Tarihte Kürdistan, Kürtler, Kürt İsyanları ve Dersim İsyanı

74

Yurdumuzun bir bölümünde yaşayan Kürt yurttaşlarımızla devletimizin ve devleti yöneten hükümetlerimizin hep sorunları olmuştur. Bu sorunların temelinde yatan; bu bölgede yaşayan yurttaşlarımızın Cumhuriyet bireyi olamamalarıdır. Bu nedeni de; Ortaçağ Avrupa düzeninin Derebeyliği gibi, Ortaçağ Asya ve Ön Asya düzeninin Toprak Ağalığı ve Aşiret yapısıdır. Avrupa Derebeylikleri Yeni Çağ ile birlikte yıkılmış, köle olarak kullanılan insanlar önce özgürlüklerine sonra da mülkiyetlerine kavuşarak insanca yaşama onuruna ulaşmışlardır. Oysa Asya ve Ön Asya’ daki feodal yönetim, şeriat ve ağalık düzeni, Yeni Çağda değil, Yakın Çağda ve günümüz iletişim Çağında aynen devam etmekte; Toprağın sahibi olan Ağa dinin sahipliğine dayanan işbirlikçi tarikat liderleri ve hiçbir gücün yıkamayacağına inandırılmak istenen aşiret düzeni, halen devam etmekte ve bu bölgede yaşayan bizim gibi sıradan yurttaşlarımızı inim inim inletmekte ve ölümlere sürüklemektedir.

Atatürk, Silah arkadaşları ve Devrim arkadaşları, Toprak Ağalığı düzenine ve Kürt sorununa kalıcı çözüm olarak Toprak Reformunu görmüşler, Toprak Kanunu’ nu çıkararak bu düzene son vermeyi amaçlamışlardır. Atatürk’ ün beklenmeyen rahatsızlığı, hastalığı ve zamansız ölümüyle, ardından çıkan 2.Dünya Savaşı, Toprak Kanununun çıkarılmasını geciktirmiş; 1946 yılında geçilen Çok Partili Demokratik Parlamenter sistemle de olanaksız hale gelmiştir. Çünkü Toprak Ağaları Demokrat Partisini kurarak iktidar olmuş ve Toprak Kanunun indirilmemek üzere rafa kaldırmıştır. Buna rağmen Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları olan kitabın geçtiğimiz bölümlerinde tanımını yaptığımız dört grup yurttaşlarımız ve bugünkü uzantıları veya temsilcileri Kürt sorunlarından da Atatürk’ü, Silah Arkadaşlarını ve Devrim Arkadaşlarını sorumlu tutarak suçlu ilan etmeye çalışmaktadırlar.

Bu nedenle bu başlık altında konuyu tüm okurlarımızın” bütününü kavrayacak Özet Bilgilerle” aydınlatılıp bilgilendirilmesini amaçladık.

Özet bilgilere girmeden önce bir saptama ve bir de açıklama:

Sevgili Emre Kongar hocamız Avrupa’nın ve Dünya’ nın gelişmiş ülkelerindeki demokrasi ve gelir farklılığını;

“Bu ülkeler tarım toplumu olmaktan, endüstri toplumu olmaya geçmişler ve burjuva( ticaret yaparak geçimini sağlayan halk) ile işçi sınıflarını oluşturmuşlardır. Buj sınıflar üreten, üretime katılan, soran, sorgulayan ve haklarını söke söke alan bir örgüt yapılanmasına ulaşmıştır. Bu nedenle haklarına ve bunu borçlu oldukları demokrasilerine sonuna kadar sahip çıkar ve dokundurtmazlar. Oysa tarım toplumlarında işçi sınıfı ve burjuva oluşamamıştır. Bunun içinde özgürlükleri ve hakları için örgütlenmeleri yoktur, veya çok azdır veya güdümlüdür. Bunun sonucunda da tarım toplumlarında demokrasinin gelişmesi ve haklara sahip çıkılması çok azdır ve cılızdır.”

bilimsel açıklamasıyla bizi aydınlatmaktadır.

Yine rahmetli Tarık Zafer Tunaya Hocamız “ İnsan derisiyle kaplı Anayasa” yapıtında, Fransa’ya yaptığı bir gezide Paris Milli Kütüphanesini gezerken, kütüphanenin en görkemli köşesinde ve ışıklar içinde “ İNSAN DERİSİYLE KAPLI ANAYASA” yazısını okur. “Tüylerim ürperdi. İnsan derisinin böyle bir kitapta bulunması beynimi allak bullak etti” diye düşüncelerini ve duygularını açıkladıktan sonra yetkiliyi çağırıp” bunun ne anlama geldiğini” sorar. Yetkili gülümseyerek açıklar; “ 1789 Fransız İhtilalinden sonra 1791 de kabul edilen Yurttaşlık Yasalarına göre hazırlanan Fransa Anayasasında yazılı her madde için yüzlerce Fransız Yurttaşı can vermiş, binlercesi hapislerde yatmış, binlercesi de kan dökmüş, mücadele vermiştir. Fransa’yı yöneten hiçbir yönetici, Fransa Anayasasının derğil tek maddesine, tek virgülüne bile dokunamaz. Dokunmaya katlığında tüm Fransa Yurttaşlarını karşısında bulur. İşte bu çok değerli Yurttaşlık Yasası Anayasamızı, kütüphanemizin en değerli köşesini en yüce katına mecazi anlamda ve dikkat çekmek, sizde uyandırdığı izlenimi uyandırmak için “ İNSAN DERİSİYLE KAPLI ANAYASA” yazdık.

Bu örnek endüstri toplumu ile tarım toplumu arasındaki farkı çok iiyi anlatmaktadır. Bizim Anayasalarımız acaba ne kadar “İNSAN DERİSİYLE KAPLI”?

Açıklama: Burada özet olar sunulan bilgiler en azında 100 kaynak ve başvuru sonucu derlenmiş bilgilerdir. Bunların hepsine bir veya iki yapıtta ulaşmak olanaksızdır. Okurlarımız için bir “Başvuru” kitabı olarak kullanılabilmesi için bu çaba harcanmıştır.

KÜRT SORUNUYLA İLGİLİ ÖZET BİLGİLER

Tarih Baba diyor ki; KÜRDİSTAN: Fırat ve Dicle nehirlerinin kaynağından, kollarından ve Irak topraklarından Basra Körfezi’ ne dökülünceye kadar etkiledikleri bölgeye Kürdistan denir. Türkiye’ deki coğrafya bölgesi çok dağlıktır. Burada binlerce yıl önce yaşayan Sümerler, bu bölgeye Sümerce de “DAĞ” anlamına gelen “KUR” adını vermişlerdir. Bu sözcükten de Kürdistan” Dağlık yer, dağlık bölge” türetilmiştir. Tıpkı Balkan Yarımadasındaki Balkan Dağlarında, BALKAN sözcüğünün anlamı, geçit vermeyen dağlar ve çok ağaçlı ormanlar anlamını taşıdığı gibi. Şimdi ağaçsız, ormansız, kel tepeler ve kayalıklar olarak görülen Kürdistan, binlerce değil, yüz yıl önce sık ormanlarla kaplıydı. Evliya Çelebi” Bu ormanlara kılavuz almadan giren yolunu bulamaz” diyerek bizlere bilgi vermektedir. Irak’ta kalan Kürdistan bölümü ise düzlük ve ovalıktır. Dicle ile Fırat arasında kalan bu bölüme de Mezopotamya ( düzlük, ovalık, sulak ve verimli bölge” denmiştir. Mezopotamya’ da burada binlerce yıl önce yaşamış Asurlular tarafından verilmiştir. Tarih Baba’ nın bu tanımına göre; Kürdistan’ ın dağlık bölümü Türkiye coğrafyasında, ovalık bölümü Mezopotamya da Irak coğrafyasında yer almaktadır. Bu terim bir halkın memleketi olarak değil, bir coğrafi terim olarak kullanılmıştır.

“Dersim” başlığı altında daha ayrıntılı bilgi verilecektir.

Tarih Baba yine diyor ki; “KURTİ” Sümercede “ Dağın halkı, Dağda Yaşayanlar” anlamına gelir. Tıpkı Balkanlar üzerinde yaşayan halka” Dağlı” dendiği gibi. Kürt Halkı da Doğu ve Güneydoğu Dağları üzerinde yaşadıkları için; Trakya, Balkanlar ve Rumeli’ ye göre Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ nun DAĞLILARI dırlar. Sümerce dilindeki sözcük anlamı budur ve burada yaşayan halkımız da tarihten gelen ortak yaşam kültürüyle KÜRT ve Kürdistan sözcüklerini türetmiş ve benimsemişler, vazgeçilmezleri arasına almışlardır. Sümercedeki KÜRTİ ismi, Greklerde ( Eski Yunan Medeniyetinde) 20 BİN 500 YIL önce “KARDURYA”, daha sonraları ise” KUR DİENNE” ( Kürt Memleketi) diye geçmektedir.

Türk Tarihindeyse Kürdistan terimi ilk defa Selçuklular tarafından kullanılmıştır. Hazar Denizi’ nin doğusundaki Maveraünnehir ( iki nehir arası) toprakları merkez edinip, buradan Anadolu’ nun Doğu ve Güneydoğusu’na akıncılarıyla sarkan Selçuklular, buralarda yaşayan halkın kullandığı terimi kendi dillerine (Türkçeye) uyarlayarak, yeni gittikleri bu yere KÜRDİSTAN, burada yaşayan halka da KÜRT adını vermişlerdir. Alpaslan, 1071 Malazgirt Savaşında, buradaki halkı kölesi gibi kullanan Doğu Roma İmparatoru Romen Diyojen’e karşı savaşırken, birden tepelerin ardından gelen bir ordunun kendi askerleri yanında yer aldığını görür. Bu ordu, daha önce görüşüp, Bizans Ordusuna karşı birlikte savaşmayı ve kölelikten kurtarmayı önerdiği, Onların da kararsız kalıp düşünelim dediği, savaş başlayıncaya kadar da gelmeyen Küret Ordusuydu. Zaferden sonra Kürtler kendi topraklarında özgürce yaşamaya başlamış, Anadolu’ nun fethinden ve Anadolu Selçuklu Devleti kurulduktan sonra da Kürtler ve Türklerin dost ve kardeş ilişkileri sürmüş, Türkler Kürtlerin toprak bütünlüğüne, aşiret yapılanmasına ve tarikat Şeyhlerinin dinsel bilgileriyle yaşam kuralları edinmelerine dokunmamıştır. Anadolu Selçuklu Devletini yıkılmasından sonra kurulan Osmanlı Beylikleri de Kürt Toprak AĞALARI, Aşiret Reisleri ve Tarikat Şeyhleri ile iyi geçinmişler, birbirlerinin mülkiyet haklarına saygılı davranmışlardı. Zaten Anadolu Selçuklu Devletinden buyana; Türkler ve Kürtler birbirlerinden kız alıp vererek akraba olma konumuna gelmişlerdir.

Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş-ı Veli, Pir Sultan Abdal, Mevlana gibi Orta Asya Türklerinin Şaman Dini örf , adet, gelenek ve görenekleriyle, İslam Dinini kaynaştıran ve Türklerin yaşam tarzlarına uygun bir hale getiren Türk-İslam din adamları, Anadolu’ ya gelerek halkı aydınlatmaya ve yeni kabul ettikleri İslam Dininin kurallarını, şartlarını, sünnetlerini öğretmeye başlamışlardır. Bu öğretilere özellikle Hacı Bektaş-ı Veli ve Pir Sultan Abdal öğretilerine Kürt halkın dan yakın olanlar da katılmış, Alevi v e Bektaşiliği kabul etmişlerdir.

Yavuz Sultan Selim 1514’ te Çaldıran Ovasında savaşa çıkarken, Ordusunda bulunan Türk ve Kürt Alevilerin ayni Mezhepten olan Şii Şah İsmail’ in İran Ordusuna saldırmakta nazlandıkları ve “Mezhep kardeşlerimizle savaşmak, dinimizle savaşmaktır. Bizi bu savaşa Padişahımız zorlamasın” demeleri üzerine, Yavuz Sultan Selim, tarihe geçen o ünlü konuşmasını yaparak: “ Beni Padişahları olarak kabul edenler ve korkmayanlar benimle savaşa gelsin. Beni Padişah olarak kabul etmeyenler ve korkak olanlar karılarının yanlarına gitsin” demiş ve katılmayanları geride bırakarak savaşa çıkmış ve kazanmıştır.

Yavuz Sultan Selim, Alevi ve Bektaşilerin bu davranışlarına çok kızmış, köpürmüş, intikamın da seferden sonraya bırakmıştır. 1517’ de kazandığı Ridaniye Savaşından sonra Mısır’ da bulunan Halifeliği ve Peygamberimizin “ Kutsal Emanetlerini” alarak İstanbul’ a dönmüş, dönüşünde çok sayıda Sünni Mezhebi Din adamını beraberinde getirtmiştir. Sünni İmamlar Anadolu Evliyalarımız ve din adamlarımızın, Türklerin Şamanizm dini işle kaynaştırıp uyguladıkları İslam anlayışına şiddetle karşı çıkmışlar ve ; “ Bu uygulamalar dinimizde yoktur. Böyle İmam, böyle mezhep olmaz. Padişahımız siz İslamiyet’in yeni Halifesi oldunuz. Bunun günahı sizin boynunuza olur. Destur(izin) verin biz Anadolu’ ya dağılıp dinimizin gerçek ibadetini ümmetinize öğretelim.“ demişlerdir.

Bu tarihe kadar Anadolu’ da din kardeşliği sürerken, bu tarihten sonra Mezhep çatışmaları başlamış, özellikle Alevi ve Bektaşilere Çaldıran Savaşında çok kızmış ve öfkelenmiş olan Yavuz Sultan Selim dehşet saçmış, Alevi ve Bektaşiler kılıçtan geçirilmiştir. Bu mezalimden kurtulmak isteyen Alevi ve Bektaşiler ( Türkler ve Kürtler) ya mezheplerini gizleyip yer altına inmişler, ya da Osmanlı ve Zaptiyesinin yetişemeyeceği sık ormanlık, yüksek dağlara çıkarak yaşamlarını sürdürmüşlerdir.

Tarih Baba’ nın sayfalarında yazılı olan bu bilgileri, her mezhep, her tarikat, her Kürt ve Kürdistan yanlısı ve her ırkçı ve şövenist kendi dünya görüşüne uygun olarak alır, yazar, yayınlar ve kullanır. Bunun sonucunda da doğrular tarih sayfalarında araştırmayı bekler; herkesin kendine göre doğruları da toplumumuzda kol gezer ve bizleri de yanlış düşüncelere sürükler. Herkesin bir doğrusu olursa tüm doğrular yanlış ve tüm yanlışlar doğru olur. Oysa ki doğru birdir. Bu konunun doğrusu da tarihtir. Tarihi kendi düşünceleri doğrultusuna çekip sunmak, toplumu yanıltmak ve aldatmaktır. Bizim toplumumuz okuma özürlüsü olduğu için, kendisine yazılı ve görsel olarak sunulan bilgilerin doğru olduğuna inanmakta ve savunucusu olmaktadır. Oysa tarih sayfalarındaki doğrulara ulaşmak; özellikle bu iletişim çağında internet denilen teknikle bir tık ötesindedir. İnternet sayfaları da “ Her sitenin kendi doğruları” ile doldurulmuş; gerçek doğrulara ulaşmak zorlaşmıştır. Kitabımızda okurlarımıza sunduğumuz bu bilgiler en az üç kaynak tarafından doğrulandıktan sonra yazıldığı için BAŞVURU KİTABI olmuştur.

Tarih Baba Diyor ki; Dersim: Kürt aşiretlerinin yerleşim yeri olarak seçtikleri bölgenin adı DERSİM’ dir. Bir İl’in, bir ilçenin adı değildir. Şimdiki Tunceli’ nin olduğu yerde HOZAT Sancağı bulunuyordu. Dersim, Doğu Anadolu’ da bir bölgenin adıdır. Yukarı Fırat bölümleriyle şimdiki Tunceli’ nin kapsadığı alandır. Kuzeyden ve batıdan Fırat’ın kolu Karasu, Güneyden Fırat’ ın kolu Murat Suyu, Doğudan da Piri Suyu ve Munzur Çayı geçer. Bu suların geçtiği vadilerle kuşatılan Dersim bölgesi, en yüksek Munzur Dağları, Mercan Dağlarla olmak üzere dağlarla çevrilmiştir. Bu birbirine dayalı ve geçit vermez dağlarla, adeta geçilmez, aşılmaz dağların duvarlarıyla çevrilmiş bir çanak yapıdadır. Bu nenle geçit ve yoldan yoksun, erişilmesi pek güç bir “ Kuş uçmaz, Kervan geçmez” bölge olmuştur.

Dersim adı, eski çağ ve orta çağlarda geçmez. Dağlık bölge olması nedeniyle, suç işleyenleri kaçıp gizlendikleri yer olmuş; deyim yerindeyse “ Eşkıya yatağı” haline gelmiştir. Dersim bölgesi, Türkiye’de kalan Kürdistan ( Dağlık Bölge) ın en sarp yeridir. Dersim’ in merkezi Hozat 16.yy da Osmanlı Devrinde Diyarbakır Beylerbeyi’ ne bağlı bir Sancak tı. Daha sonra Erzincan vilayetine, 1839 Tanzimat Döneminde de bağlı olduğu Erzurum Vilayetinden ayrı bir İl halsine getirilmiştir. 1845 yılında ise Elazığ Vilayeti kurulunca, Hozat Sancağı, Dersim Bölgesinde yer alan bu vilayete bağlandı. Merkezi Hozat olan Sancak Merkez kazadan başka Çarsancak, Çemişgezek, Kızıl Kilise kazaları vardı.

1930 yılından sonra vilayet yapılan Hozat İlçesine Tunceli Vilayeti adı verilir ve bu tarihe kadar bağlı olduğu Elaziğ Vilayetinden ayrılır. Kürt aşiretlerinin yerleşim yeri olarak seçtikleri sarp ve geçilmez Dersim Bölgesi, asker ve kanun kaçaklarının sığınma yeri olmuş ve buraya gelenlerin oluşturdukları çeteler, eşkiyalar ve aşiret yapılanması birleşerek soygunlara da başlamışlardır. Osmanlı Devleti bunlarla başa çıkamamış, Feodal düzenlerini sürdüren ve bundan ödün vermeyen Toprak Ağalarına, Aşiret Reislerine ve Tarikat Şeyhlerine ödün vermiştir. Osmanlı Jandarma, zaptiye ve askerinin dağları aşıp, tuzaklardan kurtulup giremediği bu bölgeye; Osmanlı, bazı Kürt Aşiret Beylerine ayrıcalıklar tanıyıp asayişi bu beylerin silahlı adamlarıyla sağlamaya çalışmıştır.

1876’da 2. Abdülhamit daha ileri bir adım atmış; Kürt Beylerine ve silahlı adamlarına Osmanlı Askeri üniforması giydirerek HAMİDİYE ALAYLARI kurmuştur. Kürt Aşiret Beylerinin Komutan Üniforması altında, asker kıyafetiyle görev yapan soyguncu, asker ve kanun kaçağı kişiler bu kez daha serbest ve yetkili olarak soygunlarına devam etmişlerdir. Osmanlı unvan, maaş, silah ve üniforma vererek asayişi sağlamayı amaçlamış ama; sonuçta” tavuk kümesine tilkiyi” bekçi yapmıştır.

TARİH BABA DİYOR Kİ; KÜRT VE DERSİM İSYANLARI: Dersim bölgesindeki Kürt Aşiretleri kendilerine sığını silahlı soygun güçlerini oluşturan asker, kanun kaçağı ve soyguncular Osmanlının güçlü olduğu zamanlarda devlete( otoriteye) boyun eğmiş, zayıf olduğu zamanlarda da baş kaldırarak daha fazla pay almaya çalışmışlardır. Kürt Aşiret Beyleri ve Toprak ağaları Devlete karşı görev ve yükümlülüklerini yerine getirmezler( askerlik yapmak, vergi vermek gibi) bunu övünerek bir kahramanlık olarak söylerlerdi. Bunlardan vergi toplamak, asker almak hemen hemen imkansızdı. Burada yaşayan halk da , bu karşı duruştan ötürü; uzak olan devletten yana değil, yakınında olan beylerden yana tavır alıyor, beylerin emirlerine uyuyorlar, beylerin imtiyazlarından yararlanıyorlardı.

İşte bu koşullar Kürt ve Dersim İsyanlarının başlıca nedenlerini meydana getirdi.

Macit Sabır – Eğitimci-Yazar