Nisan Yağmurları

615

Nisan ayı adına yazılan şarkıdan esinlenerek kısa süreli ve devamlı yağışlı geçti.

Eskiden yağmur bereket olarak kabul edilirdi, ancak yanlış yapılanma ile yağmalanan şehirlerimizde yağmurlar sel felaketine dönüşmeye başladı. Bir tarafta tarlaların sulanması için yağmur dualarına çıkan köylüler, barajların dolması için dua eden elektrik santraları yöneticileri, diğer tarafta ise yağmur yağmaması için dua eden yerel yönetim idarecileri. Ne acı bir kader, bir taraf için bereket olan yağmurlar, diğer tarafa felaket oluyor.

Nisan ayının 1. günü Dünya Şaka günüdür. Dünyanın her yerinde insanlar birbirlerine şaka yaparlar. Bazen şakanın dozu kaçıp “Eşek Şakasına” dönüşse bile insanlar o günün hatırına hoşgörülü olur. Bugün o hallere geldik ki, şakalarımızın tadı mı kaçtı, yoksa kimsenin şakaya tahammülü mü kalmadı, artık şaka yapamaz olduk veya şaka bile yapmaya korkar olduk.

Kimse kimseyi anlamak istemiyor. Nasıl anlayış fakiri bir toplum olduk bende bunu anlayamıyorum. Dilimizin kelime haznesi oldukça zengin olmasına karşın, günlük hayatımız 300-500 kelimeye sıkışmış durumda. Yöneticilerimiz bile önünde mikrofon görünce özgürce konuşuyor, istediğini söylüyor, karşı tarafa istediği hakaretleri ve küfürleri ediyor amma, biraz sert tepki görünce “beni yanlış anladınız” diye sitem ediyor. Sen kendini anlatamadı isen bizim suçumuz ne kardeşim? Kullandığın kelimeler seni öyle anlatıyor. Sen yanlış kelimeler kullandı isen karşı tarafın suçu nedir.

Hep anlaşılamamaktan veya yanlış anlaşılmaktan şikayet ediyoruz. Neleri anlamadık toplum olarak şöyle bir olayları geriye doğru gözden geçirelim. Öncelikle Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ ü anlamadık, onun kurduğu özgürlüğün ifadesi olan Cumhuriyeti anlamadık. 23 Nisan da açılan Millet Meclisinin ne maksatla kurulduğunu, egemenliğin halka ait olduğunun sembolü olan “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” sözünün neler ifade ettiğini anlamadık. Atatürk’ü sevmeden anlamaya çalıştık ama olmuyor işte, bir türlü neyin ne olduğunu anlayamıyoruz.

8 Nisan Dünya Roman günü olarak kutlandı diye resmi bültenlerde haberler geçti. 8 Nisan’ı takvimden eksilen bir yaprak olarak gördük. Roman gününü anlamak için romanların kimler olduğunu, nereden gelip, nasıl bir yaşam felsefeleri olduğunu anlayamadık. Halbuki romanları biraz anlamaya, onların yaşam felsefelerini öğrenmeye kalksak bakın ne güzellikler çıkar.

Çingeneler, aslen kuzey Hindistan kökenli olup günümüzde ağırlıklı olarak Avrupa’da yaşayan göçebe bir halktır. Türkçede Roman sözcüğü de sıklıkla Çingene anlamında kullanılır. Hindistan’ın Pencap-Sind (Pakistan, Karaçi) nehir havzası boyunca Pakistan ve Afganistan’ın da içinde bulunduğu bölgelerden, 1050 civarında İran ve Anadolu üzerinden dünyaya yayılmış bir Hint-Avrupa halkıdır.

Çingene sözcüğü bir teoriye göre Eski Türkçe Çıgan (yoksul) sözcüğünden gelir. Zamanla sözcüğün Farsça formu (çingane) Türkiye Türkçesinde benimsenmiştir.

Romanlar tarihin en eski halklarından biri olarak tanımlanır. Hatta Romanların sosyolojik tarihi incelendiğinde, özellikle insanlığın yerleşik hayata geçerken, göçebe Romanların bu süreçte önemli bir etki yarattıkları ve özellikle ilkel üretim araçlarının kullanımını sağlamada ciddi bir aracılık görevi gördükleri belirtilmektedir

Romanlar bu toprakların tarihsel ve kültürel bir zenginliğidir. Her topluluk gibi özgürce yaşama hakkına sahiptir.

Kısaca Çingeneleri veya diğer deyişle romanları anlamak için, onların doğada özgürce yaşamayı seven, sanatla, müzikle uğraşan, çiçek toplayıp satan, dünya malında gözü olmadan yaşayan fakat özgürlüğünden asla ödün vermeyen insanlar olduğunu görerek anlamaya çalışsak sanırım daha kolay anlaşacağız.

Çigan müziğini büyük bir beğeni ile izlerken, biraz da Çiganları düşünmeye başlayalım.

20-21 Nisan günleri Peygamberimiz Hz.Muhammed’ in doğum günü anısına Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri yapıldı. Etkinlikler Hz.Muhammed’ in daha kolay anlaşılması, İslam felsefesinin önemli özelliklerinin öne çıkarılmasından ziyade, gereksiz ve içeriksiz konuşmalarla bu güzel ve anlamlı gün toplumun tüm kesimine anlatılması gerekirken, sadece bir kesim ile sınırlı kaldı. Halbuki Hz.Muhammed ve İslam felsefesinin özü olan insana değer veren, kul hakkı yememenin, haram lokma yememenin, insana karşı zulum yapmamanın önemi anlatılsa, İslam, Muhammed, iyi anlaşılsa insanların kalbine Allah      korkusu değil, Allah sevgisi işlense İslam dini bugünkünden daha anlaşılır, İslam ülkelerinin hayat seviyeleri daha farklı olurdu.

23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramını kutlamanın zevkine varamadan, 24 Nisan Ermeni Tehçirinin hala bitmeyen davaları ile günümüz zehir edildi. Başbakanımız sanki tek suçlu bizmişiz gibi özür diledi. Halbuki birileri bizden özür dilemeli idi. 1915 olayları Dünya’yı kana bulayan, milyonlarca insanın ölmesine ve sakat kalmasına sebep olan kapitalizmin 1. Kanlı hesaplaşması olan Dünya Savaşı sırasında yaşanmıştır. Dünya Kapitalizmi bizim topraklarımız üzerinde pay alma kavgası verdi. Bu kanlı paylaşım ve hesaplaşmada Ermeniler gibi çeşitli vaatlerle kullanılan Osmanlı tebaları da vardı. Osmanlı 3 cephede savaşırken kendisine ihanet eden Ermenilere karşı “SadıkTeba” olmalarının verdiği eski hatırdan dolayı yine de hoşgörülü davrandı.  Bu olay İngiltere veya Fransa da yaşansa idi hepsi vatana ihanetten kurşuna dizilirdi. Nitekim savaş sonrası birçok Fransız vatandaşının vatana ihanetten kurşuna dizildiğini yazar kitaplar. Ermeni olaylarının yaşandığı günlerde İngiliz ve Fransız Donanmaları Çanakkale’yi geçip İstanbul’u almak için savaşıyordu. Tarihin en büyük ve kanlı savaşları Çanakkale’de yaşandı. 250 bin Türk genci vatanlarını savunmak için şehit oldu, 250 bin Anzak genci de emperyalizmin kanlı paylaşımı için hayatlarını kaybetti. Ancak savaş sonrası, o kanlı savaşları cephede yaşamış, savaşın vahametini görmüş olan Atatürk’ün meşhur  “Uzak diyarlardan evlatlarını gönderen anneler, evlatlarınız bizim evlatlarımız ile koyun koyuna yatıyor. Onlar bizim de evlatlarımızdır” sözleri dünyada büyük yankı uyandırmış ve dünya Türkleri ilk defa anladığını göstermiştir. Bunun içindir ki her yıl 26 Nisan’da binlerce Avusturalya ve Yeni Zenlanda’lı, dedelerinin savaştığı ve öldüğü yerleri görmek için Türkiye’ye gelmektedir. Bugüne kadar hiç ve Avusturalya’lı yetkili “Türkler bizim 250 bin askerimizi öldürdü” diye beyanat verip özür dilememizi istemedi. Çünkü biz o gün orada vatanımızı savunduk.

Ermeni olayları 1921 yılında İstanbul işgal edilince, Osmanlı yetkililerinin meşhur Malta Duruşmaları’nda yargılandı ve İngiliz Kraliyet Yüksek yargıçlarınca Türkleri suçlayacak yeterli ve kasıtlı kanıt olmadığına karar vermesi ile yetkililerin ve dolayısıyla Türkiye’ nin beraat etmesi ile sonuçlanmıştır. Bence Sayın Başbakan’ın danışmanları ona özür dileme metnini hazırlamadan önce bu tarihi belgeleri iyice okumaları gerekirdi. Anzac torunları ile dün yaşananları unutmadan, ancak ders alarak, dost olmuş isek, aramızdaki binlerce kilometre uzaklığı kalplerimizdeki sevgi ile yakınlaştırdı ise birbirimizi suçlamadan, kırmadan anladı isek, Ermeni komşularımız ile neden dost olamayalım. Ancak onlar da emperyalizmin kanlı çıkarları için insanları nasıl kullandığını anlamaları lazım. Biz birbirimizi dün yaşananları unutmadan ama ders alarak, bugün dost olup birbirimiz anlayarak ve severek kalplerdeki duvarları yıkarsak eğer haritalar üzerinde çizilmiş olan sınırlar da kendiliğinden kalkacaktır. Ermenilerin elinde dedelerinin emperyalist kapitalizmin kanlı emelleri için nasıl acımasızca kullanıldığını anlatan birçok belge vardır. Kendi arşivleri yanında, Doğu Perinçek ve Mehmet Perinçek’in yaptığı gibi Rus, İngiliz, Fransız ve Amerikan arşivleri’ni okumaları bizi anlamaya yeterlidir. Çünkü biz o gün orada vatanımızı savunduk.

Mustafa KARACA