Korktuğun an, kaybettiğin an’dır

582

Salvador – Struma gemileri ve Çuval Olayı

Dini ve aile terbiyemiz gereği hep korku ağırlıklı bir eğitim aldık. Önce ana-baba korkusu, büyüklerin korkusu, okula başladık öğretmen korkusu, dini eğitim almaya başladık ALLAH korkusu.

İçimize işlenen korku figürü bir müddet sonra hayatımıza yön veren önemli bir faktör oldu.

Hayatı korku eğitimi ile yönlenen insanlar bir müddet sonra yönetici mevkilere gelip, devleti ve toplumları yönetmeye başlayınca içlerine sinen bu korku faktöründen kurtulamadılar. Korktukları devlet büyüğü figürünün, bir müddet sonra kendi bünyelerinde olduğunun farkına varamadan görevleri devam etti. Özel hayatımız ve toplum hayatımız korku modeli içinde ilerledi. Yemeğe katılan baharat ve tuz gibi, biraz sevgi ve saygı katılsa idi her şey daha güzel olurdu belki. Fakat biz korkuyu içimize öyle sindirmişiz ki, korkusuz yaşamı düşünemez olmuşuz. Saygı ile korku arasındaki ince çizgiyi çizemeden, korkunun sebeplerini anlayamadan sevgisiz saygısız ve hatta kin ve nefrete dönüşen bir yaşam tarzı hayatımıza yön vermeye başlamış. Hatta bazı büyüklerimiz bize korkuyu anlatırken kinimizi unutmamamızı öğütlemişlerdir.

Bir müddet sonra ne kadar korkutursak o kadar çok saygı duyacağımızı zannetmeye başladık. Halbuki sevginin güçlendirdiği saygının yerini hiçbir gücün dolduramayacağını ya hiç öğrenemedik, ya da biraz geç kaldık.

Cumhuriyeti kuran kuşaklar büyük bir mücadele sürecinden geçerek, dağılmış ve düşmanlarca her tarafı işgal edilerek istila edilmiş bir coğrafyada hür ve bağımsız bir vatan için korkusuzca mücadele ettiler. Korkmanın kötülüklerden ve felaketlerden kurtulmanın çözümü olmadığını çok acı kayıplar vererek öğrendiler. Yeniden kurdukları hür ve bağımsız Türkiye Cumhuriyetinde korkunun ve hurafelerin yeri olmadığını bütün dünyaya ilan ettiler. Korkusuz insanların yaşadığı hür ve bağımsız bir ülke üzerinde hesabı olanlara da aslında kuvvetli bir mesaj verdiler.

1923-1938 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti, Dünya’ da dostluğuna saygı duyulan, düşmanlığını kazanmaktan korku duyulan, ülkesinde ve dünya’ da barış isteyen ve bunun için korkusuzca savaşmayı ve ölmeyi göze alan yiğit insanların yaşadığı bir ülke olarak kabul edildi. Ancak 10.Kasım 1938 tarihinde Atatürk’ ün ölümünden sonra değişen dünya dengeleri insanlığı büyük bir savaşın eşiğine doğru sürüklemeye başladı. Ekonomi devrimini tamamlamış, teknolojik üstünlüğü ile komşularını tehdit etmeye başlamış Almanya ve 1914 devrimi ile gittikçe güçlenen bir rejim haline gelen komunizm’ in hakim olduğu Sovyet Rusya Dünya Barışı’ nı tehdit etmeye başladı. Almanya teknolojik üstünlüğünü kullanarak komşularını birer birer yutmaya başladı. 1941 yılında savaş kapımıza dayanana kadar tarafsız ve saygı duyulan bir ülke idik. 1941 yılında batı sınırımız Alman, kuzey ve doğu sınırlarımız Rus tehdidi altında kalınca içimize korku girmeye başladı. Korkulan ve tarafsızlığına saygı duyulan Türkiye’ nin dostluğunu kazanmak için savaşan taraflar arasında yaşanan diplomasi savaşı bizim gücümüzü zayıflatmaya ve yöneticilerimizi korkutmaya başladı.

STRUMA OLAYI VE KORKMAYA BAŞLADIĞIMIZ OLAYLAR

Korktuğumuz an ve kaybetmeye başladığımız an işte o andı. 1941 aralık ayının 15 inde Sarayburnu açıklarına demirleyen STRUMA isimli bir yolcu gemisi Romanya’ da Alman zulmünden kaçarak Filistin’ e doğru bir yolculuğa çıkan 769 Yahudi yolcuyu taşıyordu. Yolcular hür, bağımsız ve korkusuz Türkiye Cumhuriyeti topraklarına girdiği andan itibaren bizim misafirlerimiz sayılıyordu, törelerimiz gereği. Ancak emperyalist güçlerin yarattığı korku bizi öyle etkilemişti ki ne töremiz kaldı, ne devlet saygınlığımız. Korkumuza yenildiğimiz gün saygınlığımızın gittiği gün oldu. 769 silahsız ve günahsız insan savaştan kaçmanın bedelini canları ile ödediler. Struma gemisinin 24 Şubat 1942 tarihinde bir Sovyet denizaltısı tarafından Karadeniz sularına gömüldüğü an, Türkiye Cumhuriyeti’ nin bağımsızlığının sulara gömüldüğü andı.
Aslında korkunun başlangıcı 1940 yılında SALVADOR isimli bir yolcu gemisinin yine Romanya’ da Nazi zulmünden kaçan 219 yolcu ile Marmara’ nın sularına gömüldüğü an olması gerekirdi. Ancak insan kaybının az olması olayı Struma’ dan önemsiz kılıyordu. Struma’ da ölü sayısı 769 a çıkınca olayın vahameti anlaşılıyordu. Struma hakkında Zülfü LİVANELİ “ SERANAT”, Halit Kakınç “ STRUMA” isimli kitapları yazınca ve de ölü sayısı bakımından öne çıkınca Salvador ikinci planda kalıyordu. Hani insanın vicdanı elvermiyor ama keşke tam tersi olsa idi. O zaman Dünya olayın vahametini anlar ve diğer felaketler yaşanmazdı.

146 AZERİNİN SOVYETLERE TESLİM EDİLİŞİ

Korktuğumuz an işte o andı dedik ya, korkunun ecele faydası olmuyor işte. Bir defa korktuk ve taviz vermeye başladık. 1945 yılında savaş sona ermesine rağmen Sovyet tehditleri devam ediyordu. Almanya gibi ekonomik bir devi saf dışı bırakan Sovyet Rusya komşularına saldırıya geçer. Avrupa’ nın yarısını almak Sovyetlere yetmez, Kafkaslara Türk Cumhuriyetlerine saldırılar başlar. Azerbaycan’ a giren Rus kuvvetleri, sınırlarımıza sığınan 146 Azeri kardeşimizi geri ister. Tarih sahnesine çıkmış olan hiçbir Türk Devleti sınırlarına sığınan insanları düşmana geri vermemiştir. Bu insanların geri verilmesi demek bilerek ölüme gönderilmeleri, yani işlenecek cinayetlere katılmak demektir. Türk devletlerinin bazıları zaman içinde tarih sahnesinden silinmiştir, fakat arkalarında böyle bir acı ayıp bırakmamıştır. Biz maalesef Sovyet tehdidi karşısında, 146 Azeri kardeşimizi ölüme terk etmişiz. Sınırdan teslim edilen kardeşlerimiz, hemen orada Sovyet askerleri tarafından kurşuna dizilmişlerdir.

ASKERLERİMİZİN BAŞINA GEÇEN ÇUVAL

Sovyet tehdidinden korkup Nato’ ya güvenmemiz ve güvenliğimizi Nato’ ya emanet etmemiz, aslında teslimiyetimiz anlamına geliyordu. Geçen yıllar içinde birçok tatsız olay yaşadık, fakat hiç birisi askerlerimiz başına çuval geçirilmesi kadar onur kırıcı olmamıştır herhalde. Dost ve müttefik bildiğimiz Amerikalı bir komutan askerlerimizin başına çuvalı geçirdiği ve bu anı Dünya’ ya servis ettiği an, bilmiyorum nasıl ifade edilir, fakat hiç iyi bir görüntü değildi. ACABA O ASKERLERİMİZ, o anı yaşamamak için ölmeyi tercih edermiydi ? Fakat Ordumuzda kesin bir şekilde uygulanan emir- komuta zinciri sonucu herhalde verilen emri uyguladılar. Teslim oldukları an, her türlü kötü muameleye razı oldukları an olabilir mi acaba?

Mustafa Karaca – Sarantalı Köylüm