Kösedere Köyü – Karaburun – İzmir

114

İzmir İl Merkezine 90 Km, Karaburun-Mordoğan yolunun 10.km de kurulmuş şirin bir dağ köyüdür Kösedere.

Köydeki kalıntılara bakılırsa köyün tarihi Cenevizlilere kadar uzanıyor. Bunun kanıtı olarak Yukarıpınar çeşmesinin Cenevizlilerden kalma bir çeşme olduğu iddiasıdır. Gerçi çeşmenin başında bulunan köylüye çeşmenin tarihini sorduğunuzda en az 450-500 yıllık bir çeşme olduğunu söyler. Aradaki zaman farkı yılların ne kadar hızlı geçtiğine veya köylerimizin yazılı ve kayıtlı bir tarihlerinin olmamasına bağlayabiliriz. Sırtını Mimas Dağına dayamış olan bu köy sahilden uzak olmasını ise denizden gelecek korsanların yağmalama tehlikesine karşı bir tedbir olarak düşünülmüş olabilir.

Önce tarihi Mimas efsanesini anımsatalım biraz. Gerçi internet sayfalarında konu ile ilgili daha detaylı bilgiler okunabilir ama, biz yinede hatırlatalım. Hani o tanrılara karşı çıktığı için öldürülen, kalbi ve ciğerleri boşaltılıp içi eritilmiş demir ile doldurulan dev Mimas. Mitelojiden gelen rüzgar efsanesi buralarda hala yaşadığı için, kapitalizmin rüzgarı bile paraya çevirme başarısı olan “RES” Rüzgar santrallerinin yapıldığı Mimas Dağı.

Mimas

Bugün Karaburun Yarımadası olarak adlandırdığımız yöre, antik çağdan başlayarak birçok efsane, mitolojik hikaye ve söylencede yer alan “Mimas” adını eski Yunan mitolojisinden almaktadır.

Yeryüzü Tanrıcası GAİA, Titanlar ve birçok başka çocukları dışında, sayıları yüz civarında olduğu söylenen GİGANT’lar , yani DEVLER’i de dünyaya getirmişti. Gigant’lar Gaia ile annesini sayısız gebeliklerinden kurtarmak isteyen oğlu Chronos tarafından hadım yapılan Üranüs’ün yarasından toprağa akan kandan doğmuşlardı. En tanınmış Gigant Mimas’ tır.

Anne ve Babalarının tanrı olmalarına karşın, kendileri bir tanrı ve bir ölümlü tarafından aynı zamanda vurulduklarında öldürebiliyorlardı. Bazı Gigant’lar ise ancak kendi doğdukları topraklardan başka bir yerde öldürebiliyordu.

Gigant’lar Zeus ve Olimpus Tanrılarına karşı yeni ve amansız bir savaşı başlattılar. Olimpos Tanrıları ile Gigant’lar arasındaki bu savaşa, eski yazılarda GİGANTOMACHY (Gigant Savaşı) adı verilmiştir. Bütün tanrılar bir veya birkaç Gigant’ı öldürdüler. Bir gün çok tehlikeli bir Gigant olan Mimas, Zeus ve Athena’ya karşı savaşırken onları çok zor bir duruma sokmuştu. Bunu fark eden ateş ve demirci Tanrısı Hephaestus  hemen çelik, demir ve bakırı eriterek kızgın bir alışımı Mimas’ın üzerine fırlatıp onları kurtarmıştı. Mimas ise yanarak yere yuvarlandı. Bir daha asla canlanmasın diye Hephaestus onu Mimas Dağı’ nın altında gömerek sonsuza kadar orada kalmasını sağlamıştır.

Köyün yapısı dağ yamacında ve taşlık bir alan olduğu için tarım mümkün değil. Doğa buraya başka şeyler vermiş bu dezavantajı kapatmak için. Fazla sulama istemeyen zeytin ağaçları ve kuru bağcılığa uygun üzüm bağları, köylünün emeğinin karşılığını fazlası ile vermiş. Köyün bin dönüm civarındaki bağ alanlarında bağcılık yapılmış. Elde edilen üzümden şarap, pekmez, pestil, sirke gibi ürünler elde edilmiş. Sahil şeridi üzerindeki Mordoğan beldesi 1575 yılında 20.000 akçe vergi verirken Kösedere köyü bağcılık sayesinde 25.000 akçe vergi vermiş. Köyde o yıllarda 375  nefer yaşarken bugün 200 civarında bir nüfus ile yaşam mücadelesi verir olmuş.

Bağcılığın getirdiği bolluk ve zenginlik ve devlete ödenen vergiden dolayı Karaburun yarımadasının en önemli köyü haline gelmiş Kösedere köyü. Bu durum devlet büyüklerinin de dikkatini çekmiş ve gelir kaynağının yerinde denetlenmesi için köye bir ağa tayin edilmiş. İşte bu yüzden köyün adı o yıllarda “AĞALAR SEKİ” olarak anılır olmuş. Gerçi o yıllarda Osmanlıda şarap içmek günah sayılsa da, şaraptan gelen vergi mübah sayılmış ve ağalar tarafından bir güzel tahsil edilmiş.

Peki biz bu kadar uzak bir köye neler çekti de geldik diye merak edecek olursanız, açıklayalım. Karaburun Belediyesi tarafında düzenlenen 5, Börklüce Şiir etkinlikleri ile ilgili davetiyeyi okurken, 8. KÖSEDERE KÖYÜ ÜZÜM ŞENLİKLERİ, yazısı dikkatimizi çekti. Hafta sonunu değerlendirecek farklı bir etkinlik olabileceğini düşünerek yola koyulduk. İzmir’ e 90 km uzakta bir dağ köyünde üzüm şenlikleri ilgimizi çekti doğrusu. Köye girdiğimizde henüz şenliklerin açılış için anons yapılıyordu. Köy meydanı köylünün ürünlerinin sergilendiği küçük tahta kulubeler ile çevrilmiş. Köylü kadınlar el emeği ile işledikleri çeşitli işlemelerini, evde yaptıkları, tarhana, turşu gibi ürünleri ve tarlalarında yetişen üzüm, incir, kavun, karpuz, domates gibi yiyecek maddelerini sunuyorlardı. Çok güzel ve şirin bir köy meydanı pazarı kurulmuştu.  Köyde kurulan, daha doğrusu hala üretimini sürdüren taş değirmen türü dediğimiz yağ fabrikasında elde elden doğal zeytinyağı ise bir mucize ilaç gibi tarihin eski sayfalarından çıkıyordu.

1960 Yıllar bütün köylerde yaşandığı gibi zorunlu koşullardan dolayı, köylerin boşaltılarak, şehirlere zoraki göç ettiği yıllar olmuş. Köylüler şehirdeki fabrikalarda iş bulmak amacı ile köylerinden ve tarlalarından koparılmış. Açıklanan sebepler mantıklı ve haklı sebepler olabilir elbette. O yıllarda köye yol yok, okul yok, elektrik-su yok vs.vs. Yokları sıralarsak ağlamaya başlarız. Devlet büyüklerimizden o yılların Başbakanı “ÇOBAN SÜLÜ” lakaplı köylü çocuğu Demirel yaptığı konuşmalarında geri kalmışlığımızın sebebini köylü nüfus oranımızın fazlasına bağlayarak verdiği örneklerde ”Avrupa Ülkelerinde Köy-Şehir Nüfusu % 30- % 70 iken bu oran bizde tam tersidir. Kalkınmamızın şartı bu nüfus oranını değiştirmektir.” Şeklindeki söylemleri ile köyden şehre göçü devlet eliyle körüklüyordu. Halbuki Demirel bilmiyor muydu, köy demek üretim demek, köylü demek üreten demektir. Ayni yıllarda da tarım ürünleri ihracatımızla övünüp, Dünyada kendisini besleyen ürünleri üreten  7 ülkeden biri olduğumuzu da gururla söylüyorduk.

Çetin Altan gibi köşe yazarları ise; “Halbuki biz solcular onları duayenlerimiz olarak kabul ediyor, yazdıklarını soluksuz okuyor ve kendimize örnek alıyorduk.” yazdıkları her yazıda “Köylülükten kurtulamamış bir toplum..” diye başlayarak, sürekli köyleri ve köylüleri aşağılayan yazılar yazıyordu.  Bu etkiler ile köyler boşalmaya başladı. Kapitalizme ucuz iş gücü oldu köyünden, üretimden koparılan köylüler. Kapitalizmin istediği ucuz iş gücü ve tüketici bir kitle devlet eliyle ve solcu geçinen yazarlar tarafından yaratılmış oldu. Sonuç ne oldu derseniz eğer, gıda maddeleri ithal eden ve gıda açığı veren bir ülke olduk…

Aradan geçen 60 yıllık süreç içinde 4. Kuşak nesiller yetişti ve hayat mücadelesine başladı. Geçen süreç içinde her köyden okumuş çocuklar devlet kademelerinde görev yapmaya başladılar. Kimisi hakim oldu, savcı oldu, avukat oldu, yüksek bürokrat oldu, bilim adamı veya esnaf- tüccar oldular. Ancak köylerinin özlemi ve anıları hiçbir zaman silinmedi. İşte şimdi köye dönüş veya köyüme sahip çıkma zamanıdır diyen yeni bir jenerasyon geldi. Gerçi herkesin büyük şehirlerde evleri, okuyan çocukları, bırakamayacağı işleri veya sosyal çevreleri oldu. Köye dönüş zor ve imkansız gibi görünse de KÖSEDERE köylüleri gibi “KÖYÜME SAHİP ÇIKMA” arzusu daha gerçekçi görünmeye başladı. Karaburun Yarımadasında bu amaçla ilk defa 2005 yılında “KÖSEDERE Köyü Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği” kuruldu. Dernek kurucuları her yıl bir araya gelerek beraber olabilme, anıları paylaşma ve köyüne sahip çıkma arzusu ile önce “ kimse gelmese de biz kendi aramızda toplanıp beraber olalım” düşüncesi ile Kösedere Köyü Üzüm Şenlikleri düzenlenmeye başlandı. Bu tarihlerde egenin her kasabasında bir şenlik olduğu için ve ünlü sanatçılar davet edildiği için pek ilgi çekmese de inanç ve inatla devam eden şenlikler 8.de zirve yaptı. Ege de ayni günlerde kiraz festivalleri, portakal –mandalina-nar-üzüm vs.vs onlarca festival ve şenlik varken bu küçük köyün düzenlediği şenlikler bence en anlamlısı idi.

Akşam sanatçıların sahne aldığı çok güzel bir konser vardı. Köyden yetişen, İzmir Radyosu ses sanatçısının verdiği Türk Sanat müziği konseri muhteşemdi. Böyle bir konseri dinlemek için bile 100 km yol yapmaya değerdi. Pop müziğinden seçme şarkılar da dinledik, zeybek oynandığı gibi dans edilmesi gereken şarkılarda dans edildi.

Ertesi gün dernek yöneticilerinden Rıfat bey ile yaptığımız söyleşide, şenliklerin amacı ve köy tarihi hakkında bilgiler aldık. Program hayli yüklü olduğu için görüşmelerimiz hep kısa kısa oldu ama bizim için yeterli bilgileri içeriyordu. Yapılan üzüm güzeli yarışması köyün genç kızlarının sahne aldığı ilginç bir yarışma idi. Kimin ne derece aldığı önemli değildi. İşte gerçek olimpiyat ruhunun yaşandığı bir ortam. Önemli olan katılmak ve o yıl orada sevdikleri ve tanıdıkları ile beraber olmaktı. Yoksa herkes güzelliğinin farkında ve hepsi birbirinden güzel.

Üreticilerin yarıştığı üzüm yetiştirme yarışması ise daha ilginç oldu. Her üretici bir yıllık emeğini sergilemenin önemi biliyor ve gururunu yaşıyordu.

Köy ve köylü, doğa –tarla ve üretim, işte bizim gerçek hayatımız bu olmalı. Kösedere köyü gibi köyler çoğalsa ve yeniden üretime dönse, artık emekli olanlar şehirde trafik gürültüsü içinde ömür tüketeceklerine köylerin temiz havasında ömürlerine ömür katsa ne güzel olurdu değilmi. Asırlık çeşme başında sergi açan emekli bakkal amca gibi güzel örnekler yaşanmaya başlamış. Uzun yıllar İzmir’ de bakkallık yaptıktan sonra emekli olup köyüne dönüş yapmış. Yine mesleği sürdürüyor fakat bu defa çocuklarının ve torunlarının topladığı zeytinleri satan bir tezgahın başında. Kendi ürünlerini kendi satıyor. Bu işten zevk aldığı belli. Köye dönüş şimdilik uzak bir ihtimal olsa bile, başlaması bile güzel. Kösedere köyünde bu meşale yandı. Diğer köylere de örnek olur ümidiyle.

Saranta Haber – Mustafa Karaca