Kırklareli’nin Saklı Cenneti; Eriklice Köyü (1)

307

Kırklareli merkeze 3 km uzaklıkta olduğu için mahalle konumundan çıkamamış fakat daima köy kalmış küçük bir yerleşim yeridir Eriklice Köyü. Eskilere sorarsak adının “RAKLICA“ olduğunu söylerler.

Raklıca Bulgarca da “çeyiz sandığı“ anlamına geliyormuş. İşe çeyiz sandığından başlarsak eğer karşımıza ceviz veya dut ağacı çıkacaktır. En iyi çeyiz sandığı ceviz ağacından yapılıyormuş. O zaman köy civarında kesilip çeyiz sandığı yapılabilecek kadar çok sayıda ceviz ağacı var demek oluyor. Kırklareli ile Eriklice arasına sınır çizen İNCİ DERE nin bir zamanlar sağlı sollu her tarafı ceviz ağaçları ile dolu idi. Yolun sol tarafı daha verimli olan topraklar ceviz, sağ tarafında daha taşlık olan yerlerde ise badem ağaçları çoğunlukta idi. 1964-65 yıllarında Kırklareli Lisesinde öğrenci iken resim derslerinde tabiat çalışması için İnci Dere’ ye giderdik. Belki eski arkadaşlarımızda o yıllarda yapılmış yağlı boya tablolar saklanmıştır. Badem ağaçlarının çokluğundan dolayı şimdi İnci Dere ile Taş Tabyası arasında kalan bölüme BADEMLİK MAHALLESİ denmektedir.

Eskilerin anlattığına göre, belki biraz abartma vardır amma, günün birinde bir kedi İnci Dere’ de bir ceviz ağacının üzerine çıkmış. Agam da biraz oyun oynamayı seviyormuş, başlamış kediyi kovalamaya, bakalım ne zaman ayakları yere basacak. Aga’ dan korkan kedi hiç yere inmeden Eriklice köyüne kadar ağaçtan ağaca atlamış, agam da arkasında. Bölgenin bugün ki haline bakacak olursak tek bir ağaç bile yok, ne yapsın zavallı kediler.

Ceviz ve dut ağaçları gidince, doğal katliama uğrayınca çeyiz sandığı yapan ustalar da gitmiş. Bir zamanlar dut ağaçlarının çokluğunu ifade etmek için, Bursa’ da ipek kumaş işleyen atölyelere ipek böceği kozası yetiştiren 2000 kayıtlı çiftçi varmış. Badem ağaçlarının çokluğu bölgeye ismini verebilecek çoklukta ki bugün hatırasını yadetmek için mahalleye Bademlik Mahallesi ismi verilmiş. Demek ki önce kediler, sonra ceviz-dut ve badem ağaçları, sonra çeyiz sandığı ustaları ve çeyiz sandıkları Eriklice köyünü terk etmiş. Aynı “iyi insanlar iyi atlara bindiler ve gelmemek üzere gittiler” masalında ki gibi.

Eriklice Köyü’nün Kırklareli’den önce var olduğu iddiası için tarihi bulguları ve efsaneleri yerinde incelememiz gerekiyor. Kırklareli-Eriklice yolunun sol tarafında Manastır Dere kıyısında bulunan manastır bizi erken Hıristiyanlık dönemine kadar götürebilir. Kırklareli Bizans döneminde Vize Satraplığına bağlı küçük bir yerdir. Ancak Hıristiyanlığın gelişimi için önemli bir merkez konumundadır. Manastır yapısı itibariyle küçük bir mağara gibidir. Hıristiyan keşişler ilk yıllarda Roma’ nın zulmünden kurtulmak için buralarda küçük guruplar halinde sığınaklar yapmışlardır. Bu konuda Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enst. Felsefe ve Din Bilimleri Tarihi Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Salihe Polat’ın hazırladığı “Hıristiyanlık’ ta Manastır Yaşamı”  konulu Yüksek Lisans Tezi incelediğinde manastırlar ve manastır yaşamı konusunda önemli bilgilere ulaşabilmekteyiz. Bu bilgiler ışığında Eriklice Manastırı’nın da böyle korunma ve gizlenme amaçlı bir yer olduğu kanısına varabiliriz. Manastır’ ın yapısı Anadolu ve Suriye civarındaki manastırlar ile karşılaştırıldığında önemli benzerlikler ortaya çıkmaktadır.

Manastır bu tarihi bilgiler ışığında yeniden değerlenip ve konunun uzmanı kişilerce değerlendirildiğinde Kırklareli’ nin turizm potansiyeline önemli katkılar sağlayacağı açıktır..

Manastır Dere’ nin halk arasında söylenen ismi ise ŞORKA DERE’ dir. Şorka’ nın kelime anlamı olarak “ bayır aşağı hızla akan su kaynağı “ olduğunu öğreniyoruz. Derenin konum olarak akışı ve manastırın önünde oluşturduğu küçük gölet’ i gördükten sonra bu konuda köylünün görüşüne saygı duyuyoruz. Manastır’ ın 2, Dünya Savaşı sırasında Trakya’ nın Alman işgaline karşı savunulması için oluşturulan FEVZİ ÇAKMAK SAVUNMA HATTI sırasında ön kapı girişinin beton kemerle güçlendirilmesi eski doğal özelliğini biraz bozsa da yine Manastır o görkemli mistik güzelliğini korumaktadır.

Eriklice köyünün bir başka tarihi mekanı ise Traklar’ dan kalma olduğu tahmin edilen 2 adet HÖYÜK bulunmaktadır. Höyüklerin Trakya’ da ve özellikle Kırklareli bölgesinde önemli tarihi değeri vardır. Eriklice Köyünün Trak Krallarının tahtının veya yönetim merkezinin olduğu tahmin edilmektedir. Traklar’ dan kalan höyük son zamanlarda acımasız bir defineci yağması ile karşı karşıyadır. Höyük’ ün yan tarafı ve üstünden yapılan kazılarla hayli tahrip edildiği gözle görülmektedir. Böylesine önemli bir tarihi eserin Müze ve arkeologlar denetimde kazılıp içinde olduğu tahmin edilen değerli hazinelerin çıkarılarak müzeye kazandırılması gerekmektedir. Traklar Kırklareli bölgesinde yaptığı höyüklere önce krallarını ve üst düzey yöneticilerini değerli eşyaları ile birlikte gömmektedir. Traklar’ ın bu özelliği bilindiğinden ve çevrede yapılan kazılardan çıkan değerli eşyalar define arayıcılarının iştahını kabartmaktadır. Yapılan kaçak ve yağmalayıcı kazılar bu sebeple Trak höyüklerine büyük zarar vermektedir. Böylesine önemli tarihi zenginliklerin bir an önce korunması için gerekli tedbirlerin alınması gerekmektedir.

Eriklice köyünün bir başka önemli tarihi mekanı ise Kayalı yolu üzerindeki su kuyularıdır. Bu kuyular 1960-65 yıllarına kadar halk arasında, HERKÜL KUYUSU olarak bilinirdi. Bu kuyulardan Herkül yani Heraclis zamanında su içmiş. Yakın zamana kadar gören yok ama yıllarca merada koyun otlatan çobanların su ihtiyacını bu kuyulardan karşıladığı bilinmektedir. Kuyuların başına gittiğimizde kuyunun bir tanesinin define arayıcılarınca bozulduğu ve bilezik taşı denilen taşının çalındığını gördük. Son kalan taşın hiç olmazsa korunması için gerekenin yapılmasını muhtar ilgililere iletmiş.

Son olarak Eriklice köyünün saklı cenneti olarak adlandırabileceğimiz ERİKLİCE KALESİ’ ne doğru gidiyoruz. Muhtar Güngör Dinçkan rehberliğinde bir müddet araç ile gittiğimiz yolun önemli bir bölümünü yaya olarak devam etmek zorunda kalıyoruz. Kale’ ye giden yol sanki cennet giden bir yol gibi. Her taraf rengarenk kır çiçekleri ile dolu. Bedre deresine doğru akan küçük dere kıvrılarak taşlar arasından akarken sanki bize yoldaşlık ediyor. Derenin üzerinde bir zamanlar köylünün un ihtiyacını gören değirmen varmış. Uzun bir yolculuk sonucu kale’ ye ulaştığımızda gördüğümüz manzara karşısında “ yorulmaya değdi” diyoruz. Horasan kireci ile işlenen kale duvarları zamana ve define avcılarına direniyor. Tam onlardan bahsederken “ iti an, değneği hazırla misali” bir gurup defineci karşımıza çıkıyor. Bizi görünce hayli tedirgin oluyorlar. “ Kolay gelsin, ne yapıyorsunuz “ diye sorduğumuzda, “ Lüleburgaz’ dan geldiklerini, şehirde sıkıldıklarını ve doğayı çok sevdikleri için bu güzel yere geldiklerini” söylediklerinde yalan söylediklerini anlıyoruz. Çünkü toprağı daha taze kazılmış bir çukur onları yalanlıyor. Böyle bir güzelliği acımasızca tahrip eden insanlara Jandarmanın daha ciddi takipte bulunması gerekiyor. Kale’ nin içindeki oda şeklinde taş yığınları, orada bir hayat yaşandığının en belirgin özelliği olarak karşımıza çıkıyor. Muhtar dahil bilgi aldığımız kişiler Kale’ nin Bizans veya Helenistik dönemden kalma olduğunu, hatta Herakles’ in askerlerinin bir toplanma ve sığınma yeri olarak inşa edildiği hakkındaki efsaneyi anlatıyorlar. Kalenin yapılışına ait zaman konusunda konunun uzmanları muhakkak gerekli bilimsel incelemeleri yapacaktır. Kim ne derse desin gördüğümüz kalıntılar ve kullanılan malzeme en az 2000 yıllık bir yapıya ait gibi görünüyor.

Herakles ismi ilk telaffuz edildiğinde bize Zeus’ un oğlu Herkül’ü aklımıza getiriyor. Bu efsaneden dolayı olayı biraz bilenler Herkül’ ün burada yaşadığına inanıyor. Herkül bu köyde yaşadı mı bilmiyoruz ancak tarihi bulgular bizi yine bir eski yunan efsanesine sürüklüyor. Bölgenin Trakların egemenliğinde olduğu ve üst düzey yönetici veya Trak krallarının Eriklice köyünde konakladığına dair ciddi deliller var. 1912-13 Balkan Savaşları sırasında bölgeyi işgal eden Bulgar Ordusu ile birlikte bölgeye gelen ve amacının “ Kurtarılan topraklardaki tarihi eserleri kurtarmak ve düzenleyip Sofya müzesine taşımak “ olduğunu açıklayan Sofya Müzesi müdürü BOGDAN FİLOV’ un kitabı “ Balkan Savaşı Günlükleri veya bir diğer ismi Rumelinin Esaret Günleri 1912-13” resmi bulunan ve tamamı Sofya müzesine taşınan Trak Kralına ait Mezar bunun en resmi kanıtıdır.

Traklar’ın birlik oluşturamamasını iyi değerlendiren yunan kavimlerinden DOR’ lar Trak ları tarih sahnesinden silecek bir asimilasyon savaşı ile bu bölgeyi ele geçirirler. Dor’ ların bu politikası karşısında bir daha eski birlik ve güçlerine asla ulaşamayan Traklar tarih sahnesinden silinirler. Arkalarında Kral mezarlarını sakladıkları onlarca höyük bırakarak bugüne az da olsa bir kanıt bırakırlar. Ancak son kanıtlarda Bogdan Filov tarafından Sofya müzesine taşınınca bize sadece efsanelerle yetinmek kalır. Eriklice isminin Heraklice olarak anılmasına bir delil olarak Dor’ların efsane komutanı Heraklia’ nın bu bölgede hüküm sürdüğü ve kaleyi onun savunma amaçlı yaptığı tezi daha gerçekçidir. Yani bizim bildiğimiz Heraklia, Herkül değil Dor’ ların efsane komutanı Herakliadır. Ancak tarihi bulgular izlendiğinde Eriklice’nin stratejik konumundan dolayı önemli bir kontrol ve güvenlik merkezi olduğu açıktır.

Kaleden baktığımız manzara karşısında hayrete düşmemek mümkün değil. Sol tarafımızda Polos Kalesi, karşımızda Kırklareli Üniversitesi Kayalı Yerleşkesi ve yeni yapılan Cami, sağ tarafımızda ise Karakoç Keçi kalesi olanca güzelliği ile bizi selamlıyor. Umarın çok yakın bir zaman içinde Kırklareli Eriklice köyünün bu saklı cenneti herkes tarafından öğrenilir ve Kırklareli turizm alanlarına dahil edilir. Günlük olarak piknik yapılabilecek ve hatta hızla akan tertemiz derede rafting yapılabilecek alanlar mevcut.

Kale’ den dönüşümüzde mezarlık denilen bölümden geçiyoruz. Kapak kaya şeklindeki mezarlardan oldukça fazla. Mezarın iki yanına iki taş diklemesine konulmuş, üstü yine yassı bir taş ile kapanmış. Ancak mezarlık definecilerden nasibini almış ve acımasızca yağmalanıyor. Açılan mezarların üzerindeki ve yanlarındaki taşlar tamamen parçalanıp kırılmıştır.

Balkan Harbinde Polos Kalesinden başlayan bozgun, dağınık bir halde Eriklice üzerinden Kırklareli’ ne ulaşmaya çalışmış. 15 km lik yolda binlerce insan kaybı olmuş. Şiddetli yağan yağmurlardan bozulan yollar çamura saplanmış öküz arabaları ve askeri toplarla dolmuş. Panik içinde kaçan asker sivillerden önce Kırklareli’ ne ulaşmaya çalışmış. Halbuki Eriklice kalesinin bu bölgedeki stratejik önemi bilinse ve orada bir savunma hattı kurulup asker ve siviller Eriklice kalesinde toplansa idi Bulgar Ordusu kolay kolay Kırklareli’ ne giremezdi. Ancak bölgeyi tanımayan eğitimsiz subay ve askerlerle girişilen savaş tam bir felaket ile sonuçlanmıştır. Eriklice Kalesi savunma hattı olarak değerlense idi beklide savaşın kaderi değişir, tarih daha farklı yazılırdı. Bu savaş alanlarını hiç olmazsa bugün değerlendirelim, gençlerimize öğretelim. Tarih öğretmenleri tarih derslerinde Balkan Savaşlarını anlatırken öğrencilerini bu savaş alanlarına götürüp yaşananları yerinde anlattırsa o günü yaşayan öğrenciler hayatı boyunca Balkan harbini unutmaz.

Balkan Harbi sırasında kaybımız sadece yüz binlerce insan, yakılan yıkılan köyler değil, tarihi zenginliklerimizde yağmalanmıştır. Balkan Harbi sırasında Sofya Arkeoloji müdürü BOGDAN FİLOV başkanlığında bir arkeolog gurubu “ Trakya ve Makedonya bölgesinde arkeolojik ve etnografik materyallerin ortaya çıkarılması, derlenmesi ve korunması amacıyla” bilimsel geziye çıkarlar.  Edirne, Kırklareli, Pınarhisar ve Bulgar Ordusunun gittiği Çatalca hattına kadar bütün tarihi mekanları ve eserleri  incelemiş ve Sofya müzesine taşımışlardır. Kendi Hatıralarını anlattığı  “ Rumeli’ nin Esaret Günleri “ isimli kitabında kendi belirttiği gibi 7330 eser Sofya Müzesine kazandırılır. Bu eserlerin çoğu Kırklareli ve civarından giden eserlerdir. Bunların en önemlisi ise kitabın 32. sayfasında 6 kasım1912 tarihini taşıyan bir resimde belirtilen Eriklice Mezarıdır. Bu mezarın yerinde bugün yeller esiyor ama içinden çıkan önemli eserler Sofya müzesinin zengin koleksiyonunu oluşturuyor.

6 Kasım 1912 gününü Bogdan Filov’ un günlüğünden beraber okuyalım. “ Dün kahvede eski Yunan konsolosundan Kırklareli’ nin Bizans çağında Karpodaimon adını taşıdığını öğrendik. ( her türlü meyvenin yetiştiği yer ). Saat 11.de Sofya’ dan gazeteci Penyo Daskalov ve Mateev ile birlikte Bulgaristan hattına ve RAKLİTSA ( Eriklice ) köyü’ ne gittik. Köyde bir antik mezar ve birkaç kilise bulduk, dolayısıyla köyün epeyce eski olduğu anlaşılıyor. Mezar, yuvarlak ve yaklaşık aşağıda belirtilen ölçülerde ; Giriş 1 metre genişliğinde ve 2 metre uzunluğunda,çapı 3,5 m, içi 3,5 m kadar yüksek. Tabaka tabaka yerleştirilmiş yontma taştan yapılmış ve her tabaka bir alttakinden biraz daha dışa çıkıyor. Taşlar sadece iç tarafta ve dış yüzeyde düzgün bir şekilde yontulmuş. Mezar Bulgariya hattının kuzey doğusunda bulunuyor, ama yaklaşık 20 yıl önce (1892), hat yapılırken kazılan bir höyükteymiş. Eriklice köyü yaklaşık  60 haneden oluşuyor, köyün yarısını Türkler ateşe vermiş. AZİZ İLİYA Kilisesi de yakılmış. Daha önceleri 3 kilise varmış. Yıkılmış olan AZİZ KONSTANTİN ( önünde şimdi okul bulunuyor, sadece sunak apsisi okul avlusunun içinde korunmuş) .AZİZ PETKA ( ayazma) ve AZİZE EFOTİDA. Aziz İliya’ nın üst kısmındaki bağlarda çok kiremit çıkıyormuş. Köylüler eski kentin burada bulunduğunu  ve bu yerin Kırkkılise adını taşıdığını söylüyorlar.”

Bogdan Filov’ un günlüklerinde bahsettiği mezar aslında Kırklareli’ nin kültür envanterinde kayıtlı Eriklice köyünde bulunan 3 höyükten bir tanesidir. Trak Kralına ait olduğu tahmin edilen höyük Bulgar arkeologlarca açılmış, içinden çıkan önemli tarihi eserler Sofya müzesine taşınmıştır. Bulgar arkeologların götüremediği, ancak Bogdan Filov’ un fotoğrafında görülen taşların bir kısmı ise bugün Eriklice’ de bir evin avlusunu oluşturmaktadır. Gidip kendisi ile görüştüğümüz hane sahibi taşları nereden ve hangi şartlarda getirdiğini bize anlattı, izni ile bizde fotoğrafladık. Belki ileride bu işin uzmanı sanat tarihçileri ilgilenirse elinde fotoğraflı belge olarak kullanabilir. Taşların alındığı yer ise tam olarak Bogdan Filov’ u kitabında belirttiği yeri doğruluyor.

Şahit olduğumuz bir diğer anı ise yine taşlar ile ilgili. Taşları taşıyan kişi taşları taşıdığı yerin bir yol olduğunu ve Taş Tabya’ nın alt kısmından geçerek Kırklareli’ ne girdiğini söylüyor. Anlattığı yoldan gittiğimizde ise bizi tarih kitaplarında adı geçen ünlü Roma yoluna çıkarıyor. Roma yolunun o yıllarda döşenen taşları bugün bir havlunun duvarlarına dizilmiş tarihin derinliklerinden çıkacağı günü bekliyor.

Roma yolunda Kırklareli’ ne doğru baktığımızda Taş Tabyalar bütün haşmeti ile karşımızda duruyor. Tuna Nehrinin karşı tarafından Estergon Kalesini izliyormuşuz gibi bir hisse kapılıyor insan. Taş Tabyalar Balkan Savaşının en kanlı çarpışmalarının geçtiği yer. Büyük bir Bulgar birliğine karşı Taş Tabya’ yı ve Kırklareli’ ni savunan ve son nefesine kadar düşmanı tabyalara sokmayan Balkan Savaşının isimsiz kahramanı Niğdeli Ethem Onbaşı sanki karşıdan bize bakıyor. İnsan bu manzara karşısında Taş Tabya’ nın ve Kırklareli’ nin nasıl düştüğüne inanamıyor. Tek bir kahraman yüzlerce askeri durdurdu ise diğer askerler nerdeydi diye sorarsanız onlar sivillerden önce Kırklareli’ ni bırakıp İstanbul’ a doğru kaçıyorlardı. Ethem Onbaşının yanında bir manga daha kahraman olsa idi belki Taş Tabya ve Kırklareli düşmez, binlerce insan katledilmez ve tarihimize kara bir sayfa olarak geçen Balkan Bozgun’ u yaşanmazdı. Ruhun şad olsun Niğdeli Ethem Onbaşı ve onunla beraber şehit olan arkadaşları.

Köy’e ilk girdiğimizde muhtar Güngör Dinçkan’ nı yanında misafirleri ile birlikte bulmuştuk. Misafirler Yoğuntaş Köyü Yağmur duasından dönen Yörük Bayır köyünden Selahattin Yılmaz, İlyas Tikencili, Naci Tikencili ve Kanber Karagöz idi. Soy isim Tikencili dikkatimizi çekince”  Bulgaristan’ ın Tikenlik köyünden mi dedeler” diye sorduk. Tam isabet dedeler Tikenlik köyünden geliyormuş. Tikenlik köyü de o yörenin Bektaşi köylerindendir. İnşallah Yörük Bayır köyüne gidince bu sohbetimize orada devam edeceğiz.

Devamı bir sonraki sayımızda…