Kutsal Meyve; Üzüm ve Kırklareli’de Bağcılık

260

Trakya topraklarında yaşayan halkların çeşitli kültürel ve sosyal özelikleri tespit edilmesine ve bazen birbirinden tamamen zıt kültürel farklar göstermesine rağmen bugünlere gelen tek ortak özellik bağcılık ve üzüm kültürüdür. Üzüm Trakya halkı için dalından koparılan bir meyvenin çok ötesinde kültürel bir yaşamın önemli öğesidir.

Trakya topraklarda zaman içinde yaşayan Traklar, Odrisler, persler, Romalılar ve son olarak Osmanlılar dersek eksik mi kalır bilemeyiz ama Osmanlı toplumunun içinde Türkler, Rumlar, Bulgarlar, Yahudiler, Ermeniler, Araplar gibi çeşitli dil, din ve ırk özelliklerine sahip topluluklar yaşamıştır. Bu toplulukların bu kadar çeşitli kültürel özelliklerine rağmen Bağcılık ve üzüm kültürü üzerinde mutabık kalabilmesi üzüm ve bağ’ın kutsallığından mıdır, yoksa Şarap Tanrısı olarak Yunan mitolojisinde adı efsane olarak geçen Dionysos’un Tanrısal gücünden midir, bilinemez.

Trakya insanı bağında çalıştığı hasadını elde edip mutfağında çeşitli biçimlerde kullandığı (meyve olarak üzüm, şarap, hardaliye, pekmez gibi)  hayatının ve yaşamının önemli bir bölümünü etkile-yen üzüm’ü adeta kutsallaştırmıştır. Yunan mitolojisinden başlamak üzere bir meyveye ilk defa Tanrı görevlendirilmiş ve Tanrı ile birlikte meyve de kutsanmıştır. Dionysos ve Üzüm birlikte anılan ve yaşamın her alanında kutsallık tanınıp özellikler sunulan bir ikili olmuştur. Dionysos hakkında Yunan mitolojisinde Tanrıların Tanrısı ZEUS’un oğlu olduğundan ve şansız bir ilişkinin olumsuz acılarını yaşayan bir dramı olduğundan bahsedilir. Dionysos bu acıları hayata sıkı sıkı sarılarak, çok çalışarak, inanarak ve inatla hayata tutunarak ve asla neşesini kaybetmeden yaşayarak unutmaya çalışır. Üzüm’ün kutsal gücü mü Dionysos’a bu hoşgörü ve yaşam tarzını vermiştir bilinmez ama Trakya insanı olması olduğu gibi hayata olumlu bakar, mücadelecidir, çok çalışır ve hiçbir zaman neşe ve geleceğe ait ümidini kaybetmez.

Mitolojik kaynaklar üzüm-şarap ve Dionysos’u yıllarca bir arada anarak yaşamını sürdürmüştür. Bağın ekiminden hasat alınma kadar ve bu hasadın saklanmasına kadar geçen süreçler toplumların yaşamını etki-lemiştir. Özellikle bağ bozumu sırasında yapılan şenlikler bu günlere kadar çeşitli ritüel farklılıklar göstermesine rağmen ana tema hep üzüm ve şarap olmuştur. Mitolojik çağda yapılan bağ bozumu şenliklerinde Tanrılara kurbanlar kesilmiş, beraber çalışılıp, beraber eğlenilmiştir. Bağ Bozumu şenliklerinde Tanrılara kesilen kurbanlar arasında TEKE kurban edilmesi Dionysos’a atfedilse de SAKSAĞAN KUŞU’ nun kurban edilmesi olaya biraz hiciv katmak için   listeye dahil edilmiştir.  Saksağan Kuşu’nun çok konuşmanın sembolü olduğu bilinmektedir. Şarabı fazla kaçıran insanlarında fazla konuşmaya başlaması, sözü fazla   uzatıp bazen sıkıcı hale gelmesi insanların neşesini kaçırınca “ Saksağan gibi çok ötüyorsun” diyerek uyarılması ve Saksağanın başına gelenlerin hatırlatılması boşuna değildir.

TÜRKLERİN KIRMIZI İKSİRİ “HARDALİYE”

Türkler 1240 yıllarından itibaren Anadolu’da insan katliamına dönen Moğol istilasından kaçmak için Rumeli topraklarına geçmeye başlarlar. Bu topraklarda yaşanan Rumların ağırlıkta olduğu ancak Rumlar, Bulgarlar, Sırplar, Makedonlar, Arnavutlar, Karadağlılar, Boşnaklardan oluşan Balkan toplulukları ile tanışırlar. Bu toplulukları her biri kendine özgü kültürel değerleri, dini inançları ve ırki farklılıkları ile Türklere farklı gelirler. Türklerin Balkan coğrafyasında tek müşterek değeri bağcılık ve şaraptır. 1299 yılında Osmanlı Devleti kurulduktan ve Rumeli’de yaşamaya başladıktan sonra bağcılık ile tanışırlar. Çünkü Türkler o yıllara kadar sürdürdükleri göçebe hayatı ve Yörük kültüründe yalnızca yanlarında beraber hareket edebildikleri koyun ve sığır sürülerinden elde ettikleri süt ve et ile daha yoğun bir mutfak kültürüne sahiptir. Süt özelliği itibariyle çabuk bozulan bir ürün olduğu için yiyecek olarak saklanabilmesi için bazı işlemlere tabi tutulmalıdır ve bu işlem Türklerde mayalanma kültürünü geliştirmiştir. Süt ve üzüm işte bu noktada birleşirler ve ortak özellikleri çabuk bozuldukları için saklanması     mayalanma ile olmaktadır.

Hıristiyan Papazların üzümün mayalanması konusunda yaptığı çalışmalar toplumun sosyal hayatında etkili olur. Toplum da Papazları bu çabalarını karşılıksız bırakmaz ve ürünlere “Papaz Karası, Papaz Eriği, Papazın Mahzeni, Papazın Evi” gibi isimler verir.

Osmanlının Rumeli’ye geçen ilk akıncıları Yeniçeri ocakları olduğu ve bu ocaklarda da “BEKTAŞİ EĞİTİMİ” nin verildiği göz önüne alınırsa ve Bektaşilikte de şarap içmek günah olmadığı için bu yönde çabuk uyum sağlanır.

Ayrıca Osmanlı Rumeli’ye öncelikle Bektaşi Babalarını ve akıncı beylerini göndererek Balkanlarda çabuk kabul görülmesini sağlar. Bektaşi ocağında “eline, beline ve diline” sahip olacaksın, “eğilen boyuna kılıç vurmayacaksın, kadınlara ve çocuklara dokunmayacaksın” prensipleri ile eğitilen Bektaşi Babalarının komutasındaki akıncılar yöreye kolay uyum sağlar ve kurtarıcı olarak kabul görürler.

1520 yılında Osmanlı Tahtına oturan Kanuni Sultan Süleyman ile birlikte Balkanlarda Osmanlı toplumsal hayatı değiş-meye başlar. Sultan Süleyman Mısır’dan davet edip Edirne’de bir dergah kurmasına yardım etmesi ile Balkanlarda Mehmet Gülşeni ile birlikte sünni Müslümanlık etkisini göstermeye başlar.  Sünnilikte şarap içmek günah olduğu için Müslümanlar şarap içmekten ve bu kültürün tanımından uzaklaşmaya başlarlar. Ancak yöre de her taraf bağ ve bağçeler ile çevrili bir cennettir adeta. Üzümün sofraların vazgeçilmez bir besin ürünü olduğu ve bağcılığında ciddi bir ekonomik gelir ve iş sahası olduğu düşünülürse bağcılıktan ve doğal olarak üzümden vazgeçilemez.

Türklerin Orta Asya’da unuttukları eski gelenekleri mayalanma ve kımız akla gelir. Üzümün farklı bir yöntemle alkole dönüşmeden mayalanması ile elde edilen ve adına (hardal tohumu katıldığı için) HARDALİYE denilen alkolsüz üzüm suyu akla gelir. Hardaliye Yöre kültüründe çabuk benimsenir ve Müslüman Türkler tarafından içildiği için adına yöresel olarak “TÜRKLERİN KIRMIZI İKSİRİ” denir. At sütünden elde edilen ve adına KIMIZ denilen Beyaz İksir’e karşıt yeni ürünün adı KIRMIZI İKSİR olur.

KIRMIZI İKSİR “HARDALİYE” yörede çabuk kabul görür ve mutfakların daimi içeceği olur. Eldeki kaynaklardan elde ettiğimiz bilgilere göre 1 Ocak 1885 tarihli bir İstanbul Gazetesinde “Bab-ı Ali Caddesinde 4 numaralı dükkanda  Sucu Ohannes Ağa Kırk Kılıse Hardaliyesi satmaktadır” şeklinde bir ilanın tespitini Ali Rıza Dursunkaya kitabında belirtmiştir.

Kırklareli bağcılığı 1912 Balkan Savaşlarına kadar altın çağını yaşar. Her taraf tamamen bağ ve bahçeliktir. Bağlardan elde edilen şarapların Fransa’ya ihracatı için KIYIKÖY İskelesi kullanılır. Öküz ve manda arabaları ile yapılan nakliyat bölgenin önemli bir gelir kaynağı ve sosyal ve kültürel yaşamı etkile-yen faaliyetler yaşanır. Bağların budanması, üzüm hasadı denilen bağ bozumu etkinlikleri, şarap yapımı, şarapların gemiler-le ihracatı gibi olaylar yörenin yaşamını hareketlendirir. Bölgeye zenginlik ve huzur gelir. Kırklareli’ de her renk özgürce yaşamını sürdürür. Kimse kimsenin dinine, ırkına, rengine bakmadan bir birlerine saygılı bir yaşam sürer. O yıllarda Kırklareli’ de yaşamak farklı bir mutluluk verir insanlara.

1912 BALKAN SAVAŞLARI İLE GELEN FELAKET

Her şey savaşların başlaması ile birlikte birer birer yıkılmaya ve yakılmaya başlar. Savaşlar ve savaş sonrası bağlarda meydana gelen floksara denilen yok edici bir hastalık Kırklareli bağlarını tamamen yok eder. Sebep çoktur, bazılarına göre bakımsızlıktan, bazılarına göre ise Balkan Harbi sırasında bölgeye gelen bir Fransız subay güya bağları gezerken bastonu ile bağların köklerine vurmak suretiyle hastalık bulaştırır ve o yıl o bölgedeki bağların tamamı kurur. Tesadüf mü, yoksa gerçekten bilinçli bir hareket midir bilinmez ama Kırklareli bağcılığı yok olur.

1936 Mübadele ile Balkanlardan gelen göçmenler yeniden bağcılığı canlandırmaya çalışırlar. Dereköy yolunun sağ tarafı “YENİ BAĞLIK” adı ile göçmenlere tahsis edilir. Her aileye 2 dönüm bağ yeri verilir. Aileler buradan elde edecekleri üzüm ile ancak kendi ev ihtiyaçlarını (üzüm, pekmez, hardaliye, şarap) gibi karşılarlar. Ekonomik bir bağcılık değil aile ihtiyaçları için düşünülmüş bir bağcılıktır.

Aile için ekonomik bir  getirisi olmayınca ve kent dışında ulaşımı zor ve uzak bir yer olduğu için kısa süre sonra çoğu aile bağları ve hatta Kırklareli’ni terk      ederek daha iyi şartlarda iş bulabilirim ümidi ile İstanbul’a göç etmeye başlar.

1950 yıllarına HASAN Kranşa, Muzaffer Baktagir, Şevket Havancılar ve arkadaşları Kırklareli bağcılığını yeniden canlandırmak için bir dernek etrafında birleşirler. Yeni bağlıkta bağ ekimleri başlar. Ancak bazı aileler orayı bağdan ziyade yazlık olarak veya kafa dinlemek için bir farklı mekan olarak görürler. Bağcılık yine ikinci plandadır.

1987 yılında Belediye Başkanı Ali Nazmi Üstündağ, Em.Milli Eğitim Müdürü Mustafa Biçer,  Bağcı Mehmet Aktaş,  Muzaffer Baktagir ve Mustafa Karaca kurdukları “KIRKLARELİ BAĞCILIK MEYVECİLİK VE ARICILIK DFERNEĞİ” ile yeniden bir faaliyete başlarlar. Önceleri başarılı olunur ÜSKÜP ve civarında bağcılık yeniden başlar.

Tarihte üzüm bağlarıyla meşhur, Kırklareli’nin Üsküp beldesinin adı da benzer bir hikayeye kaynaklık eder. Yanlış bilinir ki; beldenin adının mübadele-lerle Balkanlar’ın Üsküp yöresinden gelen kişilerden sebep konulduğu düşünülür. Oysa buraya o bölgeden iskan olmamıştır. Geçmiş dönemlerde yörede tarla açmalar, iskanlar sırasında hasat ürünlerinin saklandığı (bağcılık ürünleri ile iliş-kilendirilir ) düşünülen     yüzlerce küpe raslanmıştır. Halk arasında “yüz küp” diye dillendirilen bu bölge, şivesel özellikleriyle ve Osmanlı’nın Balkanlardaki yadigarı olan şehri hatırlatmasıyla bugün Üsküp adına dönüşmüştür.

Baharın gelişini, doğanın uyanışını coşku ve derin köklerden beslenen ritüellerle karşılayan Trakya halkı, emeklerinin karşılığını alışını, minnet duygularıyla, bambaşka coşkularla yüklü ritüellerle yansıtır. Yılların imbiğinden süzülmüş deneyimlerle, Trakya’da sonbaharın gelişi demek, tarım işlerinin bitmesi, hasat, ürünün ambarlarda yerini alması, kışlıkların hazırlanması ve bağ bozumu demektir.

Kutsal Meyve; Üzüm…

Zamanın ötesinden adeta kutsal atfedilen bir meyvedir üzüm…

Hak dinlerin kutsal kitaplarında hurma, incir, zeytin ve nar gibi meyvelerle adı zikredilir.

Hz. Nuh’un büyük tufan sonrası içinde bulunduğu gemi karaya oturduğunda, elinde tuttuğu dal parçasını karaya ayak basar basmaz toprağa ektiği, bunun da bir asma dalı olduğu rivayet edilir.

Bu rivayete kulak verdiğimizde; “Büyük Tufan”ın coğrafyası olduğu öngörülen Mezopotamya topraklarında yükselen ve dünyanın 7 harikasından biri kabul edilen Babil’in Asma Bahçeleri’nin ismini günümüze kadar taşıması, anlaşılabilir bir durum olsa gerek. Nasıl da güzel bir aşk hikayesine ev sahipliği yapar, Babil’in Asma Bahçeleri…

Bu topraklarda eksik olmayan savaşların, kan ve kinin son bulması için, Medes Kralı ve Babil Kralı bir dostluk anlaşması yaparlar. Müttefik oluşlarını perçinlemek üzere; Babil Kralı II. Nebukadnezar (M.Ö. 7. yy ), Medes Kralı’nın kızı Amystis’le evlenir. Bu durum, bir anlaşmanın ötesinde Amystis’e duyduğu derin bir aşka dönüşür.

Yeşil çayırları, serin rüzgarları, kuru toprağa hayat sunan nehirleri ve gölleriyle dağlar ülkesinin kızı   Amystis, çöl sıcağıyla kavrulan Mezopotamya ovalarına bir türlü alışamaz. Vatan hasretiyle günden güne erir. Onun bu tükenişine çare olmak için, Kral Nebukadnezar,   Amystis’in ülkesini çağrıştıran, teraslar halinde yükselen bir yapılar topluluğu inşa ettirir. Bir düzenekle en yükseğe çıkartılan Fırat Nehri’nin suyu ile sulanan görkemli bağlar, bahçeler içre salınan bu görkemli yapılar, ne yazıktır, yüzyıllar sonra gelen savaşlara ve doğanın gücüne direnemeyecektir.