Malkoçlar Köyü – Kofçaz / Kırklareli

Malkoçlar Köyü Kırklareli Merkez’e 50 km, bağlı olduğu Kofçaz İlçesine 22 km uzaklıkta Bulgaristan sınırına 0 noktada şirin bir dağ köyümüzdür. 1970’li yıllarda köy 150 hane iken göçler nedeniyle bugün 38 hane ve 100 kişiye kadar düşmüş.

Malkoçlar Köyü’nün isminin meşhur Malkoçoğlu ailesinden geldiği söyleniyor. Her ne kadar yazılı belge olmasa da halkın efsaneleri ve anlatımları bu görüşü kuvvetlendiriyor. Yer stratejik konum itibariyle İstanbul’a 250 km mesafede olması, Balkanlara çıkış kapısı olarak elverişli konumda olması ve o noktadan sefer yapılacak her yöreye, Macaristan veya Eflak-Boğdan’a yapılacak seferlerde akıncıların toplanma noktası olarak çok uygundur. Osmanlı padişahı sefer ilan ettiği anda Trakya ve Balkanlar’da olan Akıncılar en kısa sürede o noktada toplanma şansına sahiptir. Akınlara komuta eden Akıncı Beyi Malkoçoğlu,  köyün bulunduğu noktada otağını kurup, civardan gelecek akıncıları beklemeye başlar. Köy uzun yıllar Malkoçoğlu ailesinin mülkü olarak bilinmiştir.

Biz Malkoçoğlu’nu Cüneyt Arkın filimlerinden, abartılı sahneler ile tanıyoruz. Bir vurdu mu on kişiyi deviren, oradan oraya uçan sahneler bugün için biraz komik kaçsa da bir gerçek var ki, Malkoçoğlu ailesi yüzlerce yıl Osmanlı’ya hizmet vermiş. Osmanlı genişleme yıllarında sürekli sefer halinde olduğu için, sınıra yakın o bölgede her an hazır bir kuvvet bulundurmuştur. Balkanların fethi tamamlanıp, Avrupa içlerine Macar Ovalarına seferler başlayınca Malkoçoğlu’nun çadırının bulunduğu yöre bir köy yerleşim birimi olmaya başlamış. Savaş sadece akıncılar ile kazanılmaz elbette. Onlara geri hizmeti verebilecek kişiler de gerekmektedir. İşte bu sebeple Yörük aşiretleri bölgeye yerleşmeye başlamış. O günden beri köyün adı değişmeden “Malkoçlar” olarak anılır olmuş. Baba Malkoçoğlundan sonra gelen, Malkoçoğlu Mehmet Bey, Malkoçoğlu Bali Bey gibi akıncı beyleri o yörede konaklamış.

Köyün kuruluş öyküsü bu yüzden 1360’lı yıllara kadar gider. 1. Murat, Polos Kalesini almak için uzun süre uğraş verince canı sıkılır. Devletli Ağaç yöresine geldiğinde ulu bir meşe ağacına sırtını dayayıp oturduğunda Polos Kalesinin alındığı haberi gelir. “Sen ne devletli bir ağaçsın” dediği için o yörenin adı Devletli Ağaç olarak anılır. Baba Malkoçoğlu da Toros Yörükleri ile bu savaşlara katıldığı için kendine bağlı yiğitleri otağının bulunduğu yerde toplar ve o sebeple yöre Malkoçlar olarak anılmaya başlar. Toros’ların yiğitleri, koç gibi delikanlıları Istrancalar’ın eteklerinde kendilerine yer bulmaya tutunmaya çalışırlar. Olaylar ile ilgili her ne kadar yazılı belge yok ise de halkın söyledikleri ve yaşanan efsaneler ile yetinmek zorunda kalacağız.

Yöre halkına kimlerdensiniz diye soracak olursanız, kendilerini “amuca soyundanız” diye tanıtırlar. Amucalar, Osman Gazinin ağabeyi Gündüz Alp Obasına bağlı Türkmen boylarıdır. Gündüz Alp, Osman Gazi ve oğlu Orhan Bey, yabancı hatunlar ile evlenmeye başlayınca, bu durumun Türk soyunun ileride dejenere olacağı endişesi ile, yabancı evliliğine karşı çıkar. Ancak Osman Bey ve ondan sonra gelenler, genişleme politikası gereğince yabancılarla evlenmenin siyasi iktidarlarını güçlendireceğine inanır. Bu iki farklı görüş, kardeşler arasında yol ayrımına sebep olur. Amucalar, savaş sırasında Osmanlı devletine her türlü konuda yardımcı olur, seferlerde asker verir, fetihlere katılırlar. Ancak onlardan oluşan ve adına “Müsellim Askerleri” denilen kuvvetler, sadece savaşa ve fetihlere katılırlar, ancak sivil halka karşı hoşgörülü ve merhametlidirler, yağma ve tecavüz olaylarına karışmazlar. Halbuki savaşın mayasında olan yağma, esir alma gibi konular devletin hazinesi için elzemdir. Hatta yağmanın kuralları bile konulmuştur, 3 gün boyunca yapılan yağmalar fethe katılan askerlere bırakılır, 3 gün sonrası ise Padişah’ın hazinesine gider. İkinci defa yol ayrımına gelinir. Önce Orhan Bey, daha sonra da 1. Murat yeni bir askeri güç oluşturmaya başlar.

Rivayete göre Orhan Gazi, Hacı Bektaş dergahına gelip yeni kuracağı yeniçeri ocağı için dua istemiştir. Dergahı ziyaret eden Orhan Gazi, orada bulunan pire, “Pir hazretleri, yeni kurduğum ocak için sizden hayır dua almaya geldim” diyerek, duasını istemiş Hacı Bektaş’taki Pir’de, elini çocuklardan birinin başına koyarak: “Bunların adı Yeniçeri olsun diyerek Cenabı Hak yüreklerini ak, pazularını kuvvetli, kılıçlarını keskin, oklarını tehlikeli, kendilerini daima galip buyursun” diye dua eder. O yüzden yeniçeri ocaklarına Ocak-ı Bektaş-î-yân, kendilerine Taifei Bektaş-î-yân, denir. Yeni kurulan bu askeri güç ile Osmanlı bir devletten imparatorluğa dönüşür. Balkanlarda tutunmaya çalışırken birden kendini Avrupa’nın ortasında Viyana kapılarında bulur.

Yeniçeri Ocağı Bektaşi geleneklerine göre eğitim yaptığı için bulundukları bölgede Bektaşilik ve Alevilik yaygın bir şekilde örgütlenir. İşte bu tarihi ve siyasi sebeplerden dolayı bölge, Amucadır, Bektaşidir.

Bölge stratejik bir öneme haiz olduğu için Osmanlı zamanından beri bir geçiş güzergahıdır ve köyde gümrük kapısı vardır. Yüzlerce yıl kullanılan gümrük kapısı 1946 yılında Gümrük Kapısının Edirne’ye alınması ile birlikte önemini yitirmeye başlar. En son 1948 yılında mübadele için kullanılır ve bir daha unutulmaya terk edilir, ta ki 2009 yılında Mustafa Aydoğdu muhtar seçilene kadar. Mustafa Aydoğdu’nun muhtar seçilmesi ile bölgede ümit veren gelişmeler başlar. Gümrük kapısının yeniden açılması, sınır ötesi işbirliği gibi projeler Bulgar tarafından da destek görünce Avrupa Birliği Projeleri kapsamına alınır ve çalışmalar başlar.

Gümrük kapısı Edirne’ye ismi ile birlikte göç eder. Kapıkule ismi bugün Edirne Gümrüğü için kullanılır. Ancak bilinsin ki orijinal ismi Malkoçlar Kapıkule’ dir. Kapı yeniden açılırsa ismini geri isteme talepleri olacaktır. Edirne şimdiden bu sürprize hazır olsun.

Eski gümrük binasından yalnızca atların ahır kalıntıları bugüne ulaşabilmiş. At dediğimiz o günlerin makam aracıdır. Atların bakımları askerin bakımı ile eş değerdedir. Eski taş bina yüzyıllara meydan okuyup bugünlere ulaşabilmiş, ancak çatısı olmadan. Yeni çalışmalarla restore edilip protokol binası olarak hizmete açma planları var. Gümrük binası ise köy konağı yapılmak üzere yıkılmış. 500 metre uzaktaki Bulgar tarafında bulunan bina ise Osmanlının haşmetine yakışırcasına dimdik ayakta. Avrupa Birliği fonları ile onarılıp, hizmete hazır hale getirilmiş.

 

Malkoçoğlu efsanesi bize biraz uzak geliyorsa da, son zamanlarda, Marmara Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim görevlisi Neval Konuk başkanlığında çalışan bir gurup, Malkoçoğlu’nun türbesini, Bulgaristan’ın Gabrova ve Lofça arasındaki Malkoç Köyü’nde tespit ederek yaptığı çalışmalar ile türbe ve mezarın Baba Malkoçoğlu’na ait olduğunu kanıtlamıştır. Türbe onarılarak ziyarete açılmıştır. Anlatılanlar her ne kadar efsaneye dayansa da gerçekler birer birer ortaya çıkmaya başlamıştır. Ancak Bulgarlar bizden önce davranıp, Spartaküs örneğinde olduğu gibi Malkoçoğlu’nu da kaparsa şaşırmayalım. Efsane gerçeğe dönüşünce ilgi ve izleyicisi çoğalıyor.

Köy geçiş bölgesi olduğu için birkaç defa işgal ve yıkım görmüştür. Anlatılanlara göre 1853 yılında bölge kazak Ruslarının işgali ile tamamen yakılır. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşında ikinci bir darbe ile köy nüfusunun yarıdan fazlası göç eder. 93 harbi diye bildiğimiz, 1877-78 Savaşı sonunda Bulgaristan Osmanlıdan bağımsızlığını kazanınca, sınır tespiti çalışmaları başlar. 1895 yılında Avusturya ve Alman gözlemcilerin nezaretinde sınır çalışmaları yapılır ve bugüne kadar kalan en eski sınır taşı olan 174 nolu sınır taşı dikilir. 173 ve 175 nolu sınır taşları yenilenmesine rağmen bir tek 174 nolu taşa dokunulmaz ve orijinal hali ile muhafaza edilir.

 

Yine sınıra sıfır noktada bulunan eski mezarlık ikiye bölünüp, bir kısmı Bulgaristan bir kısmı ise Türk tarafında kalmıştır. Bu eski mezarlık bugün Bulgaristan sınırları içinde kalan Türk köyleri Gaybular (Istranca), Dereköy (Voden), Hocalar (Kraynova) köylerinin müşterek mezarlığı imiş. Muhtar Mustafa Aydoğdu’nun girişimleri ile bugünlerde temizleme ve yeniden düzenleme çalışmalarına başlanacakmış. Mezar taşlarını yüksekliği ve şekli bizi Orta Asya Türklerinin Menhir mezar taşlarına götürüyor. Acaba çok önceleri mi oralara geldik diye sormadan edemiyoruz.

Savaşın anılarının unutulmadığı bir başka alan ise Yunan Tepe veya Mezalim Tepe olarak anılıyor. Birinci Dünya Savaşı sonrası 1919-1920 yıllarında Trakya Yunan işgaline uğrar. Bir Yunan askeri birliği köye girmeye cesaret edemez. Yunan Tepede konaklar. Komutan köye bir elçi gönderir “Teslim mi olacaksınız, yoksa savaşacak mısınız?”  1877 yılından beri süren savaşlarla köy nüfusu zaten bitmiştir, Çanakkale’ye, Yemen’e gidenler bir daha geri dönmemiştir, kimsede adım atacak hal kalmamıştır. Yunanlı komutanın sözüne güvenilerek köy teslim olur. Ancak Yunanlı komutan sözsünde durmaz. Köyde mezalim derecesinde olaylar başlar. Eskiler o günleri anarken “mezalim karşı tepeden geldi” diye anlatırlar. Kurtuluş Savaşı sona erip Yunanlılar Trakya’ yı boşaltmaya başlayınca, beraberinde köyün büyük baş, küçük baş bütün hayvanlarını ve köy erkelerini esir alarak Enez’e kadar götürürler. Enez’de esirleri serbest bırakıp, hayvanlar ile Yunanistan’a geçerler.

Köyün bir başka özellikli yeri, Horasan Erenlerinden olduğu tahmin edilen Höyük Baba Tepesi’dir. Höyük Baba Tepesi, 2. Dünya Savaşı sırasında Bulgaristan Alman işgaline uğradığı için, savunma amaçlı olarak Höyük Baba Tepesi’ne makineli tüfek mevzii yapılır. Tepe biraz düzeltilir. Bugün o makinelı tüfek yuvasının olduğu yerde bir ceviz ağacı yükseliyor. Höyük Babanın anısına her yıl ilkbahar ve sonbaharda anma günleri düzenlenip, kurbanlar kesilip adaklarda bulunuyor. Bu gelenek yüzlerce yıldır hala devam etmektedir. Höyük Babanın etrafında bulunan bazı mezarlar dikkatimizi çekti. Köy Muhtarı Mustafa Aydoğdu’nun anlattığına göre, mezar taşlarından bir tanesi okutulup, tercüme ettirilmiş. Yazı bize ilginç geldi. Mezar taşında “Kırımlı Mehmet Ağa” yazıyormuş. Ah be Mehmet Ağam, Kırım nire, Malkoçlar nire? Ne işin vardı buralarda?

Bölge 401 rakımlı yüksek bir bölge olduğundan, gerek su kaynakları, gerekse bitki örtüsü bakımından oldukça zengin. Çeşitli şifalı otların merkezi durumunda. Kekik oto ile beslenen koyun ve kuzuları lezzeti bambaşka. Köylü arasında kesik otu olarak bilinen Kantoron, kesiklere ve yaralara şifalı ilaç olarak kullanılıyor. Mustafa Aydoğdu’nun anne annesi, köylü arasında ve yörede, Şifa Nine veya İlaççı Nine olarak bilinirmiş. 2. Dünya Savaşı sırasında Alman işgaline karşı savaşan ve yaralanan Bulgar askerleri, Şifa Nine’nin ilaçları sayesinde tekrar hayata dönebilmiş. Bu sebepten Şifa Nine Bulgar tarafında sevilen ve saygı duyulan bir isim olarak anılara geçmiş.

Eğer bugünlere gelecek olursak bölge uzun süren bir sessizlikten sonra yeniden uyanmaya başlamış. Gümrük Kapısının yeniden açılması çalışmaları devam ediyor. Avrupa Birliği projeleri kapsamında, Malkoçlar Köyü ile Bulgaristan Bolyarova –Istranca Köyleri arasında yol bağlantılarını oluşması çalışmaları devam ediyor. Hem Bulgar tarafı hem de bizim taraf için ekonomik bir canlanma olacağı kesin. Daha önce de bu tür çalışmalar denenmiş ancak siyasi sebeplerden dolayı başarılı olunamamış. Ancak bu defa Şifa Nine’nin hatırına her iki taraf da istekli ve ciddi bir çalışma içinde. Bölge ekonomisinin canlanması çok önemli.

Köyde  bir başka önemli aktivite ise doğa sporu, avcılık. Ormanlık alan fazla olduğu için kışın kurt sürüleri hayvanlarına zarar veriyor. Mecburiyetten kurt avına çıkılıyor. Onlar avlamazsa kurtlar sürülere zarar veriyor. Yaban domuzları kurtlar kadar zararlı. Ekili alanları, bilhassa mısır tarlalarına büyük zarar veriyorlar. Sınır bölgesi olduğu için giriş çıkışlar kontrollü olduğundan tavşan ve karaca’ya bol miktarda rastlamak mümkün. Ancak karaca avlamanın uğursuzluk getirdiğine inandıkları için karaca’lara dokunmuyorlar. Mustafa Aydoğdu her ava çıktığında babası mutlaka tembih edermiş “karaca görürsen, sakın ateş etme” diye. Ancak Mustafa gençliğin verdiği heyecanla bundan 35 yıl önce gördüğü bir karaca’ya ateş eder. O an pişman olur ama, yapacak bir şey yoktur. Birkaç gün sonra kurtlar 3 koyunlarını alır, bedel olarak. O günden sonra köyden kimse karaca vurmaz. Yasal olarak zaten yasak. Ancak onlar yasak olduğu için değil, inandıkları için yapmazlar. Ancak dışarıdan gelen bazı kaçak avcıların avlanmak istemesi sorun oluyormuş.

Malkoçlar Köyü’nün bir başka özelliği ise Rusya’dan gelen doğalgazın Türkiye’ye giriş yaptığı nokta olmasıdır. Türkiye’nin doğalgaz için ödediği 8 milyar dolara yakın para ile en büyük ithalatın yapıldığı köy olmasıdır.

Bir başka özellik ise, Türkiye’ye giriş yapan dört adet fiber iletişim kablosunun Malkoçlar’dan geçmesidir. Malkoçlar’dan doğalgaz geçer, doğalgazdan faydalanamaz, fiber iletişim kabloları geçer, internet imkanından faydalanamaz. Eh o kadar kusur Kadı Kızında da olur mu diyelim acaba?

Muhtar Mustafa Aydoğdu’nun en büyük hayali Malkoçlar, Beyci, Aşağı ve Yukarı Kanara köylerinin faydalanacağı bir gölet, baraj diyebileceğimiz büyüklükte olursa eğer, sulama ve içme suyu amaçlı olarak kullanılması mümkün olabilecek önemli bir proje. Köyün 401 rakımda olduğu, barajın ise 480 rakımda olduğu düşünülürse, kendi cazibesi ile her yere masrafsız ulaşabilecek bir proje. Muhtar bu proje için uzun yıllar mücadele vermiş. Önceleri DSİ ve YSE mühendisleri harita üzerinden bu işe olmaz demiş. Ancak Mustafa Aydoğdu yılmamış, bir defa olsun yerinde bir tespit yapılması için ısrarcı olmuş. Çok defa “sen, bu işlerden ne anlarsın? Mühendis misin?” diye azarlanmış. Ancak yılmamış ve bir defa yerinde keşfe razı etmiş mühendislerimizi. Yerinde tespitte gerçekler tespit edilmiş ve projenin gerçekten uygulanabilir olduğu görülmüş. Mühendisler bu defa daha çok kızmış. “Sen çobanım diye bizi kandırdın. Sakın 12 Eylülzedelerden olmayasın?” diyerek siyasi bir maraz aramışlar. Ancak Mustafa Aydoğan küçük yaşlardan beri çobanlık yaptığı yöreyi avucunun içi gibi çok iyi bilmektedir. Çoban olduğuna kendini zor inandırır. O müdürü kutlamak gerek, bir çobanın sözüne güvenerek nasıl harika bir projeyi hayata geçirmiş. Baraj Projesi şimdilerde ihale aşamasına kadar gelmiş. İhale gerçekleştiği andan itibaren bölgenin kaderini değiştirecek önemli yatırım olacak.

Malkoçoğlu Mustafa Bey köy için yaptıklarını ve yapacağı projelerini anlatırken büyük bir heyecan ve arzu duyuyor. Köylerimizin kalkınması ve yeniden yaşanılır alanlar olması için Malkoçoğlu yiğitlerine gerçekten ihtiyacımız var. Yeter ki yöneticilerimiz onları küçümsemeden dinleyebilsinler. Keşfedilmeyi bekleyen çok önemli ve güzel bir dünya bulacaklar. Çobanların sözüne dikkat edelim, çok güzel projeler çıkacak ve köylerimiz yeniden hayat bulacak. Bir müddet sonra insanlar “Hayat köydedir, sağlıklı yaşam köydedir” diyerek, yeniden hayata sarılacaklar. (Mustafa Karaca)