MUHTAR -1-

 

19 EKİM MUHTARLAR GÜNÜ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

19 Ekim 2017 tarihinde Kırklareli Valiliğinin düzenlemiş olduğu “19 EKİM MUHTARLAR GÜNÜ” resepsiyonu Kırklareli Valisi Orhan Çiftçi, Kırklareli Belediye Başkanı Mehmet Siyam Kesimoğlu, İl Genel Meclis Başkanı Saffet Üresin, Kırklareli İl Mahalli İdareler Müdürü Alaeddin İkican, Kırklareli Merkez İlçe Muhtarlar Derneği ve Kırklareli Mahalle Muhtarları Derneği ve çok sayıda davetlinin katılımı ile Kırklareli İl Özel İdaresi Cazibe Merkezi Salonunda yapıldı.

 

İlimizin övünç kaynağı ünü sınırlarımızı aşan şairimiz Alaeddin İkican’ın okumuş olduğu Muhtar şiiri güne damgasını vurdu.

MUHTAR DOSTLARA

Muhtar olmak istiyorsan,

Seçim kazanmak yetmez sana,

Göreve bağlı kalacaksan,

Özveri, fedakarlık gerekir halkına.

Cesaret, azim ve iradenle,

Bağlı kalırsan Atatürk ilkelerine,

Birlik, beraberlik olursa heyette,

Paylaşılır sorumluluk, kolaylaşır görevde.

Topladığın paraları üzerinde taşıyamazsın

Ağa, patron gibi özgürce harcayamazsın

Köy işleri için evini öksüz bırakırsın,

Dürüst yaparsan işini, köyüne köle olursun.

 

Para yersen zimmet olur, görevin biter

Usulsüz harcarsan adın yolsuzluğa karışır,

Düğün salonu yaparsan takdir yerine suç aranır,

Her şeytini feda etsen halk buna da alışır.

Vefa, takdir, övgü beklerken sen,

Anti sempati duyanlar seni izlerken,

Birden suçlanıp, divana çekilirsin,

Özlemle başlanan muhtarlığı sona erdirirsin

Yaptığın çalışmalar kabul görsün,

Hak, hukuk, adalet seninle birleşsin,

Köyünü, köylünü unutmaz düşünürsen,

Dilerim muhtarlık yakandan hiç düşmesin.

 

İşte böyle muhtar olmak kolay değil, cebinden harcadıklarının hesabı sorulmaz ama, köy bütçesinin kuruşunun bile hesabı sorulur. İyilik yapayı, hizmet edeyim derken birden suçlu bile olabilirsin. Yaptığın fedakarlıklar bir anda unutulur ve üzülürsün. Vatandaş ile devlet arasında köprü olayım diye çırpınırken, bu köprüden geçenler senin üzerine basarak yürürler amma, köprünün durumunu sormazlar bile. Muhtarlık böyle bir şey işte fedakarlık ve özveri ister.

 

 

 

Yüzyıllardır sessiz ve yetkisiz bir müessese gibi duran ve sanki tek işlevi “İkametgah ve nüfus sureti” damgalama olarak bilinen “MUHTAR” kimdir, ne iş yapar ve hukuki statüsü nedir ?. Bu tip sorular sorulduğunda maalesef toplumda doğru, doyurucu fazla bir bilgiye sahip değiliz. Gelin hep birlikte biraz gerilere doğru gidelim ve Muhtarlığının serüvenini izleyelim.

Yüzlerce yıldır derin bir uykuda bekleyen Muhtarlık müessesesi 2015 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde Muhtarları toplayıp dertlerini dinlemesi ile Türkiye’nin gündemine gelmeye başladı. Cumhurbaşkanı’nın muhtarlara olan ilgisi arttıkça “MUHTAR” kamuoyunun gündeminde yer almaya başladı. O günün Başbakanı Ahmet Davutoğlu’ da Cumhurbaşkanı’nı takip ederek muhtarlara ilgi duymaya başladı. Önceleri ücretsiz bir makam olan ve sadece halka hizmet için ve ekonomik durumu iyi olan, gelen misafirleri ağırlayacak gücü ve zamanı olan, yani onurlu ama, bir o kadar da külfet makamına fazla talep olmaz, yapılan seçimlerde genelde köyün ağasına veya ekonomik durumu iyi, gelen misafirleri ağırlayacak imkanı olan kişilere ricada bulunulur, bu külfet makamını kabul etsin diye.

19 Ekim 2015 günü Resmi Gazetenin 9.Ekim 2015 Tarih ve 29507 Sayılı nüshasında yayınlanan 2015/11 Sayılı Genelgesi ile “19 EKİM MUHTARLAR GÜNÜ” olarak kabul edildi.

 

 

 

9 Ekim 2015 PAZARTESİ Resmî Gazete Sayı : 29507

GENELGE

Başbakanlıktan:

Konu :   Muhtarlar Günü

GENELGE

2015/11

Ülkemizde yerel demokrasinin en eski örneğini temsil eden muhtarlık müessesesi, 1829 yılından bu yana faaliyetlerini sürdürmektedir.

Muhtarlarımız, bir yandan köy ve mahalle sakinlerinin devlet kurumlarıyla ilişkilerinde aracı bir rol oynarken, diğer yandan da çağdaş kamu yönetimi anlayışının en temel gereksinimlerinden biri olan katılımcılığın sağlanmasında önemli bir görevi yerine getirmektedirler.

Muhtarlarımız ve muhtarlık müessesesinin ihtiyaçları, karşılaştıkları sorunlar ve bu sorunlara yönelik çözüm önerileri ile bu müessesenin tarihsel bağlarını koruyarak geleceğe ilişkin vizyonunun belirlenmesine yönelik çalışmaların yürütülmesi amacıyla 19 Ekim gününün Muhtarlar Günü olarak belirlenmesi uygun görülmüştür.

Muhtarlar Günü kapsamında yapılacak etkinlikler, İçişleri Bakanlığı tarafından belirlenecek esas ve usuller çerçevesinde yürütülecektir.

Bilgilerini ve gereğini rica ederim.

 

Başbakan Davutoğlu, bu genelge ile birlikte verdiği mesajda muhtarlarımıza müjdeyi de veriyor ve bundan böyle muhtarlarımız yaptığı işten en az asgari ücret kadar maaş almaya hak kazanıyordu.

 

Davutoğlu, İstanbul Nüfus Sayımı’nın 19 Ekim 1829’de yapıldığını ve bu nedenle yayınlanan Hatt-ı Hümayun’un muhtarlık kurumunun tesisine giden yolu açtığını belirterek, “Biz de bu tarihi günden hareketle 19 Ekim’in bundan böyle ‘Muhtarlar Günü’ olarak kutlanmasına ilişkin kararı aldık. Hükümet olarak, değerli muhtarlarımıza özel bir günü ihdas etmiş olmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Bu düşüncelerle ’19 Ekim Muhtarlar Günü’nü kutluyor, tüm Muhtarlarımıza selam ve sevgilerimi iletiyorum” ifadesini kullandı.

18 EKİM 1929 Hattı-ı Hümayün’e nasıl gelindi.

Osmanlı Devleti 1299 yılında kurulduğuna ve genelde nüfusu köylerde yaşadığına göre yüzlerce yıl bu köyleri ve şehirleri veya mahalleleri kimler yönetti. Osmanlı Devletinin taşra teşkilatı sancak ve beylerbeyi tarafından yönetildiği için buraları Padişah adına yönetme yetkisi Padişah Fermanı ile Sancak Beylerine veya Beylerbeyi’ne bırakılmıştı. Beylerbeyleri’ de Padişahtan aldıkları bu yetkileri taşrada ve köylerde AYAN-KADI gibi alt yöneticilere devrediyordu. Merkezi yönetim zayıfladığı zamanlarda bazı Ayan, Kadı ve görevli devlet memurları bu yetkilerini kötüye kullanıp halkı soyuyor, zulüm ediyorlardı. İşte bu boşluğu halk arasından zengin kişilerden oluşan adına EŞRAF diyebileceğimiz kişiler doldurdu.

Ancak Osmanlı Devleti çok uluslu ve çok dinli bir imparatorluk haline geldiği için Müslüman ve Türk tebaanın yanında çeşitli uluslardan ve dinlerden oluşan gayrimüslimler yaşıyordu. Müslüman halkın elde ettiği bazı sosyal haklardan mahrum kaldıklarından devlet ile ilişkileri de farklı oluyordu. Mesela askere gitmezlerdi. Bu kısıtlama onlar için aslında bir avantaj oluyordu. Dolayısıyla devlet ile halk arasındaki ilişkileri de kendilerinden olan birileri görev olarak üstlenmişti. Bu kişilere de Osmanlı devleti,”ÇORBACI” veya “KOCABAŞI” deniyordu. Bu durumda Müslümanlar için “AYAN-KADI- EŞRAF” görev ve ilişkileri düzenlerken, Hıristiyanlar için “ÇORBACI-KOCABAŞ-PAPAZ” görev yapıyordu. Peki burada muhtar kimdi derseniz eğer, hepsi muhtar dı, diyebiliriz.

Osmanlı Devletinin gerek mali yönden, gerekse askeri yönden zayıflamaya başladığı 17.ve 18 yüzyıllarda “Ayan” lar merkezi dinlemez ve kendine çalışır oldular. Yabancılara tanınan haklar ise genelde voyvodalık adı altında, yine kendi çıkarlarına, ancak imparatorluktan ayrılmacı bir tutum izlemeye başladılar. Bu durumu en somut ve meşhur örnek ise “KAZIKLI VOYVODA” diye tarihte ünlenen Eflak Voyvodası Vladamir oldu. Devlet ve Padişah adına elde ettiği yetkileri kendi çıkarları adına kullanıp, Türklere karşı bir soykırım uygulamaya başlar. Yakaladığı Türkleri yağlı kazıklara oturttuğu için adı Kazıklı Voyvoda’ ya çıkar.

1839 yılında çökmeye başlayan İmparatorluğu kurtarmak için yapılan reformlar sonucu ilan edilen TANZİMAT FERMANI ile bazı idari yenilikler de yapılır. Ayanlık, kocabaşlık, voyvodalık gibi makamlar kalkar ve köylerde temsil yetkisi muhtar denilen kişilere verilir. Devletle halk arasında ki ilişkileri kuran, halk tarafından seçilen, ancak geçmiş tecrübelerden ders alınarak merkezi idare bu defa temkinlidir..

II.Mahmut tahta çıktığı zaman ülkenin içinde yaşadığı düzensizlik taşra ve köyleri daha çok etkilemiştir. Merkezden uzak yerlerde ayanlar emirleri dinlemiyor ve bunun acısını halktan çıkarıyordu. Özellikle köy ve kasabaları olumsuz etkileyen faktörlerin başında ise adına bazı yerlerde ekşiya, bazı yerlerde “DELİ” veya “DELİL” denilen başıboş asker kaçakları oluyordu. Bu kişiler askerden kaçıp guruplar halinde köylerin etrafına kamp kuruyor, kendileri ve hayvanları için köylüden zorla yiyecek ve giyecek alıyordu. II..Mahmut devleti kurtarmanın tek yolu olarak idari yenilikleri harekete geçirmeyi görüyordu, bunun içinde bu tür kişilerin ortadan kalması ile mümkündü.

II..Mahmut ıslahat hareketine “NÜFUS SAYIMINDAN” başladı. Kazalarda Kayıt memurları, Köylerde ise “İMAM-PAPAZ-KOCABAŞLAR” dan yararlanarak, yörelerinde doğan, ölen, oraya gelip yerleşenler, oradan ayrılanlar hakkında bilgi yazılması ve bu bilgilerinde 6 ayda bir merkeze yollanması hakkında ferman çıkardı ve bu işi yapanlara da “MUHTAR” dendi. İşte bu ferman ile ilk defa yapılan nüfus sayımı bugün muhtarlar günü olarak kutlanmaya başladı. Tarih II..Mahmut’u 1826 yılında Yeni Çeri Ocağını kaldırdı, 1829 yılında ise ilk nüfus sayımını yaptı diye yazar.

Yapılan reformlara, değişen iktidarlara ve muhtarlara rağmen Osmanlının çöküşü devam etmiş ve yerine 29 Ekim 1923 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti kurulana kadar geçen süre içinde değişmeyen tek makam muhtarlar olmuştur. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti tarih boyunca köylünün devamlı mağdur edilip, haksızlığa uğradığını bildiği için öncelikli olarak çıkan kanunların başında köylerin kalkınması, eğitilmesi için uygulanacak politikaları belirlemek üzere 18 Mart 1924 tarihinde 442 sayılı “KÖY KANUNU” yasasını çıkarır.

 

“11 Şubat 1924 tarihinde Mecliste köy kanunu hakkında konuşulmuş ve Karesi mebusu Vehbi Bey, memleketin teşkilatını yoluna koyabilmek için köy kanununun şart olduğunu ve köy teşkilatı olmayan bir memleketin köksüz ağaca benzeyeceğini söylemiştir. Vehbi Bey, bu kanunun bütün halkın %75’ini alakadar ettiğini ve bu sayede pek çok haksızlıkların ortadan kalkacağını ifade ederek bir an evvel kanunun kabul edilmesini istemiştir. Bu arada Köy Kanununun hazırlanmasında ve yürürlüğe girmesindeki en önemli rol rahibi Ahmet Ferit (Tek) Bey’dir. 30 Ekim 1923 tarihinde kurulan İsmet Paşa’nın ilk Cumhuriyet kabinesinde yeni Türkiye’nin ilk dâhiliye vekili olan Ahmet Ferit Bey, Osmanlı devrinde kaleme aldığı “İdare-i Hususiye-i Vilayet” ve “İdare-i Umumiye-i Vilayet” kanunlarından yararlanarak Cumhuriyet tarihinin ilk “köy kanunu” nu hazırladı.” İşte o gün bugün devam eden yasalarla köylerinde ve mahallelerinde görev yapan muhtarlarımızın görev bilinci ile hareket ettiklerini görmekteyiz.

Kırklareli köy ve mahalle muhtarları bu görevi layıkıyla yerine getirebilmek için gerekli eğitimleri almaktadırlar. Mahalli İdareler İl Müdürlüğünün düzenlemiş olduğu eğitim ve bilgilendirme toplantı ve seminerlerine katılarak yeni değişen yasalar hakkında bilgiler almakta, köyleri ile ilgili projeler hazırlamaktadırlar. Bu konuda bilgi ve tecrübelerini artırmak için Kırklareli Merkez İlçe Muhtarlar Derneğinin düzenlemiş olduğu yurt içi ve yurt dışı gezilere katılıp, gördükleri yenilik ve değişiklikleri köylerinde nasıl uygularız diye çalışmaktadırlar.

Muhtarlarımızın bu gezileri Türkiye’de ve Dünya’da örnek teşkil edecek bir uygulama ile gezilere ait bütün gideler katılımcılar tarafından ödenmektedir. Muhtarlarımız İl Genel Meclis ve Belediye Meclisi üyelerinin yaptığı gibi gezi masraflarını bütçeye yüklemeyip, harcırah almayıp giderlerini kendi ceplerinden karşılamaları örnek alınacak bir davranıştır.

MUHTARLARIMIZIN GEZİLERİNDEN İLGİNÇ BAZI ÖRNEKLER

-1-

Kırklareli Muhtarları Karadeniz gezisi

27 Mart-04 Nisan 2015

 

Kırklareli Muhtarlar Derneğinin düzenlediği, Kırklareli Mahalli İdareler İl  Müdürlüğü’ nün destek verdiği Karadeniz ve Batum ( Gürcistan ) Gezisi 27 Mart-04 Nisan 2015 tarihleri arasında yapıldı.

Gezi 27 Mart 2015 Cuma gecesi saat 23.00 te Kırklareli’ nden hareketle başladı. Gezinin ulaşım ve rehberlik hizmetleri SEDAN TURİZM tarafından organize edildi. Muhtarlarımızın bilgi, görgü ve tecrübelerini arttırmak amacı ile ve en önemlisi gezinin masraflarının katılımcıların kendi ceplerinden ödemeleri ile karşılandığı bu gezilerde muhtarlarımızın gördükleri yerlerdeki güzellik ve farklılıkları köylerinde uygulamaya başlamaları bu gezilerin önemini bir kat daha farklı kılmaktadır. Gezinin bir başka özelliği de muhtarlarımızın geziye eşleri ile katılmaları oldu.

Doğa Karadeniz’ e her türlü güzelliği muhteşem manzarası ile dağlar, göller ve Karadeniz’ e akan coşkun ırmaklar vermiştir, ama toprak vermede biraz cimri davranmıştır. Karadeniz insanı bu, inatçıdır, doğa ile dost yaşamasına rağmen bazen mücadele etmekten de kaçmamıştır. Dağların yamaçlarına yaptığı teras tarlaları ile toprak özlemini gidermiş ve teraslama tarlalarına ÇAY ekimi yaparak bu eksikliği güzelliğe çevirmesini bilmiştir. Karadeniz’ in ÇAY tarlaları fotoğrafçılara kart postal güzelliği sunacak kadar muhteşem bir manzara sergilemektedir. Muhtarlarımız bu güzel çay tarlalarını gördükten sonra Trakya’ nın düzgün ve verimli topraklarının kıymetini daha iyi anladılar.

(kaynak: www.sarantalikoylum.com)

Karadeniz gezisinde Karadeniz’in eşsiz güzellikleri yanında insanın doğaya karşı verdiği mücadeleyi, sarp kayalıklar arasına teraslama yöntemi ile elde edilen toraklarda yapılan çay tarımı ile hem toprağın kıymetini öğrendiler, hem de kendi verimli topraklarının değerini anladılar. Her gün kahve toplantılarımızın ve kahvaltımızın vazgeçilmezi olan “ÇAY” ın nasıl bir serüven ile bugünlere geldiğini ve nasıl bir emek ile sofralarımıza konuk olduğunu ve Atatürk’ün çay konusunda nasıl bir mücadele verip bugün milyonlarca kişinin ekmeği haline geldiğini gördüler ve Atatürk’ü yalnızca Samsun’a çıkışı ile değil “ÇAY” ile de tanıdılar.. Bu vesile ile “ÇAY”ın tarihini ve Türkiye’de Çay’ın Babası sayılan ZİHNİ DERİN’i  bir defa daha hatırlayalım.

 

 

 

 

 

(Trabzon Sümela Manastırı)

Çayın Tarihçesi

Çay, dünyada sudan sonra, en fazla içilen ve içme alışkanlığı gittikçe artan bir bitki olarak 5000 yıllık bir geçmişe sahiptir. Yaygın bir efsaneye göre, büyük Çin İmparatoru Shen Nung’ın hizmetlilerinden biri bahçede su kaynatırken bir yaprak kaynayan suyun içine düşer. Yaydığı koku imparatoru etkiler. Kokusunu beğenen imparator, tadını da denemek ister ve çay o gün bugündür insanoğlunun vazgeçilmez dostu haline gelir.

Çay konusunda ilk geniş çaplı araştırma M.S. 733-804 yılları arasında yaşayan Lu Yu’ya aittir. “Çay Kitabı” adlı eserinde, çay hakkında; üretiminden tüketimine, sistemli ve kapsamlı bilgi vermektedir

Türkiye’nin çayla tanışması 1787 tarihinde, Japonya’dan getirilen çay tohumlarının ekilmesiyle başlar. Bursa civarında gerçekleşen ilk ekim çalışmaları iklim şartlarının olumsuzluğu nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanır. Ancak 1917 yılında, zamanın Halkalı Ziraat Mektebi Alisi müdür vekili ve botanikçi olan Ali Rıza Erten yapmış olduğu teknik çalışmalar sonucunda 16.02.1924 tarihinde Rize’de çay yetiştirilmesi için meclisten onay alır ve günümüz çay üretiminin temelleri bu şekilde atılmış olur. 1947’ de kurulan ilk fabrika ile üretim hızlandı. Geç bir buluşma olmasına karşın, Türk insanı, çok sevdi çayı ve günün her saatine, her mekanına taşıdı bu sıcacık içeceği

(Batum Botanik Bahçesi)

 

ÇAY’ IN BABASI ; Zihni Derin,.

Atatürk’ün “ VATAN TOPRAKLARI KUTSALDIR, KADERİNE TERK EDİLEMEZ” sözü buralarda gerçek olmuş. Bir karış vatan toprağının dahi kendi kaderine bırakılmadan işlenerek ve üzerinde çalışılarak insanlara ekmek ve gelecek olması için Atatürk tarafından görevlendirilen Zihni Derin Türkiye’de çay tarımının başlamasına ve yayılmasına önderlik etmiştir; “çayın babası” olarak bilinir

 

 

ZİHNİ DERİN KİMDİR? Türkiye’de çay tarımının başlamasına, gelişmesine ve yerleşmesine önderlik eden zirâat mühendisi. 1880 senesinde Muğla’da doğdu. İlk ve Orta öğreniminden sonra İstanbul Halkalı Yüksek Zirâat Okulunu bitirdi. Bir müddet Orman mühendisliği ve öğretmenlik yaptı. 1920 senesinde İktisat Vekâleti, Zirâat Umûm Müdürlüğü vazifesine tâyin edildi. Vazîfesiyle ilgili bir gezi sırasında Doğu Karadeniz bölgesinin çay ve turunçgiller üretimine elverişli olduğunu görerek bu bölgede çay tarımının başlatılması için gayret sarf etti. Bunun üzerine 1924 senesinde Rize yöresinde çay, fındık ve turunçgiller üretimiyle ilgili özel bir kânun çıkarıldı ve Çay Araştırma Enstitüsü kuruldu. Enstitünün kurucusu olan Zihni Derin aynı iklim özelliklerine sahip olan Batum’dan getirttiği çay fidanlarıyla Enstitünün bahçesinde ilk çay fidanlığını kurdu. Fidanların bir kısmını da deneme üretimi için halka dağıttı. Fakat toprağı az olan yöre halkı, geleceği belli olmayan bu ürüne fazla rağbet etmedi. Devletin de gerekli desteği sağlamaması üzerine Zihni Derin’in çalışmaları neticesiz kaldı. Zihni Derin bu vazifeden ayrılarak çeşitli liselerde ve Ankara Gâzi Eğitim Enstitüsünde öğretmenlik yaptı. 1936 senesinde Edirne’de İkinci Umûm Müfettişlik kuruluşunda tarım danışmanlığına 1938 senesinde Zirâat Vekâleti Çay Organizatörlüğüne getirildi. Bu vazifesi sırasında Batum’dan getirttiği iki ton çay tohumu ile enstitüye bağlı üç fidanlıkta çay fidanı üretimini sürdürdü. 1940 senesinde çıkarılan bir kânunla çay üreticilerine bâzı maddî kolaylıklar getirildi ve üretilen çayların devlet tarafından satın alınacağı garanti edildi. Bu özendirici tedbir ve teşvikler üzerine yöre halkı çay üretimine yöneldi

 

Kaynak: http://www.dersimiz.com/bilgibankasi/ZIHNI-DERIN-KIMDIR-HAKKINDA-BILGI-1122.html#.VSLWadysUSs

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(Batum Botanik Bahçesi)

 

 

 

 

 

 

 

Samsun bölgesel olarak Karadeniz sayılmasına rağmen müziği, insanların karakter yapısı, giyim ve kuşamları ve fıkraları ile farklı bir Karadeniz tablosu çizmektedir. 1919 yılının 19 Mayıs’ ın da Mustafa Kemal ve arkadaşları Kurtuluş mücadelesini başlatmak üzere Samsun’ a çıktığı gün Samsun’ un kaderi farklı bir şekilde yazılmış oldu. Bugün Samsun denilince aklımıza Bandırma Vapuru, Atatürk heykeli ve Kurtuluş mücadelesinin başlaması gelir.

 

 

 

 

 

 

SAMSUN’ da BİR KIRKLARELİ’ li

Yağışlı hava Samsun’ da bize güzel bir sürpriz hazırladı. Yoğun yağış altında Bandırma Vapuru’ nu gezmek biraz zor olsa da ıslandığımıza değdi. Bandırma Vapurunun kumanda odasında oturan beş kişiden bir tanesinin Kırklareli’ li hemşehrimiz olan Topçu Binbaşı Kemal Doğan olduğunu öğrenince gururlandık doğrusu. Sadece onu görmek bile ıslandığımıza değdi. Gazetemiz yazarlarından Nazif Karaçam yıllar önce konu hakkında aydınlatıcı bir yazı yazmıştı. Ancak gidip görmeden ve resmini çekmeden, orada o anı yaşamadan olmuyormuş. Muhtarlarımız Münir Saygın’ ın açıklamasından sonra tekrar dönüp fotoğraf çekmeye başladı şiddetli yağmur’ a aldırış etmeden. Gençlerimizin mutlaka Samsun’ a gidip Bandırma Vapurunu gezmeleri ve hemşehrileri Topçu Binbaşı KEMAL DOĞAN’ ı selamlamaları gerekir. Gençliğimize başka türlü Kurtuluş mücadelemiz anlatamayız.

 

 

 

 

 

 

Kaynak: www.sarantalikoylum.com

Mustafa Karaca