Tarihte Yolculuk – Ayasofya Camii

214

Tarihte yolculuğumuzda bu günkü mekanımız Ayasofya camii. Daha önce müze olarak ziyaret ettiğim müze Tarih ve Kültür Zenginliğimiz Müzeler kitabımda yer aldı. Şimdi de camiyi ikiz kızlarım Eda Nur Bilgin, Seda Nur Bilgin ve arkadaşım Kırklareli’li hemşehrim öğretim görevlisi Ebru Yatıkçı Tayanç ile ikiz kızları Azra Türkan Tayanç, Beyza Cihan Tayanç’la birlikte ziyaret ettik, yazdım. Bu defa ziyaretimiz farklı oldu. Önceden müze niyetiyle girdiğimizde ayakkabılarımızla, başımız açık girdiğimiz aynı binaya şimdi ayakkabılarımızı çıkararak başımızı örterek girdik. Halıların üstünde yürüyerek farklı bir maneviyatla ziyaret ettiğimiz camii de dualarımızı ettik. Işıl ışık aydınlatılmış caminin içinde yine her milletten insanlar vardı ziyaretçi olarak. Duvarlardaki ayetler dikkat çekiyordu. Sizlere camiinin özelliklerini, güzelliklerini anlatmaya çalışacağım.

86 yıl aradan sonra Ayasofya Camii  10 Temmuz’daki Danıştay’ın kararıyla 24.07.2020 tarihinde ibadete açıldı ve Cuma namazı kılındı.

Ayasofya Camii, Bizans İmparatorluğu I. Justinianus tarafından 532-537 yılları arasında İstanbul’un tarihi yarımadasındaki  eski şehir merkezine inşa  ettirilmiş bazilika planlı bir patrik katedrali olup 1453 yılında İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethedilmesinden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından  camiye dönüştürülmüştür. 1935 yılından 2020 yılına kadar müze olarak hizmet vermiştir. 2020 yılında Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile tekrar camii statüsü kazanmıştır.

Ayasofya, mimari bakımdan merkezi planı birleştiren kubbeli geçişi ve taşıyıcı sistem özellikleriyle mimarlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak ele alınır. Ayasofya adındaki “aya” sözcüğü “kutsal, azize”,  “Sofya” sözcüğüyle herhangi bir kimsenin adı olmayıp Eski Yunancada “bilgelik” anlamındaki sophos sözcüğünden gelir. Dolayısıyla “aya Sofya” adı “kutsal bilgelik” ya da “ilahi bilgelik” anlamına gelmekte olup Ortodoksluk mezhebinde Tanrı’nın üç niteliğinden biri sayılır. 6. Yüzyılın ünlü bilim adamları, fizikçı Miletli İsidoros ve Trallasli matematikçi Anthemius’un yönettiği Ayasofya’nın inşaatında yaklaşık 10.000 işçinin çalıştığı ve I. Justinians’un bu iş için büyük bir servet harcadığı belirtilir. Bu çok eski binanın bir özelliği, yapımından kullanılan bazı sütun, kapı ve taşların binadan daha eski yapı ve tapınaklardan getirilmiş olmasıdır.

Bizans döneminde Ayasofya, büyük bir “kutsal  emanetler” zenginliğine sahipti. Bu emanetlerden biri de 15 metre yüksekliğindeki gümüş ikonostasisti. Konstantinopolis Patriği’nin patrik kilisesi ve Ortodoks  kilisesinin bin yıl boyunca merkezi olan Ayasofya, 1054 yılında Patrik I. Mihail Kirularios’un Papa IX. Leo tarafından aforoz edilmesine şahitlik etmiş olup bu olay, genel olarak Schisma’nın yani Doğu ve Batı kiliselerinin ayrılmasının başlangıcı sayılır.

1453’te camiye dönüştürüldükten sonra Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mehmet’in gösterdiği hoşgörüyle mozaiklerinden insan figürleri içerenler  tahrip edilmemiş (içermeyenlerse olduğu gibi bırakılmıştır). Yalnızca ince bir sıvayla kaplanmış ve yüzyıllarca sıva altında kalan mozaikler, bu sayede doğal ve yapay tahribattan kurtulabilmiştir. Cami, müzeye dönüştürülürken sıvaların bir kısmı çıkarılmış ve mozaikler yine gün ışığına çıkarılmıştır. Günümüzde görülen Ayasofya binası, aslında aynı yere üçüncü kez inşa edilen kilise olduğundan “Üçüncü Ayasofya” olarak da bilinir. İlk iki kilise isyanlar sırasında yıkılmıştır. Döneminin en geniş kubbesi olan Ayasofya’nın merkezi kubbesi, Bizans döneminde birçok kez çökmüş, Mimar Sinan binaya istinat duvarlarını eklemesinden itibaren hiç çökmemiştir.

15. yüzyıl boyunca ayakta duran bu yapı sanat tarihi ve mimarlık dünyasının baş yapıtları arasında yer alır ve büyük kubbesiyle Bizans mimarisinin bir simgesi olmuştur. Ayasofya diğer katedrallere kıyasla şu özellikleriyle ayırt edilir. Dünyanın en eski katedralidir. Yapıldığı dönemden itibaren yaklaşık bin yıl boyunca (1520’de İspanya’daki Sevilla Katedrali’nin inşaatı tamamlanana dek) dünyanın en büyük katedrali unvanına sahip olmuştur. Günümüzde yüz ölçümü bakımından dördüncü sırada gelmektedir. Dünya’nın en hızlı (5 yılda) inşa edilmiş katedralidir.  Dünyanın en uzun süreyle (15 yüzyıl) ibadet yeri olmuş yapılardan biridir. Kubbesi “eski katedral” kubbeleri arasında çapı bakımından dördüncü büyük kubbe sayılmaktadır.

Ayasofya’nın Camii dönemi: İstanbul’un 1453’te Osmanlı Türkleri tarafından fethinden sonra, fethin sembolü olarak, derhal Ayasofya Kilisesi camiye dönüştürülmüştür. O sıralarda Ayasofya harap bir haldeydi. Bu durumu Kordoba soylusu Pero Tafur ve Florentine Cristoforo Buondelmonti gibi Batılı ziyaretçilere betimlenmektedir. Ayasofya’ya özel bir önem veren Fatih Sultan Mehmet kilisenin derhal temizlenip camiye çevrilmesini emretti, fakat adını değiştirmedi. İlk minaresi onun döneminde inşa edilmiştir. Osmanlılar bu tür yapılarda taş kullanmayı tercih etmekle birlikte minarenin hızla inşa edilebilmesi amacıyla bu minare tuğladan yapılmıştır. Minarelerden biri de Sultan II. Beyazıt tarafından eklenmiştir. 16. Yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman fethettiği Macaristan’daki bir kiliseden Ayasofya’ya iki dev kandil getirtmiştir ki, günümüzde bu kandiller mihrabın iki yanında yer alırlar.

I. Selim döneminde (1566 – 1574) yorgunluk ya da dayanıksızlık belirtileri gösterdiğinde, bina, dünyanın ilk deprem mühendislerinden biri sayılan Osmanlı baş mimarı Mimar Sinan tarafından eklenen dış istinat yapılarıyla  (payanda) takviye edilerek, son derece sağlamlaştırılmıştır. Günümüzde binanın dört tarafındaki toplam 24 payandanın bir kısmı Osmanlı dönemine, bir kısmı Doğu Roma imparatorluğu dönemine aittir. Bu istinat yapılarıyla birlikte, Sinan ayrıca, kubbeyi taşıyan payeler ile yan duvarlar arasındaki boşlukları kemerler ile besleyerek kubbeyi iyice sağlamlaştırmış ve binaya iki geniş minare (batı kısmına), hünkar mahfili ve II. Selim’in türbesini (güneydoğu kısmına) eklenmiştir. (1577) III. Murat’ın ve III. Mehmed’in türbeleri ise 1600’lerde eklenmiştir.

Ayasofya binasının içine Osmanlı döneminde eklenen diğer yapılar arasında mermerden minber, hünkar mahfiline açılan galeri, müezzin mahfili (mevlit balkonu), vaaz kürsüsü sayılabilir. III. Murad Bergama’da bulunmuş, Helenistik dönemden kalma (M.Ö.) IV. yüzyıl ) “Bektaşi taşı”ndan yapılma iki küpü Ayasofya’nın ana nefine ( ana salon) yerleştirmiştir. I. Mahmud 1739’da binanın restore edilmesini emretti ve bir kütüphane ile binanın yanına (bahçesine)bir medrese, bir imarethane ve bir şadırvan ekletti. Böylece Ayasofya binası, civarındaki yapılarla birlikte bir külliye’ye dönüştü. Bu dönemde ayrıca yeni bir sultan galerisi ve yeni bir mihrap yapıldı.

Ayasofya’nın Osmanlı dönemindeki en ünlü restorasyonlarından biri Sultan Abdulmecid’in emriyle İsviçre İtalya’nı olan Gaspare Fossati ve kardeşi Giueseppe Fossati’nin nezaretinde 1847 ile 1849 yılları arasında yapılmıştır. Fossati kardeşler, kubbe, tonoz ve sütunları sağlamlaştırdı ve binanın iç ve dış dekorasyonu yeniden elden geçirdi. Üst kattaki galeri mozaiklerinin bir kısmı temizlendi, çok tahrip olanları ise sıvayla kaplandı ve altta kalan mozaik motifleri bu sıva üzerine resmedildi. Işıklandırma sistemini sağlayan yağ lambası avizeleri yenilendi. Kazasker Mustafa İzzed Efendi’nin (180l-1877) eseri olan, önemli isimlerin hat sanatıyla yazılı olduğu yuvarlak dev tablolar yenilenip sütunlara asıldı. Ayasofya’nın dışına yeni bir medrese ve muvakkithane inşa edildi. Minareler ayı boya getirildi. Bu restorasyon çalışması bittiğinde Ayasofya camii 13 Temmuz 1849’da gerçekleştirilen bir törenle yeniden halka açıldı. Ayasofya Külliyesinin Osmanlı dönemindeki diğer yapıları arasında sıbyan mektebi, şehzadeler türbesi, sebil, Sultan Mustafa ve Sultan İbrahim türbesi (önceden vaftizhane) ve hazine dairesi sayılabilir.

Tarihte yolculukta bir başka mekanda görüşmek dileğiyle…