Kocayazı Köyü

Yıldız Dağları’nın güney eteğine kurulmuş muhteşem manzaraları ile insanı büyüleyen bir köyümüzdür. Kırklareli iline 35 km, Kofçaz ilçesine 9 km uzaklıktadır.

Zengin su kaynakları, her tarafı geniş yapraklı meşe ve kayın ormanlarla çevrilidir. Ormanlarında her türlü av hayvanı barınmakta olup, avcıların ilgisini çeker.. eşi bulunmaz güzellikte kır çiçekleri her bahar muhteşem kokuları ve doğal güzellikleri ile insanı büyülemektedir.. Kiraz Bayır mevkiinin nefis kekik otu ile dolu olması arıcılık için ideal bir mekandır. Değirmendere mevkiinde yakın bir zamana kadar etraf köylerin tüm un ihtiyaçlarını karşılayan değirmenler vardı. Elektrikli değirmenlerin devreye girmesi ile un, ekmek gibi gıdaların hazır alınmaya başlanmasıyla tüm bu değirmenler yıkılmıştır. . Değirmendere başındaki su kaynaklarının içme suyu olarak kullanılmaya başlanması ile Değirmendere’nin suyunu oldukça azalmış ve dere etrafına ekilen biber, domates, sırık fasulyesi artık ekilmez olmuştur.

 

Köy bugün POMAK KÖY’ ü olarak bilinir. Ancak Pomakların köye gelişi biraz maceralı olmuştur. Pomakların, Trakya topraklarına geliş hikayesi her ne kadar halk arasında 93 harbi diye bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşına dayanmakta ise de Pomakların Kocayazı köyüne gelişi 1912-1913 yıllarına dayanır.

Köy,1908-1909 yıllarına kadar KOFÇAĞIZ NAHİYESİ adı ile kayıtlarda bulunan bir Bulgar köyüdür. Köyde 350 hane civarında Osmanlı vatandaşı Bulgar yaşamaktadır. Balkanlarda ki karışıklıktan bıkan Boşnaklar bir yaşam güvencesi olarak gördükleri İstanbul’ a yakın Trakya topraklarına gelmeye başlamıştır. Balkanlarda ki karışıklıklar büyük bir savaşın ayak seslerini hissettirmeye başlamıştır. Türk köylerini sürekli basarak insanları katleden Sırp-Yunan ve Bulgar çeteciler Balkanlar da Türk izlerini köyleri silerek yok etmeye başlamıştır. Bu köylülerin tahminleri zaman içinde doğru çıkmış ve 1. Balkan Harbi, ardından 1. Dünya Savaşlarında Rumeli de inanılmaz bir Türk soykırımı yaşanmıştır.

2.Balkan Harbinde Trakya tekrar Türk egemenliğine geçince yaşananlardan tedirgin olan Bulgar köylüleri ayni soykırımı yaşamamak için köylerini terk ederek yeni çizilen Türk-Bulgar sınırının tarafına geçip yaşam garantisi elde edebilmişlerdir. Gerçi gidişlerinde yüzlerce yıldır birlikte yaşadıkları köylüleri komşularına kötü bir davranışta bulunmasalar da, savaş ve politika insanları yerlerinden köylerinden etmiştir.

Bulgarlar ve arkasından Boşnaklar da köyü terk edince köyde yaşam kalmaz ve nahiye müdürü ile karakol komutanı Keşirlik köyüne inmek zorunda kalırlar. İşte bu olay ile birlikte Kofçaz Nahiyesinin kaderi yeniden yazılmaya başlar. Resmi ismi Kofçaz Nahiyesi olmasına rağmen devletin teşkilatları artık Keşirlik köyündedir.

1913 yılında Bulgaristan Gorna Cuma ( Yukarı Cuma veya resmi kayıtlara göre Cuma-i Bala) Kasabasından gelen Pomaklar önce Pınarhisar Kaynarca’ da ikamet ederler. Yapacak hiçbir işi olamayan, yemek için bir geliri olmayan Pomaklar aç kalınca Kaynarca Papazının ineğini keserler. Papaz Pomakları şikayet edince Kaymakam emri ile bugün Armut veren Köyü olarak bilinen eski ismi Paspala Köyüne sürgün edilirler. Ancak Pomaklar orayı beğenmezler. Yaşam için acil yiyecek bir şeyler gereklidir. Tarla ekip hasat beklemeye dayanacak ne güçleri kalmıştır, ne de zamanları vardır. Ekmek lazım, ama bu gece lazım Aç karınla geçen geceler bilhassa çocuklar için bitmek bilmez.

Dereköy kaymakamının emri ile Bulgarların ve Boşnakların bıraktığı ve tamamen boşalan Kofçaz nahiyesine gelirler. Köyün adı Kofçaz Nahiyesi ama Kaymakam ve karakol komutanı şehre yakın olduğu için Keşirlik köyündedir. Bu çelişkili durum 1958 yılına kadar devam eder.

Pomakların yazısı yazılmıştır bir defa. Tam Anavatan’ a yerleştik artık güvencedeyiz hayatımızı yeniden kuralım dedikleri sırada 1. Dünya Savaşı ve ardında 1920 yılında Trakya’ nın Yunanlılarca işgali ile başlayan işgal günleri.2 yıl süren Yunan işgalinden sonra başlayan Kurtuluş Savaşı sona erince Yunanlılar Trakya’ yı boşaltmak zorunda kalır. Yunanlılar çekilirken köyün yetişkin erkeklerini esir olarak, köyün ürettikleri buğday ve hububatı, küçük-büyük baş ne kadar alabildilerse canlı hayvanı da savaş ganimeti olarak yanlarında götürürler. Esirlerin bir kısmı yeni çizilen sınır hattı Enez- Midye hattında bırakılır, bir kısmı da savaş esirleri takası için Yunanistan’ a götürülür. Esir takası sonunda gemi ile İzmir’ e gelen savaş esirlerini Mareşal Fevzi Çakmak karşılar. Fevzi Çakmak esirlere sorar “ Yunanlılar size iyi davrandı mı, iyi baktı mı ?” Cevabı herkes bilmektedir elbette. Bunun üzerine Mareşal Çakmak “ Bakmazlar tabii, köpeğine kadar kırılalım ama düşmana asla teslim olmayalım” sözünü burada söyler.

Bugünlere doğru gelmeye başladığımızda 1958 yılında Nahiye Müdürlüklerinin Kazaya dönüşmesi için çalışmalar başlar. Kofçaz Kırklareli İlinin bir ilçesi olarak kayıtlara geçecektir. Ancak yer konusunda itilaf başlar. Kaza ile birlikte devletin bazı olanakları da gelecektir. Kofçazlılar nahiyelerini kaza olarak geri istemektedir. Keşirlikli’ ler de orada kalmasını istemektedir. Köy kahvesinde görüştüğümüz köylüler konunun yanlış bilindiğini, bu vesile ile yıllardır süren bu yanlışlığın düzeltilmesini istediler. Bizler kamuoyunda anlatılanlar kadar bildiğimiz kadarı ile Kofçaz Pomaklarının köylerinin kaza olmasını istemediğini ve hatta ilginç bir iddia ile “ Kofçaz köylüleri, bizim hanımlar tezek kokar, Kazaya gelecek olan memur hanımları ise parfüm kokacağı için ileride hoş olmayan durumlar yaşanacaktır” diyerek kazayı istemedikleri bilinir. Fakat işin aslının öyle olmadığını yıllar sonra öğrendik.

İki köy arasında anlaşmazlık büyür. Daha sonra Kırklareli Milletvekili olacak olan Avukat Abdurrahman Altuğ konuyu yargıya taşır, şehirde ilgili yerlere protestolar yapılır. Neticede köyler arasında referandum niteliğinde bir oylama yapılır ve ulaşım şartları daha uygun olan Keşirlik köyü KOFÇAZ KAZASI, Kofçaz nahiyesi de KOCAYAZI KÖYÜ olur.

Köyde önemli bir hatıra olarak  2. Dünya Savaşı sırasında Trakya birliklerini denetlemeye gelen İsmet İnönü’ nün 46. Tümen askerlerini ziyaret için köye gelmesidir. 46.Tümen karargahından köy okuluna kadar yürüyerek geldiği yol hala onun izlerini taşımakta ve köylülerce anılmaktadır. 2. Dünya Savaşının en kanlı günlerinde Alman orduları Bulgaristan’ a girmiş ve sınırlarımızı tehdit etmeye başlamıştır. Almanların her an Türkiye’ ye saldıracağı korkusu ile sınır boylarındaki köyler boşaltılıp askeri birlikler yerleşmiştir. Ancak Plevne’ den geri çekilmekle neler yaşandığını ve nasıl kanlı kıyımlar yaşandığını bilen Pomaklar “ gidecek başka yerimiz yok, değil Alman Ordusu dünya gelse köyümüzden ayrılmayız ve son köpeğimiz bile kırılana kadar savaşırız”  diyerek köyü boşaltmazlar. İsmet İnönü ve 46.Tümen komutanı dahi Pomakları ikna edemez. “ ASAM POMAK-İNADIM İNAT”

Kofçaz isminin nereden geldiği ve ne anlama geldiği konusunda kesin bir bilgi yok. Aksi ispatlanana ve belgelenene kadar varsayımlar gündemde kalacak. Trabzon’ un Of ilçesi köylerinde az sayıda Rum kalmıştır. Bu insanların konuştuğu dile Rumca ( kofça) denmektedir. Dinleri Hıristiyan, dilleri Türkçe olan bu insanların farklılığını ortaya koymak üzere üretilmiş bir kelime olabilir. Ayni olay Pomaklar için de geçerlidir. Kendileri Müslüman fakat dilleri Slav dillerinden Bulgarcaya yakın Pomakçadır. Burada önemli bir konuya daha değinmek gerekmektedir. Pomakça’ nın slav dil kategorisine sokulması eksik bir bilgidir. Hüseyin Batuş’ un Pomak tarihini anlatan özel defterinden öğreniyoruz ki, Pomakçanın % 40 oranında orta asya dil guruplarından KIPÇAKÇA, % 30 oranında Peçenekçe kelimeler bulunduruyor.  Bu önemli bilgiyi de notlarımız arasına düşmemiz gerekiyor. Bu sebeple Pomakları paylaşamayız. Müslüman oldukları için bize göre Türk sayılırlar, Pomakça konuştukları için Bulgarlara göre Bulgar sayılırlar, iki arada bir derede misali.

Bulgarların kendi aralarında marş haline getirdikleri bir tekerlemede;

-Arş arş Lozangrad’ ye marş

-Lozengrad na gore karnaştu KOFÇE”     Lozengrad üzerinde bulunan Kofçe’ den bahsetmektedir. Bulgarların Kofçe, dediğine biz Kofça demiş olabiliriz.

Kofçaz ismini ve nahiyesini Keşirlik köyüne kaptırınca “ KOCAYAZI” ismi ile yetinmek zorunda kalır. Burada da yine bir boşluk veya terslik vardır. “Yazı” kelime anlamı olarak birkaç değişik mana ifade eder.

– yazı, ifadeleri kelimelerle anlatma

– yazı, kader, yazılmış beklenen gelecek

– düzlük, ova

değişik birkaç anlamda kullanılabilir. Kelimeyi cümlenin içinde kullandığın şekle göre mana alabilir. Burada Kocayazı köyü için en uygunu ne derseniz eğer,

1- etrafı ormanlarla, derelerle çevrili bir yere “ova-düzlük” anlamına gelecek bir isim vermek ne kadar doğru bilemeyiz.

2- “yazı” kader olarak alacak olursak eğer, yaşananlara ve insanların nerelerden neden geldiğine bakacak olursak gerçekten kaderlerine yazılmış kocaman bir yazı veya yazgı olduğunu anlayabiliriz.

Neyse biz fazla kurcalamayalım, köye bu ismi verenlerin bir bildiği vardı elbette. Bize anlamlı bir mesaj göndermişler ama biz hala anlamamakta direniyoruz.

Köye ziyaretimizi köyün eski sakinlerinden kamyonculuk ve tüccarlık yapan HÜSEYİN BATUŞ ve, köyün ilk üniversite tahsilini yapan Orman Mühendisi İHSAN KAZAN ile birlikte gerçekleştirdik.

İhsan Kazan köyün sembolü olmuş bir isim. Köyde, ilk üniversite tahsili yapan kişi. Başarılı olunca köy çocuklarına iyi bir model olmuş ve köyden üniversite tahsili yapan birçok genç yetişmiş. İhsan Kazan ayni zamanda ilkeli ve dürüst siyasetin sembolü. CHP Kırklareli İl Başkanlığı süresinde yaptıkları ile il siyasetine damgasını vurmuştur. Köyün bir sembolü gibidir. Köy kahvesinde Atatürk posteri yanında asılan CHP İl Başkanı- İHSAN KAZAN posteri o günlerin anısını yaşatmaktadır.  İhsan Kazan’ ın oğlu Volkan Kazan İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirip başarılı bir avukat olarak Kırklareli barosunda görev yapmaktadır.

İhsan Kazan ekolünü ZİYA KILIÇ devam ettirmiş ve İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) elektrik mühendisi olarak mezun olmuştur. Kırklareli’ nde elektrik mühendisi olarak serbest çalışmaktadır. Kardeşi Fikret Kılıç ise inşaat müteahhidi olarak ilimizde birçok başarılı projeye imza atmıştır.

Köy kahvesinde pide-Kırk Kimse Hardaliye ve Koza pastanesinin meşhur tulumba tatlısından oluşan öğle yemeği menüsünü kahvede bulunanlarla paylaştıktan sonra sohbetimize üreticilerle devam ettik

Üretici RASİM ATLI ; Köyümüzün tarım yapılabilecek 2000 dönüm civarında toprağı var. Bu miktar 120 hane olan köyümüzü beslemeye yetmiyor. Ayrıca verim oranı çok düşük, dekar başına 180 kg buğday aldık ki, bu rakam masraflarımızı bile karşılamaya yetmiyor. Tohumluk olarak kullanılan buğday üçüncü yılda kalitesini kaybedip, çavdar cinsi bir buğdaya dönüşüyor. İki yılda bir tohum değiştirmek zorundayız.  Bu olay bize oldukça pahalıya gelmeye başladı, ayrıca gübresi, sürmesi, mazotu vs. klasik çiftçi sorunlarımızı burada daha yoğun yaşıyoruz.

Büyük baş hayvan yetiştiricisi ÖMER KILIÇ;

“50 baş hayvan bakıyorum. Hayvanlar mı beni bakıyor ben mi onları anlayamadım. Aldığımız süt parası ödediğimiz yem parasını karşılamıyor. Her geçen gün eksiye gidiyoruz, bu nasıl kader, nasıl üreticilik anlayamıyoruz.”

Ömer Kılıç’ın dediklerini biz köyü fotoğraflamak için gezerken anladık galiba. Köy meydanında 42 plakalı bir Tır Konya’ dan gelen PANCAR KÜSPESİ’ ni boşaltıyordu. Düşünebiliyor musunuz, bir zamanlar kendi hayvan yemini köyünde karşılayan üretici şimdi Konya’ dan pancar küspesi almak zorunda kalıyor. 1000 km yoldan gelen yem ile besicilik yapıp para kazanmak mümkün mü? Ayrıca bir zamanlar bu bölgede pancar ekimi de yapılıyormuş. Köylü ürettiği pancardan pekmezini, turşusunu yaptıktan sonra kalanı hayvanlarına yem olarak yediriyormuş.

Üretici Hüseyin Ceviz : Artık dayanacak gücümüz kalmadı. Her yıl zarar. Her geçen gün eriyoruz. Kazançtan vazgeçtik hayvanlarımızı ve kendimizi besleme savaşı veriyoruz. Bu kadar strese dayanamadığım için hayvanlarımı satmak zorunda kaldım. Gücüm ancak kendimi beslemeye yetiyor artık.

Bu çarpık durumda kabahat kimde acaba ? Köylüde mi, köylüyü üretemez hale getiren yanlış tarım politikalarında mı ? Buyurun siz karar verin.

Köy etrafını çeviren su kaynaklarından dolayı bölgenin değirmen merkezi olmuş. Bilinen 8 adet değirmen civar köylerin de ihtiyacını karşılıyormuş. Keşirlik’ ten gelen köylülerin geçmek zorunda olduğu meşhur “ EŞEK DURDURAN KAYASI” hikayesi işte bu değirmenler yolu üzerinde yaşanmış. Köylü, kendi yemeklik un ihtiyacını, hayvanların yem ihtiyacını bu değirmenler vasıtasıyla sağlıyormuş. Değirmenler çalışamaz duruma gelince veya getirilince her şey tersine dönmüş. Sofralara ekmek, kasabadan, hayvanlara yem Konya’ dan gelir olmuş. Değirmenler ise hatıralarda kalmış, anekdotları anlatılır olmuş. Değirmencilerle ilgili bir çok anekdot var ama en meşhuru 1960 lı yılarda yaşanan SACİT ATMACA’ nın kitabında yazdığı “ çocuğu olmayan kadınların göbeğine kaplumbağa kanı ile yazı yazan değirmenci” hikayesi hala anılarda tazelenir.

Değirmenler sadece un öğütmekle kalmamış. Bölgenin meşhur ŞAYAK dokuma kumaşları da bu bölgede kurulu dolaplardan üretiliyormuş. Bölgeye bunun için DOLAPDERE denmektedir. Pomakların meşhur ŞAYAK pantalon ve çeketleri, yazın serin tutan, kışın ise sıcak tutan klima gibi özelliklerinden dolayı bölgede tercih edilen bir giysi imiş. Atatürk 1930 yılında Kırklareli’ ni ziyaret ettiğinde kendisine ikram edilen hardaliye yi çok beğendiğini ve “ hardaliyeyi milli içecek haline getiriniz “ vasiyetinin yanında çok önemli bir tavsiyesi daha vardır ki bu unutulup gitmiştir. Kendisine bir şayak ceket hediye edilir ve şayak hakkında Atatürk’ e bilgi verilir. Atatürk böyle bir kumaştan takım elbise ısmarlar ve parasını peşin öder. Elbisesi daha sonra Ankara’ ya gönderilir. Atatürk şayak kumaş üretimine önem verilmesini ister. En az hardaliye kadar önem verilmesini ister. Atatürk’ ün bu vasiyeti 1990 lı yıllara kadar yaşatılır. Ancak son şayak terzisi “ HÜSEYİN KANCAN” çalışamaz duruma gelince şayak kumaş dikecek terzi kalmaz ve Kırklareli’ nde şayak üretimi son bulur. Bugün masamızda hardaliye vardı ama, şayak kumaştan elbise giymiş bir tek köylü yoktu.

Değirmenlerin yok olması bir önemli geleneğin de yok olmasına sebep olmuş. Pomak sofrasının meşhur yemeği “KAÇAMAK” sofralardaki yerini diğer yiyeceklere terk etmek zorunda kalmış. Mısır unundan yapılan ve üzerine tereyağı ve pekmez dökülen Pomak sofralarının milli yemeği kaçamak, yapılan haksızlıklara ve yaşanan yanlışlıklara kızıp ormanın derinliklerinde mısır tarlalarının arasında kaybolup gitmiştir. Birilerinin onu oradan çıkarıp sofralarımıza kazandırması gerekir.

Eğer bugünlere doğru gelmeye başlarsak, şayak kumaş gitmiş, değirmenler gitmiş, kaçamak bile gitmiş peki yerlerine neler gelmiş derseniz eğer, bugün Kocayazı köyünün etrafını rüzgar santralleri kurulmaya başlanmış diyebiliriz. Rüzgar santralleri ile ilgili olumlu anlatımların yanında Karaburun’ da yaşanan olumsuzluklar sıralanırsa 5-10 yıl içinde ayni olumsuz olayları yaşayacak olan Pomaklar o santralleri kökünden söküp atarlar diye düşünüyorum. Çünkü ben rüzgar santrallerini, İzmir Karaburun’ da, Macaristan ve Finlandiya’ da gördüm. Olumsuz yönleri olumlu yönlerinden fazla. Kocayazı Pomakları Karaburun köylüleri gibi pervanelerin dönüş yönü ve hızına göre kafalarını sallamazlar bilesiniz.

Bölgede bu yıl doğal afet diye nitelendirilen bir olumsuz olay yaşanmış. Bulgaristan üzerinden gelen yağmur bulutları ile birlikte çamur ve asit yağmış tarlaların, bağların ve meyve ağaçlarının üzerine. Bulgaristan’ ı da etkileyen bu asit yağmurları Kofçaz, Kırklareli ve Deveçatak- Kızılcıkdere köylerine kadar etkisini göstermiştir. Yüzlerce dönüm bağdan bir kg dahi üzüm alınamamıştır.

Daha sonra muhtarın köye yeni geldiğini öğrendik ve köy kahvesinde kendisini ziyaret ettik. Her türlü olumsuzluğa rağmen köyde bazı çalışmalar yapıldığını, en azından köylünün kışın çamurdan kurtulması için köy meydanı ve yolların parke kilit taşı döşendiğini anlattı. Köy kahvesinde CHP İl Başkanı İhsan Kazan’ ın büyük boy bir resmi dikkatimizi çekti. Kahve biraz kalabalık olunca yağan yağmura rağmen birkaç kişi dışarı çıktı. Resim çekilmek için kahvede 8 kişi kaldı. Nedenini sorduğumuzda, meşhur hikaye “ DOKUZ POMAK BİR HÜKÜMAT”  Ricamız üzerine bir kişi daha içeri geldi, dokuzu tamamladık ama, hükümatı kurmaya zamanımız kalmadı.

FERMAN PADİŞAHIN, DAĞLAR BİZİMDİR

TİMRAŞ POMAK CUMHURİYETİ ( 1878-1896)

Kocayazı köyünü ve köylülerin köye gelişi ve yaşamları ile ilgili kısa bir özet yaptık ve köyün tarihi ile ilgili özet bilgiler sunduk. Peki, bu insanlar yüzlerce yıldır yaşadıkları toprakları ( Ağaç denizi diye bilinen Deliorman, Ölümsüzler Ülkesi veya ölmek istemeyen insanlar ülkesi, Doğa cenneti Rodop Dağları) neden bırakıp Trakya’ nın bir köşesine sıkıştılar merak ettiniz mi?

Gelişlerini 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ve 1912 Balkan savaşlarına bağladığımızı ve Trakya’da ki yaşamlarının-  zorunlu yaşamlarının- bu tarihlerden sonra başladığını dinledik. Pomakların buralara gelişleri kolay olmadı elbette. Savaşlar ve savaşlarda yaşanan kıyım ve yağmalardan kurtulabilenler, arkada acı hatıralarını bırakarak buralara ulaşabildi ancak.

Halk arasında 93 Harbi diye bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Plevne’ yi muhafaza ve müdafaa eden Gazi Osman Paşa, savaşın devam ettiği sıralarda Osmanlı Sarayı’ na haber iletip, “ İstanbul’ un savunması Tuna Nehrinden başlar, Rus Ordusunu burada durduramaz isek, Rus Ordusunun önünde İstanbul’ a kadar hiçbir engel kalmaz. Rus Ordusu İstanbul kapılarına dayanır ve geçtiği yerlerde yüzbinlerce sivil insan katledilir” dediğinde ve küçük bir yardım kuvveti ile bu Orduyu durduracağını söylediğinde Osmanlı Sarayındaki savaş alanı görmemiş, göğüsleri birbirlerine hediye ettiği teneke parçaları ile dolu generaller ve Padişahın yalakaları

Bu Osman Paşa var ya, Plevne’ den kahraman olarak dönerse maazallah saltanatınıza göz diker” diyerek Osman Paşa’ ya yardımı engelledikleri yazılır tarih kitaplarında.

Osman Paşa dirense de, Tuna Nehri akmam diyerek şarkılarda seslense de, Gazi Osman Paşa’ nın sesine İstanbul’ dan olumlu bir cevap gelmez. Gazi Osman Paşa son ana kadar savaşır, Tuna nehri bu kadar kahpelik ve siyaset oyunundan bıkar, akmam demekten vazgeçer ve tarihin akışına doğru akmaya başlar. Beklenen olmuştur. Rus Orduları kısa süre içinde İstanbul-Yeşilköy kapılarına dayanır. Yüzlerce köy yakılıp yıkılır, haritadan silinir. 130 bin kadına tecavüz edilir ve öldürülür. Yüz binlerce insan evlerinden, köylerinden ve canlarından olur. Gazi Osman Paşa’ nın dediği olmuştur. Rus Ordusu İstanbul kapılarında İmparatorluktan en büyük payı kapmak için beklemektedir.

Küçük siyasi çıkarlar ve koltuk sevdası uğruna kocaman bir ülke paramparça edilmektedir. Rus Ordu komutanı bu savaşın gerçek galibi, ülkesi ve insanlarının onuru için savaşan gerçek bir asker, savaş kahramanı Gazi Osman Paşa’ ya gerekli ilgi ve saygıyı göstererek onu bir savaş esiri gibi değil, gerçek bir savaş kahramanı gibi İstanbul’ a yolcu eder. Osmanlı Padişah’ ı kendi tahtını kurtarma uğruna bütün Balkanları feda etmiştir.

Bir ülkeye işgal ordusu girdiğinde yaşanması gerekenler yaşanmaya başlar, tarihi kaynakların yazdığına göre tam bir soykırım yaşanır. Osmanlı Padişahı Pomakları ve Gazi Osman Paşa’ yı satar ama, gel gör ki Pomaklar yaşamaya and içmiştir artık.

“FERMAN PADİŞAHINSA- DAĞLAR BİZİMDİR “ diyerek Rodop Dağlarında kendi hükümet ve devletlerini kurarlar. Pomak Timraş Cumhuriyeti’ nin kuruluş öyküsü gelecek sayımızda…

Justın McCarthy’nin de “Ölüm ve Sürgün” isimli eserinde belirttiği gibi 93 Harbi bir “Irklar ve Yok Etme Savaşı” şeklinde gerçekleşmiş ve savaşın bedelini sivil halk ödemiştir”