Küllerinden doğan bir şehir; VARŞOVA

150

14 Ekim 2013 Pazartesi günü THY’ nin tarifeli uçağı ile saat 10:30 da İzmir-İstanbul arası ve saat 12:30 da İstanbul-Varşova arası yapılan uçuşlarla binlerce kilometreyi ve bir çok ülkeyi bir kaç saat içinde geride bırakarak Polonya’ nın başkenti Varşova’ ya ulaştık.

İnsan kuş gibi derler ya işte aynen öyle, kuş gibi uçtuk gittik.

Polonya’nın tarihi ve efsaneleri kuşlar ile ilgili hayli ilginç olayları anlatmaktadır. Varşova’ ya Feniks şehri derlermiş bir başka efsanede. Feniks hani bildiğimiz Yunan Mitolojisinde adı geçen, yandıkça küllerinden doğan bir kuş var ya, işte o. Varşova’ da bir kaç defa tamamen yandıktan sonra küllerinden doğmaya çalışıyor. Hele 2.Dünya Savaşı sırasında yaşadıkları Nazi uçaklarının bombardımanı sonrası tamamen yakılıp yıkıldıktan sonra. Feniks Kuşu, doğu mitolojilerinde bize de yabancı gelmeyen, yeniden doğmak için kendini ateşte yakan ve küllerinden yeniden doğmaya çalışan.Varşova yeniden doğmak için kendi kendini yakmamış. Zorunlu olarak Alman Nazi Orduları tarafından yakılmış, yıkılmış. Yeniden doğmaya çalışmak ise Varşova köylü ve emekçilerine kalmış. Zorunlu da olsa küllerinden yeniden doğuşun mücadelesi hala devam ediyor ve bunu hissedebiliyorsunuz. Hayat her şeye rağmen devam ediyor.  Eski yaşanan acılar bir daha yaşanmasın, yeni nesillere ders olsun diyerek bir kenarda bırakılmış ve yaşam mücadelesi başlamış.

Polonyalı bir şairin bir zamanlar, kuş ile ilgili bir hayali varmış ” Bir kuş yapacağız, öyle bir kuş ki içinden kontrol edilebilecek. Sonra onu yüksek bir ağacın tepesine çekip gizleyeceğiz”. Polonyalı hayal etmiş ama Alman gerçekleştirmiş. İçinden idare edilen demir kuşlar bir sabah ansızın Polonya semalarında uçmaya başlamışlar. Fakat o kuşlar içindeki bombaları pislik bırakır gibi Varşova kentinin üzerine bırakmaya başlamışlar.  Kimse onları yüksek bir ağacın tepesine çekip gizleyememiş. Bombalarını pislik bırakır gibi Varşova’ nın üzerine bırakıp gitmişler. Hani bir de kuş pisliği üzerine düşerse uğurdur derler. Ne uğuru ölüm bırakmışlar Varşova kentinin üzerine.

Varşova kentinin ilk kuruluş efsanesinde, Krakov’ lu bir köylünün çok yaramaz iki çocuğu varmış. 13, YY da buralarda yeni yayılmaya başlayan hırıstiyanlık bölgeyi işgal etmeye başlamış. Krakovlu köylüde çocuklarını alıp bu yöreye gelmiş ve küçük bir çiftlik evi yapmış.  Köylünün geldiğini görenler yavaş yavaş köyü büyütmüş. Bu arada çocuklar da yaramazlıktan geri kalmıyormuş.  VARA ve ŞOVA isimli bu yaramaz iki kardeşin olduğu köyün ismi zamanla Varaşova ve Varşova olarak anılmaya başlamış. Hırıstiyanlık bölgede yayıldıkça köy de büyümeye başlamış. Varşova zaman içinde büyümüş ve  kurulan Lehistan devletinin başkenti olmuş.

Kurucusu iki kardeşin efsanesinin etkisi olsa gerek şehri kılıç ve kalkan ile koruyan “deniz kız heykeli” Varşova’ nın panoramik yapısında önemli bir yer tutan ve şehrin koruyucusu olarak kabul edilen heykel şehrin en önemli eserlerinden bir tanesi kabul ediliyor. Arkasında efsane olmasa belki pek ilgi çekmeyecek, diğer şehirlerde görülen sanat eserleri gibi. Aslında Deniz Kızı yerine Nehir Kızı demek daha doğru olur bence. Çünkü Varşova denize kıyısı olmayan, VİSTUL NEHRİ kıyısında bir şehir.

Varşova güçlü bir devlet başkenti olmanın meyvelerini oldukça iyi toplamış. Müzik alanında Şopen gibi bir dahi yetiştirmiş. Şehrin en büyük ve en güzel parkı Şopen adına düzenlenmiş. Muhteşem bir park. Bizde ki ufak kasabaların büyüklüğünde , her taraf çiçeklerle donatılmış. Parkın en güzel yerinde göl manzaralı Şopen heykeli gerçek bir sanat eseri. Bir müzik sanatçısının heykelini bir başka sanatçı muhteşem bir görünüş ile ölümsüzleştirmiş. Varşova Hava Limanının isminin de Şopen Uluslararası Hava Limanı olduğunu gördükten sonra bir müzik sanatçısına verilen değeri insan takdir ediyor. Darısı bizim müzisyenlerimizin başına.

Macarlar dönem arkadaşı Şopen’ i yalnız bırakmamak için veya böyle güzel bir park’ ta bizim müzisyenimizde olmadı diye düşündüler herhalde, o muhteşem parka Franz List’ in heykelini yaptırmışlar.  İki dünya devi müzisyen parkın iki köşesinden bir birlerini selamlıyorlar. Ancak Şopen ev sahibi olmanın avantajını kullanarak biraz öne çıkmış gibi. Park’ ta kurulan minyatür piyanolara dokununca Şopen’ in eserlerini dinleme şansınız oluyor. Bu tür minyatür piyanolardan şehrin önemli yerlerinde görmek mümkün. Bilhassa Stare Miasto civarında çok sık rastlıyorsunuz.

Şopen’ e bu kadar ilgi ve değer maalesef yaşadığı kısacık hayatı süresinde verilmemiştir. 1810-1849 yılları arasında geçen 39 yıllık hayatının önemli bir kısmını memleket hasreti içinde geçirmiştir. Adı Piyano ve Polonya ile özdeşleşen Şopen ancak ölümünden sonra aradığı ve hak ettiği değer ve huzuru bulabilmiştir.

Varşova’ nın bir başka ünlü heykeli ise Kopernik’ e ait. Kopernik Bilim Akademisi önünde bulunan heykel herkesin dikkatini çekecek kadar güzel. 14 Şubat 1473 yılında Torun’ da dünya’ ya gelen Nicolaus Copernic matematik ve astronomi konularında uzmanlaşmış bir bilim adamıdır. Ancak Başpiskopos olan amcasının etkisi ile bir süre dini eğitim almış ve papazlık yapmıştır. Astronomi biliminin kurucusu olarak kabul edilen Copernic, Güneş Teorisi ile Dünya’ nın ve diğer gezegenlerin Güneş’ in etrafında döndüğünü iddia etmiş ve  Güneş Toerisini geliştirmiştir. Ancak o yıllarda bu teorisini açıklamaktan çekinmiştir. Çünkü Orta Çağ Engizisyon Papazları ” İsa’ nın Güneş’ e sabit durması için emir verdiğini ve Güneşin’ de bu emre uyarak sabit durduğuna inanırlardı. Dünya’ da bir tepsi gibi dümdüz idi. Aksini iddia etmenin sonu ise Engisizyon mahkemelerinde yargılanıp ateşte  yakılmaktı” Engizisyon papazlarından korkan Copernic teorisini ömrünün sonuna doğru açıklar. O sırada  Dünya ve yıldızlar Güneş’ in etrafında dönmeye devam ediyordu. Copernic’ inde din adamlarından korkusu kalmamıştır artık, çünkü yolun sonuna geldiğini hissetmeye başlamıştır. Papa’ ya bir mektup yazarak teorisini açıklar ve  kitabının basılmasına izin çıkar. Dünya artık evrenin merkezi değildir.

Old Tovn veya Alt Stad’ a gelmeden önce görebileceğimiz son ünlü ise şair ve yazar Adam Miçkiewicz heykelidir. Adam’ ın hayat hikayesi oldukça ilginç seyreder.  Komşuları tarafında parçalanıp yok edilen Polonya veya eski adıyla Lehistan’ ın Novogradek şehrinde 1798 yılında dünya’ ya gelir. Parçalanmış ve komşuları tarafından yok edilmiş bir ülke vatandaşlarının uğradığı haksızlıkları ve yaşadıkları acıları ve duygularını şiirlerinde yazmaya başlar. Hürriyetinden yoksun kalmış ulusunun duygularını her Polonyalının kalbinde ve kafasında unutturmamak için en etkin yol olan şiiri bir intikam silahı olarak kullanır. Hürriyetinden yoksun edilen Polonyalılara gerçeği anlatan şiirleri yaygın bir okuyucu kitlesi bulur ve 21 yaşında meşhur bir HALK ŞAİRİ olur. Ezilmiş Polonya halkının ızdırapları’ nı ” ATALAR”  adlı destanda dile getirir. Bu manzum destan dünya klasikleri arasında yerini almıştır.

Adam Mirkiewicz Polonya’ nın bağımsızlığı için şiirleriyle olduğu kadar siyasal gücü ile de savaşmıştır. 1830 Polonya ayaklanması Ruslar tarafından acımasızca kanlı bir şekilde bastırılınca diğer arkadaşları gibi yurt dışına kaçar. Bir müddet Paris’ te hocalık yaptıktan sonra, Kırım Savaşı sebebiyle 22 eylül 1855 tarihinde İstanbul’ a gelir. Fakat o günlerde kolera salgını İstanbul’da ölüm olarak gezmektedir. Adam Mirkiewicz de bu salgına yakalanır ve hayatını İstanbul’ da kaybeder. Ancak Polonya ülkesinin bağımsızlığı ve halkının özgürlüğü için mücadele eden bu şairini hiç bir zaman unutmaz.  Varşova’ da gördüğümüz heykelde işte bu şairin heykeli idi. Salt bir mermer yapı veya bir sanat eseri değil, Polonya halkının bağımsızlık ve özgürlük savaşını temsil eden bir heykel.

Adam Mirkiewicz’ e Türkiye’ de gereken değer ve önemi verir.  26 Kasım 1855 yılında vefat ettiği ve iç organlarının gömülü olduğu yer, vefatının 100. yılında ,1955 senesinde Müze olarak düzenlenir.

Adam Mirkiewicz kısacık Türkiye anıları ve Türkler hakkındaki görüşlerini şöyle anlatmıştır” Polonya’ nın komşu düşmanlar tarafından ezilmesine hiç bir devletin ses çıkarmadığı günlerde tek dostumuz Türkler olmuştur. Biz Türkler’ i düşmanımızın önünde eğilmediği ve Polonya’ nın işgalini kabul etmediği için üstün bir millet olarak severiz.”

Adam Mirkiewicz’ in müze evini arkadaşımız Hatice Opak Bilgin Gazetemizin 08,Şubat 2013 tarihinde yayınlanan 24, sayısında geniş bir şekilde anlatmıştır. Bu olay gazetemizin tarih ve kültür alanında ne kadar önemli çalışmalar yaptığının güzel bir kanıtıdır.

Şehrin en eski meydanı,  Stare Miasto veya Old Town  tarihi dokusu korunarak bugüne kadar muhafaza edilebilmiş ender yerlerden birisi olarak gezilebilir. Meydanda bizi 1506-1548 yılları arasında krallık yapmış 1.Zigmund’ un heykeli karşılamaktadır. Zigmund daha önce Krakow’da olan başkenti Varşova’ ya taşımıştır. O yıllarda Avrupa’ nın savaşlar ve istilalar ile uğraştığı günlerdir. Krakow en güneyde ve Çek sınırına yakın olduğu için her an savaş ve istila tehlikesi altındadır. Kuzeyden gelen İsveç ve Fin tehlikesi karşısında kuzeydeki Baltık Deniz kıyılarını korumak zordur.

Polonya’ nın merkezi sayılan Varşova en akıllı seçenektir. Varşova başkent olduktan sonra hızla gelişir, yeni binalar yapılır, kralın sarayından soyluların villalarına kadar her taraf hızlı bir şekilde imarlaşır, ta ki 1939 yılına kadar. Alman uçakları tarafından bombalanan Varşova ancak 1700 lü yıllarda ressamların tablolarına bakılarak tekrar eski halinde restore edilmeye çalışılır. Her ne kadar her şey aslına uygun yenilendi ise de savaşın ve işgalin izlerini bugün dahi görmek mümkün.  Yolun sonuna doğru geldiğinizde bir binanın duvarına yazılan bir yazı dikkatinizi çeker. ” Bu mahalleden 11 bin Varşovalı Yahudi  Naziler tarafından toplama kamplarına götürülmüştür”

O günleri unutmamak için düzenlenen parkta, Alman uçaklarının bombalaması sırasında Varşova’ nın görüntüleri gün gün resmedilmiş ve sergilenmektedir. Resimleri izlemek bile savaşın faciasının ne kadar büyük ve yıkıcı olduğunu göstermektedir.

Varşova, başkenti Krakow’ dan almakla ne kadar büyük bir bela aldığını yüzyıllar sonra görebilmiştir ama, Krakow’ da en az Varşova kadar 2. Dünya Savaşının acılarını yaşamıştır. Polonya ve diğer Avrupa şehirlerinden toplanan Yahudiler Münih Dachau’ dan sonra Avrupa’nın en büyük toplama kampı olan Krakow yakınlarındaki Auswictz kampında toplanarak fırınlarda yakılmak suretiyle öldürülmüştür. Dünyanın gördüğü en büyük cinayet ve soykırım sırasında 6 milyon civarında Yahudi toplama kamplarına getirilmiştir. Tek suçları Yahudi ola olan bu insanlar, toplama kamplarında insanlık dışı şartlar altında kamplarda tutsak edilmiş, zorla çalıştırılmış, insanlık dışı tıbbi deneylerde kullanılmış ve yakılarak öldürülmüştür.

Olt Tovn ( ESKİ ŞEHİR) de dikkatimizi çeken küçük bir bina ve o binada yaşayan insanların büyük hikayesi Madam Curie Müze evi. Varşova ziyareti yapanların mutlaka uğraması ve gezmeden önce Madam Curie’ nin hayat hikayesini okumaları gerekir.

Tarihte Nobel Ödülü alan ilk kadın olarak tanıdığımız, radyoaktivite üzerine çalışmalarıyla adını duyduğumuz Marie Curie‘nin (1867-1934) hayat hikayesi çok etkileyici. “Marie Curie – Bir bilimkadınının olağanüstü yaşamöyküsü” kızı Eve Curie tarafından kaleme alınmış, Bilim ve Gelecek Kitaplığı da ilk Türkçe basımını 2013 yılında yapmış.

Polonya’da doğan Manya Sklodowska (Marie Curie) annesini küçük yaşta kaybedince kıt kanaat geçindikleri küçük evlerinde ablası, abisi, kız kardeşi ve öğretmen olan babasıyla başbaşa kalır. Okulu bitirdiğinde geçimini sağlamak için köylerde mürebbiyelik yapmaya başlar. Derslerden arda kalan zamanlarda da ilgi alanı olan matematik problemleriyle, fizik kitaplarıyla ilgilenir. Ender Helvacıoğlu’nun önsözüyle;

“…Marie ve Pierre Curie, yıllarca emek verip keşfettikleri radyumun patentini almayı reddettiler. Oysa kendi keşiflerinin bir gramının piyasadaki ederiyle, en büyük hülyaları olan bir laboratuvara kavuşabilirlerdi. Şaşkınlıkla soruyor Marie Curie: “Radyum bir elementtir, herkesin malıdır. Nasıl bir kişiye ait olabilir?”  Curieler karar veriyor: “Maddi çıkar bilimin ruhuna uymaz”. Gerçek bilim, kapitalizme direniyor.

Madam Curie, tarihte nobel ödülü kazanan ilk kadın, iki defa nobel kazanan ilk kadın olmak üzere bilim dünyasında müstesna bir yeri vardır.

Marie Curie adığı Ödüller;

1903 – Nobel Fizik Ödülü

1903 – İngiliz Kraliyet Birliğinden Davy madalyası

1903 – İngiliz Kraliyet Birliği’nden Davy madalyası

1911 – Nobel Kimya Ödülü

1921 – Bilime katkılarından ötürü, Amerika’nın kadınları adına, başkan Warren Harding’ten 1 gram radyum

1934’de öldüğünde, ünlü bilim kadınının yıllarca radyum ışınlarının etkisinde kalan iç organlarının nerdeyse tümüyle yıkım içinde olduğu görüldü. Keşfettiği radyum bir bakıma ondan öcünü almıştı.

Polonya izlenimlerimizi kısaca özetleyecek olursak  bir ülkenin bağımsızlığının insanların özgürlüğü için ne kadar önemli olduğunu, ülke yöneticilerinin hırs ve kibirlerine, gururlarına mağlup oldukları zaman ülkelerini nasıl onarılmaz felaketlere sürüklediğini ve halkın özgürlüğünü kaybettiği zaman nasıl acı çektiğini ve emeklerinin nasıl sömürüldüğünü gördük. Görülmesi yaşanması gerekli doğa güzelliklerinin nasıl yaşanamaz hale geldiğini gördük. Halbuki her insan ülkesinde özgürce doğanın ona bahşettiği güzellikleri yaşama hakkına sahiptir ve öyle olmalıdır.