Kuraklığın pençesinde yeni yıla merhaba

245
Necdet Göç

Birçok felaketin bir yıla sığdığı ender yıllardan biri olan 2020’yi, içinde benim de bulunduğum tüm insanlığın mutabakatı ile 31 Aralık gecesi uğurlayarak yeni bir yıla yeni umutlar ile merhaba dedik. Klişe laflar ile felaketler yılı 2020’yi bir an önce def edip temenni ve umutlar ile 2021 yılını karşıladık.

2021 yılının gerçekten temennilerimizdeki gibi olmasını istiyorsak önce bu temennileri hak etmemiz gerek. Yaşanan felaket ve sorunların altından kalkmak için herkes elini taşın altına koymalıdır. Yoksa temennide bulunup geri çekilmek kolaycılıktır. Sorumluluğumuz ve bananeciliğimiz önceki gibi devam edecekse bilinsin ki 2021 yılı belki de 2020 yılını aratacaktır. Yani sadece takvimde bir günden yeni bir güne, bir yıldan yeni bir yıla geçilmiş olacaktır.

Artık yeni bir yıla başlarken gerçekleri ciddiye almamız gerekmektedir. 2020 yılında yaşadığımız kuraklık 2021 yılına devrederken tehlike çanlarının kapımızda olduğunu hissetmemiz gerekiyor. Yaşanılan kuraklık nedenleri ve sonuçları ile gündemimizi oldukça meşgul etmektedir. Kurak bir ekim sezonu yaşanmış, az miktardaki yağışlar ancak günü kurtarmış, henüz tarımsal kuraklık seviyesinde olmasa da toprak açtır. Lanetli 2020 yılından yeni umutlar peşinde olduğumuzu 2021 yılına intikal ettiğimiz ilk günlerde de kuraklık tehlikesi aynı yerinde durmaktadır. Geçtiğimiz yıllarda bu mevsime kadar Istranca’ların yükseklerinde kar görebiliyorduk. Ama umut bağladığımız 2021 yılına girdiğimiz bu günlerde kar yağışları hala çok uzak görünüyor. Tehlike öyle boyutlara geldi ki yaşadığımız bölgede Kırklareli’nin içme suyu ihtiyacını karşılayan Kırklareli Barajı ile Edirne’nin içme suyu ihtiyacını karşılayan Kayalı barajı dip yapmıştır. Bu iki barajın su rezervlerinin tükenmesi kuraklığa bağlanmamalıdır. Kuraklıktan daha büyük sorumlular vardır. En büyük sorumlular Ülkemizin kaynakların yön veren yetkililerin yıllardan beri hoyratça tüketilen ve vahşi sulamaya maruz kalan bu iki barajın açık kanallarının kapalı şebekeye çevirmeyenlerdir. Diğer sorumlular da yaşanılan kuraklığa rağmen kişisel küçük çıkarlar uğruna su kaynaklarını sonun kadar hoyratça tükenmesine sebep olanlardır. Yani suyu yönetemeyenlerdir. Hiç kimse suçu, suyu kullanan üreticiye atmasın. Üreticiler yaşanan kuraklığa göre pozisyon almışlar ve üretim alışkanlıklarını değiştirmişlerdir. Yeni umutlar ile karşıladığımız 2021 yılında en büyük sorun kuraklık gerçekliği olduğu gibi karşımızda durmaktadır.

Gündemi meşgul eden, soruna çözüm arayışları devam eden, kurumların alternatif modeller üzerinde çalışarak sonuçlarını bertaraf etme çabasındaki kuraklık, sonuçları ile tüm toplumu yakından ilgilendirmektedir. Zira içme sularının bile tehlikeye girdiği bu süreçte en çok etkileneceklerin başında da tarım sektörü, dolayısıyla üreticiler gelmektedir. Gıda teminindeki yaşanabilecek sorun ise toplumun tamamını yakından ilgilendirmektedir.
Kuraklık doğal afet gibi değerlendirilse de nedenlerini ve sonuçlarını doğru bir şekilde analiz edemezsek çözüm üretmede yetersiz kalırız. Bundan sonra yapılacakların başında su kaynaklarımızın tamamı koruma altına alınarak kullanımı da kontrollü olmalıdır.

Biraz daha gerilere 80’li yıllara gidersek tarım ve hayvancılık üretiminde yerli kaynaklarımız hâkimdi. Sözde gelişme adına hayvancılıkta kültür ırkı, tarımsal üretimde de yeni geliştirilen tohumlar ile tanışıp kendi yerli kaynaklarımızdan uzaklaşmak bugün yaşadığımız bu kuraklığı daha da fazla hissetmemize neden olmaktadır.

Düşünün bahsi geçe yıllarda bölgemizde hayvancılığın büyük bir kısmı yerli kıvırcık koyunlarımız, yerli keçilerimiz, büyük baş olarak da bölgemize has Trakya Boz ırkı hakimiyeti vardı. Istranca eteklerinde kıvırcık koyunlarımız meralar ve orman içerisinde doğadan elde ettikleri ile rahatça beslenebiliyorlardı. Sadece kışın ağırlıklı olmak üzere diğer zamanlarda dışarıdan az bir yem takviyesi yeterli olabiliyordu. Yine yerli boz sığırlarımız her gün meraya giderler, eve döndüklerinde bir miktar ilave ile yetinebiliyorlardı. Hatta yoz sığır sürüleri nisan ayında meraya gönderilir, ta ki kar düşene kadar merada yaşarlardı. İlave yemlemeye ihtiyaç duymadan tüm yiyecek ve içeceklerini meradan karşılarlardı. Bugün hayvancılığımıza hâkim olan kültür ırkı hayvanlar kadar verimli olmadığı görülse de incelediğinde öyle olmadığını görebiliriz. Bize ait değerlerimizden boz ırk bir sağım döneminde yaklaşık 1,5 ton civarında süt vermekte, ortalama canlı ağırlığı da 250-300 kg. civarındadır. İlimizde gittikçe ağırlık kazanan kültür ırkı hayvanlar bir sağım döneminde 6.000 kg. civarı süt vermekte olup canlı ağırlıkları da ortalama 500 kg civarındadır. Kültür ırkı hayvanlar yerli hayvanlarımıza göreceli daha fazla verimli gibi olsalar da gerçeklik öyle değildir. Çünkü yıl boyu merada bakılabilen yerli hayvanlarımız çok kanaatkâr olmalarına karşın, kültür ırkı hayvan kapalı alanda beslenmekte ve bir yılda kendi ağırlığının en az 20 katı yem tüketmektedirler. Yem tüketimleri yükseldikçe su tüketimleri de artmaktadır. Kuraklık böyle devam ederse, kurtuluş gibi gördükleri sözde modern çiftliklerin doldurulduğu hayvancılık sektörü en büyük darbeyi alacaktır. Zira kuraklık yem bitkileri yetiştiriciliğini olumsuz etkileyecektir.

Bu arada yüksek verimli ırklar varken düşük verimli yerli ırklara dönmek çözüm müdür? Kısa vadede istenilse de mümkün değil. Ancak uzun vadede çözüme önemli katkı sağlayacağı kesindir. Yerli ırklarımıza sahip çıkıp ıslah edilerek verimliliği geliştirilmesi hem doğal kaynaklarımızın daha az tüketilerek sürdürülebilirlik devam ettirilecektir, hem de dolayısıyla yerli ırklarımız da geliştirilmiş olacaktır. Bu arada genelde eleştirel yaklaşım bir bakış açımız olsa da yapılan güzel işleri de takdir etmek gerekir. Neredeyse yok olmak üzere olan ilimize ait yerli sığırlarımızdan “Boz Irk” Edirne Enez İlçesinde, yine yerli koyun ırkı olan “Kıvırcık” koyunu da İlimizde “Gen Kaynakları Koruma Projesi” kapsamında koruma altına alınmıştır. Yine eti dünyaca meşhur Kıvırcık koyunu gelecekte gastronomi alanında İlimize iyi bir vizyon kazandıracağı kesindir.

Bir başka örnek de toprak ve su kaynaklarının kısıtlı olduğu Kofçaz yöresinde ata tohumları ile yetiştirilen domatestir. Yıllardır bölgenin kuraklığına ve kıraç arazilerine uyum göstermiş domates fidesi yetiştirildikten sonra kumsal tarlalara sadece dikilirken can suyu verilmektedir. Yazın ne ala yağmur yağarsa eyvallah deyip verimini arttırmaktadır. Ama hiç yağmur yağmasa da ta ki kırağı düşene kadar üstelik herkesin tadına hayran kaldığı ürününü bizlere vermektedir.

Şimdi buyurun bakalım, önüne hiçbir şey vermeseniz de edindiği ile yetinebilen yerli hayvanlarımız ile yine her türlü kuraklık vb. olumsuzluklara rağmen ata tohumlarından yetiştirilen sebzelerimiz mi, yoksa başta sularımız olmak üzere doğal kaynaklarımızı şiddetle tüketen kültür ırkı hayvanlar ve hibrit tohumlar mı bize dost. Gelin hep beraber karar verelim ve kendi değerlerimize sahip çıkalım.

Necdet Göç
Türkiye Ziraatçılar Derneği
Kırklareli İl Temsilcisi