Kuruluş Devrinde Yaşanan Olaylar

19

Kurtuluş Savaşı’ na değil ama Kuruluş Devri’ ne (Cumhuriyet’ in ilanı ve yapılan Atatürk Devrimlerine) karşı çıkanların değişik hesapları vardı. Bazıları; “Ben Padişah lütfuyla paşalık makamına geldim. Padişah ekmeği yedim. Bugün kü varlığımı Padişah’ a borçluyum” diyor; paşa dedelerinden, paşa babalarından gelen, okuma-yazma bilmeden paşa olmanın ve olanaklarının elinden alınacağını görerek Cumhuriyet yönetimine karşı çıkıyor; çoluk çocuğunu, dost, akraba, tarikat ve beslemelerini de yeni doğan çocuk ve torunlarını da Padişah ninnileriyle, Atatürk düşmanlıklarıyla doldurup yetiştiriyorlardı. İngiliz ve Amerikan mandacılığını (Bu ülkelerin yönetimine girerek sömürge olmayı) düşünen bazıları da “gelecek için tüm yatırımlarımızı Mandacılık üzerine yaptık. Padişahlığı, Saltanatı kaldırıp Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kurmak da neymiş? Bizim ülkemizin parası, pulu, okumuş insanı, yetişmiş elemanı mı var?“ diye yazılar, makaleler, haberler, gazeteler, dergiler çıkarıyor ve kamuoyundan yandaş toplamaya çalışıyorlardı.

Kişisel çıkarları için dini kullanan irtica, gerici, şeriat yanlısı tarikatçı olan, en tehlikeli olan üçüncü insan topluluğuna ise; Cumhuriyet ve Laiklik gelecek, din elden gidecek, Halifeliği ve Saltanatı kaldırmak cehennemlik olmaktır. Mustafa Kemal ve ayni düşüncedeki arkadaşları DECCAL’dır, hutbeleri, demeçleri ve dinsel söylemleriyle Kuruluş Devri ve devrimlerine karşı çıkıyor, yer altı (yasa dışı) örgütlenmelerle halkı Cumhuriyet ve Atatürk’ e karşı kışkırtıyorlardı.

Üç karşıt düşman düşünce kolundan gelen bu saldırılar, 1923-1930 arasında azalacağına artarak devam etmiş, sonraki yıllarda ise daha da çoğalarak günümüzdeki boyutlarına ulaşmıştır.

Kuruluş devrinde, Cumhuriyet Halk Fırkası milletvekili olan toprak ağaları da vardı. Onlar topraklarının korunmasından, köylü yurttaşların yanlarında ırgat ve yanaşma olarak çalışmasından ve kendi emirlerini dinlemelerinden yanaydılar.

Atatürk Cumhuriyeti, ilke ve devrimleriyle yapılacak TOPRAK REFORMU ile herkesi eşit hak ve hürriyetlere sahip yurttaş yapıyordu. “Bir Ağa ile bir ırgatın eşit olduğu nerede görülmüştü? Irgat ve ahfadı okuduğu kadar okusun, yükseldiği kadar yükselsin Ağa’nın nezdinde yine ırgattı. Elinde dedelerinden bu yana işgal yoluyla bulunan toprakları alıp ırgatlara dağıtmak kimin haddineydi? Bu Mustafa Kemal de çok oluyordu,” diye mecliste ve toprak ağaları arasında kendilerine destek arıyorlardı.

Oysa yurdumuzdaki toprak ağaları Osmanlının kuruluşundan bu yana “Osmanlı hakimiyetini topraklarımıza dokunmazsanız ve çoğaltarak bizim saygınlığımızı korursanız kabul ederiz” koşuluyla ağalıklarını sürdürmüşler, topraklarını genişletmişlerdi. Avrupa Orta Çağının Derebeylik yönetimine dayanan yurdumuzdaki toprak ağalığı toprakların yanı sıra köylerdeki insanları da sahipleniyor, canının istediğinim koruyucu, kahya ve özel muhafız, silahlı güç yapıyor ve toprakları üzerinde Padişahlık, krallık gibi aşirete dayanan ağalığını sürdürüyordu. Osmanlı Padişahları dönem dönem bu Ortaçağ uygulamalarına son vermek istemiş, üzerinde oturdukları Tahtları sallanmaya başlayınca da vazgeçmişlerdi.

Kurtuluş Savaşında cephede vuruşan vatan için canını veren, bu toprakları kurtaran ağalar değil, ağaların yanında karın tokluğuna çalışan ırgatlar ve yanaşmalar ile onların çocuklarıydı. Atatürk bu kahraman vatan evlatlarını cephelerde çok yakından ve iyi tanımış, bütün dünyanın bu kahramanlar karşısında şapka çıkardığına tanık olmuştu. Mehmetçik savaşı kazandıktan sonra komutanları; “Savaşı kazandık, düşmanı denize döktük, şehitlerimizi toprağa gömdük. Gazi oldun, İstiklal madalyası kazandın, haydi Mehmetçik sen köyüne dön. Bundan sonrasını biz hallederiz” demişlerdi. Köyüne dönen Mehmetçiklerin bazıları tarlalarının, eş ve kızlarının savaşa gitmeyen zenginler ve toprak ağaları tarafından zorla alındığını görmüşler, kahrolarak “Biz bu Vatan’ ı bu günleri görelim diye mi kurtardık?” diyerek komutanlarına koşup çözüm istemişler veya ellerini kana bulamışlardı. Bazıları yine ağa kapısında ırgatlıktan başka iş bulamamış ve kahrolarak “Biz Kurtuluş Savaşını askere gitmeyip yan gelip yatan ağalar için mi kazandık? Şehitlerimiz canlarını, Can’larını alan ağaların mutlu olması için mi verdi?” diyerek komutanlara koşup çözüm istemişlerdi. Madem ki Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesiydi, öyleyse yanlarında olmalıydı.

Atatürk tüm bu gerçekleri yaşamış, kahraman Mehmetçiklerin dertlerini dinlemiş ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak, yeni bir enerji ve atılımla çözüm üretmeye çalışmıştı. Çevresinde yer alan uzman kişileri Çankaya’ daki Atatürk sofrasında bir araya getirip konuyu tartışmış ve beyin fırtınası sonrası buldukları çözümü rapor halinde sunmalarını istemişti.

Hazırlanan raporda yazılan ve yapılması, uygulanması istenenler;

A- Batı ve Orta Anadolu, Karadeniz ve Trakya’ da devlete ve vakıflara ait tarım arazileri toprağı olmayanlara, çiftçi başına 100 dekar olarak bedelsiz dağıtılacak, savaştayken malına ve ırzına el konulanların malları ve itibarları iade edilecek ve yapanlar “ VATAN HAİNİ “ olarak yargılanacaklardı.

Devlet arazilerinin yetersiz kaldığı yerlerde toprak ağalarının arazilerine devletçe el konulacak ağalara topraklarının yarısı bırakılacak, yarısının da Devlet hazinesinden parası ödenerek dağıtılacaktı. Ağalar yine zenginliklerini sürdürecekler ama Mehmetçik ırgatlıktan kurtulup, kendine yeten toprağında çiftçilik yapacaktı.

B- Doğu ve Güneydoğu’ daki ağalarının elinden gaspettikleri devlet arazileri ile ellerinde bulunan tarım arazilerinin yarısını komisyonların belirlediği fiyattan devlet hazinesi satın alacak ve Mehmetçiklere en az 100 dekar olarak bedelsiz dağıtacak, T.C Ziraat Bankası tarafından bir çift öküz, bir inek parası ödenecek, Zirai Donatım Kurumu kanalıyla pulluk ve tırmık verilerek yanaşma olmaktan kurtulacaklardı.

Sıra uygulamaya gelmişti. Meclisten önce Devlet arazileri ve Vakıf arazilerinin dağıtılması yasası çıktı ve uygulamaya konuldu. Sonra Mehmetçik savaştayken mallarını gaspedenlerin cezası verildi ve malları ile itibarları eski sahiplerine verildi.

Sıra toprak ağalarına gelince Mecliste milletvekili olarak bulunan başta Adnan Menderes ve Emin Sazak olmak üzere kulis yaparak yasanın çıkmasını engellediler. 17 Kasım 1924’de kurulan ilk çok partili demokrasi denemesi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ na girerek Cumhuriyet Halk Fırkası ve Atatürk’ de Toprak Reformu yüzünden karşı çıktılar. Şey Sait İsyanı nedeniyle 5 Haziran 1925’te parti kapatılınca bir müddet suskun kalıp tekrar yıkım çalışmalarına başladılar.

Toprak ağalarının derdi toprakların elden gitmesiydi. Onların Cumhuriyet, Laiklik, din, iman, saltanat, hilafet, Atatürk devrimleri, Latin harfleri, şapka, kılık kıyafet umurlarında değildi. Yeter ki topraklarına dokunmasınlar dı.  Topraklarını korumak ve Atatürk’ ün itibarını düşürmek için dini, imanı, saltanatı, halifeliği araç olarak kullanıyorlardı.

Türkiye Cumhuriyeti Devletine ve özellikle Atatürk’e düşman olan yukarıda yazdığımız dört gurup yurdumuz insanları Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulunca mal bulmuş mağribi gibi hemen üyesi oldular, teşkilatlanmasından ilçe ve il yönetim kadrolarına kadar çoğunluğu ele geçirip Genel Başkanları Fethi Okyar’ ı önlerine katıp sele kapılmış gibi sürükleyerek götürmeye, gizli amaçlarına alet etmeye çalıştılar. Bunu sezen Fethi Okyar Atatürk’ ün çok partili yaşama geçmek için kurdurduğu partisini kapatarak onlara alet olmadı.

Atatürk’e çeşitli tarihlerde Ankara’ da yapılması planlanan ama uygulanmayan, daha sonra tekrar yapılmak istenen suikast girişimlerinde ve İzmir suikastında hep bu dört gurup içinden gelen insanlar yer alıyordu. İzmir suikastı en iyi planlarıydı. İzmir Valisi Kazım Dirik planlarını sezip Atatürk’ ü Balıkesir’ de iken haberdar edip treni geciktirmese belki de menfur emellerini gerçekleştireceklerdi.

Bu dört gurubu oluşturan insanlarımız, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, Cumhuriyete karşı girişilen tüm kalkışma ve isyanlarda, perde gerisinden eli silahlı yasa dışı örgütleri desteklemişlerdir. Diğer yandan da mecliste muhalefet edip, karşı görüşleriyle bir gurup oluşturmuşlar ve ilk kurulacak siyasi partinin temelini oluşturmak üzere CHP içinde bulunmuşlardır. İlk ayrılma Demokrat Parti ile olmuş, halkımızın demokrasi kültür ve eğitimi yarıda bırakılarak, geriye dönüşün, irtica ve şeraitin işaretleri devlet kadrolarındaki uygulamalarda kendini göstermiştir.

İlk darbe Anayasa’nın adın Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile değiştirilerek hem Türk diline, hem de Türk hukukuna yapılmıştır. Ardından Türkçe ezan Arapçaya dönüştürülmüş, köy Enstitüleri ve Halk evleri kapatılmış, hatta CHP’ nin mallarına el konulmaya kalkışılmıştır.

Cumhuriyet döneminin 1950 ye kadar olan yıllarında, Osmanlıdan kalan dış borçlar da dahil, borçların tümü ödenmiş, hazinemizde tedavüldeki para hacminin 10 katı altın Dünya Bankasına ve ilgili kurum ve kuruluşlara güvence olarak gösterilmişti. O ylılarda dünya ekonomisinde henüz dolar geçerli para olarak yer almadığı için her ülkenin hazinesindeki altın birikimi ekonomik gücünün, dış alım satımının güvencesi oluyor, ne kadar çok altın birikimin varsa saygınlığın o kadar fazla oluyordu.

1950 de Demokrat Parti iktidara geldiğinde hazinemizde övünecek, göğsümüzü kabartacak ve Dünya ülkelerinin Türkiye’ ye şapka çıkaracak tonda altın stoku vardı. Demokrat Parti 10 yıl içinde hazineyi tam takır, kuru bakır yaptı. Dış saygınlığımız sıfırlandı, Küçük Amerika olma hayallerinden, Amerika’ ya el açan ülke konumuna geldik. Amerika en son borç isteğimizi geri çevirince, Rusya’ ya (Sovyetler Birliği) gidip borç aramak istedik, ama hükümetimizin ömrü vefa etmedi, 27 Mayıs 1960 Devrimi oldu.

Halkımız bu on yıllık yanlış gidişata neden onay (OY) vermişi, neden yapılan yıkımların farkına varamamıştı ? Esas incelenmesi gereken konu buydu. Eğitimci gözüyle tarihsel sürece baktığımızda yaptığımız tahlil ;

Demokrasi bilgi yönetimiydi. Demokrasi bilgisini edinemeyen kişi ve toplumlar demokrasiyi uygulayamazlardı. Demokrasi kültürü kazanmadan demokrasiyi uygulamak, okuma yazma bilmeden mektup yazmak demekti. Halkımız 1923 de Cumhuriyet yönetimiyle birlikte “Demokrasi Bilgi ve Kültürünü” yaşamındaki uygulamalarla ve okuyup bilgilenmeleriyle öğrenmeye başlamıştı.

Kuruluş devrinde Atatürk ve ülkemizi yöneten kadroda yer alan arkadaşları; belli zamanlarda halkımız demokrasi sınavından geçirmişlerdi. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası çok partiye geçiş denemeleri ile halkımız sınavdan başarılı not alamamıştı.

İsmet İnönü ve ülkemizi yöneten kadrosu 1945 ten sonra halkımızın demokrasi sınavından geçerli not alacağına güvenerek ve de hem öğrenip, hem okuyup, hem de uygulayarak daha çabuk öğrenir, daha başarılı olacağına inandıklarından “ Çok partili yaşama” geçtiler. Ama sonuç bekledikleri gibi olmadı. Hani köylerimizde çiftçilik yapmaktan ve de çocuklarını çiftçi yapmaktan öte bilgisi, kültürü ve uzak görüşü olmayan baba ve analar vardır, çocuklarını ilkokul 4. sınıfa kadar okula gönderip; okuma yazma ve dört işlem öğrendikten sonra; “ Artık kuzuları, hayvanlarım otlatabilir, çiftçilik işlerinde babana yardım edebilirsin, askerden eve mektup yazmayı, buğday parası hesaplamayı öğrendin” diyerek erkek çocuklarını;

Ananın ev işlerine, bağ bağçe işlerine yardımcı olacak, yeni doğan kardeşine bakacak, çeyizini hazırlamaya başlayacak, ekmek yemek yapmaya, ev işlerini yapmaya başlayacak yaşa geldin “ diyerek kız çocuklarını okula göndermeyip yarı cahil bırakırlar ya, işte Demokrat Parti yönetiminin başında yer alan partili Cumhurbaşkanı, DP sembollü baston taşıyan, Celal Bayar ve Ege toprak ağasın Adnan Menderes ile kadrosunda yer alan yukarıda yazdığımız Cumhuriyet karşıtı 4 guruptan arkadaşları, halkımızın demokrasi kültürü ve bilgisi edinmelerini yarım bırakmışlardır.

Öğretmenimiz Orhan Cahit Tütengil

“Köylere gittiğinizde 2 tip insanla karşılaşacaksınız. Birincisi kara cahiller. Bunlardan hiç çekinmeyin. Bilgi edinmeye, her söylediğinize inanıp uygulamaya, kara cahilliklerini yenip çağdaş insan olmaya, çocuklarını da okutup adam etmeye hazırdırlar. Köyde sizin en büyük destek ve yardımcınız olurlar.

İkinciler AK CAHİLLER’dir. Hiçbir şey bilmedikleri halde bildiklerini zannederler, çok bilmişlik (ukalalık) ederler. Öğretmenin yüzüne veya arkasına “ sen bu işlerden, siyaset ilerinden ne anlarsın? Git okulda öğrencileri okut. Bizi okutmaya kalkma, biz seni okuturuz” diyerek verdiğiniz ve vereceğiniz bilgileri kabul etmedikleri gibi sizin aleyhinize de çalışıp sizi ispiyon ederler.

Siz öğretmenler, meslek yaşamınız boyunca, bu ak cahillerden sakının ve gerçek Demokrasi ve Çağdaşlık Savaşının bunlarla yapılacağını unutmayın.”

Öğütleriyle, sosyoloji öğretmeni (sonra profesör) olmanın engin bilgisiyle bizi köy öğretmenliğine yolcu etmişti.

Dedemin bir lafı vardı. Ak cahiller için söylenmiş, çok oturan bir laftı. Bilgisi olmadığı halde bilir gibi davranıp her konuya ve işe burnunu sokanlara, ”Bir moktan anlamaz, yüznumaraya nöbetçi onbaşısı dikilir“ derdi.

Son örneğimiz de Aziz Nesin’ den olsun;

Yazarlar Sendikası üyeleri olarak yaptığımız toplantı ve çalışmalar sonunda, bize yakın gördüğümüz bir lokantaya gidip karnımızı doyuruyor, içkimizi içiyor ve sohbetlerimizi “Ne olacak bu memleketin hali “ başlığı altında sürdürüyorduk. Lokanta sahibi yönetim kurulundan izin alarak işyerini “Yazarlar Sendikası Lokali “ tabelasıyla donattı. Artık lokalimiz olduğu için bazı toplantıları da orada yapmaya başladık. Lokanta sahibi bir adım daha atarak duvara astığı pano ve özel yaptırdığı çerçevelere ünlü yazarlara “ünlü” birer söz yazdırarak imzalarını almaya başladı.

12 Eylül 1980 karanlığın en koyu zamanları. Kenan Evren; netekim konuşmalarıyla, Kuran-ı Kerim’ den ayetler okuyarak, Peygamberden Hadisler aktararak, irtica, tarikat ve şeriat yanlılarına yeşil ışıklar yakıyor; Aydınlara hakaret ediyor, siyasi partilerin hepsini suçluyor, liderlerini hapse atıyor, 17 yaşındaki gençleri yaşını büyütüp asıyor, özgürlük mücadelesi veren yurtsever insanlarımız için” asmayalım da besleyelim mi?” felsefesini yumurtluyordu. Bu antidemokratik ve çağdışı uygulamalar karşısında tavır alıp “ Aydınlar Dilekçesi “ yazarak itirazlarını Devlet ve Ulus nezdinde dile getiren aydınlarımızı da mahkemeye verip, yargıyı etki altına alıp hapse atmak istiyordu.

İşte o kara, kapkara günlerde, lokalimizde bu konu üzerine konuşurken AZİZ NESİN; “ Herkes kendini bir mok zanneder. Haklıdırlar. Çünkü insanların bencilliği ve kendini beğenme duyguları bunu gerektirir. Ama bazıları vardır kendilerini iki mok zanneder, bunlar AKCAHİL dir”.  Yazıp imzalamıştır.

27 Mayıs 1960 Devriminden sonra yeni 1961 Anayasası ile Demokrasi Kültür ve Eğitimi’ne başlanmak istenmiş, 1965 te “Demokrat Partinin devamıyız “ diyen Adalet Partisi, önce Ragıp Gümüşpala, sonra da Süleyman Demirel iktidarlarıyla bu girişimi engellemişler, böylece Ulusumuz’ un Demokrasi ve Kültür Eğitimi yarım kalmış, 2017 yılı itibarıyla da tamamlanamamıştır. Çevreye baktığımızda “AKCAHİLLER” in ne kadar çok olduğunu, bi moktan anlamayıp yüznumaraya nöbetçi onbaşısı olarak dikilenleri ve kendini iki mok zannedenleri” TV ekranlarında, siyasi parti kadrolarında, yandaş gazete sayfalarında, sizin sunmak, paylaşmak istediğiniz, kendilerine Demokrasi Kültürü ve Bilgisi kazandırmak istediğinizde “ Beni bilgisiz ve cahil olarak mı görüyorsun? Sen kendini ne sanıyorsun?” Diyen, davranan kişi ve kişileri de bol miktarda görebilirsiniz.

Eğer ülkemizi bu çağdışı karanlıktan kurtarıp aydınlığa taşımak istiyorsak; olmazsa olmaz gerçekleri bilmemiz ve uygulamamız gerekir. Bilim adamları Dünya’ da Demokrasiyi en iyi uygulayan ülkeler araştırması yapmışlar, en iyi olma nedenlerini de saptamışlar. Sonuç: Demokrasinin bilgi yönetimi olduğunun kanıtı olarak tüm Dünya’ ya duyurmuşlar.

1- İSVEÇ : Yurttaşlarının eğitim ve öğretim görme ortalaması 12 yıl.

2- FİNLANDİYA : Yurttaşlarının eğitim ve öğretim görme ortalaması 11 yıl.

3- İNGİLTERE : Yurttaşlarının eğitim ve öğretim görme ortalaması 10,5 yıl

4- ALMANYA : Yurttaşlarının eğitim ve öğretim görme ortalaması 10,4 yıl

5- FRANSA : Yurttaşlarının eğitim ve öğretim görme ortalaması 10,3 yıl

Dünyadaki 196 ülke arasında yapılan bu araştırma sonucuna göre ülkemiz146.sırada, yurttaşlarının eğitim ve öğretim görme ortalaması 3,5 yıl olarak yer almıştır. Bu verilere göre biz ulus ortalaması alındığında “ilkokul 4. sınıfından terk“ olarak yer alıyoruz.

Yine ayni araştırma çalışması, Demokrasiyi en iyi uygulayan İsveç’ te bulunan Sivbil Toplum Örgütlerine üye olan insan sayısına bakmışlar; İsveç’ in nüfusu 8 milyon, örgütlere üye insan sayısı 32 milyonmuş. Buna göre her İsveç yurttaşı en az 4 örgütün üyesiymiş.

Oysa bizim ülkemizde örgütlü insan sayısı 1961-78 yıllar arasında her yıl çoğalma göstermiş, ardından gelen yıllarda azalmaya başlamış, içinde bulunduğumuz 2004-2016’ lı yıllarda ise ya iktidar yanlısı sarı sendika ve örgüt haline gelmiş, ya örgütlere üye olmaktan vazgeçilmiş, ya da hapislere atılmıştır.

Ülkemiz dışındaki aydın insanlar birden çok örgütlere üye olmakla övünürken, ülkemizde aydın geçinmeye çalışan ve taşıdıkları etiketin değerine layık olmayanlar” hiçbir örgüte üye olmamakla” övünüyorlar. Dekan etiketi taşıyan bir bilim insanı (!) “ Bize okumuş, bilgi edinmiş insan değil, cahil insan lazım. Cahil insanlarla ülkeyi daha iyi yönetiriz” diye TV ekranlarında demeçler vermektedir. İşin acı tarafı, dinsel içerikli veya iktidar güdümlü vakıflara, cemaatlere, derneklere, sendikalara üye olan ve biat eden, kul olan, ümmet olan insanlarımız da kendilerini sivil toplum örgütü üyesi saymaktadırlar.

Oysa yine yukarıdaki bilim insanlarının araştırma sonuçlarına göre, sivil troplum üyesi olmanın ve demokrasiyi işletmenin dört değişmez kural ve aşamaları vardır.

Birinci aşama: Birey olmaktır. Birey olmanın kuralı da; ekonomik, sosyal ve kültürel yönden kendi ayakları üzerinde durmaktır.

İkinci aşama : Örgütlenmektir. Örgütlenmenin kuralı da;  çalıştığı işkolunun, mesleğinin, sosyal yaşamının içinde yer alan toplumsal olayların daha iyiye, güzele ve doğruya ulaşması için; kurulan sivil toplum örgütlerine üye olmak. Üye olmak da bir etiket kazanmak, sosyal bir ayrıcalık kazanmak için değil; Soran, sorgulayan, çalışmalara katılan, sorumluluk alan, üreten ve paylaşan bir üye olmak.

Üçüncü aşama :  Örgütlerin birlikteliğini sağlamaktır. Ülkemizdeki bilgili, bilinçli, aydın etiketi taşıyan kişilerin çoğu ilk iki aşamaya ulaşan bir demokrasi kültürüne sahiptir. Örgütlerin birlikteliği aşamasına geldiğinde, hepimizin yakından tanık olduğu “En büyük örgüt, bizim örgüt, başka büyük yok” sloganını söylerler.

Başka örgütlerin de amaçları incelendiğinde ortak paydaları olduğunun ayırdına varmazlar. Bu bağlamda çok çarpıcı olduğu için yaşanmış bir olayı paylaşmak ve bu olaydan olumlu sonuçlar çıkarılmasını sağlamak isterim.

12 Eylül karanlığı ve dikta yönetiminin Turgut Özal Başbakanlığı ve Kenan Evren Cumhurbaşkanlığı yılları. Karanlıkların aydınlanmaya başladığı 1990 lı yıllardayız. Daha önceden girişilerek izinsiz kurulmuş veya kurulması planlanmış dernekler, gerekli yasal başvuruları yaparak toplumdaki yerlerini alıyorlar. Bu örgütlerin arasında üç tanesi “ Kamu Yararına kurulan dernekler” statüsünü Bakanlar Kurulu Kararıyla kazanıyor.

MACİT SABIR