Tarihte Yolculuk – Kemal Tahir Evi Müzesi

Kazım Karabekir Paşa Müzesini ziyaret ve Kazım Karabekir Paşa’nın kızı Timsal Karabekir Yıldıran Hanım’la röportaj yaptığım gün Erenköy’e yakın olarak bildiğim Kemal Tahir evi müzesini ziyaret için telefonla aradım ve gittim.

Nuri Tahir, Ratıp Tahir ve Kemal Tahir üç kardeşin çocukları olmadığı için evlat edinerek Kemal Tahir’in eşi Seniha Hanım hayattayken Vakıf kurmuşlar. Vakfın yönetim kurulu başkanı Cengiz Yazoğlu, bir dönem yönetim kurulu başkanlığını Nazım Hikmet’in kız kardeşi Melda Kalyoncu yapmış. Kırklareli’nde Araştırmacı Yazar Nazif Karaçam’a bu müzeyi ziyaret ettiğimden bahsettiğimde Kemal Tahir’le tanıştığını Kırklareli’ne geldiğini ve kendisinin Lüleburgaz’da biriyle buluşması gerektiği için eşi Semiha Hanım Karaçam’ların evine yalnız geldiğinden bahsetti ve daha sonra da Nazif Karaçam eşi Sebahat Karaçam ile Tahir çiftini  İstanbul – Suadiye -Şaşkın Bakkal’daki evlerinde ziyaret etmişler. Bu evi ben de müze olarak ziyaret ettim.

Kemal Tahir’in son çalışmalarını yaptığı ve hayata gözlerini yumduğu bu ev bir apartmanın giriş katında oldukça mütevazi ve sessiz bir yer. Bu müze evde ünlü yazara ait yaklaşık 9000 kitap, el yazmaları, kullandığı daktilosu, çalışma masası, çeşitli zamanlarda çekilmiş fotoğraflar, ödülleri yer alıyor. Yazarın hayatının son yıllarını geçirdiği bu evde Kemal Tahir’in yatağını, o meşhur kalın çerçeveli gözlüğünü, piposunu, saatini  ve diğer kişisel eşyalarını görmek mümkündür. Kahverengi koltuk ve kitaplığın olduğu salonun bir köşesinde Nazım Hikmet’in daktilosu duruyordu. Müze’de sadece Kemal Tahir’in değil uzun  süre cezaevinde kalan yazarın bu süre  boyunca devamlı mektuplaştığı ünlü şair Nazım Hikmet’e ait izler de yer alıyor. Nazım Hikmet’in “oliver” marka daktilosu Kemal Tahir’in odasının ortasında çekmecelerde ise karşılıklı yazdıkları mektupları duruyor. İki yazar cezaevindeyken Kemal Tahir’in eşi Semiha Hanım dıkış dikerek cezaevine para yollamış. Müzede yatak odasının bir köşesinde yıllarca dikiş dikerek cezaevine para biriktirdiği dikiş makinası halen duruyordu ve yatak odasında yüzünden ve elinden alınan mask yatağının üstündeydi. 21 Nisan 1973’te hayata gözlerini yuman yazarın anısına her 23 Nisan’da dostları, arkadaşları ve sevenleri Kemal Tahir’in müzesinde bir araya geliyor. Bu günde gelen ziyaretçilerin bazıları : Halit Refiğ, Metin Erksan, Atıf Yılmaz, Hilmi Yavuz,  Hulusi Dosdoğru, Sabire Dosdoğru, Turan ve Selma Tükel.

Kemal Tahir Demir

(13 Mart 1910 – 21 Nisan 1973 )

13 Mart 1910’da İstanbul’da doğdu. 21 Nisan 1973’te İstanbul’da yaşamını yitirdi. Asıl ismi Kemal Tahir Demir. Deniz Yüzbaşı olan babası II. Abdulhamit’in yaverlerindendi. Babasının görevleri nedeniyle ilk eğitimini Türkiye’nin çeşitli yerlerinde tamamladı. 1923’te İstanbul Kasımpaşa’daki Cezayir’li Hasan Paşa Rüştiyesinden mezun oldu. Galatasaray Lisesinde 10. Sınıftayken öğrenimini yarıda bıraktı. Avukat katipliği, Zonguldak kömür işletmelerinde ambar memurluğu yaptı. İstanbul’da Vakit, Haber, Son Posta, gazetelerinde düzeltmenlik, röportaj yazarlığı, çevirmenlik yaptı. Yedigün, karikatür dergilerinde sayfa sekreteri oldu. Karagöz gazetesinde başyazarlık, Tan gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yaptı. 1938 de Nazım  Hikmet’le beraber Donanma komutanlığı, Askeri Mahkemesinde “Askeri isyana teşvik” suçlamalarıyla yargılandı. 15 yıl hapse mahkum oldu. Çankırı, Çorum,  Kırşehir, Malatya ve Nevşehir cezaevlerinde yattı. 12 yıl sonra 1950’de genel afla özgürlüğüne kavuştu.

İstanbul’a döndükten sonra bir süre İzmir Ticaret gazetesinin İstanbul temsilciliği görevinde bulundu. “Körduman”, “Bedri Eser”, “Samim Aşkın”,  “F.M. ikinci”, “Nurettin Demir” “Ali Gıcırlı” gibi takma isimlerle gazetelere tefrika aşk ve macera romanları, senaryolar yazdı. Fransızca çeviriler yaptı. 6-7 Eylül olayları sırasında tekrar gözaltına alındı. Harbiye Cezaevinde 6 ay yattı. Çıktıktan sonra 14 ay kadar Aziz Nesin ile birlikte kurdukları Düşün yayınevini yönetti. Edebiyata şiirle başladı. İlk şiirleri 1931’de “İçtihad” dergisinde yayınlandı. Yeni kültür arkadaşlarıyla birlikte kurdukları “Geçit” Var, Ses dergilerinde şiirleri çıktı. İlk önemli eseri olan 3 bölümlük “Göl insanları” uzun öyküsü Tan gazetesinde tefrika olarak yayınlandı, 1955’te basıldı. Yine 1955’te basılan “Sağırdere” romanıyla adını duyurdu. İstanbul’u bir çerçeve gibi alıp Türkler’in Osmanlı’lıktan Cumhuriyete geçişini incelediği “Şehir romanları” dizisinin ilk kitabı “Esir Şehrin İnsanları” 1956’da yayınlandı. Bu kitapta mütareke dönemi İstanbul’unu anlattı. Dizinin diğer kitabı olan “Esir Şehrin Mahpusu”, 1981’de “Hür şehrin insanları” 1976’da basıldı. İlk kitaplarında daha çok köy ve köylü sorunlarına da eğildi. Daha sonra Türk tarihinin ve özellikle yakın tarihin olaylarını ele aldı. “Devlet Ana”da kuruluş sürecindeki Osmanlı toplumu ve yönetim sistemini “Kurt kanunu’nda” Atatürk’e karşı düzenlenmek istenen İzmir suikastını, “Rahmet Yolları kesti” ve “Yedi Çınar Yaylasında” Ağalık kurumu ve eşkiyalık olgusunu inceledi. “Yorgun Savaşçılar’da”, Anadolu’daki başsız, öndersiz, ulusal güçlerin birleşip  Ulusal Kurtuluş Savaşına kadar geçen dönemi anlattı. “Bozkır’daki Çekirdek’te” köy ens-titüleri üzerinde durdu.

Kemal Tahir’in düşüncelerindeki çıkış noktası Marksist görüş ile Türkiye gerçeği arasındaki bağlantı sorunuydu. Siyasi eylemlere de katılmış bir yazar olarak, Türkiye’de kendi algıları siyasal, sosyal, kültürel yapı ile Marksist görüşün sunduğu çözüm arasında bir çelişki görüyordu. Türk toplum yaşamına uymadığı inandığı Batılılaşmaya ilişkin yargısı da bu Marksist çözümü yetersiz bulmasına bağlıydı. Çünkü Marksizm, “Türkiye’de 2. Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinin siyasal ve kültürel uygulamalarını bir ticaret burjuvası devriminin sonucu olarak değerlendiriyor. Kemal Tahir ise böyle bir sınıfın varlığından kuşkuluydu. Böylece hem Marksist görüşün, hem de Batılılaşmanın ürünü olan Cumhuriyet dönemi resmi tarih görüşünün aşılması düşüncelerini belirleyen  temel nokta oldu.

Marks ve Engels’in doğu toplumlarıyla ilgili görüşlerini araştırdı. Cumhuriyet dönemi resmi ideolojilerinin dışında kalan Ömer Lütfi Berkan, Mustafa Akdağ, Halil İnalcık, Niyazi Berkes, Şerif Mardin gibi bilim adamlarının eserlerini de inceledi. Vardığı sonuca göre, Osmanlı Türk toplumu, Marksizmin toplumların sosyo ekonomik süreçte birbirini izleyen zorunlu aşamalar gördüğü ilkel topluluk-kölecilik – feodal – kapitalizm sürecinde yer almaz. Kendi kültürel ve sosyal yapısından kaynaklanan çok daha özet bir gelişme süreci, dinamikleri ile yapısal farklılıklar vardır. Bu nedenle Batılılaşma gerekli alt yapısı olmayan bir topluma soyut ve biçimsel bir üst yapı getirme çabasından başka bir şey değildir. Köklü bir ekonomik ve toplumsal devrim yapılmadan başlatılan tepeden inme uygulamalar taklitçiliktir. Bu ana fikir çerçevesinde “Devlet Ana” da Osmanlı toplumumun kölecilik ve feodalizm’den çok farklı ve insancıl bir temel üzerine kurulduğunu anlatmayı amaçladı. Diğer romanlarında da Türk insanı ve Türkiye özel olgusunu ortaya çıkarmaya çalıştı. Toplumsal gerçekçi çizgide sürdürdüğü yazarlık yaşamında eserlerinde  yalın bir dil kullanıldı. Diyaloglarla zenginleştirdi, karizmatik karakterler yarattı. En üretken romancılarımızından biri oldu.