı ile ilgili bazı teknik verilere de yer veriliyor. Manastıra II. Mehmet, I. Selim ve diğer Osmanlı padişahları tarafından verilen ve 1900’lü yılların başlarına kadar burada olan armağanların, bugün nerede olduklarının bilinmediği belirtiliyor.

(BİRİLERİ NERDE OLDUĞUNU ÇOK İYİ BİLİYORDUR MUHAKKAK….)

Efsane bu ister inan ister inanma elin papazı Meryem Anamızın emridir diyerek uzak diyarlardan gelerek Karadeniz sahillerine çıkarma yapmış ve bu manastırı Trabzon’ a hediye etmiş. O yüksekliğe ve zor doğa koşullarında nasıl yaşamışlar, nasıl geçinmişler orası meçhul. Belki Meryem Ana’ nın melekleri yardım etmiştir. Biz o yıllarda oralarda olmadığımız için gerçeği bilemeyiz, sadece efsaneyi dinleyip, okuyup bilmeyenlere, görmeyenlere aktaracağız.

Trabzon Atatürk Köşkü

Trabzon’ da gezilmesi gereken önemli yerlerden bir tanesi Atatürk Köşkü’ dür. Otobüs Köşk önüne kadar çıktığı için fazla bir enerji harcamamıza gerek kalmadı. Köşk’ ün dış mimarisi ve bahçe düzeni kadar iç düzenlemesi de muhteşem. Atatürk’ e yakışan bir mekan olmuş. Köşkün kısa tarihçesini beraber okuyalım.

Trabzon’a hakim Soğuksu sırtlarında, çam ormanları içinde yer alan bina, Kostantin Kabayanidis tarafından 1890 yılında yazlık olarak yaptırılmıştır.

Atatürk, 15-17 Eylül 1924 tarihlerinde Trabzon’u ilk kez onurlandırdığında bu gün Trabzon Müzesi olarak düzenlenen konakta ağırlanmıştır.15 Eylül günü Soğuksu semtine yaptığı gezintide Köşkü görmüş ve çok beğenmiştir. 27–29 Kasım 1930 tarihlerinde Trabzon’u ikinci kez onurlandırdığında da Eski Türk Ocağı binasında ağırlanmıştır.

Daha sonra gerekli çalışmalar sürdürülerek bina 1930 yılında Trabzon Özel İdaresince tescil edilerek İl Daimi Encümeninin 18.5.1931 tarih ve 361 sayılı kararıyla Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine “ temlik” edilmiştir. Daha sonra Trabzon’dan oluşturulan bir heyet Ankara’ya giderek köşkün tapusunu ve anahtarını Atatürk’e teslim etmiştir.

Atatürk, 10–12 Haziran 1937 tarihlerinde üçüncü ve son kez Trabzon’u onurlandırdığında ise, iki gece bu Köşkte kalmıştır.

Bina 1943 yılından itibaren müzeye dönüştürülerek hizmete açılmış olup halk arasında “Atatürk Köşkü” adıyla anılmaktadır.

Atatürk kendi ifadesiyle büyük mutluluk yaşayarak Köşkte geçirdiği iki gece, Trabzon ve Trabzonlular için olduğu kadar Türk Tarihi için de sonsuza denk unutulmayacak ve sürekli örnek teşkil edecek bir oluşuma tanık olmuştur. Atatürk 11 Haziran 1937 gecesi bu Köşk’te bütün mal varlığını canından çok sevdiği Türk ulusuna armağan etme kararı almış ve mal varlığının bir listesini hazırlayarak gereğinin yapılması için Başbakan’ a göndermiştir.

 Trabzon’ da gezilmesi gereken bir başka tarihi mekan Ayasofya Kilisesi (MÜZESİ)

Kilise Trabzon’ a hakim bir tepeye kurulmuş dini bir mekandan ziyade savunma amacı taşıyan stratejik bir kale gibidir. Ortadokslar’ ın önemli ziyaret yerlerinden birisidir. Ülke toprakları savaşlar sonucunda başka bir egemenin yönetimine geçtiğinde, o topraklar üzerindeki tüm binalar da yeni egemenin kontrolüne geçiyor. Bu yeni durumdan yeni sahip Müslüman ise tüm ibadethaneler Cami’ ye çevriliyor. İstanbul alınınca Dünyanın ve Hıristiyan aleminin en kutsal mekanı Ayasofya Kilisesi nasıl cami oldu ise Trabzon Ayasofya Kilisesi de camiye dönüşüyor.

Zaman içinde bu tür dini mekanların değişmesinden ziyade geçmişi hatırlatan ve ibretle gezilmesi gereken müzelere dönüşmesi fikri ağırlık kazanmaya başlayınca Trabzon Ayasofya’ sı da müzeye dönüşmüştür. Ancak şimdilerde o müzenin içinde cami olarak kullanılmaya başlanan bölüm hiç hoş bir görüntü vermiyor. Trabzon’ un böylesine önemli tarihi bir güzelliğe müze olarak kullanması, cami olarak kullanmasından daha önemlidir. Çünkü Trabzon’ un camileri ihtiyacı karşılayacak kadar yeterlidir.

Bu duruma itiraz eden Ayasofya bakın bizlere nasıl sesleniyor.

“Ben Trabzon Ayasofya’ sı

Aynı adı taşıyan birçok kiliseden biriydim.

Türlü rivayetler yapılsa da Grekçe “kutsal” anlamına gelen “hagios” ve bilgelik anlamına gelen “sophos” sözcüklerinin bileşimi olan “kutsal bilgelik” anlamı üzerine kuruludur adım. Bu ad, genellikle dini eğitim görülen yapılar için kullanılmıştır.

1204’te, 4. Haçlı Seferi sırasında Trabzon’da “Trabzon Rum Devleti” adlı yeni bir devlet kuran Bizans hanedanına mensup Komnenos ailesi tarafından 1240-1260 yıllarında kent merkezinin uzağında inşa edildim.

Dönemin ustaları, kentin batı girişinde, yol seviyesinden oldukça yüksek bir teras üzerine beni kurarlarken daha Osmanlı devletinin kuruluşuna 40-60 yıl vardı. Yörede aynı dönemde yapılan diğer dini yapılardan farklı bir konumda oluşum, bana hep kıvanç vermiştir.

Fatih Sultan Mehmet’in 1453’te İstanbul’u fethederek Bizans İmparatorluğu’na son vermesinin ardından 1461’de Trabzon Rum Devleti’ni Osmanlı sınırları içine katınca, Anadolu coğrafyası Osmanlı egemenliğine girmiş, ben de yeni sahibinin elinde varlığımı sürdürür olmuşum.”

Gelin hep birlikte Ayasofya’ nın bu sesine cevap verelim. Kıymayalım Ayasofya’ ya müze olarak yaşamına devam etsin.

İşte böyle güzel anılar ve duygularla Trabzon’ dan ayrılıyor ve iki gece konaklayacağımız RİZE’ ye doğru yola çıkıyoruz.