Tastepe Köyü

Kırklareli il merkezine 29 km, Kofçaz İlçe merkezine 3 km  uzaklıkta bir köyümüzdür Tastepe.

Köyün eski isminin Taştepe olduğu, 1958 yılına kadar Taştepe olarak kullanıldığı, ancak 1958 yılından sonra köy isimlerine yapılan değişikliklerle birlikte halkın daha kolay telaffuz ettiği için TASTEPE ismi resmi kayıtlara geçmiştir.

Köye ismini veren tepe, bölgeye hakim bir konumda ve çok taşlık olduğu için Taştepe olarak bilinmektedir. Köyün ismi bu tepeden dolayı TAŞTEPE olarak  bilinmektedir. Taştepe’ye araç çıkmadığı ve yaya olarak çok dik ve çıkılması zor olduğu için Muhtar Refik Kahraman’ın traktörü ile çıkmak zorunda kaldık. Traktör bile zorlandığına göre biz nasıl çıkardık bilemem.

Taştepe’nin biraz ilerisinde ve daha yüksekte Ahmet Baba Tepesi bulunmaktadır. Ahmet Baba’nın da Topçu Baba, Mercan Baba ve Muhittin Baba gibi Horasan erenlerinden olduğu tahmin edilmektedir. Ancak resmi kayıtlı bir bilgi yoktur. Resmi bilginin olmaması önemli değildir, halk kendi efsanesini yazmıştır. Önemli olan efsaneyi gerçek kılacak öyküler yaratmaktır. Ahmet Baba’nın mezarının olduğu tepeye Ahmet Baba adına türbe yapılmak istenmiş, ancak bugüne kadar mümkün olmamıştır. Gündüz işlenen duvarlardaki taşlar akşam olunca birileri tarafından sökülüp köye doğru atılıyormuş. Birkaç denemeden sonra vazgeçilmiş. Son olarak 1955 yılında köye gelen bir subay tarafından askerlere yaptırılmak istenen türbenin taşları sökülüp köye doğru atılınca köylü de    efsaneye inanmış ve türbe yapımında vazgeçmiştir. Topçu Baba ve Mercan Baba türbelerinin başına gelenlerden sonra Ahmet Baba’ya hak veriyoruz. Topçu Baba’nın türbesinin etrafı ve iç mekanı çocuğu olmayanların adak çaputları ile doldurulmuş. Efsanelerin hurafeye dönüşmesi gibi bir durum olmuş. Halk bir şeylere inanmak ve umut bağlamak istiyor. Ancak Taştepe’nin Ahmet Babası bu tür hurafelere inanmak isteyenlerin yolunu böyle kesmiş galiba. “Kendiniz için bir şeyler istemeye bana gelmeyin” dercesine taşları köye doğru atmaya başlayınca türbeden ve dolayısıyla hurafelerden kurtulmuş.

Taştepe bölgeye hakim çok önemli stratejik bir nokta. Edirne Muhittin Baba türbesinin bulunduğu tepe, Ahmetler köyü Gül Baba tepesi, Topçular Köyü Topçu Baba türbelerinin bulunduğu tepelere, Polos Kalesine hakim bir durumda ve her an birbirlerini görebilecek konumdalar. Telefonun olmadığı zamanda belki babalar böyle anlaşıp haberleşiyordu.

Ahmet Baba’nın türbesi yok ama bilinen en yakın tarih olan 1923 yılından beri düzenli olarak Ahmet Baba yağmur duası yapılmaktadır. 1955 yılında yapılan bir yağmur duası için bölgeden 59 köyden gelenler yağmur duasına katılmış ve kurbanlar kesilmiştir. Köyde Pomak ve aleviler birlikte yaşamaktadır. Dolayısıyla kültürel geçişler olmuştur. 5 veya 7 çeşit yemekler yapılıp adaklar adanmaktadır. Bölgede bilinen kayıtlı en eski yağmur duası etkinliğidir.

1957 yılında Adnan Menderes hükümetinin girişimleri ile Bosna-Hersek’ten Boşnakların gelişiyle köyde Pomak-Alevi ve Boşnaklardan oluşan karma bir yapı oluşmuştur. Bu üç farklı kültürün oluşumu ortaya ilginç bir durum yaratmış ve TASTEPE kültürü, yani uzlaşıcı, uyumlu ve birbirine saygılı bir köy yapısı ortaya çıkmıştır. Köy bu bakımdan bir başka şansı da 3 ayrı dili öğrenme imkanı ortaya çıkmıştır. Tastepeliler, Türkçe, Pomakça ve Boşnakça konuşup anlaşabilmektedirler.

Taştepe’ye çıkışta önemli bir nokta da BULGAR SADIK isimli çetecinin Tastepe üzerinden Bulgaristan’a geçerken yaralandığı silah ve cephanelerini sakladığı yerin bulunmasıdır. Bulgar Sadık’ın altın kaplamalı tabancası ve cephaneleri bu tepede bulunmuştur. Ancak bulan kişiden bir daha herhangi bir haber alınamamıştır. Şimdi kim ve nerede olduğu hakkında herhangi bir bilgi yoktur.

Taştepe’den aşağı doğru yaya iniyoruz. Tepenin sol tarafında bir mağara ağzı var. Söylentiye göre 8 metre kadar içeriye gidilebilmiş. Ancak defineci tahribatı burada da kendini göstermiş ve mağaranın ağzı kazılardan dolayı tamamen kapanmış. Bugün mağaranın açılabilmesi için ön giriş kısmının temizlenmesi gerekir. Tepeden 100 metre kadar inişte sağda bir höyük dikkatimizi çekiyor. Traklar’dan kalma olduğu tahmin edilen höyük yola yakın olduğu için hazinecilerin talanından kurtulmuş. Ancak resmi bir ilgi bekliyor. Belki çok önemli tarihi bulgulara rastlanabilir.

Hazır köy dışına çıkmışken görülmesi gereken diğer önemli yerleri de görelim ve ondan sonra  sohbete başlayalım dedik. Muhtar Refik Kahraman ve Rasim Avcı rehberliğinde köyün önemli iki noktasına doğru gidiyoruz. Önce KAPAKKAYA’ya gidiyoruz. Köyden 3 km kadar uzaklıkta bir tepede eski Dolmen mezarlarına benzeyen bir taş yapı. Yanlarda iki adet blok taş, üstüne konulan bir kapak taş. O büyüklük ve ağırlıkta ki taşların oraya nasıl konulduğu ve nereden geldiği hakkında bir bilgi yok. Edirne Vakıflar Müdürlüğü’nden gelen yetkililer inceleme yapmış ve muhtara buranın çok iyi muhafaza edilmesi gerektiğini ve çok önemli tarihi bir taş olduğunu söyleyip gitmişler. Bir daha ne gelen ne arayıp soran olmuş. Ancak define talancıları daha hızlı hareket etmiş ve üsteki kapak taşı kırılarak mezarın içine girilmiş ve hayli tahribat yapılmış. Buradan Müze müdürlüklerine ve Vakıflar Müdürlüklerine duyurulur.

Kapakkaya’dan sonra DELİKLİ TAŞ’a gidiyoruz. Yine Dolmen Mezarı benzeri bir yapı. Ruhun çıkması için kapı görevi yapılan taş ortasından delinmiş ve mezara giriş sağlanmıştır. Köylüler bu deliği bir başka şekilde kullanmaya başlamış. Hıdırellez günlerinde kırlara 41 ot toplamaya çıkanlar mutlaka Delikli Taş’ a uğrar ve üç defa delikten geçermiş.  Delikten geçebilenlerin günahsız olduğu veya varsa artık günahlarından arınmış olduğuna inanılırmış. Delikten üç defa geçtikten sonra 41 çeşit ot toplanır ve bu otlar bir kazanda kaynatılıp suyunda banyo yapılıp yeni ve günahsız bir yıla başlanırmış. Hıdırellez bilindiği gibi Türk Dünyasında doğanın yeniden doğuşu olarak kabul edilmektedir.

Eski Türk gelenekleri bugün devam etmektedir. Hıdırellezde koyunlardan sağılan ilk süt fakir fukaraya ve ihtiyacı olanlara dağıtılır, fazlasından da çocuklara tatlı yapılmaktadır. Bugün HOŞMERİM diye bilinen süt tatlısının öyküsü buralarda hala devam etmektedir. Doğanın yeniden canlanması, uyanması anlamına gelen baha-rın müjdecisi hıdırellez buralarda hala töreye uygun yaşanmaktadır. Yaşayanlara ve yaşatanlara teşekkürler.

Delikli Taş ziyaretleri güzel eğlenceler ve yapılan şakalarla sona erermiş.  Delikten geçemeyenlerin vay haline. Yapılan her türlü şakaya katlanmak zorundalar.

Köy dışı ziyaretler bittikten sonra geliyoruz köy kahvesinde sohbete. 86 yaşında bir delikanlı zindeliğinde olan Rasim Avcı’da sohbet  çok. Köyün canlı tarihi. Bir kütüphane gibi yüz yıllık bir zaman diliminde köyde yaşanan bütün olayları canlı olarak anlatabiliyor. 1912 yılında Balkan Harbi sırasında yaşanan Bulgar işgalini, 1920 senesinde Yunan işgalini birinci elden yaşayan babalarından dinlemiş ve aynen aktarabiliyor. Köyün yaşadığı bu acılardan sonra özgürlüğün ve bağımsızlığın değerini herkesten daha iyi biliyor. Tutkulu bir Atatürk aşığı. Eğer Kurtuluş Savaşı yaşanmasa idi ve Atatürk olmasaydı biz bu özgür günlerimizi yaşayamazdık diyor.

1950 li yıllarda köyde yakacak kömür üretimi yapılırmış. Ormandan kesilen ağaçlar torlak denilen yığınlarda yakılarak kömür üretilir ve bu kömürler öküz ve at arabaları ile bugün Yoğuntaş olarak bilinen POLOS Nahiyesinde bulunan Un Fabrikasına getirilip karşılığında un alınırmış. Fabrika sahibi Deli Şükrü köylünün halinden anlayan bir insanmış. Sıkışanlar Polos’a gidip kömür karşılığı deli Şükrü’den borç para alırmış.

POLOS YAĞMASI

Köyde atasözü gibi kullanılan bir sözdür. Sofrada yemeğe saldıranlara veya bir işin üzerine telaşla gidenlere “yavaş ol Polos yağmasına mı gidiyorsun?” denilirmiş. 1920 yılında bölgeyi işgal eden Yunan askerleri köylüye oldukça fazla eziyet çektirmiş. Köylünün ekmeğini, yemeğini, koyununu kuzusunu aldıkları yetmezmiş gibi her türlü tecavüze varan ahlaksızlık da yapılmış. Köylü 2 yıl süre ile bunları sineye çekmiş. Ancak Kurtuluş Savaşı sona erip Yunan askerleri Trakya’yı boşaltmaya başlayınca işler tersine dönmüş. Yunan askerleri köylüyü bir samanlığa ka-patıp başlarına da iki jandarma bırakarak köyde ne var ne yoksa yağmalayıp çekilmeye başlamışlar. Köyde yalnız kalan jandarmalar da korkudan gidince, köylü samanlığın kapısını kırıp dışarı çıkmış. Ancak köyde ne un ne ekmek, ne de canlı bir hayvan kalmış. Yunan askerleri koyun, kuzu, inek, canlı ne varsa, tavuklara kadar alıp gitmiş. Toplanan köylüler Polos’a kadar Yunan askerlerinin peşinden gitmiş. Ne kurtarabilirsek kârdır diyerek saldırmışlar. Olaylar sırasında Yunan askerleri Muhtar Selim’i vurarak öldürürler. Bu olayı duyanlar silahlanarak Polos’a doğru yola çıkmışlar. Nereye gidiyorsunuz diye soranlara “Polos’ a Yunan yağmasına gidiyoruz” dedikleri için olay Polos yağması olarak anılmaya başlamış. Aslında aldıkları veya yağmaladıkları kendi malları ama, savaş hali bu işte.

Köy okulu taşımalı eğitimden dolayı kapalı. Bina harabeye dönmek üzere, Bir zamanlar cıvıl cıvıl çocuk seslerinin duyulduğu okul bahçesi otlanmış bakımsız bir halde. Atatürk büstünün kaidesi öksüz kalmış. Bakım yapılacak gerekçesi ile köylerden toplanan Atatürk Büstlerinden henüz bir haber yok. Kim bilir hangi depoda çürümeye terk edilmiş. 1969-1979 yıllarında köyde öğretmenlik yapan emekli öğretmen Osman Erden ile okulu geziyoruz. Bir zamanlar sınıf olan ve öğrencilerin sıralarda eğitim gördüğü oda şimdi köye gelen biçer döver ustalarını konuk ediyor. Osman Erden’in öğrencilerinden Yahya Balcı öğretmenlik mesleğini seçmiş. Emekli olduktan sonra köyde arıcılık yapıyor. Ahmet Baba Tepesinin arka yamaçları ve Terzi Dere köyüne doğru olan bölge arıcılık için en ideal bir bölge olarak kabul ediliyor. Yahya Balcı köye arıcılığı teşvik etmek için çalışmalar yapıyor.

Köy, Osmanlı zamanında Bulgarların yoğun olarak yaşadığı bir köy olduğu için kılıse ve papaz evi varmış. Ancak 1912 yılında 2. Balkan harbinde Bulgar istilası sırasında yaşananlardan sonra kılıse ve papazın evi tamamen yıkılmış ve taşları evlerin temellerinde kullanılmıştır. Bugün sadece yeri şurasıdır denilebilmektedir. Köyde hatıra olarak kalan son Bulgar evi de zamana direnmeye çalışmaktadır. Ağaç ve çamurdan yapılan bina son demlerinde samanlık olarak kullanılmaktadır. Ancak dayanacak gücü kalmamış, dökülen çamur sıvaları binayı terk etmeye başlamıştır.

Köyde bir ilginç yer ise eski lokanta binasının olduğu yerdir. Düşünebiliyor musunuz Tastepe köyünde bir lokanta. Bugün bile olamaz, ancak 100 yıl önce varmış. Lokantanın yeri de ilginç. Dört yolun kesiştiği bir nokta. Edirne’den gelip Bulgaristan Denizoba’ya giden yol, Kırklareli’ nden gelip Tastepe-Terzidere ve Malkoçlar üzerinden Kaygulara giden yollar hep bu kavşakta buluşmuşlar. Tabii ki yolcuların konaklama ve yemek ihtiyacını karşılayacak bir lokanta elzem olmuş. Bu işi en iyi kim yapmış derseniz eğer, akla gelen ilk isim lokantacılık sektörünün uzmanları Rum lokantacılar.

İşte Tastepe veya eski ismi ile TAŞTEPE köyünde gördüklerimiz ve dinlediklerimiz bunlar. Kesişen yol kavşağındaki lokantası ile, kılısesi ile, Ahmet Baba Tepesi ile, Kapakkaya ve Delikli Taşı ile kapalı ilk okulu ile, canlı tarİhi ve yazılı olmayan kütüphanesi Rasim Avcı ile Tastepe köyü. Köyde okumaya çok önem verilmiş, aileler çocuklarını okutmak için her türlü fedakarlığa katlanmıştır. Bütün bu çabalarda karşılıksız kalmamıştır. Köyde muhtarlık yapan Abbas Sazcı’nın çocukları Prof.Dr. Ali Sazcı genetik uzmanı olarak, Hasan Sazcı ise yöneticiliğin en üst kademelerinde (Çanakkale Seramik Fabrikaları Genel Müdürü) hizmet vermektedirler. Köylerini de hiçbir zaman unutmamışlar ve her zaman yardımlarını esirgememişlerdir. Köy camisinin önünde bulunan çeşme ve şadırvan onların hatırası olarak köy halkının hizmetindedir.

(Sarantalı Köylüm)